Az önce Midyat’taydım.
Burada pirinç tanesine yazı yazmak epey yaygın bir beceri alanı. Dimyat’a pirince gidenlerin bulgurdan olduklarını ise herkes bilir.
Dimyat, Mısır’da siyah pirinci ile namlı bir kentmiş. İskenderiye’ye yakın. Bilmezdim. Bugün Midyat’ta öğrendim.
Hamza’yı da bilmiyordum. Midyattan birkaç kilometre ötede, Hasankeyf’in tepesindeki tek gözlü bir evde öyle tomurcuk gibi bir bebek, o tepeye tırmanırken karşılaştığımızda öğrendim adını. O taş yolun tepesine yaklaşmıştım ki dik patikanın ortasında oturmakla tutunmak arasında gidip gelen bir tatlı salınışla Hamza çıktı karşıma. İlk aklıma gelen onun eşi bulunmaz gülüşünü resmetmek oldu. Bir yandan ona bakarken bir yandan telefonun kamerasını açmaya çalışıyordum ki Hamza yerden kalktı paytak paytak yokuşu inmeye başladı. Evden çıkan dedesi yanından geçerken, ona tutunmak için şalvarına uzandı. Yaşlı adam aldırmadı, bastonunu vura vura bu arada sürekli mırıldanarak geçip gitti. Derken babası çıka geldi aşağıdan, kucağına aldı Hamza’yı. Resim çekmek için izin istediğimde konuşmaya başladık. Oğlanı kucağından indirince aşağıdaki resmi ricam üzerine arkadaşım Sedat çekti. Bığıldarken sürekli gülümsüyordu Hamzacık ve bir zaman sonra sular altında kalacak Hasankeyf’in ucundaki binlerce yıllık mekandaki hüzünden tamamen habersiz o bebeksi bakış, nasıl desem, biraz ağır geldi bana.
Babası ile konuşmaya daldık. Pirinç tanesine kıl fırçalarla yazı yazmayı geçen yıl öğrenmiş.
Evini öyle geçindiriyormuş. Merakımdan sordum:
-Neler yazıyorsun pirinçlere?
-İsimler yazıyorum, diye yanıtladı. Yani en çok isimler.. Çocuklarının ismini yazdıranlar oluyor, analarının, eşlerinin, sevgililerinin…
-İsimlerden başka? Özledim seni çok, sana aşığım, çok seviyorum seni, ya seninim ya toprağın, diye yazdıranlar da vardır muhakkak, diyerek deştim.
-Oluyor, ama çok değil. Bir de, o kadar uzun söz sığmaz, dedi, zaten lafın iyisi kısa olur.
-Haklısın, dedim. Peki, Hamza için yazacak olsan..
Hamza’nın başını okşadı.
-Yazmam, dedi mahcup gülerek. Bir kelime yetmez. Üç kelimeye de sığmaz.
-Olsun, dedim. Yazma da söyle bana.
Durdu, yere bakıp yöresine bakınıp düşündü. Birden aklına geldi.
-Sığsa ne yazardım, biliyor musun?
-Ne yazardın?
-Bahtın açık olsun yavru, diye yazardım.
Bahtı açık olsun. Allah utandırmasın.
Eylemler yerine dileklere sığınmak, dilekleri pirince sığdırıp okutmak.
Hamza’nın annesi babası dedesi ve kendisi birkaç ay sonra, şimdi Dicle’ye yükseklerden bakan ve o zaman suyun altında kalacak bu tek gözlü odadan sosyal konutlara taşınmış olacak. Mecburen.
Hayat bu kadar. Çoğu şey mecburen.
Hamza büyüdükçe bunu da öğrenecek.
Pirinçten ve dilekten ötesi varsa, Hamza’nın hayaline ve gücüne kalmış onu gerçekleştirmek.
Yine mecburen.
Fotoğraf
https://www.facebook.com/100001062050160/posts/2414179421960769/

