Birkaç yıl önce bir akşam Abdullah Dayım rahmetli babasından bir anı anlatmıştı. Şavak dedem Urfa’da Eyüp Peygamber makamının bakıcısı idi. Sanırım yedi yaşlarındaydım, kıra gider gibi annemle sık sık oraya gider, çoğu zaman yatıya da kalırdık. Eyüp Peygamberin binlerce yol önce orada yaşadıklarını ziyaretçilere anlatırken dedemi dinlemeye doyamazdım. ‘Peygamber çok hastalanmış, derdine çare bulamamış, vücudunun her yanında yaralar çakmış, sonra da iltihaplar solucanlar sarmış, iltihaplarla birlikte kanını da emen solucanlardan biri yere düşünce onu alıp ‘sen de al kısmetini’ diyerek tekrar karnının üstüne koymuş.’
Dedemin de epeyce nasiplendiği o sabır ve tevekkül ruhunun sınırsızlığı bundan daha iyi nasıl anlatılabilir? Eyüp Peygamber makamı dediğimiz yer otuz kırk dönümlük etrafı çevrilmiş bir alandı. Halen öyledir, o zaman epeyce çorak bir yerdi, şimdi çam ağaçları ile yeşillenmiştir. Orada makam denen küçük mağaranın elli metre kadar ötesinde dedemlerin kerpiçten yapılma iki göz odası vardı, odalardan birinin önünde konuk ağırlamaya yarayan bir sekki. Yaz akşamları etraftaki birkaç evden komşular çaya gelirdi. Eyvanı, mimberi ve minaresi ve bir de şifalı suyu bulunan kuyusu ile küçük de bir cami vardı. O sıralar, yani 60’lı yillar, caminin kadrolu imamı yoktu, müezzini ise daha sonra oldu sanırım. İmam veya müezzin yokluğunda imamlığı da müezzinliği de dedem yapardı. Oradaki çam ağaçlarının hepsini dikip bakımını yapan da sevgili Fatma Ninemle birlikte odur.
Her ikisine rahmet diledikten sonra gelelim dayımın anlattığı hikayeye.
Bir sabah camiden döndüğünde dedem dayımı uyandırmış, işaretle dışarıya çağırmış.
‘Gecenin bir vaktinde, ben tatlı uykudayken biri ayak parmaklarımla oynuyordu,’ diye başlamış anlatmaya. Baş parmaktan serçe parmağa gitti, tatlı tatlı okşadı, sonra her parmağımı sertçe sıktı. Biraz durdu. Kimse görünmüyor, bana dokunan filan yoktur, bana öyle geliyor dedim. Pek aldırmadım. Derken bu kez ayağımda hissettim, başladı ayağımı ovmaya. Önce sağ sonra sol ayağımı okşar gibi güzelce ovdu. Topuklarıma dokununca gıdıklandım. Başımı yorganın altından çıkarmadan sordum.
Yahu, sen ne yapıyorsun öyle?
Cevap vermedi, aşık kemiklerine geçti, önce sağ sonra sol ayakta. Bir güzel ovaladı, sonra yumuşak yumuşak sıvazladı, baldıra doğru çıkarken bana adımı sordu. Söyledim. Ardından ben sordum:
Sen kimsin peki?
Tamam o zaman, dedi, bence adımı boş ver sen, güzelce bana bırak kendini. Ikınıp sıkınma.
Az sonra, parmaklarım uyuştu, sonra baldırlarım, ardından bacaklarım. Ayaklarımı çekeyim dedim, ne mümkün. Sanki yoklar.
Yahu sen bıraksana beni, dedim.
Yorganı çekti başımdan. Yanağımı okşadı, sakalımı sıvazladı.
Senin adın Şavak, değil mi?
Etrafa bakındım. Zifiri karanlık. Kimseyi göremedim. Ama resmen konuşuyorduk.
Evet, dedim. Sesim kısıktı.
O zaman kapa gözlerini, güzelce gevşe sen. Çok sürmez. Merak etme.
Ayaklarımdan sonra ellerim kollarım derken göğüs kafesim uyuştu, önce titreme tuttu, ardından ateş bastı. Gözlerimde yanıp sönen ışıklar. Arada bir şimşek çakıyor sanki. Boğazım sıkıştı, zor nefes alıyorum, kulaklarımda uğultular, ağzım kurumuş.Salavat getiriyorum, sesim çıkmıyor. Bağırmak istiyorum, imkansız. Dilim damağıma yapışmış.
Sabah ezanıyla uyandım, ayağa kalktım. Elimi ayağıma attım. Uyuşma falan yok. Felç indi sanmıştım. Yok. Gece olanlara inanamadım. Ayetel kürsi okudum üç kere. Allahtan hayır diledim, camide abdestimi aldım. Namazdan çıkarken, müezzinin ölü selası geldi kulağıma. O anda dondum, kaldım. Aklıma ne geldi biliyor susun? Gömülüp de alnı, üstündeki mezar taşına değinceye kadar başkasının cenazesinde olduğunu zanneden adam. Meseli bilirsin, mutlaka duymuşsundur. Hani ölenin kendisi olduğunu, teneşirde, musalla başında, mezarlıkta ve gömülürken bile fark edemeyen adam. Şimdi aynısı bana oluyor, zannettim. Ölmüştüm ama yine de kendimi sağ zannediyordum sanki. Yeminle diyorum, vallahi sevinmedim, değil.
Neyse.. Müezzin seladan sonra gelip avluda yanıma oturdu. Yine kendini yaşıyor sanan adam aklımda. Haberi ondan aldım: Komşumuz Şavak El Hello sabaha karşı ruhunu teslim etmiş. Bunu duyunca ona herhal o rahmetli gibi bakmışım ki, oğlan pirelendi.
Rengin sararmış senin Şavak emmi, dedi. Gözlerin bir tuhaf bakıyor. Hayrola?
Güldüm. Yok bişey, dedim.
Kanmadı, yemin verdi, ısrar etti. Geceyi, sonra da meseli anlattım ona.
Azrail’in ettiği işe bak yahu, dedim. İsmim onunla aynı diye rahmetlinin yerine az kalsın benim canımı alacakmış.
Müezzini bilirsin. Hoş adamdır, takılmadan edemez.
Belki senin yerine onu almıştır, Şavak emmi dedi. Dünya şirin, can tatlı. Alma canımı diye yalvardıysan, belki de acımıştır sana.
Güldüm geçtim, ama sana diyeceğim var, oğlum. Allah’ın verdiği canı Azrail’den esirgeyecek değilim. Fani dünyaya metelik veren namerttir. Her dem gitmeye hazırım ben, bilesin. Vade dolunca, sakın şaşırmayasın. Tamam mı?
Dayıma bunları söyledikten sanırım üç gün sonra, bir cuma sabahı namazda farzın son secdesine gitmiş, ruhunu secdede teslim etmiş. Kefenlenirken gülümser gibiydi, der dayım.
‘Ruh bedeni terk edince, tam huzuru buluyor insan. Onun öldüğü gün öğrendim bunu ben yeğen,’ der. Allah ona hayırlı ömürler versin.
===
Ölüme rahmetli dedem kadar hazır olduğumu söylesem yalan olur. Dünya hakikaten tatlıdır. Onca çirkinliğe rağmen, yaşamak güzeldir. Öyledir ve benim için gerçekten öyleydi ama şu nobran herifin ettikleri beş on senedir hiçbir şeyde tat bırakmadı. Kimseye söyleyemiyorum ama vallahi sabah akşam aklımda ölüm var, Azrail’i gözlüyorum. Şairin dediği gibi ‘üstü kalsın,’ havasındayım. Bu kirli curcunada, daha fazla yaşamak tatsız, manasız, çoğu zaman acı geliyor. Sevgiliyi bekler gibi, Azraili bekliyorum. Keşke çıkıp gelse de gitsek, diyorum.
O kadar çok düşündüğüm için sanırım, bir keresinde düşüme girdi. Üç sene kadar oldu. O kadar yürekten çağırma beni diye tatlı-sert bir güzel azarladı, bir anda ve ansızın gibi birkaç şey daha dedi, uyku sersemiydim gecenin köründe yataktan kalktım, aklımda kalanı iki dizeye sığdırdım.
Boşuna düşme peşine Azrailin
Daha gelmemiş işte ecelin
Beni paylamasına aldırmadım, şiirlerle dualarla onu çağırmaya devam ettim. Aylar yıllar geçti, duvarlar tavanlar duydu, o duymadı diye yakınırken bu sabah çıktı karşıma. Gerçi yukarıdaki resimde olduğundan çok daha farklıydı, hiç de korkunç değildi. Ak sakallı, nurani yüzlü, yumuşak biri. Tabii ki görür görmez tanıdım onu, nihayet geldi, demek ki vakit tamam, diyerek çok sevindim.
Onun yüzü ise soğuktu.
Yok, dedi içimden geçeni duymuş gibi. Ruhunu almak için değil, sana güzel bir haber getirmek için geldim.
Dünyada inanmam, dedim, çok şaşırmıştım. Haber getirip götürmek Cebrail’in işidir, bilmez miyim hiç. Peygamberin habercisi bana kadar düşmez herhalde.
Yok bildiğin gibi değil, diye sözlerimin araya girdi. Cebrail’le vazifeleri değiştirdik. Artık canları o alıyor, seçkin kullara postacılığı ben yapıyorum.
Allah Allah.. Çağdaş insan kaynakları yönetimi yukarıya da ulaşmış, demek ki. Ama sendeki kılık haberci kılığı değil. Ne kadar sakin görünüşlü ve hoş bir melek olursan ol, yine de Azrailsin sen. O kuru kafa yok, bakarken gülümsüyorsun. Üstündeki kara pelerin, elinde tuttuğun orak bozması kılıçla halen Azrailsin işte.
Kılıç bozması orak, diye düzeltti.
Doğru tabii. İşin insan hasadı yapmaksa, orak daha uygun düşer.
Güldü ama yüzü ekşidi birden. Nedenini o sırada anlamadım. Üsteledim:
Her şey yerli yerinde, işte. Rotasyon da becayiş de olsa sen Azrailsin. Hadi al canımı da gidelim.
İmkansız, dedi. Vaden daha dolmamış. Ben de alamam canını, Cebrail de. Az önce ne dedim duymadın mı sen? Sana büyük haber getirdim, diyorum.
Haberi boş ver sen, canımı al. Olsun bitsin.
Emir olmadan alamam, zaten o işe Cebrail bakıyor artık.
Ama herkes seni biliyor, rüyalara da sen giriyorsun, beddualarda senin adını anıyor millet.
Mahzuru yok, varsın benim adım söylensin. Şöyle düşün: Marka benim ama benim işimi artık Cebrail yapıyor.
Yani bir çeşit outsourcing, öyle mi?
Ben insanlığa hizmet ederim.
Anlamamış gibi baktığımı görünce açıkladı.
Hayatları çekilmez hale gelenlerin ruhunu alır, onları aslında hayatın pençesinden kurtarırım. Bana gizliden gizliye dua eden de çoktur. Senin gibi peşime düşen de.
İyi de, böyle hayırlı bir işi kendin yapmıyorsun, artık Cebrail’e yaptırıyorsun..
Hayır, onun işini ben, benim işimi o yapıyor, dedi. Neyse ne, sana ne? Canları ben almıyorum ama herkes ölüm meleği diye beni biliyor. Sence ne sakıncası var ki bunun?
Ne sakıncası olacak, ama merak da ediyorum. İşini seviyorsan neden Cebrail’e bıraktın o zaman?
Yüzü ekşidi.
Neden olacak? Hepsi gavs yüzünden.
Gavs kimdir nedir, bilmem ki ben, dedim.
O taraklarda bezin yok ki, nerden bileceksin. Bilmediğin daha iyi zaten. Gavsın hizmetçisinin vadesi dolmuştu, gittim evine, aldım kadının canını, ruhunu attım sepete.
Sepet mi? Ne sepeti?
Ruh sepeti. Ruhları bir sepete koyardım ben. Küçük bir hasırdan örülmüş sepetim vardı benim. Cebrail muşambadan bir torba bulmuş, ona koyuyor.
Vay be, elma toplar gibi ruh topluyor ölüm meleği, diye düşündüm. Senin hasat sepeti silme dolunca noluyor peki?
Silme dolmaz ruh sepeti, diyerek güldü bana. Boş ver. Aklın almaz senin.
Haklısın dedim, Gavsın hizmetçisi diyordun.
Kadının işini bitirip evden çıktım, Yolda Gavs çıktı karşıma. Selamsız durdurdu; kimsin nesin, nerden gelip nereye gidiyorsun diye sordu. Söyledim. Hizmetçisinin canını aldığımı duyunca delirdi. Vay efendim o da ev halkından biriymiş, ona haber vermeden kadının canına nasıl kıyarmışım? Üstelik kadıncağız daha yirmisindeymiş. Benle resmen kavga ediyor.
Allah’ın emri, kaderi öyle yazılmış deseydin. Ben emir kuluyum, deseydin.
Bir sus der gibi baktı.
Demez olur muyum? Ben dedim de duyan kim. Gözü döndü, beddualar etmeye, bela okumaya başladı, üstüme yürüyüp bir de tokat attı, sonra da bayır aşağı itti beni. Kolumda sepetle dere kenarına kadar yuvarlandım, sepet dereye düşünce içindeki ruhlar uçtu. Her biri eski bedenlerine sığındı. Cesetler dirilince vadeler geçti. Mezarlıklarda camilerde canlanan bedenleri görünce kıyamet kopuyor zannedip birbirine girdi insanlar. Nefes nefese makama çıktım.
Hizmetçisinin canını ondan izinsiz aldım, diye kulun Gavs dövdü beni, dedim. Az kalsın can veriyordum.
O haklı, diye buyurdu. Haber verip ondan izin alsaydın. Gavs sıradan bir kul değildir. Bunu nasıl bilmezsin?
Emir en yüksek en büyük en yüce makamdan gelince de çaresiz Cebrail’e devrettim işi.
Böyle derken, sanki rütbesi indirilmiş askerdi; usulünce yakınıyor gibiydi. Ben kendi derdimdeydim. Alsın canımı kurtulayım, artık hiçbir gailem kalmasın. Başka bir şey istemiyordum.
Şimdi de Cebraili mi çağıracağım ruhumu alsın diye?
Yok yok.. Ne çağırman gerekir, ne yalvarman işe yarar, belki sana iyi gelir, ama lüzumsuzdur, zamanın gelince hemen hallederler. Bir dakika bile aksamaz.
Tam teçhizatlı gelmişsin bak, burada karşımdasın. Şimdi ruhumu alsan, mesela cebine atıp Cebrail’e götürsen. Olmaz mı? Ha sen, ha o. Ha sepet, ha torba. Benim için hiç fark etmez.
Laftan anlasana sen be adam, dedi kızarak.. Olmaz. Yapamam. Daha yaşayacağın zamanlar var. Anlasana.
Ne diyeceğimi mi bilemedim. O da sustu.
Sana güzel haberi vereyim de gideyim, haberi duyunca ölmek yerine yaşamak bile istersin belki.
Ben bıktım yoruldum, bu ülkeden pardon dünyadan göçmekten başka bir isteğim kalmadı. Haber falan da işe yaramaz.
Sus da dinle. Bırak, vazifemi yapayım.
Öfkesini görünce başımı önüme eğdim. Dinleme duruşuna geçtim.
Şu kafana taktığın berbat adam var ya.
Berbat adam?
Allahım o heriften söz ediyordu. Etrafıma bakındım, in cin top oynuyor. Ama tedbirli olmak lazım. Malum, memlekette yerin bile kulağı var. Aptala yattım.
Kim berbat adam? Hangi adam?
Bilmezlikten gelme şimdi. Bizden sır çıkmaz. Zaten herkes sabah akşam şeytandan çok ona beddua ediyor. Ya onun canını al Allahım, ya benim diye sabahlara kadar tesbih çekenler de var.
Allah şahittir, ben öyle dualar etmem, dedim. Çoluk çocuğu vardır, yazıktır. Sen benim canımı al. Kurtulayım. Olsun bitsin.
Anlamıyorsun, olmaz diyorum, diye bağırdı. Vakti saati gelsin, tamam. Kader değişmez, bilmez misin? Hem sen daha haberi duymadın.
Haber neymiş peki?
Bu akşam, onun canını alacak Cebrail.
İçim de ılık bir şeyler kıpırdadı.
Öyle mi, dedim, umursamaz gibi..
Sevinmedin mi?
Neden sevineyim, ölse kurtulur zaten. Ama adamın çoluk çocuğu var. Onun yerine kefen giyecek kadar yağınla seveni de var.
Geç beyim geç bunları bir kalem, yemezler. Çocukları deyip durma. Onların da ettiği çok, bilmez değilsin.
Çektikleri de çok ama, dedim istemeden ve aynı anda pişman oldum. Kızdım kendime, kralın soytarılarını çocuklarını düşünmek bana düşmüştü sanki.
Kalktı, ruhumu almadan gidecekti. Bahtsızlıklar da çeşit çeşit. Şansımı bir kez daha denemek için önüne atıldım.
O adam gitse de artık yaşanmaz oldu bu dünya, dedim. Nolur. Ona söyle. Bari bu akşam onun canını alırken benimkini de alsın Cebrail.
Şaşırdı. Kaşlarını hayretle çattı.
Neden onunla birlikte, diyorsun?
Müthiş şanslıdır o herif, denize düşse malum yeriyle balık tutar. Hazır gelmişken.. Ben de gitsem.. Onunla gitsem bari..
Yok öyle üç köfte yirmi beş, diyerek kahkaha attı.
Bahrilere de Nurilere de huri yok orda. İştahlanayım deme sakın. Kevser şarabına kavuşman, senin birkaç cehennem yılını alır.
Bu berbat dünyanın bir de cehennemi mi var, diyen sakallı filozof geldi aklıma.
Ben günahkar değilim ki, dedim.
Onu amel defterin bilir, ben bilemem. Bildiğim, yüce yaradan çok seviyor seni.
Inanmam valla. Bizimkilere kalsa, sonsuza kadar cehennemde kalırım. Sahi, sen nerden biliyorsun sevdiğini? Neden seviyor ki?
Sebebini bilemem. Ama bir düşünsene. Neden buradayım şimdi ben? Özel haber getirdim sana, o herifin son günü diye. Sevinesin diye. Daha nolsun. Sevildiğini bilirsen iyi yaşarsın.
Buruldum birden. Ağlayacak gibi oldum. Koca yaradan beni seviyormuş. Ben namaza başlayayım o zaman, dedim. Kendime çeki düzen vereyim. Layık olayım ona.
Sakın ha, diye gözlerini ayırdı. Nasılsan öyle kal. Değişme hiç. Kimseye, hele şu etrafındaki heriflere zinhar benzeme, yoldan çıkarsın. Sevildiğini bil, olduğun gibi kal, o yeter.
Böyle dedi ve kayboldu.
…
Alnımı ovan yumuşacık bir eli hissettim gözlerimi açarken. Gül suyu ıslaklığı alnımda. Karşımda bizim mavi melek. Ellerimi okşuyor. Parmaklarımı ovuyor. Bu kadar ilgi hayra alamet değil. Aklıma dedem geliyor, ardından o mesel, kalbim küt küt atıyor, bir şey diyemiyorum. Elimi çekmek geçiyor içimden, yapamazsam, elimi çekecek mecalim yok.
Doğum günün kutlu olsun canım, deyince dönüp ona baktığımda anca kendime geldim. Senede bir gün mavi melek olurdu bizim köroğlu. Üstümdeki mahmurluk geçinceye kadar sesimi çıkarmasam iyi olurdu, beceremedim.
Cebrail nerede dedim?
Bir an duraladı, sonra boşluğu tatlılıkla doldurdu.
Onun adını anmayacağız, haber saatlerinde televizyonu açmayacağız, sana söz.
Görmesen de duymasan da her yerde yahu adam. Boş verdim. Azraille sohbetimi düşündüm. Hele bir akşam olsun, dedim tavana bakarak. Bizimki anlamadı tabii, delirdi sanıp ortalığı velveleye verir diye başka bir şey demedim. Hele bir akşam olsun, diye durup durup tekrarlarken buldum kendimi o gün.
Aylardır, yıllardır her gün akşamı bekliyorum işte. Sadece bekliyorum. Beni aldattığı günden beri çağırmaz oldum artık Azrail’i. Ama akşamları beklemeden de edemiyorum.


