Faşisti tanımak için, genç yaşımda keşfettiğim, sonra da taviz vermeden kullandığım bir kıstas var.
Eğer birileri ölümü estetize ediyor, ölümü yüceltiyor, ölmekten ve öldürmekten marifetmiş gibi söz
ediyorsa, bence faşisttir —kendisini sosyalist, milliyetçi, dindar ve saire zannetmesi beni hiç
alakadar etmez. 28 Şubat sonrasının sert günlerindeydi, hangisi olduğunu hatırlamak için kendimi
kasamayacağım bir kabristanın girişindeki “her canlı ölümü tadacaktır” mealindeki ayete takmışlardı
birileri. Ölümle ilişkim öyle de değil. Yani onun hatırlatılmasına, hatırlanmasına filan itirazım yok.
Aksine, hayatın kıymetini layıkıyla bilebilmek için ölümü hatırlıyor olmanın elzem olduğuna da
inanıyorum. Gerekirse ölünür. Ölüm göze alınır gerekirse… Ama… Ölmek marifet değil. Öldürmek
hiç değil. Ölmeyi ve öldürmeyi yüceltmek ise iğrençlik. Yaşamayı beceremeyen, yaşatmayı hiç
beceremeyen zavallıların, hayat niyetine maruz kaldıkları boşluğa mana yakıştırmak için icat ettikleri
bir bela… Kendimi sabit fikirli biri olarak görmüyorum. Hemen her konuda yanıldığımı
öğrenebilirmişim gibi geliyor bana. Nadir istisnalarından biri, her faşistin ölüm sever, her ölüm
severin de faşist olduğu kanaati… Bir diğeri de faşistliğin, hayatı beceremeyecek kadar donanımsız
zavallıların manasız hayatlarına mana yüklemek için beyhude çabasından ibaret olduğu kanaati…
Nokta. *** Bu vesileyle… Hayat ancak doğurmakla sürer, ölmemekle değil. Yani hayat, ölümün
yokluğu değil. Buna mukabil ölüm, hayatın yok olması. Yani hayat ve ölüm birbirinin simetriği değil,
tabiatı icabı asimetrik olan şeylerden söz ediyoruz. Ölüm bir defa gerçekleşti mi, artık onu
sürdürmek için herhangi bir marifet gerekmez. Ama hayatı sürdürmek, sürekli bir enerji ve marifet
gerektirir. Birbirine eklenen sancılı doğumlar filan… Ölümü mutlaklaştırmak kolay, çünkü zaten
kendisi mutlak. Ama hayat, hiçbir manada mutlak değil. Teknik olarak bakacak olursanız bir arıza.
Bir arıza olduğunu kabul etmekte zorlandığımız için, başka dünyalarda da hayat olduğuna inanmaya
çalışıyoruz mesela. Onları arıyoruz. Onlarla temas etmek üzerinden fanteziler inşa ediyoruz. Ve
saire… Hayat bir arıza. Eğer başka gezegenlerde de zuhur etmişse, yine de bir arıza. Çünkü ancak
son derece özel şartlarda gerçekleşebilen, evrensel olmaktan son derece uzak bir şey. Zuhur etmesi
bir mucize, zuhur ettikten sonra sürmesi bir başka mucize. Eh, Platonik, Aydınlanmacı bir akılla,
arızaları ve mucizeleri sevmeyen bir akılla… Düzgün, pürüzsüz bir âlem tasavvur eden birilerinin
hayatı sevmesi müşkül. 1980’lerde aniden bilim dünyasının göbeğinde patlayıveren ve on yıl kadar
bir süre içinde ancak dizginlenen Kaos teorisinin müdafilerinden biri meseleyi basitçe ortaya
koymuştu: Düzen ölümdür, kaos ise hayat. Düzen, kaosçuların sözünü ettiği manadaki düzen, içinde
paradoks, tutarsızlık barındırmayan bir şeydi. Kaos ise neredeyse tümüyle paradokslardan mamul,
gelip geçici, arızi, ele avuca gelmeyen bir tuhaflıklar manzumesi. Hayat da tam öyle. Ölümlerden
türeyen bir şey. Ölümlülerden türeyen… İlave bir paradoks lazım mı? Yani, benim için, hayatı
sevmek demek, hayatta kalmak için ümitsiz bir çabayla direnmek demek. Ümitsiz olduğunu bile bile
direnmek demek. Doğurmak demek. Sürprizleri, beklenmedik olanı sevmek demek. Yeni doğacak
olanın bambaşka olacağını bilmek, öyle olmasına minnet duymak demek. Bir vakitler biri, nette,
Hint orijinli bir şehir efsanesi paylaşmıştı. Bir efendinin bir hizmetkârı varmış da, her gün omuzuna yerleştirdiği kalasın iki yanındaki kovayla aşağıdaki dereden efendisinin konağına su taşırmış da,
kovalardan biri çatlakmış da… Günler geçmiş, çatlak kova dile gelmiş, hizmetkârdan özür dilemiş.
Çatlak olması yüzünden, sızdırdığı için, dereden dolan suyun bir kısmı yolda heder oluyormuş,
hizmetkârın emeği heba oluyormuş filan. Hizmetkâr masanın üzerindeki vazodaki çiçekleri kovaya
gösterip, “bak bunlar” demiş, “senin sızdırdığın suyla büyüyorlar yolun kıyısında”. Filan. Çatlaklığı
aşağılayan, sızdırmazlığı kutsayan her şey, benim açımdan bakıldığında, hayata karşıdır. Faşizmdir.
O paylaşıma cevaben demiştim ki, mealen, “bu kıssa iyi de, çatlaklığa katlanmak için bir mazeret
sunmaktan öte bir şey demiyor”. Hâlbuki çatlaklık, mazeret gerektiren bir şey değil. Hayat, kıssada
da ifade edildiği gibi, çatlaklardan zuhur eden bir şey. Ve âlemdeki belki de biricik kıymetli şey hayat.
Kova neden çatlak olduğu için utanç duysun? O utanç, olsa olsa, çatlaklığı aşağılayan insanın utancı
olabilir. Kendi varoluşunu mümkün kılan şeyi idrak etmekten bu kadar uzak olduğu için… O insana
“ama mazereti var” demek kâfi değil, “ahmaksın sen” demek icap eder. Benim açımdan bakıldığında,
sızdırmazlık berbat bir şey. Berbat ötesi… Hayat çatlaklardan türer ve her yanı çatlak bir şey.
Sızdırmaz olan ölüm. *** Günümüze bağlayayım. Bu topraklarda yaşayan insanlar, bir biçimde, hep
hayatın yanında saf tutmuş insanlardı. Dindarı da öyleydi, dinsizi de… Türk’ü de, Kürt’ü de… Öyle
sızdırmaz tasavvurlara itibar edecek insanlar değillerdi. Çatlaksızsa, mesela İslam’ın orasını burasını
çatlatır, yola öyle çıkardı. Herhangi bir şeyin ilelebet payidar kalacağına inanmaları mümkün değildi.
Kalmasını isterler miydi, o da şüpheli. Osmanlı Cumhuriyeti doğurduğunda mesela, arkasından ağıt
filan yakan olmamıştı. Gerektiğinde öldüler. Ama ölüme methiyeler filan düzmediler. Sonra
Aydınlanmacılar geldiler. Sızdırmaz, ilelebet payidar olacak düzenleriyle geldiler. Doğurganlıklarıyla
değil, ölümsüzlükleriyle geldiler. Ve bütün faşistler gibi, ölüme methiyeler düzerek geldiler.
Sızdırmaz düzenlerinin sızdırmazlığını sürdürme kastıyla öldüler, öldürdüler. Doğuramadılar. Bu
topraklarda yaşayan insanlar o Aydınlanmacı yeni yetmeleri, bin kocanın hakkından gelmiş
kocakarının şalvarına taze düşen ateşten başı dönmüş, aşk türküleri söyleyen genç kızı seyrettiği
gibi seyrettiler. Buraya kadar mesele yok. Mesele şu ki, şimdi o kocakarı, kırk adamın çocuğunu
doğurmuş kocakarı, ölüme methiyeler düzüyor. En azından, ölüme methiyeler düzen bir heyetin
peşinden sürükleniyor. Doğuramayan, bütün doğurganlığını kademe kademe iptal etmiş olan bir
AKP’nin, ebedi olma hayalleri kuran Erdoğan’ın peşinden… Bugüne kadar doğurmamış, bundan
böyle doğurmamayı garanti altına alacak düzenlemeleri de ikmal etmiş, dilinden ve elinden ölüm
eksik olmayan Erdoğan ve çetesinin peşinden… Bugüne kadar böyle değildi. Ne Menderes, ne
Demirel ve ne de Özal, peşlerinden gelenlere ölmeyi ve öldürmeyi vadetmiş değillerdi. Kocakarının
biricik ve ebedi kocası olmaya talip değillerdi. Öyle işte, hayattan kâm aldıkları sürece… Filan. İtiraf
edin ki böyle söyleyince, bir yandan “sahi ya, öyleydi” diye geçiyor içinizden, bir yandan da öyle
olmasını yakışıksız buluyorsunuz. İçine düştüğünüz açmazın müsebbibi ben veya ahali değiliz.
Hayatın böyle olmasını içine sindiremiyor olmanıza sebep olan Aydınlanma aklı… Kafayı ölüme
takmış, bir yandan onu alt edebileceğini, ölünmeyebileceğini, ebedi olunabileceğini hayal eden, öte
yandan —gerçeklikten kaçamadığında da— ölümü estetize eden, kutsallaştıran tuhaf akıl.
Cemalettin N. Taşçı


