Mehmet Karabatak’ın Doğan Kuban alıntısını okuyunca sabahın erinde yazdığım satırları biraz daha berrak hale getirerek aşağıya alıyorum: İlginç saptamalar, diye yazdım.
Şizofrenliğin iki türünden söz ediyor Kuban, ülke sorunlarına ilişkin görüşlerini açıklarken. O yazı sayesinde dünden beri yeniden yoğun olarak kafa yorduğum esaslı sorunumuzu buvesileyle kısaca yazmaya çalışayım: Çoğunluk tarafından paylaşılan bir toplumsal vizyondan
yoksun oluşumuz. İster değerler sistemi, ister felsefe ister kültür, isterseniz hepsini içermek üzere paradigma diyelim. Hemen hemen tüm sorunlarımız sadece bu nedenden değilse bile temelde bu ortak vizyon yokluğundan kaynaklanır. Kökeni tarihseldir, sosyolojiktir,
ekonomiktir… Nedenleri irdelemeye burada gerek yok.
Bu topraklarda yaşayanlar (toplum demekten bilerek kaçınıyorum, yığın veya ahali demeyi de istemiyorum) yüzlerce yıldan beri, özellikle cumhuriyet döneminde, ortak değerler oluşturup üstünde uzlaşarak bir gelecek kurma konusunda başarılı olamadı. Değer veya
felsefe üretme anlamındaki eserleri ve kaynakları zaten çok kıt olan bu toprağın insanları, bu denli kısıtlı birikimden yeterince ortak değer zaten üretemezdi, üretemedi. Bu nedenle başka kültürlerden ve kendisine uzak gelen değerler sistemine ister istemez maruz kaldıysa da, hazmetmeyi başaramadı; sonuçta tıpkı Anadolu coğrafyası gibi göçebe köprüsü olarak iki arada bir derede hatta birkaç cami arasında binamaz olarak tuhaf bir bir yerde kalakaldı. Ne o köprü etrafındaki değerlerden bir harmanlama yapabildi, ne tarihsel müktesebatı ile
uyumlu bir çağdaş değerler demeti oluşturabildi. Bunlar olmadan toplum, toplum olmadan işlevsel bir demokratik devlet ise elbette olmazdı. Genç cumhuriyet sayesinde buradaki ahali veya topluluk, toplum olamadan bir sosyal sözleşme yaratamadan güya devlet hem de
demokratik bir sistem ve kağıt üzerinde çağdaş kuramlar kurdu, çağdaş kurallar koydu. Tüm bunları destekleyen bir toplum ve değerler sistemi olmayınca, en önemlisi çağdaşlığı yeniden üretecek bir üretkenlik sağlanamayınca ülkenin devleti boşlukta, demokrasisi ise
düpedüz lafta kaldı. Kurumlar kurallar var oldu, ne var ki büyük ölçüde şeklen var oldu.
Hukuk devleti gibi başka yığınla çağdaş kavram da içselleştirilemedi, halkta karşılık bulamadı. Sonuçta, hukuka saygılı bir devlet çarkının yokluğunda akılla yönetilemeyen, yeterince üretemeyen ve yabancı kaynak sağlamadan var olamayan, şalteri sık sık atan bir sistemde
kavranan hazin bir ülke manzarası ile karşı karşıyayız bugün.
Bu tuhaf manzarayı oluşturan temel çizgilere yakından bakmak gerek: Üretken ekonomik yapı ve istikrarlı bir siyasal-toplumsal düzen kuramadık, çağdaş hukuku hayatımızın ekseni haline getiremedik, siyasal istikrara da kavuşamadık. Aynı nedenle, kalıcı uluslararası ittifaklar oluşturamadık. Oluşanlardan hep kuşku duyduk. Yabancıya ve özellikle batıya eş anlı olarak duyduğumuz aşk ve nefret ikilemi eğer şizofrenik bir tavır değilse ölçüye gelmez bir kafa karışıklığı ile açıklanabilir. Siz bakmayın şeytanı hep dışarıda arayıp günahı devamlı dış güçlerde bulmamıza. O kafa karışıklığı ciddi meseledir. Avrupa Birliğinin kapısında o kadar uzun süre beklememize ve sonunda ortaklık görüşmelerine başlamamıza karşın şimdi tamamen dışarıda kalmamız en azından kısmen o kafa karışıklığı ve parçalanmışlıkla ilgilidir. Kısacası Cumhuriyet tarihimizin aynı zamanda, krizler ve çalkantılar tarihi olmasının günahını de yine kendimizde ve paradigma yokluğunda ya da çokluğunda belki de ezberlerle perdelenmiş paradigma körlüğünde aramalıyız.
Başka bir şekilde de söylemeye çalışayım:
Ortak bir toplumsal değerler sisteminden, makul ölçüde mutabakat sağlamış somut bir vizyondan yoksunuz. Böyle bir toplumsal vizyon oluşturacak felsefenin dayanacağı kendini hem ekonomik hem düşünsel anlamda yeniden üreten bir düzeni Cumhuriyet dönemindeki
büyük çabaya karşın da oluşturmuş değiliz. Benzetme hoş görülsün: Ergenlik krizi yaşayan çocuk yaşta evlenmiş Yedi Kocalı Hürmüz
gibiyiz. Maymun iştahlı, her şeye sahip olmak isteyen, hiç bir şeye değer vermeyen ve üretmekte uzlaşmakta becerisi kısıtlı ve birbirine düşman değilse de her biri ötekinden alabildiğine kuşku hatta korku duyan yığınla güya insan kaynağı, bunu aşamayan bir ekonomik yapı ve bunu sömüren bir siyasal oluşumla birbirimizi kırıp geçiyor, üretmekle değil patinajla zaman geçiriyoruz; ne kadar var oluyorsak, geçmişin emeğini ve gelecek kuşakların hakkını kemirerek var oluyoruz. Zamanımızı en çok iktidar veya birilerine üstün gelme mücadelesi, yani particilik seçimler, futbol ve diğer yarışmalar alıyor. Hemen her alanda, hukuk ve liyakat yerine kayırmacılık
çıkarcılık egemen. İktidar mücadelesi yolunda her şeyi mübah hatta hak görüyor, ilkesizliği var olmamızın tek şartı sayıyoruz. Çökmeyi, yağmayı, talanı haksızlığı ahlakına kolayca sindiren, geleceği inşa konusunda ufuksuz, lafta ve hamasette ise yücelerden yüce bir
kitleyiz biz. Ne bilim ne de meslek gerek bize. Üretmek de başkalarının işi. Kendi yazdığı tarihle kendi övünen bir yapı. Dışarıdan esen siyasal ve teknolojik akımların ardı sıra, içeriden esen tepkisel esintilerle birlikte savruluyoruz. Böyle bir yapıda, geleneksel silahların dışında her türlü aracın insafsızca kullanıldığı sessiz, genelde örtük ve zaman zaman da açık bir kavga yaşıyoruz. Hiç bitmeyen bu kavganın en görünür hali siyaset arenasında sergileniyor. İktidar devlet kaynaklarının ve bu arada yurttaşlar üzerinde yaptırım gücünün ele geçirilmesi demek çünkü. Onu ele geçiren kazanacak sanıyor. Egemen olduğu ise kesin. Osmanlının çöküşünün artçı sarsıntılarını uzunca bir süre daha yaşamak zorundayız. Var olan yapı bununla nasıl başa çıkacak, belirsiz.
Büyük yıkımlara yol açmamasını diliyoruz.
….
31 Temmuz 2019


