Helme

Hikayeyi belki bilirsiniz.
Seçilip de testisleri test edildikten ve Vatikan meydanında inananlarla kucaklaşma merasiminden
hemen sonra nedense New York’a gider yeni Papa. Kennedy Havaalanına indiğinde onu bir gazeteci
ordusu karşılar. Soruların hemen hepsi ruhban sınıfının bel altındaki meşhur karanlık işleriyle ilgili.
Papa ise doğru yolun öğreticisi olmaya soyunmuş. Fuhşa yol açan sebepleri bulup gidermek, iman
sahiplerini günaha girmekten kurtarmak istiyor. Bu ilahi misyon için kampanyalar düzenleyeceğini,
gece gündüz demeden çalışacağını, ayrıca kiliseye bulaşmış her türlü pisliği temizleyeceğini
söylüyor, İsa’dan Meryem’den söz etmiyormuş.
Camiada hinliği ile tanınan gazetecilerden biri:
-Kampanyanıza başarılar dilerim Muhterem Peder, demiş ve eklemiş: buradaki genelevde saha
çalışması yapmayı da düşünür müsünüz?
Papa şaşırmış:
-Bu muhteşem şehirde genelev var mı?
Ertesi gün, şehirdeki gazeteler aynı manşetle çıkmış:
Papa kentimize iner inmez genelevi sordu.
Benzer bir manşet olayı başka bir ülkenin küçük bir kentinde geçer.
‘Bana oy vermeyenlerin günahlarını açıklarım’ diyerek yürüttüğü etkili kampanya sayesinde yirmi
yıldır her belediye başkanlığı seçimini kazanan bir papaza karşı aday olacak kadar naif bir bir çiftçi,
üstün yetenekleri konusunda halkı bir türlü inandıramıyormuş. Kentin büyücek bir gölünde su
üstünde yürüyeceğini söyleyerek, marifetini görsünler de hakkında güzel bir şeyler yazsınlar diye
gazetecileri oraya çağırmış. Gerçekten de suyun üstünde kimi zaman sekerek, arada bir de koşar
adım yürüyerek bir kıyıdan ötekine üstelik ayakkabısı bile ıslanmadan geçmiş. Alkışlar, fotoğraflar,
kucaklaşmalar, kutlamalar. Ve ertesi gün kentteki tüm gazetelerin manşeti aynı: Aday yüzme de
bilmiyor.
Şimdi anlatacağım öykünün kendini kente ve gazetecilere bir türlü beğendiremeyen belediye
başkanı adayı ile kafasını insanları günahtan arındırmaya takmış altın koltuklu altın taçlı Papa’yla
ilgisi yok. Her seçimi kazanan papazla da pek ilgili değil. Madem öyle, neden anlattın Bütün bunları,
diye sorana cevap hazır. Hiç ilgisi yok, demedim. Bilen bilir zaten: Her şey her şeyle ilişkilidir. Papa
ile iki adayın belki yolu, belki yolu değilse bile düşüncesi hikayemizin kahramanı ile bir yerlerde
elbette kesişir. Belki kafanızda ŞİMDİDEN kesişmiştir bile.
Lafı uzatmayayım. Asıl hikaye şu:
Bizim gibi çiğ süt emmiş, sıradan ve ölümlü insanlar nasıl etten kemikten yaratılmışsa, hikayenin
kahramanı et ve kemikle birlikte aşırı miktarda merak tozu ile empati gölgesinden yoğrulmuş.

Sadece koca deryalara okyanuslara değil, her cinsten insana da yakıştığı için adına Deniz diyeceğiz.
Bu becerikli ve birikimli arkadaş, günlerden bir gün film setlerini, sahne ışıklarını, tiyatro salonlarını
yıkan alkışları, magazin gözeticilerini, tek adamlara reklam yapacak sanatçı avlayan iktidar aracılarını
ve istekleri ısrarları bir türlü bitmeyen hayran kitlesini ardında bırakmış, bir sabah erkenden kalkıp
kuzey ülkelerinden birine uçmuş. Neden? Uluslar arası bir sosyal sorumluluk projesine destek
vermek için. Bana öyle söyledi.
Projenin ne amacını, ne hedef kitlesini, ne de ona o denli çekici gelmesinin sebebini biliyorum.
Muhtemelen meraktan, sabahın köründe uçağa atlamış gitmiş. Kuzey ülkesi deyince, o yıllarda
oraların bugünkünden bile daha serbest bir aşk cenneti olduğunu bilmeyeniniz varsa, şimdiden
bilsin lütfen. Hikayenin sonunda bu bilgi gerekecek bize.
Otele yerleşince kahvaltı, sonra koordinatörünü arar, ikindiye doğru otelde buluşup iki saat kadar
görüşürler. Onu uğurlar, odasına çıkıp birkaç sayfa kitap okur. Hava kararınca şehirde yürüyüşe
çıkar. Bizim Tarabya’ya benzeyen güzellikte, sakin sessiz bir deniz kıyısında, küçük bir lokantada,
mumla aydınlatılmış bir masada somon balığı ve bir bardak şaraptan ibaret akşam yemeğini yer.
Lokantadan çıkar, sahil boyunca ‘bu yaz ada sensiz, içime hiç sinmedi’ şarkısını ıslıkla tutturur, kent
meydanına geldiğinde kırmızı telefon kulübelerini görünce oraya yaklaşır. Her kulübenin dört bir
yanına yapıştırılmış el ilanları çeker dikkatini. Akla gelebilecek her türden ilişkiye çağıran çeşitli
boyda, cicili bicili el ilanları.
O kentte genelev olmadığını elbette bilir Deniz, o taraklarda bezi tabiatı gereği hiç olmamıştır zaten.
Ne var ki, o akşam oradaki yığınla kağıdın arasından biri, inci gibi bir el yazısı ile yazılmış ve telefon
kulübesinin kapısına iğreti bir şekilde tutuşturulmuştur. İki satırdan ve bir telefon numarasından
oluşan duyuruyu okuması ile onu kapıp telefon kulübesine girmesi bir olur. Numarayı dikkatle
çevirir. Karşısına bir kayıt cihazı çıkar, duyurudaki daveti tekrarlar, adresi verir, üç kez de yineler.
Az sonra Deniz çiseleyen yağmur altında telaşsız adımlarla yürürken göz ucuyla taksi bakınmaktadır.
O bir taksi buluncaya kadar, siz Papa’nın kilisenin ilahi saha çalışmaları kapsamında ona eşlik etmek
için ellerini göğe açarak duaya oturduğunu hayal etmeye ne dersiniz? Taksiye bindiğinde sol
yanındaki deri koltukta bitiveren Papa’nın gülümseyerek bu isteğini açıklayınca Deniz giler. Ama onu
reddetmek için geçerli bir sebep de görmez. Herkes gibi Papa da yalnızdır. Belki herkesten daha çok
ve en çok o yalnızdır. Yalnızlık çeken birine sırf Papa olduğu için farklı davranmak onun adalet
kitabına sığmaz. Ayrıca, merak serserilere verilmiş bir nimet de olsa, Papa gibi birinin o keyiften
birkaç dirhem nasiplenmesinde herhalde sakınca yoktur. Kaldı ki, Deniz’e kalırsa, hiçbir şey değil de
yanlıştan kaçınarak yaşamak mahzurludur. Taksi adrese ulaşınca üç katlı binanın on sekiz zilinden
en üsttekine özenle basılır, otomatiğin sesi çınlar, ana kapı açılır. Asansör yoktur, Papa hevesle Mola
bile vermeden çıkar basamakları.
O gece sabaha kadar binanın üçüncü katındaki tek göz odada neler yaşandığı benim için karanlık,
hiç bilmiyorum. O gecenin ertesinde Papanın tahtını tacını bırakıp din değiştirdiği yolunda bir yığın
söylenti yayıldı. Naif başkan adayının kıtayı baştan başa deniz üstünde yürüyüp geçerek o gece, aynı yerde kareyi tamamladığını savunanlar oldu. Günahkarların günahlarını çıkarıp etrafa yayma
şampiyonu papaz bozması politikacının elinde yarım saatlik epeyce buğulu bir video olduğu ısrarla
yazılıp söylendi. Deniz’in hikayesini dallanıp budaklandırmaya hiç niyetim yok. Zaten tüm bu
yaygaranın bir dizi şehir efsanesi olması ihtimali bana çok daha mantıklı geliyor.
Biz hikayemize gelelim: Yığınla boşluğu olan hikayede gerçekliğinden kuşku duymadığım birkaç şey
var. Telefon kulübesine iliştirilmiş duyuruda şöyle yazıyormuş: ‘Samimiyetle konuşmaya varsanız,
göz falınıza saatlerce bakarım; hiçbir karşılık gerekmez.’. Bunu bizzat kendisi söyledi bana. Bir de o
sabahın ertesinde Çöl Kirazı diye uzun bir şiir yazmış. Şiiri kendi kendine günlerce okuyup durmuş.
Helme diye değiştirmeyi düşünmüş şiirin adını. Kimsenin bilmediği bir sözcüktür diye vaz geçmiş.
Canlı yayında bir televizyon söyleşisinde söyledi, Yalanı yoktur, gerçektir.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir