‘Öyküye benzemeyen öyküler’ içeren kitaba böyle bir yazı ile başlamak gayet aykırıca bir şey, içinden buram buram gelse de bir şeyi aykırı görünür diye yapmaktan kaçınmak ise sanatçının doğasına ters düşen ve aşırı geleneksel bir tutum olurdu. Mesele özgür sanatçı pozu takınmak değil, kanaryayı kafesinde tutmak olsak da zaman zaman mümkün olduğunca ağırlamak. Yani yerleşik kalıpları yok saymadan sınırları zorlamaya çalışmak. İnsanın içinden geldiği gibi yazması, kafesin kapısını arada bir aralık bırakmaya benzemez mi dersiniz? Ne olursa olsun, zaman zaman harmanlama yapmanın lezzetini tatmak ister insan. Çelişkili, günah ve ayıp da sayılsa, alışılmadık da olsa denemek gerek. Okuduğunuz bu satırları, bu kitaptaki bütün yazıları öyle bir deneme olarak görün, kafanızdaki kalıpları zorlayacak da olsa mümkünse hoş görün.
Yüzden az karaktere sıkıştırılan üç beş satırlık cümlelerle derin fikirler ifade etmenin yaygınlaştığı bir zamandayız. İki sayfalık yazılar bile çok uzun diye okunmuyor artık. Üstelik her yanda, kuraklık tehlikesi kadar ürkütücü bir hoşgörü kıtlığı var. Okurların çoğu böylesi bir denemeyi daha baştan hor görmese bile sonuna kadar hoş görecek kadar sabırlı olmayabilir. Onlara diyecek bir şeyim yok, ne var ki hiç değilse bu giriş yazısının, alınganlığı ve kırılganlığı ile nam salmış ve yer yüzündeki bütün kalplerde taht kurmuş başkan babamıza hakaret sayılmamasını yürekten dilerim.
Sabrında cömert okuyucuya şimdiden güzel bir haberim var.
Biraz sonra, bu yazının adet yerini bulsun diye kotarılan kara kuru bir girişten ‘daha başka bir şey’ olduğunu görmekle kalmayacaktır, satır aralarından sızan cıvıltıları duydukça yeni lezzetler de tadacaktır. Bu mutlu ve umutlu haberin ardından küçük bir rica daha geliyor. Ahlaksızlığın Yerel Tarihi hem yazının başlığı, hem kitabın adı. Bu ad ilk bakışta okuru yanıltabilir. Yanıltmasın, sakın.
Adı farklı izlenim veriyor olabilir. Ne var ki yazıların çoğu tarihsel değil, ayrıca geçmişin gizli kalmış sırlarını ifşa etmek gibi bir iddia gütmüyor. Bir avuç muhterisle şöhret fahişesinin tarihin karanlık odalarında çürümüş pisliklerinden ve daima terbiye sınıflar içinde kalarak zevkle söz edecek olmasına karşılık, bu bir tarih kitabı değil, tuhaf bir öykü kitabıdır. Giriş cümlesinde söylendiği üzere yazılar, aykırı öykülerden oluşuyor. Ama uzun tarihsel araştırmaların ürünü de değil öyküler.
Zaten konu ahlaksızlık öyküleri ise araştırma yapmak neden gereksin ki? Bakın Steinbeck ne güzel söylemiş:
Tüm romanlar, tüm şiirler, içimizdeki iyilik ve kötülük arasındaki hiçbir zaman bitmeyen yarışma üzerine inşa edilmiştir. Ve bana öyle geliyor ki kötülük sürekli olarak yeniden doğuyor olmalı, iyilik zaten ölümsüzdür.
Ahlaksızlık her zaman yeni ve taze bir genç yüze sahipken, erdem dünyada başka hiçbir şeyin olmadığı kadar saygıdeğerdir.
Doğrudur, ahlaksızlık arsız mantarlar gibi sürekli yeniden üretir kendini. Her zaman yeni bir yüzle aramızdadır. Karanlığın bin gözü varsa, ahlaksızlığın da bin yüzü var. O kadar çok yüzü olunca, yüzsüz dense yeridir. Ama çoğunlukla yüzü, çok uzun süre karanlıkta kalır. Gerçekten de insan evladı ahlak kavramını icat ettiğinden beri, tıpkı bakterilerle virüslerle olduğu gibi ahlaksızlıkla ve onun yakın komşusu yavşaklık ve alçaklıkla kucak kucağa yaşar. Aslında virüslerin egemenliği altındaki bir dünyanın davetsiz misafiri olmamıza karşılık, kendimizi evrenin sahibi sanar, virüsleri ise ancak bize bulaştıklarında fark ederiz. Öncesinde, görmediğimiz için veya öylesi işimize geldiği için ahlaksızlıkları da virüsler gibi önemsiz, zararsız görür, bazen de büsbütün yok sayarız. Diyeceğim şu ki, ahlaksızlık her türü ve türeviyle hayatımızda ‘bize dokunmayan yılan’ sınıfında sayılır, varsın çok yaşasın tavrıyla ağırlanır. Ayrıca her yılan zehrinde eser miktarda bulunan proteinden en çok yararlanmayı huy veya meslek edinmiş olanlarımız da az değildir. Bize dokunup bulaşmaları halinde ise durum temelden değişir.
Bu arada virüse ve yılana bakıp ahlaksızlığın veya alçaklığın öldürücü olduğunu söylüyor olduğunu düşünmeyin. Zaten yılanlar genelde zehirli değildir, öldürücü olanları azdır. Aslında virüsler de öyledir. Öldürenler şöhret olur, anlı şanlı isimlerle anılır, o ayrı. Ama mutasyon geçirip zararsız hale gelen veya zararsız iken bir zaman sonra insanları ölümle tehdit edip sidik kokan hastanelere düşüren virüslerle ahlak denen iğneli beşik arasında yine de ilginç benzerlikler var gibi gelir bana.
Onlardan en önemlisi, ahlaksızlıkların da nadiren öldürücü olmasıdır. Derken, ahlaksızlıklarla virüsler arasında önemli bir farklılık geldi aklıma: İnsanlar toplum içinde namuslu davranırlar, ahlaklı görünmeye çabalar ve çoğunlukla başarırlar; etrafta kimse olmadığında ise her türlü ahlaksızlık zeka ve kurnazlığın sergilendiği bir oyun alanı oluverir. O alanda gözlerden uzak yaşandığında kurnazlıkla cilalanmış bir fazilet veya erdem tavrının potasında erir, insanı sarhoş edecek bir zevk haline gelir. Virüslerde böyle iki yüzlülükler pek olmaz. Birlikte veya ayrı ayrı, doğaları hep aynıdır. Ahlak ise çoğu zaman alabildiğine uysal, kimi zaman burnumuzun dibinde ve inanılmaz derecede tehlikeli görünür.
Yeri gelmişken söylemeli: Tarihin ücra dehlizlerinde keşfedilmiş deve kuşu yumurtası iriliğinde cevherler mücevher yerine geçecek sırlar da yok. Yazarken bütün derdimiz, feleğin hiç durmayan çarkı sayesinde uzay gibi sürekli genişleyen ahlaksızlık evreninde sizinle birlikte kısa bir yolculuğa çıkmak. Öyküleri okurken, en azından birkaç kez göbeğinizi oynatacak kadar güleceğinizi, sıkça gülümseyeceğinizi, insan denen garip mahlukun tuhaflıklarını gördükçe biraz da hüzünleneceğinizi umuyorum. Yazıların satır aralarına nüfuz edecek kadar dikkatli okurun arada bir ister istemez düşüneceğini de hayal ediyorum.
Neden böyle ağır bir görevler yüklediniz ki bu kitaba, diye sormanın sırası değil, şimdilik okumayı sürdürün lütfen. Çünkü başlıktaki yerel sözcüğünü de bir güzel kurcalamamız gerekiyor. Çünkü o sözcüğün yanıltıcı bir izlenim vermesi de gayet mümkün. Neden? Çağrışımlarına bakılırsa sözcük çok kaypak çünkü. Bir başına ise, ona yakınlık ve tanıdıklık anlamı da yüklersiniz. Her ‘yerel’ bizdendir, o nedenle yalnız mesafe anlamında değil duygusal olarak da bize yakın ve sıcak gelir. ‘Evrensel’ sözcüğündeki uzaklık, erişilmezlik, büyüklük yoktur onda. Bilinmezlik çağrıştırmaz. Genelleştirmez de. Kısacası yerel, evrensel kadar tedirgin etmez insanı. Bu aşinalık, yerel olanı kolayca anlaşılıp kavranacak gibi gösterir.
Buradaki öyküler boyunca yapacağınız yolculuk, iyi bildiğiniz dünyada, hemen algılanıp kavranacak dümdüz bir güzergahta olmayacak. Çünkü ne sizi anlatıyor öyküler, ne komşunuzu, ne kentinizin ülkenizin anlı şanlı simalarını. Kimi durumlarda kişilerin yerlerin adı yok, varsa çok büyük bir olasılıkla gerçek adlarla ilgisi yok. Yerel şeyler anlatıyor ama bildiğiniz bir yerellik pek değil, kolayca algılanır da değil.
Karısının çok gezdiğini söyleyenlere Nasrettin Hocanın ‘yok canım, çok gezse eve de uğrardı’ diye itiraz ettiğini bilirsiniz. O hesap, yazıları okurken çok gezseniz de kendi evinize, yerelinize düşmeyecek yolunuz. Her öyküde kişiler olaylara, olaylar kişilere özgüdür. Yerel oldukları için evrensellik iddiası taşımazlar, ama muhtemelen hiçbiri çevrenizde veya kendi içinizde bulacağınız kadar yakın gelmeyecektir size.
Sözün özene gelince.. Çoğu zaman sizin ‘yerel’ dediğiniz yerden uzak yerlerde, üstelik başka zamanlarda yaşanan birkaç dilim hayattan söz edecek, size bir tutam lezzet sunmaya çalışacaktır öyküler. Birkaç dilim hayat ve ortaya nar ekşili acılı salata niyetine birkaç parça kararında pişmiş ibret de bulunur belki, yani yerseniz.
Yerellikle ilgili uyarıyı da okumaya başladığınızda unutmanız doğaldır. Her iyi okur gibi büyük bir olasılıkla siz de, öyküleri kentinizde ülkenizde yani gayet iyi bildiğiniz bir dünyada yaşanmış gibi, kişileri tanıyormuşsunuz gibi okuyacaksınız. Yaşanan olayları törenindeki belirli kişilere yakıştıracaksınız. Çünkü okumak, aynı zamanda, öyküyü kendi bakışınıza uyarlamak sürecidir. ‘Nasıl bakarsanız öyle görürsünüz,’ diyen özdeyişe özenmiş söz bakışınızın algınızı, anlayışınızı belirlediğini söylese de iz o kadar ileri gitmeyin, bakışınızın bunları hatırı sayılır ölçüde etkilediğini kabul edin, yeter.
Tekrarda fayda var: Tıpkı virüsler ve ahlaksızlıklar gibi insanlar da birbirine benzer. İnsanoğlunun çift yaratıldığı, binlerce yıldan beri boşuna söylenmiş olamaz. Üstelik o çiftlerden zamanla başka çiftler türemiştir. Biri öbüründen fersahlarca ötede ve farklı zamanlarda yaşamış insanlarla yaşadıkları, kimi zaman birbirlerine benzer. Çevrenizdeki yığınla güya (modern) insanda, çağlar öncesinde yaşamış atalarının ilkel hallerini görmeniz de, görünce şaşmanız da bundan. İşi uç noktaya götürüp bu benzerliği insanın maymundan türediğine kanıt sayanlar her zaman olur. Şükürler olsun ki, iki ayaklı bir hayvana küfretmenin boşunalığını son anda idrak ederek genelde susmayı becerirler. O talihli kişilerden biriyseniz öylelerini görünce siz de sükunetinizi korursunuz. Yine de o türdeki hemcinslerinize içinizden bela okumanız, sunturlu küfürler sallamanız mümkündür. Merak etmeyin. Dışa yansımayan beddua da, küfür de ne mutlu ki ahlaksızlık sayılmaz.
Benzerlik üzerine bu bağlamda söylenmesi gereken ve aslında aşikar olan bir şey daha var: Aynılık diye bir şey yoktur. Benzerlik ondan çok ama çok farklıdır. Herkes herkese bir şekilde benzer, ama herkes bir başkasından mutlaka farklıdır. Dikkatli okuyucu bu noktada haklı olarak sorar: Öykülerin dünyanın bir yerinde, bir biçimde yaşanmış olduğunu söylüyorsunuz, çevremizde duyup gördüklerimize benzese de kesinlikle onları anlatmadığınıza inanalım istiyorsunuz. Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?
Haklı bir soru ama bundan tamamen eminim. Çünkü, hayatın gerçeği her öyküde ve her zihinde mutlaka ama mutlaka en azından birkaç yerde hayal gücüne yenik düşer; kahramanlarını gerçek hayattan da alsa, yazar karakterleri mutlaka yeni kalıplara döker, mekanları yeniden tasarlar. Yazarın yazarken yaptığını, okurken okur yapar. O nedenle aynılık söz konusu olmaz.
Ne var ki tüm bu gerçekleri bilmeniz sonucu değiştirmez. Bir zamanlar ve halen benzer şekilde yaşandıkları için çevrenizde gördüklerinizin benzeri değil, size aynısı gibi görünürler. İşte bu manada yani siz öyle sanıp inandığınız için uydurulmuş öyküler bile sizin gerçeğinizin bir parçası oluverirler.
Geldik zurnanın zırt dediği noktaya. Buradaki öyküler, ‘yerel’ olmak veya yerle kalmak imkanına anlattığımız nedenlerle sahip değildir. Hiçbir gerekçe bu konuda sizi ikna edemediyse sanırım şunu bilmeniz yetecektir: Çünkü buradaki yazılar, gerçeklerle oynamadan onları hakikat sınıfına sokamayan belki zavallı hatta sapkın bir zihnin acımasız işkencesine uzun bir zaman boyunca maruz kaldıktan sonra yazıldı. En azından bu sebeple hakikaten hayal ürünüdürler.
Daha duru olarak bu anlatılanlardan ne çıkar?
Kitapta okuyup anladıklarınızla, yazarın yazdıklarının ‘aynı’ olmasının imkansızlığı. Çünkü her yazı, sizinki gibi sahibine özel bir beynin, zekanın ve deneyimlerinin birikimi ile şekillenir, onun olanaklarına işleyişine bağlı olarak algılanır, ancak öyle bir süreçle anlam kazanır da ondan. Yani ‘olanı’ aynen ve ‘olduğu gibi algılamak’ diye bir şey yoktur. Algı tamamen bireyseldir, dedikten sonra daha ileri giderek her metnin, özellikle her kurmacanın anlamının ‘çoklu döllenme’ ile oluştuğunu ileri süreceğim.
Bu da nereden çıktı? Nedir çoklu döllenme?
Sperm ile yumurtanın halleşmesi gibi iki bileşenle oluşmuyor anlam. Yığınla faktörün etkisi katkısı var süreçte. Nasıl, bakalım. Her metnin döl yatağı okurun zihnidir. Zihin deyip geçmeyin; bütün duygusal ve akli birikimimizi kapsayan çok katmanlı ve çok faktörlü bir ağ düşünün. Sayısız bağlantısı, milyarlarca çağrışımı var. O ağ kendi müktesebatına, edinimlerine göre algılayacağı tohumu tabii ki metinden yani yazardan alır. Yazarın anlam oluşumuna katkısı sadece malzemenin, yani tohumun zihne sunulmasından ibarettir. Anlamın ana rahmi, kuşkusuz ki okurun zihinsel duygusal dünyasıdır. O dünyayı oluşturan sayısız bileşenli ağa burada paradigma demeyi tercih ediyorum. Bu onun edinmiş olduğu sosyal, psikolojik ve zihinsel bilişlerin tümünü, yani bütün müktesebatını içerir. Şimdi sonuç cümlesi: Tohuma anlam katan can veren, o müktesabat sayesinde okurun kendisidir.
Okutun verdiği anlam, yazarın okuruna taşıdığı anlamla benzer olabilir ama elbette aynı değildir. Neden böyle olduğunu görmek için anlamlandırma sürecine biraz daha yakından bakalım: Çoğu kez okur, yazarın kullandığı anlamda algılamaz sözcükleri, bu gerçek cümleler için de geçerlidir; metindeki yollamaları nadiren algılar, algıladığında ise büyük bir olasılıkla farklı anlar, birçok durumda alt metne ulaşamaz, sonuçta yazıya daima kendi dünyasının kapasite, ihtiyaç ve imkanlarına göre yani kendince bir anlam verir. Daha köşeli olarak iki cümlede söyleyelim: Hiçbir yazı yazıldığı gibi anlaşılmaz ve her yazının anlamı kesinlikle okuyana göre değişir. Dahası, ‘aynı’ okur aynı yazıyı bir zaman sonra yeniden okuduğunda ilkinden epeyce farklı okur ve farklı anlar, Çünkü yazı kalıba dökülüp ilk haliyle kalmış yani malzeme hiç değişmemiş olsa da büyük bir olasılıkla okur ‘aynı’ kişi değildir artık.
Her metnin çoklu döllenmenin eseri ve fazlası ile melez anlamlara gebe olması, sevgili okur, hayatın insana hayret veren, ama geç keşfedilen gerçeklerinden biri. Her öykünün çok sayıda ‘mümkün’ anlamlarından birini, muhtemelen kendine en yakın geleni, en aşina olanı seçer okur ve kendisi için en azından bir süreliğine anlam sadece odur. Bu süreç yazarın anlam yaratma çabasında var olduğunu sandığı kendi tekil iktidarının çok sınırlı olduğunu ortaya koyar.
Mevlana ile anılan şu sözü anımsadım şimdi: ‘Anlattığın karşındaki anladığı kadardır.’ Böylece, çoklu döllenme sürecinde asıl payın anlatıcıya değil okuyucuya ait olduğu vurgulanır. Yazar, bebeğini değil doğurmak emzirmek olanağı bile bulamayan gariban babalar gibidir. Tohum ondandır. Anlamın oluşum sürecinde ise berbat derecede edilgendir.
Burada yürekten dileyelim ki, öküz altında buzağı aramakta uzmanlaşmış komplo düşkünlerinden, doğru düşünme yoksunluğunda onlarla yarışan sığlıkları ile nam salmış sürüyle sıradan elemandan ziyade, metinlerin melezliğinden tat alan, belirsizlik denizinde yüzerken kendi anlamını yaratmak için genişçe bir hayal gücü ile donanmış ideal okuyuculara ulaşır öyküler. O durumda daha derinleşirler, daha lezzetle okunurlar.
Bu sadece küçük bir umuttur. Onca açıklamasan sonra böyle demekle amacımız dürüstlük veya alçak gönüllülük gösterisi yapmak değil. Ayrıntılı açıklamaların çok daha makul ve somut bir amacı var: Okuru kitapla yolculuğuna hazırlamak, ona yol boyunca yararlanabileceği bir bakış açısı, birkaç düşünce sunmak.
….
Buraya kadar, başlığın yanıltıcı olmaması çizgisinde ve yolculuğa hazırlık düzleminde kaldık, o bağlamda konuştuk. Başlık yanıltıcı ise insan neden seçer ki bu başlığı? Soru gayet yerindedir. Cevap da aynı ölçüde net. İçeriğe en uygun başlık bu da ondan. Hepsi bu kadar mı, dediğinizi duyar gibiyim. Doyurucu bir yanıt, ahlak meselesine biraz yakından ve ayrıntılı bakmakla verilebilir. Yanıt aynı zamanda kitabın içeriğini ışık tutmaya olanağı da sağlayacak bize.
O ışığı bir an önce görmek isterseniz, sizi hemen meşhur sünnetçi dükkanına alalım.
Kasaba sünnetçisinin vitrininde büyücek bir çalar saat varmış. Hanım hanımcık bir kız, bir sabah yoldan geçerken saati görünce dayanamayıp dükkana girmiş. Tavşan kanı rengindeki demli çayını yudumlamakta olan gün görmüş orta yaşlı adama biraz da hayretle sormuş:
-Siz sünnetçisiniz, değil mi?
-Evet, baba mesleğimizdir, demiş adam.
-Ama vitrinde saat var.
Size şimdi de bir soru: Dükkanın vitrinine çalar saat yerine ne koysaydı acaba kasaba sünnetçisi?
‘Fıkraya sığınmayın, açıklayın’ derseniz, o kız başka soruya veya açıklamaya gerek duymadan, belki yanağı biraz daha pembeleşmiş olarak çıkıp gitmiş ama biz burada devam edelim. Çağ çok değişti, hanımlar beyler. Yazı ve haber başlıklarının yanı sıra, kitap hatta yazar adlarının bile okuyucunun ilgisini çekmek gibi ağır bir görevi var. Adların, başlıkların hince tekniklerle belirlenmesi gayet önemli, hatta sanat düzeyine yükselmiş saygın bir uğraş alanı oldu artık. Olduğu gibi yazmak, içinden geçtiği gibi söylemek olmuyor; öyle şeyler bugünlerde kabalık, yabanlık hatta nobranlık sayılıyor. Her şeyi inceden inceye tasarlayarak pazara uygun kalıba sokacaksın, alıcının veya görenin beğenisine göre biçimleyecek, ürüne değer katacak bir konum bulacaksın. Bunlar bu saygın sanatın esaslı kurallarından.
Vitrindeki saat de öyle bir şey işte. Kendi dilinde her şeyin bir zamanı var, diye tıkırdıyor, sünnete müşteri bekliyor. Sünnetçi, soruya karşılık verirken büyük zarafet sergiliyor. Ne usturadan, ne uyuşturmaktan, ne alet edevatın hassasiyetinden, ne ayda beş on kez tekbirler arasında yaptığı işin bir organı kesmek ve kan akıtmak olduğundan söz ediyor; bebelerin zihin dünyasında ucu bucağı belirsiz fırtınalara yol açmanın kendisinde onulmaz bir suçluluk duygusu yarattığını ise ekmek parası sevdasına kapılmış olduğundan o sırada hiç anımsamıyor bile. Vitrin için en uygun aletin saat olduğunu tek bir soru ile sezdiriyor.
‘Ne koysaydık kızım saat yerine?’
Bel altıyla ilgili olduğundan açıkça konuşulması edebe aykırı sayılan bir meseleyi tereyağından kıl çeker gibi, kızcağızı daha fazla mahcup etmeden şıp diye çözüyor ve sabah serinliğinde sıcacık çayını yudumlamaya devam ediyor. ‘İşte medeniyet bu kardeşim,’ diye de anlatabilirsiniz bu meseli. Adamın nezaketini, ferasetini, edebini de bir güzel översiniz. Peki, sizi dinleyen bir yumurcak çıkar da, ‘neden vitrini olur ki bir sünnetçinin’ diye sorarsa? ‘Vitrinsiz dükkan meyvesiz ağaca benzer de ondan’ diye cevaplarsınız belki. ‘Aaa o neden peki?’ Çocuk sizden ya da başkasından bunun da yanıtını er geç öğrenir: Vitrin, pazarın ve pazarlamanın can kardeşidir. Kasabanın tek sünnetçisi bile olsanız, bu böyledir. Ama bir de rekabet varsa, o durumda iş ahlakı büyük bir ihtimalle alabildiğine sündürülür, hararetle övdüğünüz namuslu sünnetçi kendine yeşil gözlü işveli bir yabancı sarışını yardımcı olarak almayı, ‘isteyene bayan sünnetçi’ diye reklam vermeyi düşünmeye düşlemeye başlar.
Ne demeye çalışıyorum?
Birçok şeyin ulu orta söylenmemesi gerektiğini küçük yaşta fazla bedel ödemeden öğreniriz. Hayatın yazılmamış kuralları arasında dolaylı anlatım, yani bazı şeyleri doğrudan söylemek yerine incelikle ima etmek, sezdirmek gayet önemli bir yer tutar. Nasrettin Hocanın oğluna kız istemesi hikayesinde çarpıcı bir örneği yaşanır bunun. Uygun olmayan dil, onun ahlaksız diye tartaklanmasına, kız istemeye gittiği evden oğluyla birlikte kovulmasına yol açar, kız isteme törenine uygun dil sayesinde sonra kolayca anlaşırlar ve alırlar kızı. ‘Kız alma’ veya ‘kız isteme’ lafındaki ahlaksızlık hayatın gereği olarak kabul görmekle kalmamış, üstelik başına töre tacını giymiştir, o ayrı konu. Bayan sünnetçi de benzer şekilde hayatın gerçeği oluverir, ayıp sınıfından çıkar bir gün. O da ayrı konu.
Ağır yaptırımları olmayan, ama uyulması yine de zorunlu, yığınla yazılmamış kural vardır her yerde. İlk aklınıza gelen modaya uymaksa, haklısınız. Doğrudur, modaya uymadığınız için ne dayak yersiniz, ne ahlaksız sayılırsınız, ne yargıç karşısına çıkarılırsınız. Ama birçok yerde yadırgayan hatta küçümseyen bakışlar yönelir size, söze dökülmemiş bir dışlanma belki de aşağılanma durumu size yoldaş olur. Aşkta da işte de beğeni listelerinin alt sıralarında pinekler durursunuz. Buradan geçerken, ahlak kurallarının modanın sert mizaçlı bir akrabası olduğunu yazın kafanızda bir tarafa.
Siz yazarken, ben kitabın adını neden böyle seçtiğime ilişkin yanıtın sonuna geleyim: Bütün yazı ve haber başlıklarının yüksek kaldırımlarda müşteri peşinde koşturan muhabbet kuşları gibi süslenmesi, sünnetten de öte farzdır günümüzde, olmazsa olmazdır. İş hayatının büyük başları, iş ahlakının hatta erdemin gereklerinden sayıyorlar bunu. Kabul edelim ki çağımızın en karşı konulmayacak modası budur. Kendine okuyucu arayan yazılar ve yaşına başına ‘haline münasip’ eş arayanlar gibi pazara çıkan herkes için gayet geçerlidir bu kurallar. Üstelik en azılı despotların koyduğu yasalardan bile geçerli ve etkilidirler. Çünkü, kralların en kralı pazardır artık ve o kurallara uyanlar pazarda başarı kazanıyor, yani sattığı her ne ise daha çok ve çabuk satılıyor.
Salt ürünler değil, artık dükkansız vitrinsiz olsalar bile insanlar da piyasada. Herkes görücüye çıkmış gelinlik kız veya kızın gönlünü kazanmaya ant içmiş divane aşık gibi arzusuna nail olmak için her yola baş vuruyor, her kuralı eğip büküyor, ahlakı yeni peçelerle yeniden tanımlıyor. Belirli kişinin veya kitlenin ilgisini çekmek uğruna her imkanı her aracı seferber ediyor. Kendisini amacına ulaştıracak en tatlı dili, en akla gelmedik şirinliği, en uygun konumlamayı bulmaya çalışıyor. Hırsla ve ihtirasla. Sonuçta, parasal olan veya olmayan şeyleri elde etme yarışında geri kalmamak istiyorsanız, uygun dili ve etkili pazarlama tekniklerini kullanmak zorundasınız. ‘Pazar vitrindir ve her vitrinin dili vardır, hem gerçektir bu, hem de hakikat’ desem, yine mi geldik vitrindeki saate diye isyan etmezsiniz umarım. Tıpkı kurmacada olduğu gibi pazarda da en esaslı şey algı yaratmaktır. Madem yaratılan her algı ilgi çekip kabul görüyor ve bu sayede fikir ya da ürün daha çok ve kolay satılıyor; o zaman her yeni algı gerçektir, diyorlar. İyi mi?
Böyle demekle kalmıyorlar, devam ediyorlar: Belirli bir konuda yaratılan algılarla amaca uygun farklı gerçekler yaratılınca, her gerçeğin kısa ömürlü yalanlara dönüşmesi ve yan iş olarak berberlik ve dolgun dudaklı yardımcısı sayesinde kuaförlük de yapan sünnetçimizin usturasına gerek kalmadan hakikatin sık sık traşlanması gayet mümkün hale geliyor. Böylece, arabesk şarkıların onsuz edemediği baş tacı ettiği ‘yalan dünya’ lafı tarihte eşi görülmemiş ölçüde derinlik kazanıyor, insanı virüs evreni gibi kuşatan neon ve led ışıklı ama sahte bir gerçeklik kuşatıyor.
Piyasa, pazar, pazarlama ve en çok da satmak, satış için kavram ve algı yaratmak son kırk elli yılda iliğimize işledi. Kralların kralı olan piyasayı mutlu etmenin ödülü ise hiç kuşku yok ki alkış yani şöhret ve onun yatak arkadaşı para. Yetmez. O ikilinin kan kardeşi de var, adı iktidar. Kan kardeşler arasında sık sık grup takılmak etkinliği üretkenliği artırır, diyorlar. Söyleyenlerin yalancısıyım.
Sözün özü şu: Ürünü ya da kendini beğendirerek para ve statü kazanmak her faninin, her meslek erbabının en yoğun uğraşı halinde. Para dediğimiz meret sadece değişim aracı değil, aynı zamanda servetin ve değerin ölçüsü. O kadar ki, alınıp satılamayan şeylerin değeri yok sayılıyor, parası olmayan ise tamamen yoksul da değil ölmüş de henüz gömülmemiş tayfasından yarıdan fazla mevta.
Sanatçılar ve ürünleri bile piyasa gerçeğinden soyutlanmıyor, ilgi ve beğeninin amansız çekim gücünden kurtulamıyor. Üstünde konuşmakta olduğumuz başlık ve tüm yazıların bir biçimde odaklandığı ahlak da onun gücüne boyun eğiyor. Peki tüm bunların, elma meselesinde Adem ile Havva’ya şeytanın yaptığından ne farkı var? Bunlarda da aynı türden bir kandırmaca, aldatma yok mu?
Şahanesiniz.
Bunu cennetten kovulmadan sorma fırsatı bulduğunuza göre, onlardan çok ama çok daha şanslıyız, diyecek olsak soran çıkacaktır: Tamam da cennet nerede? Bir uhrevi yanıt işse, on7nla idare edin: Cennet ancak içinizde olabilir. Şaka bir yana, geleneksel manada konuşuyorsak yapılanlar elbette dürüstçe değil, bu gayet doğru. Ama ahlaksızlık dediğiniz, istisnai bir şey olmalı. Bu da gerçek, ama anımsayın lütfen. Sünnetçi iyi bir insan, kasabada sayılan güvenilir ve gün görmüş bir adam olmasına karşılık geleneksel manada bakarsanız, onun için ahlaklı davrandı, diyebilir misiniz? Özellikle bayan sünnetçinin ustura tutmaktan başka çağrışımlarla işe konulduğunu düşünürseniz. Janjanlı algılar yaratmak çağını yaşayan bir dünyada, dürüstlük taslamak uğruna adiliği sıradanlığı ve kabalığı göze almak sizce uygun olur mu?
Gelin başka bir gerçeği bütün çıplaklığı ile görelim: Ahlak ve ahlaksızlık ilgili kişilerin konumuna, durumuna ve zamana göre değişiyor. Bu nedenle öteden beri geçerli ve her koşulda uyulması gereken bir ahlak kuralı bulmak neredeyse mümkün değil. Öldürme, çalma, fuhuş veya zina yapma, yalan söyleme diyen kadim kuralların her yerde geçerli olduğu minik bir zaman dilimi hiç oldu mu acaba? Şeytandan ziyade mecburiyetin ahlakı deldiği, delmek ne demek delik deşik ettiği çok sık görülür. Varlığını sürdürme ihtiyacı, mesela adam öldürmek, yalan söylemek, aldatmak, zina yapmak ve insan eti yemek dahil bütün yasakları en azından bazıları için ve bir dönemde mubah yani kabul edilir kılması mı?
Uzun sözün kısası, aslında ahlak modanın biraz daha sert mizaçlı ikiz erkek kardeşi veya kan kardeşidir, derken muradımız budur. Dürüstlük ve bu arada yalan yasağı da hiç kuşkusuz, duruma ve veri koşullara bağlıdır.
Sona doğru giderken, medyanın, tapınak şövalyelerinin, geyşaların ve politika esnafının malum hallerine kapı aralığından şöyle bir bakınca gördüğümüz manzara gariptir. İletişim teknolojisinin son elli yılda devasa boyutlara ulaşması ile birlikte pazar odaklı insanın teknoloji ile halleşmesinden yaramaz ve şımarık bir çocuğumuz oldu: Fiyakalı adı ile sevgili ‘sosyal medya’ dünyayı kökten değiştiriyor; en çok reklamcılık ve halkla ilişkiler denen dikkat avcılığının gücü ve itibarı roket hızıyla yükseldi. İnsan kandırma sanatının zengin donanımlı ağa babaları, toplumsal hiyerarşide politikacılardan ve dili sivri kimi ahlakçılara kalırsa üst sınıf fahişelerden hemen sonraki sıraya yerleşti. Aldatmayı meslek edinenler ve onların büyük ustaları, ev hizmetleri alanında ancak on yıllarca eğitilip meslekte iyice uzmanlaşan ve mutfakta olduğu kadar yatakta da mucizeler yaratmakla ünlü geyşalardan bile daha çok aranır hale geldi. İşleri güçleri, herkesin bilmediği tekniklerle hedef neyse onu yakalamak, emrine girdiği müşteri ne istiyorsa elde edip parası karşılığında müşterisini tatmin etmek. Böyle olunca, iş becermede başarılı meslek mensupları elbette herkesten saygı görmenin yanısıra çuvalla para kazanıyor.
Paranın ahlakı mı dediniz? Para daima iktidardadır. Satılan alma gücüdür, servet ölçüsüdür. Pazarlamanın, satışın, gücün baş tacı edildiği, bunların da para ile ölçüldüğü bir çağdayız. Günümüz dünyasında, her nasıl olursa olsun kazanmak iyidir ve kazanan her zaman haklıdır ve ne yazık ki sadece o ahlaklıdır.
Her birimiz farklı parkurlarda da olsa aynı amacın peşinde, dikkat çekme ve beğenilme ve son tahlilde kazanma yarışındayız. Yandaşlık ile dalkavukluk bu yarışta hızınızı artıran vitaminler yerine geçer. Allah’ın bildiğini kuldan saklamanın alemi yok: Bu yarışta her türlü hile yapılır, göz boyamak ustalık, yalan dediğiniz kurnazlık ve kazandığınız zaman bunların hepsi sizin için erdemin bilenlerinden sayılır. Geyşalar eğitime alınma aşamasında ve profesyonel hayatlarında beylerce hangi özelliklerine göre seçilirler? Hangi becerileri onları daha cazip hale getirir? O piyasada bulunma fırsatım hiç olmadığından pek bilmiyorum. Politikacıların seçim süreçlerini, seçmenlerin oyunu alarak seçimi kazanmak için nelere katlandıklarını ve herkesi tatmin etmek için nasıl alçaldıklarını ise bu güzel yurdun her necip evladı gibi ben de bilirim.
Piyasa, pazar ve para meselesinin göbeğine kadar inmişken, güncele dokunmadan geçmek ahlaka aykırı değilse de sanırım epeyce hatalı olur. Aynı zamanda hem varlıklı hem özgürlükçü ülkelerin, sermayenin rahminde döllenip sosyal medyanın kucağında büyümüş güzide başkanlarından sonra, gerçeğin her gün tekrar ve yeniden tarif edilebilir bir tüketim nesnesi haline geldiğini görüp öğrenme şerefine de dünyaca nail olduk. Gerçek denen şeyin hiç var olmadığını sarışın başkanın twitleri kadar, onun türevleri olan şahsiyetlerin her kanaldan oluk oluk yaydıkları kokuşmuş gerzeklikler sayesinde izleyip yaşama fırsatına da maruz kaldık, Henüz bitmemiş o süreçte bir yandan sürekli manevi işkence görürken bir güzel de aydınlandık; şimdi ağzımıza zihnimize tıkılan yutulması zor lokmayı yani hakikatın da ahlak gibi pek önemli olmadığı uydurması ile soslanmış zehri, Allah’ın izniyle hazmetme sürecini yaşıyoruz. Bir yandan da, şimdi yuttuğumuz lokmaların çok uzun olmayacak bir gelecekte nerelerimizi tırmalayacağını düşünerek kaygılanıyoruz.
Mesele sanırım artık berraklaşmıştır: Başlığın içeriğe sıkı sıkıya sadık kalması elbette böyle bir dünyanın gidişine uymazdı, günümüzün iş ahlakına ise çok ters düşerdi. Daha kötüsü, uydurma öyküler gibi bir başlık aldatıcı olurdu. Hem de yalan dolana iptila derecesinde düşkün, aldanmaya karşı bağışıklığın yanı sıra sıra ona bağımlılık geliştirmiş iyi aile çocuğu temiz okuyucunun kanmasına yol açardı. Bana kalırsa, en büyük iğrençlik dürüst görünerek aldatmaktır. Bugünkü şeffaflık anlayışının özü, her şeyi, hemen ve olduğu gibi değil, gerektiği kadarını, mümkün olduğunca göz alıcı bir ambalajla ve uygun bir zamanlama, satılacak konumlama ile göstermektir. Aklımıza hemen koca arayan kadınlar geliyorsa, haksızlık etmeyin ve lütfen şu soruyu düşünün: Hakikati dobra dobra söylemek, özellikle reklamcılarla, onların iplerinin ucunda her gün takla atıp kıvrak danslarla kendini ve etrafını mest eden zavallı politikacılara ve en önemlisi geyşalara, genelde toplumun tüm saygın inşalarına hakaret olmaz mıydı?
Saygın insanlar derken din adamlarını neden mi saymadım? Çünkü onlar da para ve iktidar için her şeylerini vermeye hazır politikacı esnafının içinde sayılırlar. Dertleri din diyanet veya ilahiyat değildir, cemaatlerini ve güçlerini yitirmemektir, her şeye rağmen ve her durumda talep çekebilir olmak ve öyle kalmaktır. Bu kuralın istisnalarına rastlarsanız ferahlarsınız, ama alabildiğine azdır, özellikle bizim memleketin dışındaki tapınak şövalyeleri öteden beri pazarın güdümündedir. Sadece televizyon papazlarından, tarikat üç kağıtçılarından, yanmaz kefen satıcılarından, cin çıkarma dolanı ile kanser tedavisi yapmaya kalkışan üfürükçülerden söz etmiyorum.
Açıkça söyleyelim: Ruhban sınıfından olup ilahilik taslayan birçok faninin, sütten çıkmış ak kaşık olmadığını görüyoruz. Tarih boyunca işledikleri günahlar sayılacak gibi değil: İnsan özgü hırslarına resmen ve hile tanrıyı ile alet ettiler, dinsel merasim hizmetini yapmak kendilerini ruhban sınıfından hatta dindar saymalarına yetti; ahlakı, vicdanı dinden dışladılar; mal, mülk, para, piyasa ve illa da iktidar sevdası çoğunun ruhlarını ele geçirdi. Kutsalı menfaatlerine kurban ettiler. Tarih binlerce acı ve utandırıcı örnekle dolu. Günümüzde yeniden engizisyon ihtimali var mı, bilemem ama cennetin bir kez daha dünya nimetleri karşılığında haraç mezat satılacağından kaygılananlar var. Din adamlarının af konusunda hakkını teslim etmek zorundayız: Başkalarına karşı şeytanla ortaklık edecek kadar acımasız, ancak kendi günahlarını bağışlamada Tanrı’dan daha cömert olduklarımı görüyoruz. Başka mabetler gibi kilise de özünde sevgiye, adalete, özveriye dayanması gereken ahlaksal önderliğini kendi adamlarının nefisleri ve günahları yüzünden epeyce yitirdi. Ergin olmayan çocuklarla çıkılan bilmem kaçıncı haçlı seferinde onca tıfılın kanına girmenin günahı ile engizisyon utancı yetmedi, bir de saf çocukların tenlerine o kadar zamandan beri doymaz bir iştahla saldıran din baronlarının zilleti var kilisenin sırtında. Kutsal yüzsüzlüğün ve affedilmez ahlaksızlıkların binbir çeşidine pırıltılı ikonlarla birlikte kilisenin loş kuytuluklarındaki aziz suretleri de herhalde tanıktır. Bu hakikati testis kontrolüne yol açan kadın Papa seçiminden beri kilisedeki herkes bilmesine karşılık herkes dili bir karış dışarıda olarak çölde günlerce vaha arayan keşiş gibi susuyor. Dileğim odur ki Alçaklığın evrensel tarihini bir gün yeniden yazacak olanlar, dinciler gibi ruhbanların da ahlaksızlıklarını Borges Usta gibi unutmazlar.
Kilisenin alnındaki karaya ayna tutup mescid ehline peçe takmak olur mu? Öylesi bir pozitif ayırımcılık ahlaka uyar mı? Hakikatin önemini yitirdiği bir dünyada neyin ahlak veya ahlaksızlık olduğu, aslına bakarsanız boş ve geçersiz bir meseledir artık. Uygarlığımızın geldiği yeni eşik budur. Bizden olanlara ‘kol kırılır yen içinde,’ başkalarını ‘ifşa et, rezil et, linç et,’ diyen tutum birçok yerde baş tacı ediliyor. Bu acayip zamanda tutarsızlık, sadakatin ve dayanışmanın, böylece ahlakın gereği sayılıyor. Ne var ki burada tutarlı olmak zorundayız, her çukurun dibini eşeleyip, arı kovanına çubuk sokmaktan çekinmezken, kendimizi atlamak olmaz. Hadis, sünnet ve benzeri meselelere ve oradaki çelişkilere değinmek gereksiz. Halimiz meydandadır. Alayını alaya alacak birkaç cümle, yeter de artar bile: Şaşkın tarikat ehlinin gelenek dediği bademleme ile başlayıp kırk türlü başka günahın binlerce masum çocuk ve yetişkin üstünde işlendiğini gösteren istismar zinciri sonunda Şehvetiye Tarikatı gibi şöhreti ayyuka çıkan bir marka yarattı. O markanın hakiki sahibi kutsalları ile şöhretli birkaç vakıf ve dernek, belki birkaç büyücek holding de var. Ramazan’da her gün, başka aylarda ise her Cuma imanlı insanlar tarafından belgesiz yardım ve bağışlarla sınırsız bir cömertlikle ödüllendiriyorlar. Yetmedi, devlet vergi teşvikleri verdi, inanalar bağış yaptı. Yetmedi, devlet emvalinden bir kısmını onlara adadık. Yine yetmedi. Hedefleri Papalık kadar varlıklı olmak, diyeceğim, ama abartmış olur muyum, günaha girer miyim diye duraksıyorum. Vaziyeti gırgıra vurup o cömertliklerinden bir güzel sebeplenen holdinglerden birkaçının yakında halka açılacağı dedikodusunu yayanlar çıkacak yakında. Bilançoları sağlam, faaliyetleri genişliyor ve kar marjları yüksek. Yanmaz kefen ticareti, her derde deva her hastalığa şifa için semte göre yeniden düzenlenmiş dua risaleleri ve terlik satışları iyi gidiyor ve tatlı para bırakıyor. Ballı ihaleler, belediye yardımları yeni inovasyonlar olarak muhteşem gelişme genişleme alanları. Televizyonda holding sözcüsüne birkaç sohbet programında fırsat verilir, meleklerin cinsiyeti ve benzeri meselelerde naylon birkaç tartışma ile bilinirlik artarsa, medya, din, siyaset ile diyanet bir arada her şeyi başarır inşallah. Akademi de alınırsa araya, grup tamam olur. Abartılı mı, elbette öyle. Öte yandan, gerçek şu ki din siyasetin, siyaset dinin ve para her ikisinin yatağında tapınak fahişesidir artık. O abartılı hatta uydurma dediğim dedikodular doğru çıkar da cemaat tarikat ve din şirketlerinden birkaçı ‘daha fazla cami, daha çok tıfıl kursu’ sloganı ile borsada halka açılırsa, ahlaksızlığın yerel tarihi ile kurumsal ahlaklı kapitalizmin evrensel tarihi New York borsasında aşkla şevkle kucaklaşabilir. Dine diyanete varana millete hayırlı nice işler becerirken muhabbetleri bol, bekaretleri daim olur inşallah.
Bizim sünnetçide çalışan fidan boylu hatunun ikizi yeşil gözlü bir borsacı ile beyaz sakalı göbeğine kadar inen göbekli şeyhin kutsal mekanlardaki sınır tanımaz aşkının erotik içeriklerle filme alınacağı günleri de bu acaip zamanlarda ömrğmüzöyeterse göreceğiz demektir. Dinler arası diyalog, güya Allah’a en çok güvenen bir zamanların düşman kampları arasında en çok da dolar ekseninde derinleşiyor. Görünüşte kutsal muhabbeti anlatan altmış altı bölümlük bir dizinin dört kitap ehlinin mabetlerinde eşit fırsat ve zaman verilerek çekilmesi ve her bölümden sonra yapılan duaları takiben her cepteki gavur icadı ve çok akıllı telefonların dolar tuşuna basılarak bitcoin toplanması gayet mantıklı olur, inşallah bir gün o da olur.
Hayal gücünün fesatlığından orta halli bir örnek izlediniz işte. Şehvete kapılarak kudurmuş yaratıktan farkı yok hayal denen haspanın. Sadede gelelim, gerçek hayata dönelim. Güç ve şöhret mevkilerinde haram et ve servet iştahı sınır tanımıyor. Kökü kadim zamanlara uzanan berbat bir gelenektir bu, onu mümkün kılan ise kutsallıktır, dokunulmazlıktır, sınırsız iktidardır, dedikten sonra inanç ve kutsallık dünyasında yepyeni bir gelişmenin bir umut filizi gibi inceden inceye göğermekte olduğundan söz edelim. Düzinelerce zehir gibi acı biber doğranmış laf salatasının sonunda nihayet çamur atmayı bırakıp tatlı niyetine o güzel filiz haberini paylaşmanın zamanı: İnekleri kutsal sayan bir kültürden bazı din adamları epeyce örgütlü, mabetli diğer yaygın din ehlinden daha ahlaklı davranmayı günümüzde de sürdürüyor. Belki daha yoksul olduklarından ahlaklı oluyorlar, diye düşünürsünüz, belki de ahlaklı olduklarından yoksul kaldılar dersiniz. İkisine de itiraz etmem. Derdimiz tavuk yumurta falı açmak değil; yüzlerce yıldır ineğe tapınan din adamlarını o ince filizi besledikleri için doyasıya ve saygıyla övmek. Peki, türlü çeşitli ahlaksızlığı onca alaya alıp kabadan inceden dalga geçerken onlara kıyak geçmenin haklı nedeni var mı? Evet, kesinlikle var. Gerekçesi gayet sağlam. Güvenlik endişesinden şimdi kaynağını açıklamayacağım ama önümüzdeki birkaç on yıl içinde yayınlanacak olan bir belgesel izledim: Hindistan’da açlıktan kırılan halkın artık sığırlara tapınmak yerine onları kesip afiyetle yemesini öğütleyen din adamlarının yaradanın rızasına çok daha uygun davrandığını kabul edenlerin sayısı hızlı artıyormuş. İnanılır gibi değil. İnsanın varlığını hayatını sürdürmek için kendi kutsalını yok etmeyi göze alan bir din anlayışı hayal etmekle kalmayıp bunu dile getiren sevgi dolu cesur yüreklere, buradan Hindistana kadar selam duralım. Sadece Spinoza’nın Tanrı’sına inandığını ilan eden Einstein ile birlikte kutsallığın dört kitaptaki hakiki manasını insanda Yunus’tan sonra bir kez daha ve yeniden keşfettikleri için onlara minnet ve şükran duyalım. Özgürlüğü temsil eden bir ülke bayrağının, onun üstüne edilmesi özgürlüğünü de kapsadığını karara bağlayan elli yıl öncesinin bilge yargıçlarını da bu vesileyle analım.
Ve ahlak ve ahlaksızlık meselesine bir kez daha dönerek bitirelim. O ikili de yerel ve evrensel, gerçek ve uydurma, ölümsüz ve fani, tarih ve öykü ikililerinden daha az sorunlu değil. Her şey ve her değer artık kaygan zeminde. Hatta kalıbını arayan eriyik gibi yorgun argın akıyor. Dün ahlaksızlık sayılan bir söz veya eylem, bugün erdem olmasa da iyice normal ve yeni normal sayılır oldu. Bugün ahlaksızlık dediğiniz şey, yarın birilerinin menfaati öyle gerektirirse erdem seviyesine de terfi edebilir. Sıvı halde buz icat eden teknolojik uygarlığımız, sosyal medya kültürümüz kaşla göz arasında şapkadan tavşan çıkarıyor, ahlaksızlığı ahlak haline getirmeyi beceriyor. Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamak ahlakın altın kuralıydı, o büsbütün çürüdü. Böyle davranmak, günümüzde saf, tuhaf ve hatta gerilik kabul ediliyor.
Böylesine kaygan bir dünyaya can dayanmaz sevgili okuyucu. Çinlinin bedduası tuttu, fena halde tuhaf bir dünyada, acayip zamanlarda yaşıyoruz. Böyle zamanlarda direnmenin en akıllıca yollarından biri, sanırım, her türlü alçaklıkla ahlaksızlıkla ve hatta ömrü kısa ahlak parçacıkları ile kıyasıya alay etmek. Varlığımızı en azından kendimize kanıtlamanın en etkili yolu inadına ve ölümüne kavga etmekse, bir başka yol da yalan dolanla iki yüzülülükle ince ince veya kabaca bir güzel dalga geçmek. Erenler ‘alacakaranlıkta gülmek devrimci bir eylemdir,’ sözünü boş yere dememişler. Dümdüz söyleyelim, öyle bir eylemin janjanlı yüzünü takınmış parodi palyaçosuna bu gezintide sıkça rastlayacaksınız. Eldeki okunaksız belgelere, gerektiğinde üretilecek tanıklıklara ve yazarın hayal gücüne kanmaya hazır olun. Kimi kan kırmızısına, kimi çingene pembesine boyanmış birbiri içinde yuvalanmış yamuklukları anlatmak için yazılmış ve yer kürenin bir köşesinde bir biçimde yaşanmış öykülerin benzerlerini okurken.. Taziye evindeki kırık pikapta düğün havası çaldığını bir kez bile hisseder de kalkıp göbek atmak duygusu şle mücadale edecek olursanız..
Hedefi bu yolculukta on birden vurmuşsunuz demektir.
On ikiden vurulması mümkün hedefler vermeyecek kadar oyunbaz ve kaypaktır hayat ve en çok da bu sebeple her zaman bir başka biçimde ahlaksızdır zaten.
….
Kilisenin ahlakı Meselesi pek dikenli. Büyücüsü var, çeşitli suçlardan katledileni var. Papalık tarihine iyice bakmak lazım. Size başlangıç noktası. https://ichi.pro/tr/papa-ii-sylvester-birbuyucu-muydu-12093920426894
İneklerin kutsanması meselesi ilginç ipuçları veriyor bize.
Sudan’daki kabilenin geleneğinde inek hayatın merkezinde.
https://www.hurriyet.com.tr/seyahat/galeri-dunyanin-en-sira-disi-yasami-inek-idrariylayikanmak-zorundalar-nedeni-ise-40796522


