Son Kırk Yılın Ekonomik Değerlendirmesi-Fatih Özatay

03 Mart 2020
Son 40 yılda geldiğimiz nokta, arkasındaki temel nedenler ve yapılabilecekler
İçi giderek boşalma tehlikesi taşıyan ‘yapısal reform’ kavramı, sonuçta temel sorunların çözüm
yöntemlerinin tasarlanması ve uygulanması anlamına geliyor. Dolayısıyla, öncelikle bu reformları
tasarlayacak bir ekip gerekiyor.
Gazetemizin 40. kuruluş yılı dolayısıyla kaleme aldığım bu uzun yazıda kadim sorunumuza
odaklanıyorum. Dünya Bankası ülkeleri dört gruba ayırıyor: Yüksek gelir grubu, yüksek-orta
gelir grubu, düşük-orta gelir grubu ve düşük gelir grubu. Türkiye yüksek-orta gelir grubunda
yer alıyor. Uzun dönemli bir perspektiften bakıldığında, Türkiye’nin temel sorunu bu
sınıflandırmada ortaya çıkıyor. Türkiye, yüksek gelir grubunda değil ve dahası bu grupla
arasında önemli farklılıklar var. Yazıda bunun nedenlerini sorguluyor ve bazı basit çözüm
önerilerine yer veriyorum.
Durum: 1980-2019
Grafik 1’de Türkiye’nin satın alma gücü paritesi ile ölçülen kişi başına gelir düzeyinin G7 ülke
grubunun (bu ölçüt açısından sırayla ABD, Almanya, Kanada, Fransa, İngiltere, Japonya ve
İtalya) satın alma gücü paritesi ile ölçülen ortalama kişi başına gelir düzeyine oranı var.
Grafikte aynı oran Kore için de gösteriliyor. Ele alınan dönem 1980-2019 arası. Grafik 1.
Türkiye ve Kore’nin kişi başına gelir düzeylerinin G7 ülkelerinin ortalama kişi başına gelir düzeyine oranı: 1980-2019 (%). Kişi başına gelir düzeyleri satın alma gücü paritesi ileölçülüyor. Kaynak: IMF WEO.

Birkaç özellik dikkat çekici. Birincisi, 2019 yılında Türkiye’nin kişi başına gelir düzeyi G7’nin
%52’si kadar. İkincisi, 1980-2010 arasındaki artış 9 puan kadarken, 2010’dan bu yana aynı
oran yaklaşık 11 puan artmış. Dönemin bütününde 20 puanlık bir iyileşme var. Ancak hemen
bir not düşmek gerekiyor: Yeni GSYH serileri eskisinden daha değişik veri kaynakları
kullanılarak hesaplanıyor. Bunların çok az bir kısmı 2009 öncesine gidiyor. Aynı kaynaklar
2009 öncesi için de olsaydı kişi başına gelir düzeyi o yıllar için daha yüksek olacaktı.
Dolayısıyla, 11 puanlık artış aslında daha düşük. Neyse… Sonuçta, dönemin bütününde bir
iyileşme var. Üçüncüsü, Kore 1980’de bizden daha kötü bir durumdayken (biz %31, onlar
%20) zamanla bizi geçmiş (2019’da %82) ve zenginler ile arasındaki farkı hızla azaltmış.
Kıssadan hisse: Zengin ülkelerle aramızda önemli bir gelir farklılığı var ve dahası bunca yıldır
bu fark arzu edilen ölçüde azalmamış. Bu olgu bir kader değil; bu farkı hızla azaltan ülkeler
var.
Kişi başına gelir düzeyi karşılaştırmasına ek olarak bir de ‘beşeri kalkınma endeksine’ bakma
yararlı olacak. Birleşmiş Milletler’in yayınladığı bu endeks üç alt endeksten oluşuyor:
Doğumda hayatta kalma süresi beklentisi endeksi, eğitim endeksi (ortalama eğitim alınan yıl
sayısı ile eğitim alınacak süreye ilişkin beklenti) ve satın alma gücü paritesi ile ölçülen kişi
başına gelir endeksi. 2019’da Türkiye 189 ülke içinde 51. sırada. Ancak sıralama bir tarafa
bırakılırsa, Türkiye’nin 1990’dan bu yana önemli bir ilerleme kaydettiği gözleniyor. Endeks
değeri 0.58’den 0.81’e çıkıyor (endeks en düşük 0, yüksek 1 değerini alabiliyor).
Kişi başına gelirin ya da beşeri kalkınma endeksinin yukarıya doğru bir eğilim izlemesi, beş
ya da otuz yıl öncesine kıyasla bir ülkenin vatandaşlarının daha iyi durumda olduklarını
gösteriyor. Ancak gelişmiş ülkeler “yerlerinde saymıyorlarsa, onların sözünü ettiğimiz
göstergelerinde de yukarıya doğru bir eğilim varsa“ aramızdaki fark tatmin edici bir düzeyde
kapanmayabiliyor.

‘Durum’un arkasındaki olası nedenler
Akademik yazında zengin ülkelere yakınsama açısından önemli bulunan dört ölçüte
bakıyorum: Yatırım (ve tasarruf), eğitim, teknoloji ve kurumsal yapı. Önce yatırım ve
tasarruf. Tablo 1’de yatırım-GSYH ve tasarruf-GSY oranlarımızı çeşitli ülke gruplarının
ortalamalarıı ile karşılaştırıyorum. Dört alt dönem ele alınıyor: 1980- 1989, 1990-1999, 2000-
2009, 2010-2019. Yatırım açısından dikkat çekici özellikler şöyle:
Birincisi, yatırım-GSYH oranımız 2010-19 döneminde daha önceki dönemlere kıyasla önemli
ölçüde yükselmiş. Ancak hala yükselen ve gelişmekte olan ülkeler grubunun 3.5 puan kadar altında. İkincisi, Asya ülkelerinin yüksek yatırım düzeyleri ortalamayı yükseltiyor. Aslında,
Türkiye’nin yatırım-GSYH oranı, bazı grupların üzerinde. Ancak bu olgunun zengin ülkelerin
düzeyine çıkmak isteyen bir ülke için fazla abartılmaması gerekiyor. Zira gelişmekte olan
ülke grubundan gelişmiş ülke grubuna yükselmeyi hedefleyen ülkeler zaten ortalamanın
üzerine çıkmalılar. Üçüncüsü, bu karşılaştırma bir nicelik karşılaştırması; niteliği dikkate
almıyor. Nitelikten kasıt gelecek dönemlerin üretimine daha çok katkı veren alanlara
yatırım. Bazı inşaat yatırımlarını bu sınıfa sokmak mümkün değil. Oysa son yıllarda, toplam
yatırımlar içinde inşaat yatırımlarının payı oldukça yüksek.
Tasarruf oranımız da önemli. İki nedenle: Birincisi, daha fazla yatırım yapmanın önüne bir
kısıt getiriyor. Dolayısıyla, diğer belirleyici unsurlar aynı kalmak üzere, kişi başına gelir
düzeyinin olabileceğinden daha düşük olmasına yol açıyor. İkincisi, büyüme oranımızı dış
borçlanmaya bağımlı kılıyor ve çok önemli bir kısa vadeli kırılganlık kaynağı oluşturuyor.
Tasarruf oranımız, 2010-19 döneminde diğer dönemlere kıyasla 2.5 puan civarında artmış
olmasına karşın, yükselen ve gelişmekte olan ülkelerin ortalama tasarruf oranının yaklaşık
8.5 puan altında (Tablo 1). Yatırım- GSYH oranımız Yükselen ve Gelişmekte Olan Ülkeler
grubunun ortalamasının altındaydı. Dolayısıyla, ortalamanın altındaki bir yatırım oranını
gerçekleştirmek için bile tasarruf oranımız yeterli değil. Aradaki fark 2010-19 döneminde
GSYH’nin yüzde 4.3’ü kadar –ki bu elbette cari işlemler hesabı açığının GSYH’ye oranına eşit.
Cari işlemler açığı ise yurtdışından borçlanılarak finanse ediliyor.
Kişi başına gelir düzeyinin ikinci önemli belirleyicisi beşeri sermaye. Tablo 2’de Türkiye’nin de
içinde bulunduğu G20 grubunda yer alan yükselen ve gelişmekte olan ülkeler ile ABD ve
Kore’ye ait verileri kullanıyorum. Yukarıda sözünü ettiğim beşeri sermaye endeksinin üç
bileşeninden biri olan eğitim endeksinin oluşturulmasında kullanılan iki önemli göstergeye
yer veriyorum. Birincisi, 25 yaş ve üzeri nüfusun eğitim aldığı ortalama yıl sayısı. İkincisi ise,
eğitimdeki mevcut eğilimler sürerse okula başlama yaşındaki bir çocuğun eğitim alması
beklenen yıl sayısı.
Türkiye’de 2018 yılında, 25 yaş ve üzerindeki nüfusun ortalama eğitim aldığı süre 7.7 yıl.
G7’nin en zengini ABD ve gelişmekte olan ülke grubundan çıkıp artık gelişmiş bir ülke sayılan
Kore ile karşılaştırıldığında bu değer oldukça düşük. Kore ile 4.7, ABD ile ise 5.7 yıl fark var.
Bu kadar yıl zarfında verilebilecek birkaç konuya odaklı eğitim düşünülünce (mesela kendi
dilini okuma, yazma ve anlama; başkalarına saygılı olma ve trafik kurallarına uyma; yabancı
dil gibi) aradaki farkın büyüklüğü kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Ancak Tablo 2’de ikinci bir karşılaştırma daha var ve Türkiye açısından önemli ve olumlu bir
gelişmeye işaret ediyor. Milli eğitime ilişkin mevcut politikalar ve uygulamalar çerçevesinde,
okula başlama yaşındaki bir çocuğun eğitim alması beklenen süre, 1990’dan bu yana çok
önemli bir biçimde artıyor. 2018’de okula başlayan çocukların eğitim almaları beklenen süre
16.4 yıl; 1990’a göre iki kata yakın artış var. Zorunlu eğitim süresinin artırılmasının önemli bir
rolü var bu gelişmede.

Tablo 2’de yatırımlar için belirttiğimiz nitelik-nicelik ayrımı burada da önemli. Tablo 2’deki
veriler sadece niceliği ölçüyor. Niteliğe ilişkin önemli bir veri kaynağı OECD’nin üç yılda bir on
beş yaşındaki öğrencilere yaptığı matematik, fen ve okuma sınavı (PISA testi). En son veri
2018 yılına ait. Durum şöyle: İlk iki sırada Çin ve Singapur. Kore on birinci, ABD yirmi beşinci,
Türkiye ise kırkıncı. Koreli ve Türk öğrencilerin ortalamaları ise şöyle (Kore için değerler
parantez içinde): Fen: 468 (519), Okuma: 466 (514), Matematik: 454 (526). Farklı bir ifadeyle,
ortalama bir öğrencimizin aldığı bir yıllık eğitimle Koreli öğrencinin aldığı bir yıllık eğitim
aynı anlama gelmiyor. Bizim öğrencimizin ‘efektif eğitim süresine’ 1 dersek, Koreli
öğrencininki çok daha yüksek oluyor.
Üçüncü olarak teknolojiye bakıyorum. Önemli bir gösterge şu: Sanayi malları ihracatımız
içinde yüksek teknolojili ürün ihracatımızın payı. Tablo 3’te, bu göstergenin gelişimini bir
önceki tabloda yer alan ülkeler ve Türkiye için gösteriyorum. Tabloda ayrıca Türkiye’nin de
içinde yer aldığı yüksek-orta gelir grubu için ortalama değerler yer alıyor. Tablonun verdiği
mesaj çok açık. Türkiye’deki sanayiinin mevcut üretim yapısı yüksek teknolojili ürünler ihraç
etmemize izin vermiyor. Bu gösterge açısından G20 grubu içinde yer alan yükselen piyasa
ekonomilerinden ve ayrıca yüksek-orta gelir grubundaki ülkelerden önemli ölçüde
ayrışıyoruz.
Tablo 3’te belirttiğimiz üç unsur –yatırım ve tasarruf, eğitim ve yüksek teknolojili ürün
ihracatı- önemli. Ancak kalkınma iktisatçılarının bir kısmı, ülkeler arasındaki gelir
farklılıklarını anlamak için ‘daha derine’ inilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Daron Acemoğlu
ve çalışma arkadaşlarının bu alanda önemli katkıları var (çok sayıdaki çalışması arasında
mesela Acemoğlu, 2009, dördüncü bölüme bakılabilir). Acemoğlu kurumsal yapıdaki
farklılıkların bu olguyu anlamak için çok önemli olduğunu belirtiyor. Kurumlar denilince ne
anlaşılıyor?
Douglas North kurumları şöyle tanımlıyor: “Kurumlar bir toplumdaki oyunun kurallarıdır ya
da daha biçimsel olarak, bireyler arasındaki karşılıklı etkileşimi belirleyen ve insanlar
tarafından tasarlanmış kısıtlardır. Bu nedenle, ister politik ister sosyal isterse ekonomik
olsun bireyler arasındaki değişimin özendiricilerini biçimlendirirler. Kurumsal değişiklik bir
toplumun zaman içinde nasıl evrildiğini şekillendirir ve bu nedenle tarihsel değişimi
anlamak için anahtardır” (North, 1990, sayfa 3). İyi haber şu: Kurumlar kul yapısı olduklarına
göre değiştirilebilirler.
Rodrik (2007, beşinci bölüm) üstün kaliteli büyümeyi sağlayan kurumları şu üst başlıklarla
sıralıyor: Mülkiyet haklarını sağlayan kurumların iyi çalışması. Düzenleyici kurumların
sağlıklı işlemesi (iyi bir rekabet kurumu gibi). Makroekonomik istikrarı sağlayan kurumların
kaliteli olması. İyi işleyen sosyal güvenlik kurumları. Kaliteli çatışma yöntemi kurumları
(hukukun üstünlüğü, yargının üstün kalitede olması, temsile dayalı siyasi kurumlar, serbest
seçimler, bağımsız sendikalar, azınlık hakları gibi).
Ülkeleri kurumsal yapılarının kalitesi açısından karşılaştıran endeksler var. Dünya Bankası
bu amaçla altı alt başlıkta endeks yayınlıyor: Söz hakkı ve hesap verebilirlik, politik istikrar ve şiddet ile terörizmin bulunmaması, devletin etkinliği, düzenleyici kalite, kural hâkimiyeti,
yolsuzluğun kontrolü. Türkiye açısından en kötü gösterge “politik istikrar ve terörizmin
yokluğu” göstergesi. Bunun nedeni de açık; ülkemizde uzun yıllardır süren terör faaliyetleri.
Bu gösterge bir tarafa bırakılırsa, yönetişim açısından Türkiye’nin genellikle orta sıralarda
yer aldığı ortaya çıkıyor.
Tablo 3: Sanayi ihracatı içinde yüksek teknolojili ürünlerin ihracatının payı (%)

Kaynak: Dünya Bankası
Reform yapmanın zorluğu
Şu alıntı 500 yıl önce Machiavelli’nin zamanın Prens’ine verdiği öğütlerden: “…gerçekten de,
yeni kurumların yapılandırılmasını yürütmekten daha güç, başarılması şüpheli ve tehlikeli
bir girişim yoktur. Reform yapan kimse, eski kurumlardan faydalanan kişilerin düşmanlığını
çeker ve yenilerinden faydalanacak kişilerden ise ancak sınırlı bir destek sağlar… Bu nedenle
yeni kurumlara karşı olanlar saldırı fırsatı bulduklarında bunu partizanlık ateşiyle
yaparlarken diğerleri reformcuyu yarım ağızla desteklerler. Sonuçta bu iki kesimin arasında
kalan reformcu büyük tehlike altına girer” (Machiavelli, 1513, sayfa 6).
Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla reform yapmanın güçlüğü üzerindeki akademik çalışmalar
birden arttı. Mesela, Wyplozs (1993)’ün başlığı şöyle: ‘Reforma başladıktan sonra direnç’.
Ekonomik açıdan etkin bir reform tasarlandığını düşünelim. Etkinlikten kasıt, reformdan
sonra elde edilecek tüm dönemlerin GSYH’lerin bugünkü değerinin, statükonun korunması
halinde (reformun hiç gerçekleştirilmesi halinde) elde edilecek GSYH’lerin bugünkü
değerinden fazla olması. Wyplozs’un çalışmasında reformun bir süreliğine işsizliği artırdığı
bir durum düşünülüyor. İlerleyen dönemlerde bu sorun ortadan kalkıyor ve üstelik tüm
çalışanların geliri statükoya kıyasla daha fazla oluyor (etkin reform). Ancak, reforma
başlamadan önce bu reformun gerçekleşmesi halinde kimlerin işsiz kalacağı (kaybedeceği)
bilinmiyor. Mesela yurtiçi tasarruf oranını artırmak için kayıt dışı ekonominin üzerine
gidildiğini düşünün. Vergi tabanı genişleyeceği için vergi gelirleri dolayısıyla kamu tasarrufu
artacak. Ancak kayıt dışı sektörlerde bazı firmalar ayakta kalamayacağı için burada
çalışanların bir kısmı işini kaybedecek. Bu sektörde çalışanlar açısından kendi işyerlerinin
reform nedeniyle ileride kapanıp kapanmayacağını kestirmek zor. Reform başladıktan sonra
bazı şirketler reformdan olumsuz etkileniyorlar ve kapanıyorlar. Buralarda çalışanlar işsiz
kalıyorlar. İşini kaybedenlere işsizlik yardımı yapılıyor ve bu nedenle işini kaybetmeyenler
daha fazla vergi ödüyorlar. Bu koşullar altında Wyplozs şunu gösteriyor: Demokratik bir yolla
reform öncesi oylama yapılsa reforma başlanması onaylanabilecek. Zira reformdan önce
işini kaybetme olasılığı var ama bir kesinlik olmadığı için olasılık birden küçük. Ancak,
reform başladıktan sonra işsizliğin arttığı dönemde ikinci bir oylama gerçekleştirilse
reformun tamamlanmadan sona erdirilmesi yönünde oy veren kişi sayısının daha fazla
olacağı durumlar ortaya çıkabiliyor. Öte yandan, reform nedeniyle kayba uğrayanların kayıplarının telafi edilen kısmı arttıkça reformun yarım kalması olasılığı azalıyor. Bu noktayı
da akılda tutmak da yarar var.
Fernandez ve Rodrik (1991) ise uygulanması halinde herkesin kazançlı çıkacağı bir reformun
hiçbir zaman uygulanamayacağı koşulların gayet mümkün olduğunu gösteriyor. Bu nedenle,
çalışmanın başlığı ‘Reforma direnç: Bireysel açıdan belirsizlik olması durumunda statüko
sapması’. Yanıtını aradıkları soru hiç yabancı değil: “Ekonomistlerin etkinliği artırdığını
düşündükleri reform programlarını hükümetler genellikle neden uygulayamıyorlar?” Öyle
reformlar var ki, uygulanabilseler politik destek alacaklar. Ancak uygulanma fırsatı
bulamıyorlar; çünkü kaybedenler ve kazananlar önceden belli olmadıkları için reformu
desteklemeyecek bir çoğunluk oluşabiliyor.
Buraya kadar ekonomik açıdan etkin olduğunu bildiğimiz reformlardan söz ettik. Yukarıdaki
çalışmaların önemi, etkin olmasına karşın reformun dirençle karşılaşabileceğini
göstermeleri. Dünyada reform niyetine yürürlüğe konulan ama istenilen sonuçları
doğurmayan örneklerin azımsanmayacak sayıda olduğunu unutmamak gerekiyor.
Dolayısıyla, bir de tasarım sorunu var. Nasıl? Hangi sayıda? Ne hızda? Hangi ekiple?
Çoğaltabiliriz bu soruları ama gerek yok. Kıssadan hisse şu: Reform yapmak hiç de kolay bir
iş değil.

Ne yapılabilir? Başlangıç önerileri
İçi giderek boşalma tehlikesi taşıyan ‘yapısal reform’ kavramı, sonuçta temel sorunların
çözüm yöntemlerinin tasarlanması ve uygulanması anlamına geliyor. Dolayısıyla, öncelikle
bu reformları tasarlayacak bir ekip gerekiyor. Sorgulayan, şüphe eden, soru sorup yanıtının
peşine düşmekten zevk alan, mesai saati kavramı olmadan çalışan liyakatli kişilerden oluşan
bir takımdan söz ediyorum.
