İyi Aile Yoktur?

İyi Aile Yoktur?
Nihan Kaya’nın çok bilinen kitabının adına soru işareti eklemem sebepsiz değil. Anne babalara, öğretmenlere çocuk yetiştirme konusunda kılavuz olsun diye yazılmış  kitabın tahrik edici bir adı olmasına diyeceğim yok. Yazar, doğru bildiğimiz yanlışları sivri bir dille eleştiriyor. Kitap boyunca açıkladığı ana fikri, kitabın adı ile birlikte baştan ilan ediyor: İyi Aile Yoktur.

O soru işareti, bu ana fikri sorgulamak için. Gerçekten ‘iyi’ aile yok mudur? Neden? Çocuk eğitiminde bir aileyi veya bir kişiyi ‘iyi’ yapan tam olarak ve aslında nedir?

Bu yazıda böyle sorulardan yola çıkarak yazarın ‘iyi’ sözcüğünü tercih etmesini sorgulayacağım. Kitabı birkaç cümle ile özetlersem, yazının izlenmesi çok daha kolay olacak: İyi aile yoktur dedikten sonra, yazar hemen ekliyor: Belki, çelişkili görünse de, bu ilke ile hareket eden aile iyi ailedir. Bu fikir, tüm kitap boyunca yazarlardan alıntılarla, dinden kültürden alınan örneklerle anlatılıyor. Yazar, çocuklarını yetiştirirken ailelerin duyarlı olmasına katkı sağlamayı amaçlıyor.

Bence ailelerin ‘iyiliği ’ meselesi epeyce sorunlu. Her ailenin kendi evladını kendi edindiği müktesebata yani kendi ‘kültürüne ve birikimine’ uygun olarak büyütmek durumunda olduğunu biliyoruz. Anne babaların kendi geçmişleri, bu yazıda paradigma diye anacağım ‘kendi ailelerinden edinmiş oldukları tüm müktesebatın elbette önemli bir unsuru; edindikleri birikim veya müktesebat çeşitli şekillerde evlatlara yansıtılıyor, aktarılıyor. Bu süreç genelde çok da bilinçli bir tercihle oluşmuyor, başka bir seçenek aramak gibi bir tutum ancak nadiren söz konusu olabiliyor.

Geleneksel yapıda, aile zaten toplumun temeli sayılır; ayrıca hem kültür, değer ve bilgi taşıyıcısı, hem önemli bir ekonomik birim. Aileyi çevreleyen sosyal koşullar ve değerler, bu nedenle çocuğa, normal ve doğal olarak aile aracılığı ile aşılanıyor. Ve her çocuk, doğumundan itibaren tabii ki veri paradigma ile ‘biçimleniyor.’  Aileden sonra veya onun yanında okullar ve dolayısı ile devlet katılıyor ‘çocuğu biçimleme’ sürecine. Nasıl mı? Belirli bir  müfredatı ezberleterek, davranış kalıplarını talep ederek.  

Vurgulamak gerekir; çocuk açısından olmazsa olmaz bir sosyalleşme sürecidir bu. İnsanlaşma, süreci deseniz de  olur. Birey, kendisine çevresinden yüklenen girdilerin bir türevi olarak oluşur. Tabii ki, başka kaynaklardan beslenemeyen çocuklar ve yetişkinler için sonuç tümüyle eski paradigma tarafından belirlenir. Oysa, çocuk farklı paradigmalar veya başka davranış ve düşünüş şekilleriyle karşılaştıkça, nerdeyse ergenlikle birlikte yerleşik paradigmayı sorgulama başlar. O başlangıç, yıllarca sürecek bir değişim ve oluşum sürecini deneyimlemeye yol açar. Çöpü kere ömür boyunca devam eder.

Yazarın, özellikle ailenin çocuğunu büyütürken ister istemez ve kimi zaman bilinçsizce yürüttüğü biçimleme sürecinin bir çoğuna keskin ve bence gayet haklı itirazları var. Üç kitabının sadece adına baktığımızda görüyoruz ki, yazara göre:
İyi Aile Yoktur
İyi Toplum Yoktur
Bütün Çocuklar İyidir
Yazarın, algılama, düşünme ve kavrama çabasının ‘iyi’ ekseninde yoğunlaştığını görüyoruz. Yazının meselesi bu olduğuna göre ‘iyi’ kavramına daha yakından bakmamız gerekecek.

Kendi kişisel deneyimlerinin yanı sıra egemen toplumsal paradigma gereğince çocuklarını bildikleri ve gördükleri gibi büyütürken, ailelerin çoğu onları baskılar, gelişmelerini zedelerler. Yeterince sevgi ve güven vermediklerinden, çocukların ruhsal açlık yaşamaları kaçınılmaz olur. Yazar, işte bu bakış açısına dayanarak, sınırsız denebilecek bir genelleme ile ‘iyi aile yoktur’ diyor. Ancak, hemen ekliyor: Bu durumun ayırdında olup da kendilerinin pek yeterli veya uygun bir aile olmadıklarını gören ve evlatlarını bu gerçeği dikkate alarak yetiştirmekte olanlar belki hariç. Yazarın da saptadığı gibi bu fikir çelişkili olmasına karşılık, bu yazıda kendimi tamamen ve sadece ‘iyi’ kavramının kullanımı ile sınırlayacağım.

Bu yaklaşıma itirazım var. Neden mi? Nesnel olmayan hemen hemen her kavramın, kişileri ve toplumları yargılamakta bizi hataya düşürme olasılığından endişe ederim. Bu örnekte böyle bir sakınca var, diye düşünüyorum. İyi aile yoktur, iyi toplum yoktur, bütün çocuklar iyidir derken ‘iyi’ sıfatını kullanarak gerçekte ne demiş oluyoruz? ‘İyi’ genelde kendi çıkarımıza ve değerlerimize uygun tavır ve sonuçları ifade etmez mi? Bir siyasal parti bize uygunsa iyidir, iyi insan bize saygı duyan, güven veren, çoğunlukla bize haklı veya haksız menfaat veya en azından konfor sağlayan kişidir. İyi öğretmen, bizim değerlerimize uygun, değerlendirmeleri bizim çıkarımızla çatışmayan  öğretmendir. Bazen bol not veren, herkesi öven ve sınıf geçiren öğretmen.

Yığınla ebeveyn için iyi çocuk usludur, saygılıdır. Sorunsuzdur. İyi bebek gece ağlamaz, tersine çok uyur mesela(!) Belki de en çok masumiyet her çocuğu iyi kılar. Masumiyet, iyilikle kötülüğü, yanlışla doğruyu ayıracak ölçüde gelişmemiş olmakla ilgili ise ‘iyi’ olmayan ailelerin çoğunun veri kültürün ve egemen paradigmanın ürünü olduğunu hatırlatıp sormak mümkündür: O durumda masumiyet karinesinin aileler için de çocuklar kadar geçerli olduğunu ileri sürmek neden mümkün olmasın? 

Muhtemelen cevap şudur: Mümkündür ve yerindedir.
Çünkü aileler, evlatlarına kendi paradigmalarına göre  davranırlar; başka seçenekleri birçok durumda yoktur; bu nedenle çocuğu neredeyse ailenin malı veya daha kötüsü kölesi sayarlar. Çocuk aile içindir, onun adını ve soyunu yücelterek devam ettirir ve elbette ailenin kutsalını kendi kutsalı, dinini kendi inancı kabul eder, etmelidir. Çocuğun edep terbiye giyim kuşam gibi şekil özellikleriyle bile aileye benzemesi, hatta onun damgasını taşıması istenir. Açıkça söylemek gerek: Bu gelenekçi yaklaşım,  geçen yüz yılın paradigmasıdır. Ancak bizde halen gayet yaygındır.

Yazar ise yeni paradigmadan bakıyor: Her çocuk kendi başına bir değerdir, ailenin, milletin, devletin, ümmetin yani hiç kimsenin malı kölesi değildir. Ebeveynlerinin değerlerini aynen almak, onların inançlarını kendi inancı kabul etmek zorunda da değildir.

Aslına bakılırsa, çağdaş paradigma, çocuğun ailesine karşı sorumluluğundan daha çok, ailenin kendi çocuğuna ve aslında her çocuğa karşı yükümlülüğünü ön plana alır.  O  masumiyete daha uygun düşen paradigma bence de budur. Gelişimini aileden her bakımdan özgür ve bağımsız olarak yapmalı, kendini kendince inşa etmelidir. Aile, tüm bunlar İçin ‘iyi aile’ ortamı sağlamalıdır. Bu yorum, ‘iyi’ dediğimiz niteliğin benimsenen paradigmaya bağlı olduğunu açık şekilde  gösteriyor.

Ne var ki, yine de elma ağacının altına armut düşmüyor. Sorun şurada: Elma ağacından bir filiz alıp fidanlaştırınca armut versin umuduyla dikiyor olsak da, bizim ‘iyi’ niyetimizden bağımsız olarak ağaç yine elma verince ‘iyi ağaç yoktur’ diyoruz. Kitapta veya adında ‘iyi’ sözcüğünün kullanılmasına ilişkin eleştirimin özü budur. Tek cümle ile: İyi Yoktur. Nesnel ve bilimsel anlamda gerçek budur.

Buna karşılık, kitap temel tezi ve içeriği ile bütünü ile bu kavrama yaslanıyor. Yazarın ‘iyi’ anlayışı, kuşku yok ki, kendi paradigmasına göre oluşmuştur. Aileler de  kendi çocuklarını kendi ‘iyilik’ anlayışlarına göre büyütürler. Bu onları kötü yapmaz, çocuklarını ‘bildikleri en iyi şekilde’ büyütürler, bildiklerini  çağdışı olması, bence onları objektif anlamda ‘iyi’ olmaktan çıkarmaz. İyi ve doğru sandıkları kendi çocuklarına ister istemez yansıttıkları yığınla şey, onların kişiliklerinin yaralanmasına, ezilmesine yol açabilir. Bu sonuç, başka bir bakış açısına göre ‘yanlış’ sayılsa da, kanımca bu durum o ebeveynleri ‘kötü’ yapmaz. Aslına bakarsanız, nesnel ve genel bir kötü tanımı da yapılamaz. Benzer şekilde, nesnel bir ‘iyi’ veya ‘iyi olmama’ hali de tarif edilemez.

Kaldı ki, normatif hukukta bile kötülük, önünde sonunda ön şart olarak kötü niyet veya zarar kastı arar. İyi aile yoktur ve hatta iyi toplum yoktur derken kapsanan geniş kitlelerin çok büyük çoğunluğunda böyle bir niyet veya kast aramak ise rasyonel akla herhalde sığmaz.

Meramımız şimdi daha berrak görülüyor olmalı: Meselenin esaslı yanı, kendi paradigmamıza uymayan her ne ise onu ‘iyi’ bulmamakla ilgili. ‘Onaylanmayan’ aynı zamanda iyi olmayan veya kötü olandır. Var oluşun döngüsü ise herkes için aynı hızla ne yazık ki işlemez. Doğanın zayıfı eleyerek bilime uygun tavırlar tutumlar geliştirme yolunu açması, hükmünü ancak zamanla icra eder. Eskiyi ayıplamanın suçlamanın, hele yeni kuşakların ruh dünyalarındaki yaraların mutlaka aile tarafından ve hele kasten açılmış olduğu imasında bulunmanın ne kimseye yararı vardır, ne de böylesi bir tavır bilimsel tutumla bağdaşır. Sanırım yazar da, kitabının temel fikrinin bilimsel olmadığı iddiasını ‘iyi’ karşılamaz.

Tekrar ediyorum, amacım kitabı kötülemek değil; yazarın temel tezini mesela şu şekliyle kabul etmeye hazırım: her aile evladını kendi paradigmasına göre yetiştirir, bu paradigmalar çoğu zaman eskinin damgasını kimi zaman derin izlerini taşır ve elbette çağa uymaz. Çocuğun kırılgan olmasına yol açar, bu ise ruh sağlığı açısından sakıncalıdır. Her ailenin, çocuğunu geçmişe göre değil geleceğe göre hazırlaması, tutumunu bilimsel verilere göre gözden geçirmesi gerekir. Bu arada, kimin hangi zaman aralığındaki geleceği hangi ölçüde net görebileceği de ayrı ve elbette büyük meseledir.
Sonuca gelelim:
İyi okul yoktur, iyi toplum yoktur, iyi ekonomi yoktur, iyi devlet yoktur, iyi patron yoktur, iyi eş yoktur, diye sıra sıra sayıp döktüğümüz genellemelerin ne bilimsel ne kavramsal manada geçerliliği bulunmaktadır. Çünkü, değerlerimizden bağımsız bakarsak, iyi diye bir şey yoktur.

Değişimin bu denli hızlı olduğu bir dünyada, hiç kimse ve hiçbir şey, hatta hiçbir ahlaki kural kalıcı veya mükemmel değil. Bunun bir nedeni, iyilik gibi mükemmellik kavramının da göreli, topluma ve zamana göre değişken ve dinamik olmasıdır. Bugün iyi dediğimiz kim bilir kaç bin şeye birkaç zamana kadar kuşkusuz iyi diyeceğimizi hepimiz biliyoruz. Tersi de doğru olabilir. İyi ve kötü diye dayanaksız ayırımlar yapmak yerine içinde yaşadığımız sistemlerin daha etkin, daha sağlıklı ve bilime çok daha uygun hale gelmesini sağlamaya çalışmak zorundayız. Daha sağlıklı yarınlar için çabalamak her durumda benimsenecek tek yol gibi görünüyor. Çok faktörlülüğü esas alan eleştiri de elbette bu yollardan biridir. Aslına bakarsanız, kitap da bunu yapıyor, en azından yapmaya çalışıyor. Cesur ve radikal yaklaşımı ve bu yaklaşıma yakışan diliyle yer yer rahatsızlık verecek ölçüde okuyucuyu zorlayacak olsa da çağdaş paradigmaya ilişkin duyarlığı artırıyor kitap.

Çok çelişkili gelebilir ama, düşüncelerimizin izlediği dar ve dikenli patikaların her zaman dolambaçlı ve her durumda mükemmellikten uzak olduğunu göstermek için bu eleştiri yazısını şu cümleyle bağlamak bana çok hakça ve akıllıca geliyor: Adını bu yazının başlığındaki soru eşliğinde andığım kitap son tahlilde gayet ‘iyi’ bir kitaptır. İyi kitaptır, çünkü bana bunları düşünme ve yazma olanağı verdi. Yazar da ‘iyi’ bir yazardır, sadece bu yazıyı değil, bu blogda yer alan ‘iyi baba yoktur’ başlıklı yazımı yazmama da yaradı. Üstelik o yazılar sayesinde sevgili kızımla, bu konularda söyleşme fırsatı da buldum.

Az şey mi bunlar?

 

 

18 Temmuz 2020

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir