Salgın öyküleri okumaktan bıktınız ama..
Moris Levi
——————
“Kara ölüm”, ya da asıl adı ile hıyarcıklı veba salgını 1320 yılında önce Moğolistan steplerinde
başladı…
Aslında daha önce de çeşitli yerlerde kendini göstermişti ama, o zamanların ulaşım olanakları ile çok
fazla yayılmadan sona ermişti. Bu kez hastalığı bir biyolojik savaş silahı olarak kullanmayı akıl eden
Orta Asya’lılar yüzünden büyük bir felakete yol açmıştı.
1347 yılında Kırım’da Venedikli ve Cenovalı tüccarlarca kullanılan bir ticaret koloni limanı olan
bugünkü Feodosiya yı (Osmanlılar Kefe derlerdi) kuşatan Tatar beyi Canıbey istediği haraç kendisine
verilmeyince yanında getirmiş olduğu veba hastası askerlerden ölenlerin cesetlerini mancınıkla
koloninin duvarlarından içeriye fırlattı. Koloniden kaçıp kendi ülkelerine dönen Avrupalı tüccarlar da
iki yıl içerisinde hastalığın bütün Avrupa’ya yayılmasına neden oldular.
Kara veba Avrupa’ya bir başına gelmedi; mahşerin dört atlısı denilen (Salgın, kıtlık, savaş,ölüm) hep
birlikte geldiler. Hemen öncesinde Avrupa zaten kuraklıktan ve yoksulluktan kırılıyordu ve vebadan
sonra da İngiltere ve Fransa arasında 100 yıl savaşları başladı.
Avrupa ve Avrasya o tarihlerde 500 milyon olan nüfusunun nerede ise yarısını kısa zamanda
kaybetti ve 1400 lerin başlarına kadar nüfus artmadı. Salgın sona erdikten sonra bile iki kuşak ağır
depresyonla yaşadı denilebilir.
Bunlar kötü tabi ama sonraki yüzyıl içinde iyi şeyler oldu. Vebayı yaşamış olan kuşaklardan sonra
Avrupa bir yüzyıl içerisinde silkinip bugünkü batı uygarlığının temellerini kurdu. Peki ne oldu da
Avrupa atılım yapabildi ve kendini dünyanın diğer bölgelerinden kopardı?
Her şeyden önce veba besleyecek boğaz sayısını azaltmıştı. Hayatta kalan insanlara ürünler
yetmeye başladı. Kişi başına düşen gelir çok arttı.
Ekonomik değerlemeler de farklılaştı, salgından önce çok şişmiş olan ekilebilir arazi fiyatları düştü
çünkü hem toprağı sürecek serf sayısı azalmıştı hem de buğday para etmiyordu. Böylece derebeylik
düzeni kısa zamanda yıkılıverdi. Bir anda bir toprak reformu oluvermişti.
Küçük bir toprak parçasına sahip olabilen köylüler geçinebilmek için tahıldan daha değerli ürünler
aradılar, sebze, meyve, şeker kamışı gibi ürünler üretmeye başladılar.
Daha sonra da tarım, insanları ekonomik olarak doyuramayınca bir kısım insan yeni mesleklere
yöneldiler. Yün, ipek üretimi, endüstriyel hayvancılık başladı. Tüketim artmıştı dolayısıyla üretim ve
teknoloji gelişti.
Hem kapitalizm emeklemeye başladı hem de emeğin değeri arttı çünkü çalışacak insan bulabilmek
zor oldu. En önemli gelişme; insanlar serf olmaktan çıkıp çalışmaya, üretmeye ve öne geçebilmek
için düşünmeye başladılar.
Şehirlerde ve şehirlerarası ticaret ve küçük sanayi gelişti. Bunu o devirde gelişen, dokumacılık,
mobilya ve şarap / bira üretiminden anlıyoruz. İlkel de olsa bankacılık başladı.
Ticaret geliştikçe de eğitimli insan ihtiyacı artmıştı 15. yüzyılda onlarca üniversite açıldı. Bir yüzyıl
içinde Rönesans’ın yeşereceği bir iklim gelişti.
Ekonominin yavaş yavaş ayağa kalkması, eğitimli insan sayısında artış yaşam standardını yükseltti.
İnsanların öğünleri çeşitlenmişti, ömür beklentileri büyüdü, gelecek kuşaklara yönelik yatırımlar
başladı. Şehirlerde büyük ve güzel binalar inşa edilmeye başlandı.
Sonuçta kara ölüm, öncesinde hayal edilemeyecek bir şekilde köhneleşmiş düzeni değiştirdi,
ortaçağı da tarihe gömdü.
———————-
“Godot’yu beklerken” oyununda şöyle bir tirat vardır; “Yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur. Biri
ağlamaya başladığında, bir başka yerde, bir başkasının gözyaşları diner.“* Ben bu söze bu yazıda
“bir başka zamanda” sözcüklerini eklemek isterdim.
Ateş yaktığımızda arada sırada alevler cılızlaşıp sönmeye yüz tutunca ateşi canlandırmak için
karıştırırız.(kararız.) Yanan odunların yerlerini değiştirir marsıkları ayıklar, ateşi körükleriz.
Yaşam ateşini yakan da aynı şeyleri yapar. Ateşin kendi kendini tüketmesine asla izin vermez. Ateş
ne olursa olsun hep yanmalıdır.
——————-
(Tsav)
Not: Bu yazı da gündemle ilgili oldu.
Şimdi denilebilir ki “İyi hoş da yaşam ateşi kimimizi de bu süreçte yakacak!” Doğrudur… Önce bilimin
gereklerini yapalım ve sonra dua edelim ki bugünkü salgın geldiği gibi çabuk kaybolup gitsin. Eğer
öyle olmaz ise bizim nesil Godot’u beklerken büyük bedel ödeyecek. Kimimiz sevdiklerini yitirecek,
insanlar işlerini / düzenlerini kaybedecekler, şirketleri, kurumları, ülkeleri yönetenler değişecek, yeni meslekler ortaya çıkacak, yaşam şekilleri, eğitim, aile düzenleri farklı boyutlara evrilecek, dünyanın
kültür ekseni bile kayabilir. Eninde sonunda bu büyük değişimin sancıları bir nesli yakacak ama
tarihte görüldüğü gibi gelecek nesillerin ateşi, yaşamı (bir süre daha) güzel ısıtacak ve aydınlatacak.
Ümit edelim ki bugünün insanı ortaçağın insanından daha çabuk toparlansın ve enerjisini değişime
uyabilmeye yöneltsin, ve bizim çocuklarımız da nesil değişimi beklemeden tarih boyunca hep
olduğu gibi kötüyü unutup iyiyi anımsasın.
– “Godot’u Beklerken” Samuel Beckett’in ölümsüz eseridir. Bütün oyun boyunca Godot beklenir ama
oyunun sonuna kadar gelmez.


