Zulüm Yetmiş Yedi Renk

Geçen yıl yazmışım. Bu yıl başlık da koydum.
Exupery ve Zweig ile birlikte İstanbul’dan Diyarbakır’a sabah uçağındayım.
Exupery, Küçük Prens’i yakın arkadaşı Leon Werth’e adarken aklında neler vardı acaba? İlkin aklıma bu soru geldi. Letter to a Hostage, Bir Rehineye Mektup adını verdiği yazısının muhatabı Leon ile Küçük Prens kitabı arasında bağlantılar nelerdi? Bilmiyorum. Peki tüm bunlarla bir sığınmacı olarak yaşadığı Arjantin’de Satranç adlı romanı yazdıktan kısa bir süre sonra eşiyle birlikte intihar eden Zweig arasında ortak bir nokta var mıydı?
Bir rastlantı bu iki kitabı ve sözünü ettiğim üç kişiyi aynı zamanda düşünmeme yol açtı. Bu üç kişinin bir ortak yanı çok aşikâr: Üçü de Hitler’in kurbanı olmuş dense yeridir. Satranç ile Küçük Prens ve Bir Rehineye Mektup da Hitler faşizminin ve İkinci Dünya Savaşı’nın korku ve ölüm izlerini yansıtıyor.
Exupery’nin savaşta uçağı kaybolmuş, bugüne kadar ne cesedi ne uçağı bulunmuş. Zweig deseniz, savaşın Avrupa’ya getirdiği yıkıma dayanamamış, ülkesinden uzakta kahrından intihar etmiş. Leon Museviymiş, uzun yıllar boyunca Hitler faşizminden bilinmedik yerlerde saklanmış. Nasıl öldüğünü de bilmiyorum henüz.
Küçük Prens adlı kitabı yıllardan beri bilirim. Leon’a ithaf edilmiş olduğunu görmemiş olmam ise olanaksız, demek ki aldırmamışım. Onun kim olduğunu ve Bir Rehineye Mektup adlı yazının ona yazıldığını bu sabah uçakta öğrenmiş olmam ayrı bir güzellik olsa gerek. Malum, Exupery pilottu. Savaş pilotu.
Uçakta yanımda oturan genç adam İstanbul Fatih’te kebapçı ustası olarak çalışıyormuş. Onun hikayesi bu üç kişinin hikayesinden daha az ilginç değil: kendisi aslen Iğdırlı imiş, abisi hastanede olduğu için bu sabah acilen Vana gitmesi gerekiyormuş. Van uçağına yer bulamayınca, Dbakır uçağına binmiş, Van’a hemen karayolu ile geçecekmiş. Böyle anlatınca ben abisinin ölümcül veya ameliyatlik hasta olduğunu sandım.. Bir kavgayı ayırırken bıçaklanmış meğer. Üstelik onu bıçaklayan genç bir kızmış. ‘Çok da küçükmüş,’ diye anlatmaya devam etti, ‘öz amcasına bıçakla çarşının ortasında saldırmış, tam yedi yerinden yaralamış. Araya girenler olmasa, adamı öldürecekmiş.’
Hikayenin burasında fesat aklıma hemen bir ırza geçme veya taciz senaryosu geldi. Sordukça anlattı Iğdırlı kardeşim.
Kızın babası, yani bıçaklanan adamın abisi birkaç ay kadar önce ölünce, amca, elbette iyilik olsun diye kızlardan ‘oğlumun nikahı altına girin,’ diye ısrar ediyor. Onlar direniyor, amcadan tehditler gelip ahlaksız teklif devam edince… Kızlardan küçük olanı bir gün kapmış bıçağı, carşının ortasında adamı vurmuş yedi yerinden. Şimdi hapishanedeymiş. Bizim Iğdırlının abisinin karaciğeri gitmiş, aşırı kan kaybından Van’da acilde yatıyormuş.
Zulüm her zaman Hitler kılığında gelip silahla yumrukla çıplak faşizm diye beylik sürmüyor her yerde. Kimi zaman namusunu korumak oluyor adı. Kimi zaman aşk veya sevişmek. Kimi zaman evlilik. Vatan millet aşkını saymıyorum bile.
Türlü çeşitli suretlere bürünüyor insanın insana zulmü, can alıyor, hayat karartıyor.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir