Şiirin İtibarsızlaşması Üzerine
Hilmi Yavuz
Mikhail Bakhtin, modern çağda edebî türler arasındaki ilişkilerin radikal bir biçimde değiştiğini
belirttiği ‘Romanda Söylem’ başlıklı makalesinde ‘omanın hükümranlık kurduğu bir çağda öbür
türlerin hemen hepsi az ya da çok romanlaş’ öne sürer. Bakhtin bu görüşlerini, Dostoyevski
Poetikasının Sorunları’nın ‘Sonuç’ bölümünde de tekrar eder. Romanlaşma, özellikle şiirde, serbest
vezin ve serbest veznin bir sonucu olarak, ‘çok seslilik’tir.
XIX. yüzyıla gelinceye kadar şiirin düz yazı için ideal bir model oluşunun, bu yüzyıldan itibaren, deyiş
yerindeyse, tersine dönüşü, romanın başat (dominant) bir anlatı türü olarak öne çıkmasının zihinsel
arkaplanını oluşturur. Bugün ülkemizde de, şiirin geriye itilmesi ve romanın öne çıkmasının
nedenlerini, bir anlamda, Avrupa edebiyatında görülen bu tepetaklak oluş’la ilişkilendirmek yanlış
olmayacaktır. Mark Jeffreys’in ‘Ideologies of the Lyric’ adlı çalışmasında tespit ettiği gibi, “düz yazı
kurmaca türlerinin, özellikle de romanın anlatıyı tekeline almasıyla da anlatı, şiirin alanından
dışlanmaya başlanmış ve şiir, daha önceleri ancak bir türü olan ‘liriğin gettosuna itilmiş’tir.”
Daha önce de yazdığım gibi,modernlik Osmanlı’da olsun Cumhuriyet Türkiye’sinde olsun,aynı
zamanda bir itibarsızlaştırma sürecidir.Bu itibarsızlaştırmanın, ‘modern’ bir edebî kanon inşa etmek
isteyen muktedirler için Divan edebiyatını aşağılama üzerinden yürütüldüğünü biliyoruz. Bugün
Türkiye’de bu itibarsızlaştırma, artık Divan şiiri üzerinden değil, şiir üzerinden hayata
geçirilmektedir.
Şiirin durumu,ülkemizde , Bakhtin ve Jeffeys’in genelde Avrupa şiirine ilişkin önesürüşlerinin
ötesinde, ama elbette onların da göz ardı edilmesi sözkonusu olmayan belirlemeleriyle, özelde çok
farklı bir problemi gündeme getirmiştir. Bu problem de düzyazının, özellikle de romanın ‘anlatıyı
tekeline alması’ ile şiirin, Jeffreys’in ifâdesiyle ‘liriğin gettosuna itilm’ ile sınırlı olmadığıdır.
Türkiye’de şiirin, başta roman olmak üzere, düzyazı türlerine göre geriye itilmesi, ‘liriğin gettosu’na
itilmiş olması anlamına gelse de, bunun bir itibarsızlaştırma ile ilişkilendirilmiş olduğunun ayırtına
varmak gerekir: Kısa ve kestirme yoldan, iddialı görünen bir şey söyleyeceğim: Türkiye’de bugün
şiirin itibarsızlaştırılması, medeniyetimizin itibarsızlaştırılmasıdır!
Bu niçin böyledir, açıklamam gerekiyor: Şiir, bizim medeniyetimizin geleneksel ve biricik ifade
vasıtasıdır;- ‘şiirlerle ağlamış, şiirlerle gülmüşüz’dür. Roman da içinde olmak üzere, bugün revaçta
olan düzyazı türlerinin hemen hemen hepsi, bizim Avrupa Hıristiyan medeniyetine intisap ettikten
sonra, yani 19.yüzyılın ortalarından itibaren edindiğimiz edebî türlerdir.
Bu bağlamda da ‘aidiyet’ ve ‘mensubiyet’ kavramlarının, şiirin itibarsızlaştırılmasında belirleyici bir
işlevi olduğunu düşünüyorum. Şiir, bizim ‘aidiyet’ ilişkisiyle bağlı olduğumuz İslam medeniyetinin
‘aslî’ ifade biçimi; düzyazı türleri ise, ‘fer’î’ ifâde biçimleridir. ‘Mensubiyet’in bize tanıttığı türlerin,
‘aidiyet’in ifâde biçimi olan şiiri geriye itmesi,bu anlamda ,medeniyetimizin geriye itilmesidir.
İtibarsızlaştırma, niteliksiz şiirin dolaşıma sokulmasıyla da ilişkilidir: Bundan onsekiz yıl önce Cüneyt
Özdemir’in ‘5N 1 K’ programına davet edildimdi. İzleyenleriniz olduysa belki hatırlayacaklardır;- konu
şuydu: ‘Posta’gazetesi okurların şiirlerini yayımlamak üzere bir sütun açmış ve akıllara seza bir
sonuçla karşı karşıya kalınmıştı: ‘Posta’ gazetesinin o programa benimle birlikte katılan genel yayın
yönetmeni Rifat Ababay’ın belirttiğine göre, bir ay içinde ,gazeteye tam 70.000 şiir (evet doğru
okudunuz, tam 70.000 şiir!) gönderilmişti. Postacılar, şiirleri gazeteye çuvallarla taşımaktaydılar…
Peki,sonuç? Sonuş şu: Şiir, lirik getto’ya çekilse de bu itibarsızlaştırmaya, kendi medeniyeti adına
karşı çıkmaya devam edecektir.