Çok sayıda ve birbirleriyle ilgileri olmayan reformlara aynı anda başlamamak gerekiyor.
Benassy- Quéré, Coeuré, Jacquet ve Pisani-Ferry (2010, sayfa 501)’de Fransa’dan hoş bir örnek
var: Nicolas Sarkozy işbaşına geldikten birkaç ay sonra, görevi ekonomik büyümenin
önündeki engelleri saptamak ve bu engelleri kaldıracak önlemler sunmak olan bir komisyon
kurmuş. Komisyon, hiçbirinin vazgeçilemez olduğunu düşündüğü 316 öneri içeren bir rapor
hazırlamış. Raporda yerel yönetimlerin becerilerini artırıcı önlemler de varmış erkek ve
kadın berberlerinin diplomaları ile ilgili önlemler de! Az sayıda, mümkün olduğunca temel
sorunlara odaklanmakta yarar var.
Bir diğer dikkate alınması gereken konu, reformların siyaseten yapılabilirlikleri. Tüm ekibin
zamanının çoğunu bir soruna çözüm getirmek için sarf ettiğini düşünün. Bulunan çözüm
siyaseten yapılabilir değilse onca zaman ve emek boşa gitmiş olacak. Bu nedenle,
reformcuların siyaseten yapılabilirliği de dikkate almalarında yarar var. Ancak bu dikkat
abartılırsa bu sefer de temel sorunların önemli bir kısmına çözüm aranmama ve/veya bulunan çözümlerin optimal çözümler olmamaları tehlikesi var. Bir denge gözetmek
gerekiyor.
Bir temel soruna çözüm ararken başka ülkelerin deneyimlerini incelemek yararlı olacaktır.
Sadece başarılı olanlarınkinden değil, başarısız olanlardan da öğrenilecek çok şey olmalı.
Kapsamlı bir ön çalışmadan sonra, bu ülkelerin ilgili kurumları ile yüz yüze görüşmek
gerekiyor.
Yetersiz tasarruf oranımız, tatmin edici düzeyde olmayan yatırım oranımızı
gerçekleştirebilmek için dışarıdan finansman bulmamızı zorunlu kılıyor. Tasarruf oranını
ikiye ayırmak yararlı olacak: Kamu kesiminin ve özel kesimin tasarruf oranları. Özel kesimin
tasarruf oranını artırıcı sihirli çözümler yok. Önemli ölçüde gelirle ilgili. Ama sorun şu ki,
geliri (GSYH’yi) artırmak üzere tasarrufu nasıl artırırız sorusunun yanıtı peşindeyiz. Yine de
yapılabilecekler var. Türkiye son yıllarda önemli adımlar attı ve çeşitli bireysel emeklilik
sistemleri oluşturuldu. Bu çerçevedeki son adım zorunlu bireysel emeklilik sistemi oldu. Belli
bir süre sonra, istenilirse, bu sistemden çıkılabiliyor. Bu özelliği nedeniyle yürürlükteki
sistem, alternatifi olan “isteyenin üye olacağı bir sistem” ile kıyaslandığında daha olumlu
sonuç verdiği yönündeki, davranışsal iktisadın bulgularıyla uyumlu. Burada, önemli husus,
bu fonların düzgün yönetilmelerini sağlamak üzere düzenleyici ve denetleyici otoritelerin
dikkatli olmaları. Özel kesim tasarrufları açısından bir diğer dikkat edilmesi gereken nokta,
tasarruf getirilerinin enflasyonun altında kalmaması.
Kamu tasarruf oranını artırıcı çalışmalar yapmak mümkün ama kısa vadede bunları
gerçekleştirmek zor. Burada ilk akla gelen kayıt dışı ekonominin boyutunun azaltılması.
Doğal süreçte (kredi kartı kullanımın yaygınlaşması gibi nedenlerle) bu bir ölçüde
kendiliğinden oluyor. Bu süreç nasıl hızlandırılabilir? Bu sorunun yanıtı ayrıntılı bir çalışmayı
gerektiriyor. Ancak, siyasi yapılabilirlik açısından önemli sorunlarla karşılaşmaya aday bir
reform olduğu da açık.
Bu durumda, tasarruf kısıtı dikkate alındığında, yatırım oranımızı kısa vadede belirgin
biçimde değiştirmemiz zor görünüyor. Ama yine de yapılabilecekler var. Birincisi, yatırımları
daha verimli alanlara yönlendirebilecek mekanizmalar düşünülebilir. Bu açıdan ihale yasası
ve teşvik yasası önemli. Kamu ihale yasası 2001’den bu yana çok sayıda değişikliğe uğradı. Bu
değişikliklerin net etkilerinin olumlu olduğunu söylemek mümkün değil. Yasanın değişmesi
gerekiyor; zor bir iş değil. 2001 krizinden sonraki yapısal reform hamlesi sırasında yapılan
yasa bu açıdan ışık tutabilir. Teşvik sisteminde ise temel ilke her alanın teşvik edilmesi değil,
yüksek teknolojili ürün üretimini artırmak üzere bir teşvik sistemi kurulması. Ayrıca verilen
her teşvik, bu teşviki alanın üretimde gösterdiği performans ile ilişkilendirilmeli. Dolayısıyla,
bir izleme ve değerlendirme ofisi gerekiyor. İkincisi, daha fazla doğrudan yatırım çekmeye
çalışmak gerekiyor.
Hem öğrencilerin hem işsizlerin hem çalışmakta olanların bilgi ve beceri düzeylerinin
yükseltilmesi nasıl yapılacak? Açık ki bu sorunun yanıtını bir çırpıda vermek mümkün değil.
Ama kısa vadede bazı adımlar atılabilir. Beşeri sermaye sorunumuzun bir kısmı öğretmenlerimizin ve öğretim üyelerimizin düzeyleri ile ilgili. Milli Eğitim Bakanlığı’nın ve
Yüksek Öğretim Kurumu’nun elinde büyük bir veri seti var. Hangi liselerin üniversite giriş
sınavlarında başarısız oldukları ve onların öğretmenleri biliniyor. Ayrıca öğretmenlere
uygulanan bazı meslek sınavlarının sonuçları da dosyalarda yer alıyor. Bunlardan
yararlanarak, bir öncelik sırasına göre, mevcut öğretmenlerin bilgi düzeylerini artıracak
yoğun eğitim programları açmak mümkün. Gerekirse yabancı eğitmenler de kullanılabilir.
Bunun yükseköğretim ayağı da olmalı. Çok sayıda üniversite var. Bunların azımsanmayacak
bir kısmında kaliteli olmayan doktora programları yürütülüyor. Buralardan doktora derecesi
alanların bir kısmı geleceğin öğretim üyeleri olacaklar. Bir dönem yapılan uygulamaya geri
dönülerek, lisansüstü eğitim verecek üniversite/fakülte/bölüm sayısını sınırlamak gerekiyor.
Bunların yerine başarılı öğrencilerin yoğun biçimde kaliteli yurtiçi ve yurtdışı doktora
programlarına gitmelerini sağlayacak burs olanakları rahatlıkla yaratılabilir.
Ekonomi politikası dışındaki ama ekonomik performansımızı doğrudan etkileyen konularda
hemen atılabilecek adımlar var. Mesela yukarıda kamu ihale yasasının değiştirilmesini
önerdim. Rant yasası meselesi var. Arazi-bina rantı peşinde koşma olanakları artıyorsa, bazı
sanayi kuruluşları araştırma ve geliştirmeye ayıracakları kaynakları ve enerjiyi daha kolay
ve kârlı olan bu eylem için sarf edebiliyorlar. Bu tür “ters teşvikleri” azaltacak yeni bir yasa
düşünülebilir. Öte yandan bu tür bir yasaya direnç olabileceğini de unutmamak gerekiyor.
Daha önemlisi, ‘söz hakkı ve hesap verebilirlik’, ‘hukukun üstünlüğü’ ve ‘kanun hâkimiyeti’
gibi konular. Bunlar açısından da kısa vadede yapılabilecekler olmalı.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir