Aşağıda 2001 yılı Ekim ayında yayımlanmış kısa bir yazım var.
Ekonomik büyüme, kriz, vergisel ve siyasal yapımız ile ilgili gözlemleri sergiliyor; bu konularda alınması gerekli önlemler öneriyor.
Okuyunca, kimi sorunların bugün de aynen sürdüğünü göreceksiniz, kimilerinin biçim değiştirdiğini, kimilerinin ise artık sorun olmaktan çıktığını. Yazıdaki kimi önerilerin daha sonra hayata geçirilmiş oldğuu görmek de ayrıca ilginç.
Derslerde değindiğimiz konularla ilgili bu yazıdan, eskiliğine rağmen ve aslında eskiliği nedeniyle, keyifle okuyacağınızı düşünerek sizelerle paylaşmak istedim.
Okursanız, içeriğini biraz konuşuruz .
10 Nisan 2011
Dağda Armut Toplamak veya Boğayı Boynuzlarından Yakalamak
Son günlerdeki gelişmeler, Türkiye’nin 2002 yılı için dış kaynak gereksiniminin büyük ölçüde karşılanacağını gösteriyor. Piyasalar, ne denli erken olsa da, bu beklentiyi satın almaya başladı bile.
Dış kaynak arayışında geçen yazımızda önerdiğimiz türden IMF ve Batı nezdinde ‘bir hak iddiası’ sergilenmemiş olması ve bu yüzden IMF desteğinin gene koşullara bağlanması hiç de şaşırtıcı değil. Buna rağmen, kaynağın sağlanmış olması böylesine titrek ve kararsız bir liderlik için başlı başına başarı sayılmalı.
G-7 ülkelerinin siyasi desteği ve IMF aracılığı ile gelecek kaynağın koşulları henüz kesinleşmemiştir. Ama aşikar olan şey şudur: Şimdi sorun, dünya ve ülke ekonomisinin bu olumsuz şartlarında, temel kriter sayılması gereken faiz dışı bütçe fazlası hedefini tutturmada Türkiye’nin yeterli performansı gösterebileceği konusunda piyasalara güven verilmesi noktasında düğümlenmiştir. Bu düğümün kısa zamanda olumlu biçimde çözülmesi, krizi ve ülke ekonomisi için çok yükseklerde seyreden faiz ve istihdam maliyetini minimize etme olanağı verecektir. Bu durumda, emekliliği yaklaşmış, ‘bir zamanlar kartaldı’ tipindeki sözüm ona matadorların yaptığı gibi boğanın etrafında dolaşmak yol değil! Boğadan köşe bucak kaçmak ya da artık solgunlaşan kırmızı şalın arkasına gizlenmek yerine boğayı boynuzlarından kavrayarak çökertecek dinamik bir yaklaşım, kararlı bir liderlik gerekiyor.
Böyle bir liderlik, neler yapabilir?
Sorunları erteleme ve çözümsüzlüklerin arkasına saklanma yerine, eğitimden istihdama kadar her sorunun üstüne gitme gücü ve cesareti olan zinde bir yönetim için Türkiye’de toplumsal yaşamın her alanında yapacak çok iş var! Bu yazıda, sadece faiz dışı bütçe fazlası hedefini tutturabilmek için yapılabileceklerden bir kısmına kısaca değinmek istiyoruz.
Önce ekonomik büyümenin uyarılmasından başlamak gerek. Hiç kuşkusuz ekonomik büyüme için kısa vadede en etkili önlem, faizlerin makul düzeylere (indirilmesi değil) inmesidir. Faiz hadleri ise, bir bölümü dışarıda oluşan yığınla faktörün etkisi altındadır. Gene de yapılabilecek şeyler var.
Örneğin iç kaynakların mobilize edilmesi ve özellikle vatandaşlarımız tarafından yabancı para cinsinden tutulan tasarrufların ekonominin emrine girmesini sağlayacak radikal ve yaratıcı önlemler, faizlerin düşürülmesi için yararlı olacaktır. Bunun için 1980’li yıllarda Amerika’da yaygın biçimde uygulanan IRA’s (Bireysel Emeklilik Planları) ve benzeri uygulamaların düşünülmesi mümkündür. BEP türünden bir uygulamada bireyler banka ve aracı kurumlarda uzun vadeli hesap açtırırlar. Bu emeklilik hesabı da olabilir. Hesap sahibi, hesabı ilk açtığında ve her ay belirli bir tutarda para yatırarak birikimlerini hesapta tutar ve bunların hisse senedi ve tahvillerde değerlendirilmesini kabul eder. Uzun vadeli tasarrufları özendiren bu tür bir hesabın cazip hale getirilmesi için ise genellikle devlet tarafından vergisel teşvikler sağlanmakla yetinilir. Hesaba yatırılan tutarların vergi matrahından indirilmesi ve tasarrufların çekildiği sırada elde edilen kazançların vergi dışında tutulması gibi.
Uygulamanın daha iyi anlaşılması amacıyla bir örnek verelim: Bir BEP hesabı açtırmak için başlangıçta 400 milyon TL. gibi minimum bir tutar öngörülebilir. Bunun yanı sıra, hesap sahibi her ay belirli bir miktarı (örneğin ayda 100 milyon TL.) hesapta biriktirme taahhüdünde bulunur. Hesabı açmış olan kurum, hesap sahibinin birikimini onun tercihine göre devlet tahvili ve/veya hisse senedinde değerlendirir. Yatırılan tutar, söz gelimi 5 yıldan az olmayacak bir süre sonra ve bu dönemde elde edilen getirilerle birlikte hesap sahibine ödenir.
Böyle bir planın talep yaratması için ABD ve İngiltere’de vergisel teşvikler verilmiştir. Ülkemizde vergi ödeme kural değil istisna olduğundan sadece bu türden bir teşvik, sistemi cazip hale getirmek için elbette yeterli olmayacaktır. Bu yüzden ek teşviklerin verilmesi gerekir. Önerimiz, hesabın ömrüne bağlı olarak yapılan tasarrufun belirli bir oranının devlet tarafından karşılanması (sübvansiyon verilmesi) ve/veya hesaba yatırılan tasarrufların dolar karşılığının garanti edilmesidir.
Böyle bir uygulama orta gelir grubundaki vatandaşlarımızın yanı sıra, özellikle tasarrufları onlarca milyar markı bulan yurtdışındaki işçilerimizin ilgisini çekecektir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken husus şudur: Kendi ya da çocuklarının geleceği için tasarruflarını döviz olarak tutan, sayısı hiç de azımsanmayacak yurt içinde ve yurt dışında bulunan vatandaşlarımızdan oluşan büyük kitlenin bir bölümünün döviz yerine TL araçlarına yatırım yapması, içinde bulunduğumuz koşullarda ekonomik ve toplumsal fayda sağlar. Bunun ödüllendirilmesi gerekir.
Gene belirtmek gerekir ki, emeklilik hesaplarının getirisinin, yatırılan tutarların döviz cinsinden karşılığını aşması halinde kamunun verdiği garanti, devlete ek bir külfet getirecek değildir.
Aşmaması halinde ise kamu için ortaya çıkacak maliyet, devletin yurt içinde yaptığı dövizle borçlanmarın yarattığı ek külfetten fazla değildir. Böyle bir planın ortaya atılması halinde, ülkenin bir eleştiri furyasına gark olması elbette kaçınılmazdır. Her yeni uygulamanın böyle bir kaderi vardır ve zaten tasarruf etme imkanı olanlara sübvansiyon ya da garanti verilmesi pek de popüler bir uygulama değildir, ama boğayı boynuzundan yakalamak da öyledir!
Vergi ve bütçeye ilişkin olarak neler yapılabilir?
Ne denli çelişik görünürse görünsün, biz istihdam vergisi niteliğindeki mali yüklerin 2002 ve 2003 yılı için azaltılması gerektiği düşüncesindeyiz. Çalışanların ücretleri üzerinden alınan gelir vergisi ile SSK ve işsizlik sigortası primleri, istihdamı ağır biçimde cezalandırmaktadır. Ülkemizde kayıtdışı ekonomiyi besleyen en önemli etkenlerden biri budur. Böyle bir önlemin, ekonomik büyümeyi ciddi biçimde uyarıcı etkisi olacağı kanısındayız. Benzer biçimde, belirli sayının üzerinde eleman çalıştıran işletmelere kolaylıklar sağlanması da üretimi ve ekonomik büyümeyi destekleyecektir. Kamu finansman gereğini azaltacak bir önlem olarak, kamu sektörüne memur ve işçi alımını 2002 ve 2003 yılı için tümüyle dondurmak gereklidir. Bu ancak, gerçekten cesur ve kararlı bir yönetimin gündeme alabileceği bir önlemdir. Birden fazla otomobili ve gayrimenkulu ( daha iyisi belirli bir tutarın üzerinde serveti) olanlara yönelik ek bir verginin bütçe kanunu ile birlikte yasalaştırılması ve 2002 yılı için uygulamaya konması, dinamik bir yönetimin başarabileceği ve kamu vicdanını rahatsız etmeyecek bir önlemdir. Bizce katma değer vergisinde bir indirim de 2002 yılı için üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir önlemdir. Yürürlükte bulunan oranlar, ekonomik durgunluğun ve finansman güçlüklerinin hüküm sürdüğü bir ortamda kayıt dışı işlemleri yaygınlaştırmakla kalmamakta, vergi tabanını da kemirmektedir. Her zaman değilse bile, var olan şartlar altında Lafer’in teorisi geçerli gibi görünmektedir: Yüksek vergi oranları, vergi gelirlerini arttırmamakta, tersine azaltmaktadır. Özetlemek gerekirse, tasarrufları ve üretimi özendirecek önlemlerle birlikte yüksek gelir gruplarından daha fazla vergi almak ve bütçe uygulamasında kararlı biçimde tasarrufa baş vurmak, boğanın boynuzlarından yakalanıp çökertilmesi için gereklidir. Riskli görünse de bu durumda başarının ödülü, yaşlı matadorların hayal edemeyeceği ölçüde olacaktır.
Ama bezgin matadorlar risk alır mı derseniz, haklısınız! Peki, o zaman arenada ve azgın boğanın karşısında ne işleri var? Dağda armut toplasınlar.


