İlkçağlardan 19. yüzyıla kadar Avrupa’da görülen salgın hastalıkların en yaygını ve yıkıcısı veba
salgınları oldu. 541 yılında İstanbul’da başgösteren Jüstinyen Vebası, Bizans İmparatorluğu’nu
yıkımın eşiğine getirmişti. 1346-50 yılları arasındaki Kara Ölüm (Black Death, Kara Veba) Avrupa
nüfusunun yaklaşık üçte birini yok etti ve büyük ekonomik ve sosyal çöküntülere yol açtı.
Avrupa’daki son büyük veba salgını 1665 yılında Londra’da görüldü. O tarihte nüfusu 450. 000 olan
şehirde 70 bine yakın insan öldü. Bu büyük salgının sona ermesinin, 1666’daki büyük Londra
yangınına veya Asya ile olan ticaret yollarının değiştirilmesine bağlı olduğu düşünülüyordu. Fakat
son zamanlarda, halkın bağışıklık yeteneğinin güçlenmesinin bu salgını söndürdüğü şeklinde
görüşler ileri sürülüyor.
Veba 17. yüzyılın sonlarında Batı Avrupa’da ortadan kalktı, 18. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra da
Kuzey ve Orta Avrupa’da artık görülmedi. O tarihten sonra veba, Osmanlı İmparatorluğu
topraklarında, Balkanlarda, Anadolu’da, Arap Ortadoğu’sunda ve Uzakdoğu’da görülecekti.
Veba salgınları sırasında halk bu hastalığın bulaşıcı olduğunu anlıyordu. Fakat hastalığın nedeni ve
kaynakları hakkında farklı düşünceler vardı. Salgın hastalık çoğunlukla Tanrının günahkar insanlara
verdiği ceza olarak görülüyordu. Hastalığın kaynakları üzerine düşünenler de kirli havadan veya
sudan şüpheleniyordu. Salgını Yahudilerin veya cüzam hastalarının suları zehirlemelerine yoranlar
da vardı.

Yersinia Pestis, (Kaynak: CDC- Public Health Library– Kamu Malı)
Vebanın etkeninin ve bulaşma yollarının belirlenmesi 19. yüzyılın sonunda oldu. Japon bakteriyolog Shibasburo Kitasato ve İsviçreli bakteriyolog Alexandre Yersin birbirlerinden bağımsız olarak 1893 yılında veba etkeni olan Pasteurella Pestis’i (o tarihten sonra Yersinia Pestis) izole etmeyi başardılar. İngiliz bakteriyolog Charles Martin de aynı yıl, hastalığın insanlar arasında yayılmasındaki fare pirelerinin rolünü ortaya koydu. Böylece veba ile mücadelede fare itlafı ve pireleri yok etme davranışları gelişti (20. yüzyılın başlarında, pirelerin aracılığı olmaksızın insandan insana solunum yoluyla bulaşan veba pnömonisi keşfedildi. Hızla ölüme neden olan veba pnömonisinin Kara Ölüm’de de etkili olduğu düşünülmektedir). Daha sonraki yıllarda da önce aşı ve daha sonra da antibiyotikler, veba salgınları ile mücadelede koruyucu ve tedavi edici yöntemler olarak önem kazandı.
Önlemler ve sonuçları
Burada şu soruyu sormamız gerekiyor: Osmanlı İmparatorluğu’nda veba salgınları 19. yüzyılın
sonlarına kadar devam ederken, kökeni ve tedavisi henüz bilinmediği halde Batı ve Orta Avrupa’da
18. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra veba neden yok oldu? Bunun temel nedeni, Avrupa’da karantina
önleminin yaygın biçimde uygulanmaya başlanmış olmasıdır.
Karantina düşüncesi ilkçağlardan beri vardı. Fakat karantina, etkin bir salgın önleme metodu olarak
Kara Ölüm felaketinden sonra önem kazandı ve yaygınlaştı.
İlk karantina 1377 yılında Ragusa’da yapıldı (bugünkü Dubrovnik). Venedik Cumhuriyeti’nde ise ilk
defa 1423 yılında zorunlu hale getirildi. Daha sonraki yıllarda ise karantina uygulamaları, Avrupa’nın
başlıca liman şehirlerinde hızla yayıldı. Venedik’e vebalı limanlardan gelen gemiler 40 gün boyunca
demirli olarak bekletiliyordu. Karantina kelimesi İtalyanca 40 gün anlamına gelen quaranta giorni
kelimelerinden geliyor.
İstanbul’da veba salgınları
stanbul’u da etkilemiş olan Kara Ölüm’den sonraki ilk büyük veba salgını 1467 yılında görüldü. Yaz
ortasında başlayan salgının şiddetinden, ölenleri gömecek kimse bulunamıyordu. Vebanın en yoğun olduğu yer sur içiydi. Gidecek yeri olanlar İstanbul’u terk etmişti. O sırada Arnavutluk seferinden
dönmekte olan Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’da salgın hastalık olduğunu öğrenince gelişini
ertelemiş ve ancak kış aylarında salgının sona erdiği haberini aldıktan sonra şehre dönmüştü.
Veba salgınları, 16. yüzyıl boyunca da İstanbul’da aralıklarla devam etti. Bu yüzyılın ortalarında çıkan
bir salgında sefirler ve zenginler İstanbul’u terk etmişti. Avusturya-Macaristan sefiri ve Türk
Mektupları’nın yazarı Busbecq, 1562’de çıkan salgının en şiddetli döneminde günde 500 kişinin
öldüğünü yazıyor. Evliya Çelebi, 1568’deki salgında sur kapılarından binlerce cenazenin çıktığını
söylüyor. İstanbul kadısına yazılan 6 Temmuz 1568 tarihli hükümle de, hastaların şehir dışına
sürülmesi emredilmişti.
İstanbul’da 1591-92 yıllarındaki salgında kendilerini çaresiz hisseden İstanbullular, Okmeydanı’nda
ve Alemdağı’nda duaya çıkarak Tanrı’dan bu salgını sona erdirmesini istemişlerdi.
1618’de, 1637’de, 1655’te, 1662’de ve 1749’da görülen salgınların ardından 1778 yılının Ocak ayında
öncekilerden çok daha şiddetli bir salgın çıktı. Galata’da ve Suriçi’nde aynı anda başlayan salgın
Mayıs’ta şiddetlendi ve Galata’da oturan Avrupalılar ve zengin tüccarlar şehri terk ederek Tarabya ve
Büyükdere gibi Boğaz köylerine gittiler. Temmuzda salgın doruk noktasına ulaşmıştı. Temmuz ve
Ağustos aylarında günde en az bin kişi ölüyordu. Eylül’de hafiflemeye başlayan salgın Kasım ayı
başında sona erdi.
Veba, İstanbul’da 19. yüzyılda da etkisini sürdürdü. III. Selim zamanında 1803-04 yıllarında
onbinlerce İstanbullu vebadan öldü. 1811-1812 salgını ise Mısır’dan, önce İzmir’e sonra da İstanbul’a
gelen bir gemideki hasta tayfalardan kaynaklanmıştı. Bu tayfaların şehre girmesiyle hastalık hızla
yayıldı. Temmuz 1812’de salgını sınırlamak amacıyla şehrin belirli giriş yerlerine askerler yerleştirildi
ve girişler engellendi. Eylül ayında şehir içinde mahalleler arasındaki geliş gidişler de izne bağlandı.
Bu sırada günlük ölüm sayısı 1000-1200 civarındaydı. Mahalle imamları ve mezarcılar cenaze
kaldırmaya yetişemediğinden askerler de mezar kazmakla görevlendirilmişti. Veba, sefahata ve
ahlaksızlığa karşı Tanrının verdiği bir ceza olarak görüldüğü için, Galata, Tahtakale, Kasımpaşa ve
Bahçekapı’daki bekar odaları ile batakhaneler yerle bir edildi. 1813 Şubat’ında sönen bu salgında
100 bin ila 250 bin arasında insan kaybının olduğu tahmin edilmektedir. Bu salgın sırasında ünlü
Osmanlı hekimi Şanizade Ataullah Efendi (1771-1826), koruma tedbirleri alınmasını önerdiği için
alaya alınmış ve suçlanmıştı.
1831-32 yıllarında yaşanan veba salgınında artık dezenfektan önlemlerinin alındığı görülüyor.
Vebadan ölenlerin evleri boşaltılıyor, eşyaları yakılıyor ve evler iyice yıkanıp dezenfekte ediliyordu.
İstanbul’daki son büyük veba salgını 1836-37 yıllarında oldu. Bu salgında 25-30 bin kişinin öldüğü
sanılıyor. Yabancılar vebadan korunmak amacıyla Beyoğlu sokaklarında siyah muşambalar içinde
dolaşıyorlar. Moltke, 22 Şubat 1837 tarihli mektubunda, İstanbul’da yaşayan yabancıların
evlerindeki halı, perde, kanepe gibi eşyaları bulaşıcılığı arttırdığı için yok ettiklerini ve bulaştırıcı
olmadığına inandıkları kamış iskemleleri ve üzeri muşamba ile örtülü tahta masaları kullandıklarını
yazıyor. Bu salgın sırasında İstanbul’da bulunan bir Amerikalı, anılarında salgının yazın başladığını, 3
ay sürdüğünü ve salgın doruk noktasında iken günde bin kişinin öldüğünü yazıyor.

Tanzimat’ın ilanından (1839) sonraki yıllarda İstanbul’da veba salgını görünmez oldu. Bunun başlıca
nedeni, karantina, izolasyon ve dezenfeksiyon yöntemlerinin kullanılmaya başlanmış olmasıdır.
Salgınları önlemek için 19. yüzyılın başlarında geçici karantina önlemleri alınıyordu. Fakat art arda
gelen salgınları önlemekte bu tedbirlerin yetersiz kaldığı anlaşılınca karantina teşkilatı kurulması
yoluna gidildi. 1838 yılında Padişah II. Mahmut’un iradesiyle karantina teşkilatı oluşturuldu ve
karantina uygulaması başlatıldı. Osmanlılar vebaya taun diyorlar, karantina için de hıfz (korunma)
kökünden türetilen bir sözcük olan tahaffuzhaneyi kullanıyorlardı.
Osmanlıların son dönemlerinde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında da bazı veba olayları görülmekle
birlikte bunlar kitleleri etkileyen bir salgın düzeyine gelmedi.
Salgın hastalıkların sosyal ve bilimsel sonuçları
Başta veba olmak üzere salgın hastalıklar, Osmanlı ekonomik, sosyal, kültürel yaşamını derinden
etkiledi. Veba salgınları elbette sadece İstanbul’da değil, Anadolu’da, Balkanlarda, Mısırda ve Arap
Ortadoğu’sunda da yani imparatorluğun bütün bölgelerinde görülüyordu. Salgın hastalıkların
Osmanlı İmparatorluğu tarihindeki etkileri henüz bütün yönleriyle gerektiği ölçüde incelenmemiştir.
16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlıların askeri istilasından korkan Avrupalılar, 18. yüzyıl boyunca ve 19.
yüzyılın ilk yarısında ise hastalık bulaştırabilecek bir güç olarak ondan korkuyorlardı. Bu korku,
Avrupa ülkeleri ile Osmanlı Devleti’nin ekonomik, ticari ve sosyal ilişkilerini olumsuz yönde
etkilemiştir. Ayrıca kısa aralıklarla tekrarlayan veba salgınları, yıkıcı sonuçlarıyla Osmanlı ekonomik,
sosyal ve entelektüel yaşamının gelişmesinin önünde büyük engeller yarattı.
Bununla birlikte 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başta kolera olmak üzere görülen yeni salgın
hastalıklar, Osmanlı dünyasının Avrupa bilimine yaklaşmasında önemli etkilerde bulundu. Osmanlı
yönetimi 1893 yılındaki büyük kolera salgınının kontrol altına alınabilmesi için Pasteur Enstitüsü’nden yardım istedi. Bu ilişkinin sonucu olarak 1894 yılında İstanbul’da Bakteriyolojihane kuruldu . Bakteriyolojihane ülkemizdeki ilk bilimsel araştırma
kurumudur. Ülkemizdeki ilk bilimsel araştırma kurumunun bakteriyolojiyle ilgili olması bir tesadüf
değildir. Bu kurumda özellikle çiçek hastalığı ve sığır vebası üzerine orijinal çalışmalar yapıldı ve aşı
üretildi. Salgın hastalıkların büyük yıkıcı etkilerinin bilimsel zihniyeti ve gelişmeleri hızlandırmasını da her
şeye rağmen olumlu bir sonuç olarak görebiliriz.


