KURGU ve GERÇEK

 

KURGU ve GERÇEK
Bir Fincan Kahvenin Kırk Bir Yıllık Hatırı

“İnsanların aptallığı her şeye bir cevap bulmalarından gelir.

Romanın bilgeliği her şeye bir soru bulmasından gelir.

Don Kişot dünyaya çıktığında, dünya onun

Gözleri önünde bir sırra dönüştü.

İlk Avrupa romanının, romanın tüm sonraki 

tarihine bıraktığı miras budur.

Romancı, okura dünyayı bir soru olarak algılamayı öğretir.

Bu tavırda bilgelik ve hoşgörü vardır.

Kutsal kesinlikler üzerine kurulmuş bir dünyada roman ölmüştür.

Totaliter dünya, sorulardan çok yanıtların dünyasıdır.

Orada romanın yeri yoktur.”

Milan Kundera, Kahkaha ve Unutuşun Kitabı.

  • “Her nesil, kuşkusuz, 
  • dünyayı yeniden kurmakla yükümlü olduğuna inanır.
  • Benim neslim ise bunu yapamayacağını biliyor.
  • Ama görevi belki daha büyüktür: 
  • dünyanın yok olmasını engellemek. 
  • Albert Camus

Herkes bir gölge peşinde.

O gölgenin, bazen gerçeğin ve adaletin peşinde koşanların gölgesi olduğunu umarak.

Ben de bir gölgeye hizmet etmeye devam edeceğim.

Gölgenin gerçek, gerçeğin gölge olmadığını umarsızca umarak.

Anonim

İçindekiler:

1  DİNMEYEN BİR YAĞMUR ALTINDA  4

2 ANİTTA İLE RESSAMLAR TEPESİ 24

2a BAKARSAN BAĞ BAKMAZSAN DAĞ 32

3. PARİSTE SÜRPRİZLER YARIŞIYOR  43

3a. EMİN’İN SÜRPRİZİ 43

3b. ANİTTANIN KARŞI SÜRPRİZİ 50

3c. SUNUM SÜRPRİZLERİ 52

3d. SUNUM SONRASI ECO SÜRPRİZİ 64

4. AŞKIN KÖZÜ KÜLLENİNCE  69

5. MESAFELİ BİR AŞKIN HAZİN HİKAYESİ 88

6. ROALD DAHL: TROLİ’nin DERİSİ 96

6a. ISLAK DALGALANAN BAYRAK 103

6b. BAKMA GÖZLERİNE KIZIN DEDİ ŞEYTAN 110

7. BEŞ BENZERİN TERAS KUMPASI 125

7a. KALP Mİ BEYİN Mİ? 138

8. İMZASIZ BİR NİKAH TÖRENİ— Karşıt Gruplar Çatışıyor 151

9. LİZ BİR KAYBOLUP BİR GÖRÜNÜNCE 165

10.TURUNÇ AĞACININ ALTINDA LİMONATA 174

11. GİRNE YAT LİMANINDA LİZ 187 

11a. ADADA BERGAMOT KOKULU VEDA 196 

11b. KIBRISTA BİR EĞİTİM ADAMI 203

12. ANKARA’da AMCABEYLE SEHER’in İTİRAFI 214

12a. ORUÇ SONU ÖFKE: Büyük Mesafe Meselesi 240

13. EMİR KOMUTA ANİTTA’DA 261

14. KALBİ KIRIK ADAM YANILIYOR 281

15. OTEL ODASINDA BİR İLK ve KUZEYİN KARLI KIŞI 290

16. ŞEYTANIN İKİNCİ GECE SORGUSU 298

17. KARAMANIN KOYUNU 303

DİNMEYEN BİR YAĞMUR ALTINDA

Gök buluta kesmeden şakır şakır yağmur yağdığını gördünüz mü hiç? Hem de güneşli bir havada. Yaz serpintisi gibi başlayan, renkten renge girerek bardaktan boşanır gibi inen bir yağmur. Öylesini uzun seneler sonra, ikinci ve son kez o adada gördüm.

Başkent Oteli’nin önündeki caddede kitapçı vitrinine bakıyordum, yağmur bastırınca dükkâna attım kendimi. Girerken çıngırak çınladı, köşedeki masada hoş bir kız kitabını okuyordu, başını bile kaldırmadı. Dönüp vitrinin arkasından dışarıya baktım. Daha şiddetlenmişti. On beş yaşlarında bir kızla birkaç erkek çocuk, caddede, portakal renkli lastik bir topun ardından koşturuyordu. İri yarı bir simitçi, yıkık bir duvarın üstüne tablasını koymuş, müşteri kolluyordu.

Yağmura aldıran yoktu. İçerdeki kız da öyle. Girdiğimi de fark etmemişti. Gözleri kitabında, başka dünyadaydı. 

O günkü gariplikler o kadarla kalmadı.

Yağmur şiddetlendikçe her yanı allı morlu bir ışık seli sardı. Caddeden denize doğru akan suyun üstünde süzülerek uzaklaşan lastik top… Topun ardından koşturan çocuklarla bıyığını burarak onları seyreden simitçi… Hepsi birden, aynı anda kayboldu. 

Gök bir uçtan bir uca, griden turuncuya, tekrar griye çok geçmeden de paslı bir griye boyandı. Ufuk bir sararıp bir kararırken bahçelerdeki turunç, limon, portakal ağaçları tek tek mora döndü ve hava daha kararmaya başladı.

Dışarıya baktıkça ter bastı, içeriye döndüm. Raflarda koca koca kitaplar. Masasında kıpırdamayan kız. Bir kitaplara bir kıza göz atıyor, aklımı yağmurdan yine de alamıyordum. Dönüp dışarıya baktım, her yer ağır ağır  kararıyordu. Yağmur şiddetlenip hava karadıkça o felaket günü canlandı gözümün önünde. İki göz evde,

tavandan su iniyordu yatağıma. Annem tava tencere yetiştirmek için koşturuyordu. Yaşar kucağındaydı.  Hava daha karardı. Gaz lambasını yaktı, cam kenarına koyarken sesi titriyordu.

—Kıyamet kopuyor herif, diye fısıldadı.

Babam yatağın üstünde oturuyordu, sesi çıkmazdı pek.

—Rahmet değil bu felaket, diye mırıldandı önce. 

Yağmurun sesi odamızı doldurunca, sanırım korktu.

—Allah’ın gazabı yağmur olmuş, yağıyooo, diyerek kendi kendine konuşmaya başladı.

Hava iyice kararınca, yerinden sıçradı:

— “Güneş tutuldu, güneş tutuldu,” diye bağırdı.

Korktum. Nasıl tutulurdu, kim tutardı güneşi?

Çocuk aklımda cevap hazırdı: 

Cinlerle perilerle birlikte devler ejderhalar, illa da kuyudan çıkan cadılar, olsa olsa onlar tutardı tabii. Ninem anlatırdı onları. Sabahtan akşama cam kenarında oturur, gelip geçenler hakkında haberler verir, cinden, şeytandan, iblisten, Azrail’den söz etmediği zamanlarda döner döner aynı masalları anlatırdı. Bazen bana, bazen babama, çoğu zaman da kendi kendine.

İşte, onun masallarındaki bütün kötü yaratıkları hepsi birlik olmuş, güneşi tutmuşlardı. Kaf Dağının ardına götürseler, bir hamlede bin adam yutan devler şahının önüne koysalar, kim kurtaracaktı güneşi? Tabii ki bizim cengaverlerimiz. Kırk atlı ile kırk bin kişilik dev orduları yalın kılıç da yenerlerdi onlar. Her biri yedi canlı birer devdi, karşılarına kim çıksa yenerlerdi.

Güneşi kurtarma seferi hemen başlamıştı. Kılıç şakırtıları yağmur sesine karışıyor, güneş düşmanlarına, gürül gürül gök de gürlüyordu. Çalınan teneke davul seslerine, arada bir patlayan mavzer sesleri karışıyordu. Şimşek her çaktığında, annemle babamın yüzü bir görünüp bir kayboluyordu. 

Güneşi kurtarma savaşı şiddetli olurdu tabi, o yüzden birkaç kez yer sarsıldı. Bir keresinde fanus düştü, çul tutuştu… Mutfaktan kap kacak bardak sesleri geldi. Annem kardeşimi yatağın üstüne bıraktı, çulu söndürmeye koştu. Yaşar kucaktan inince ağlamaya başladı.

Hiç bağırmazdı babam.

—Zelzele oluyor, diye haykırdı o gün.

—Sallanma da kalk herif, dedi annem, kalk da gidek.

—Kıyamet kopuyor be kadın, nereye gidecen bu havada?

—Kıpırda hade. Dam üstümüze çökecek, hade kalk.

Babamın karaltısı ağır çekimde kalktı yatağın üstünden, üç adam attı atmadı, eşiğe çöktü.

–Bizi gazabından esirge ya rabbi, diye duaya başladı orada.

Sallanıyorduk, annem babamın üstüne bir şeyler örttü, bana ceketimi giydirdi, kendi başına da bir şeyler sarıp çarşafını giydi. Yaşarı kucağına aldı, elimden tutu. Kapıyı açtım, yelle yağmur birlikte çarptı yüzüme.

—Eteğimi tut Emin, eteğimi iyi tut, dedi annem.

Koluna sarıldım annemin.

Bağırışlar haykırışlar duyuyordum, minarelerde ezanlar dualar. Birileri, karanlıktan ‘bu yana, camiye, camiye doğru’ diye sesleniyordu. Değiştirdik yolumuzu, birkaç asker çıktı karşımıza. Fener vardı ellerinde. Önce yüzümüze, sonra yola tutuyorlardı.

—Eteğimi sakın bırakma Emin, diyordu annem.

Güneşi, savaşı, yedi canlı cengaverleri, unutmuştum. Annemin eteğini çekiştirdim.

-Babam da gelsin, babamı bekleyelim.

-O kendi gelir, dedi. Sen beni bırakma.

Cami avlusu aydınlıktı. Koca bir lüks koymuşlardı bir kürsünün üstüne. İçerisi ana baba günüydü, girişte bekleyenler çoktu. Yağmur berbat yağıyordu. Su basmıştı avluyu, avlunun kapalı bölümüne Kızılay çadırları kuruldu. İstanbul’da her cuma namazı çıkışında bir abi ve üç beş arkadaşla hücresine gidip duasını nasihatini alarak elini öptüğüm merhum hocamdan on yıl sonra öğrenecektim; avlunun o kısmına ‘son cemaat yeri’ denirmiş. 

Oradaki çadıra girer girmez, kıbleye dönüp diz çöktü annem, birkaç kez secde etti. Benim aklım bir güneşte, bir babamdaydı. 

Epey bir zaman sonra, askerler çorba dağıttılar, şilteler örtüler getirdiler, kazak yelek, tulum mintan verdiler. Güneşi kurtarma savaşı bitmemişti ki arada bir sarsılıyorduk. Her sallanışta nara atanlar oluyordu. Bizim müezzin de her defasında can havliyle bağırıyordu.

—Şehadet getirin, şehadet getirin…

İçerideki cemaat üst üste şehadet getirirken annem çadırda Yaşar’ı göğsüne bastırarak dua ediyordu.

Ne zaman akşam oldu ne zaman gece, fark etmedim. 

Altımda kuru hasır üstümde kalın bir örtü anneme sarılıp uyumuşum. Ezanı da duymamışım. Uyanıp da günü aydınlık görünce dünyalar benim oldu. Kahramanlarımız kazanmıştı zaferi. Yaşar annemin kucağında tatlı bir uykudaydı. Yağmur durmuştu. 

Avluda birikmiş suyu görünce dilimin damağımın kuruduğunu fark ettim. Abdesthaneye gittim, sular akmıyordu. Çadıra dönüp başımı annemin dizine koydum, uyumuşum. Annem dürtmesiyle kalktım. 

—Yardım edin, diyerek ağlıyordu biri avluda.

Birileri de küfürler ediyordu. Annem sararmıştı.

—Kavga var, deyince, çıktım hemen.

Üç kişi bir olmuş Ahmet abiyi dövüyordu. Sakallı biri araya girecek oldu, ona da vurdular. Onlar vurdukça Ahmet abi ağlıyordu, kan da vardı çenesinde, bir ara   ellerinden kurtuldu, kaçtı sonunda.

Çadıra girdim. 

—Ahmet abiyi dövüyordu üç kişi dedim.

Ne şaşırdı, ne ahlanıp vahlandı. Ahmet abiyi sevdiğimi de bilirdi. Mahalle takımında oynardı, iyi kaleciydi. Liseye gidiyordu.

—Ağzından burnundan kan geldi, dedim. Kaçtı da kurtuldu, dedim.

—Yazık, dedim. Kimsesi yok diye dövdüler onu.

—Elin namusuna bakmış, cezasını bulmuş, dedi. Hak etmiş.

O zaman anladım. Lise yıllarımda yurttaki abiler de söylerdi. Elin namusuna kem gözle bakmanın cezası ağırdı. Kızlardan uzak durmak lazımdı, yoksa başın belaya girerdi.

 

Ahmet abiye acımıştım ben, annem oh olsun çekecekti neredeyse. Ben annemi merak ediyordum, annemi söyleyemiyordum. 

Bir ara, ekmek peynir zeytin dağıttılar askerler. Çok tuzlu çok da siyah diye zeytin yemezdi annem, ben onunkileri de yedim, abdest yerine gittim, su yoktu. Kovalarla su geldiğinde çocuklarla koştum hemen. Birkaç tas, üç beş cam bardak vardı. Çocuklara melamin bardaklar düştü. Üç bardak üst üste içtim, bir daha istedim, vermediler. 

Melamin bardaktan suya sinmiş Arap sabunu kokusu, o günden sonra her şeyden aziz oldu bana.

O günün üstünden yirmi yıl kadar geçmişti, Paris’teydim. Anitta ile en masum zamanlarımız. Ressamlar tepesine bile çıkmış değildik daha. Sorbonne çevresindeki kafelerden birinde sohbet ediyorduk. Melamin bardağı, son cemaat yerindeki susuzluğu ve Arap sabunu kokusunu hayatımda ilk kez ona anlattım.

 

—Misk kokusuna bile değişmem o kokuyu, dedim.

Çok şaşırdı. Melamini hiç duymamıştı. Arap sabunundan da haberi yoktu. O sabunun melamindeki keskinleşen kokusu bizim ilkokuldaki çocuklar, yetiştirme yurdundaki abiler arasında çok meşhurdu. Çayı bile kahvaltıda o tabaklardan kaşıkla içer, okulda Amerikan süt tozundan yoğurdu da o tabaklardan yerdik. 

Caminin son cemaat yerindeki ikinci günümüzde Cuma selası okunurken taş okula taşıdılar bizi. Oradaki sınıflar da tıka basa doluydu. Ders aralarında oyun oynadığımız avluda, çadır kuruyordu asker abiler bize. Yağmur dinmişti, güneş açmıştı, çadırımız da olacaktı.

O gün ikindi okunurken annem beni mahalle komşumuz bir ablanın ninesine bıraktı, bir koşu eve gitti, döndüğünde:

—Bizim dam çökmüş, dedi komşulara.

Ağladığı gözlerinden belliydi.

—Ahır da yıkılmış, dedi.

Bir keçimiz birkaç tavuğumuz vardı. Onları ben yemlerdim. Ahırdan haber verip hayvanları anmayınca, hemen anladım. Sel önüne katıp götürmüştü onları. Babamı da anmadı.

–Babam, diyerek baktım yüzüne.

—Şükür kurtarmışlar onu, iyileşince gelir, er geç gelir, dedi.

Başımı okşarken eli titriyordu.

—Tez gelir inşallah, dedi, etrafımızdaki komşular…

Kalkıp abdesthaneye gittim, orda sular akıyordu, ağladığımı annem anlamasın diye yüzümü yıkadım. Babamı bir daha sormadım. O da bir şey demedi. Daha ben küçükken doğan iki kardeşimden biri üç öbürü iki ay yaşamıştı. Ömrü uzun olsun diye üçüncünün yaşar koymuşlardı adını, o da felaketten sonra ancak bir hafta yaşadı. 

‘Allah verdi, Allah aldı’ demişti annem, burnunu çeke çeke günlerce ağlamıştı. Ben ağlamadım. İki kardeşim gibi o da ölecekti, biliyordum. Annem onu her cuma sela okunurken hocaya götürüp okutuyor, dönünce beşiğinin başında oturup yüksek sesle dualar sureler okuyordu. Emzirirken öpüyor, çiçek koklar gibi kokluyordu. Ben uzak durdum. Ölecekti, biliyordum. Öbür kardeşlerim öldüğünde, annemle çok ağlamıştım. Yaşara ne dokundum ne gömüldüğünü gördüm ne de ağladım.

Okuldaki çadırda beş gün kaldık. Yaşarın gömüldüğü gün, Fettah amcam at arabasıyla geldi, evden yataklarımızı, başka eşyalarımızı topladı, ben defterimi kitaplarımı aldım. Annem hep öksürüyor, ağlıyordu. O gün köydeki üç göz evine taşıdı bizi amcam. Yolda hiç konuşmadı. Ertesi günden itibaren yerli yersiz bağırmaya başladı. Annem hep halsizdi, sık sık öksürük tutuyordu onu.

Küçük yengem hamileydi. Bebeği düşmesin diye ayağa kalkmıyordu hiç. Büyük yengemin çocuğu yoktu, cezvede türlü türlü otlar kaynatıp içiriyordu anneme. Ne otlar ne haplar, şuruplar, ne de iğneler yaradı anneme. O da ayağa da kalkmaz oldu. Hoca getirdiler, muska yazdı, dua okuyup yüzüne üfledi, gitti. Sonra nefesi daha kuvvetli diye başka bir hoca getirdiler, başını ayağını ovdu annemin, okunmuş su içirdi. Ancak birkaç gün daha dayandı annem. 

Onlar anamı gömerken kaçtım mezarlıktan. Amcam öfkeden delirdi. Peşime düştü. Yakaladı beni. Bir mezar taşına yatırdı, vurmaya başladı. Yengem geldi, tuttu elini.

—Öldürüp de katil mi olacaksın be adam, diye zor kurtardı elinden beni.

Annemin yası bitti, büyük yengem namazdan önce uyandırdı beni ertesi sabah. Bir donla birkaç parça giysiyi, bir de defterimle kitaplarımı azık torbamıza koyup elime verdi. Amcam beyaz eşeğinin sırtına bindirdi beni. Çok severdi beyaz eşeğimi hem sever hem döverdi. O döverken anırırdı hayvan.

—Bu kancık makamla anırıyor valla, diye övünürdü.

Amcam beyaz atına bindi, gün ağarınca yola çıktık. Öğlene doğru köyün birinde mola verdik, mescitte namaz kılıp azıklarımızı yedik. Beni eşeğe bindirirken başımı okşayacak olduğu, elini kaldırınca vuracak sandım, irkildim. 

Önce gerildi, sonra dudaklarını büktü, sonra da tatsız bir suratla sırıttı. İlk ve son kez o zaman, dudaklarını ısırıp başını iki yana salladığında pişmanlık duydu sanırım. Aynı gün öğleden sonra Karaman’da yetiştirme yurduna yazdırdı beni, eşeğin yularını atın kuyruğuna mı eğerine mi bağladı, bilmem; bindi atına, gitti. 

Beni artık kimse dövmeyecek diye sevindim. Sonra da çok döven oldu, öyle öldüresiye döven çıkmadı.

Adaya gelişimden beş yıl önceydi. O günlerde İsveç’e çalışmaya yeni gelmiş bir köylüsüyle Stockholm’de odamda andık amcamı. Bizim bölüme temizlikçi olarak girmiş. Onu iyi tanırmış.

-Partici oldu, çok zenginledi, dedi.

Karaman’da Konya’da ekmek fırını açmış. Oradan Ankara’ya geçmiş, derken İstanbul’da inşaatçı olmuş. Artık koca koca binalar yapıp satıyormuş. Bir da sunta fabrikası açmış. Devlet kapısında sözü geçermiş, ama ne yanında iş vermiş ne de başka bir yerde iş bulmuş ona.

Amcamın zenginliğini allandıra ballandıra anlatırken bir yandan da bana yakınıyordu. Ben amcamı hiç değil, büyük yememi de değil, en çok küçük yengemi merak ediyordum, sonunda çocuğu oldu mu acaba, olmuşsa yaşamış mıydı? Sorsam çiğlik olurdu. O makamla anıran eşeğin sonunu soramadım. Ama nedense, duyarsa duysun diyerek bu kez sakınmadım, olduğu gibi söyledim oğlana içimden geçeni.

–Sağ olsun, var olsun. Fettah amcam benden uzak olsun.

….

Amcam da Karaman da yıllarca uzaktaydı artık…

İstanbul’da cemaat, tarikat, devlet yurtlarında kaldığım yıllar geride kalmıştı. Güzel ülkemizi onlardan kurtaracağız dediğimiz be sabah akşam dövüştüğümüz karşı kamplar buharlaşmıştı. Kalan kavgalar varsa, onlara da uzaktım artık. O deli yılları, sağ omzumda bıçak, sol ayağımda bir kurşun yarısı ile ucuz atlattım. Elbette abiler sayesinde… Onlar ve bizi koruyan hocalar sayesinde Londra’da yoğun dil kursu, ardından doktora programı, sonra da asistanlık… 

Son durak, Stockholm üniversitesinde öğretim üyeliği.

Yeşil Adada nefis bir Mayıs baharı, tatilimin ilk günü kuşluk vakti hızlı başlayan yağmurdan kitapçı dükkanına sığındım. Yağmur şiddetlendi, yer gök renkten renge girdi, sonunda ortalık iyiden iyiye kararınca o felaket günü ile tüm çalkantılı geçmişimi hatırladıktan sonra, dükkandaki kitap dolapları arasında kendi kendime sordum: O berbat günü, o güneş tutulmasını burada da bana anımsatmak hangi insafsızın marifeti, kurgusuydu acaba?

O vicdansızı arar gibi bakındım. Her şey karaltı halindeydi, kız masasında, kitap dolapları yerli yerinde. Yağmurun şakırtısı kulağımı tırmaladığında, hava kararması ile o berbat günü yaşardım. 

Yerli yersiz bir sürü şey gelirdi aklıma. O dükkânda da öyle oldu. Keşke Ümit koysalardı adımı, dedim içimden. Orta okulda çok istemiştim. Adını yaşar koydukları kardeşim birkaç aylıkken gitmişti, belki ondan. Annem Muhammet Emin de derdi bana, öyle içerden öyle yürekten söylerdi ki titrerdim korkudan. Ne olursa olsun, ümit olmak bence daha iyiydi.

Ümit bizim golcünün adıydı çünkü. Almancıların izne gelirken getirdiği pilli radyolardan can kulağı ile maç dinlediğimiz günlerdi. Gol krallığına giden o yılların uzun saçlı büyük golcüsü Ümit’i çok severdim. Film yıldızlarının en güzeli, yeşil gözlü, fidan boylu eski güzellik kraliçesi fındık burunlu artist onun sevgilisiydi. 

Benim karım da çocuklarım da bir gün olacaktı, sevgilim hiç olmayacaktı. Abiler öyle diyordu. Öğretmenlerimiz de. En azından golcü Ümitle adımız ortak olsun istemiştim, abilere dileğimi söyledim. Müdüre çık, dediler, anında tırstım. Gerçi iki sene önce, yirmi çocukla birlikte onun kucağında sünnet olmuştum. Kirvem de sayılırdı. Ama yine de korumaz, el gibiymişim davranırdı. 

Bir hafa sonu, azarı tokadı göze aldım, kapısını tıklatıp odasına girdim, koyu çayını içiyordu. Adımı değiştirmek istediğimi duyunca ters ters baktı. Baba derdik ona, çok da korkardık.

—Fettah amcan mahkemeden karar çıkarırsa olur, dedi.

Adımı değiştirmek hatırına bile onu görecek değildim, o da yurda gelecek değildi.

—Neden değiştireceksin bakayım adını evladım?

—Ümit olsun istiyorum, dedim.

–Olur olmasına da annenin babanı ruhu sızlar mezarda oğlum, adından vaz geçmek ahlaklı bir insanın yapacağı iş midir? Olur mu hiç!  Adınla yaşa, adınla ecdadınla milletinle devletinle gurur duy. Senin adın gibi güzel ad mı var!

…….

Adada kitapların arasında olduğumun ayırdına varır varmaz dışarıya baktım. Hava açıyordu, yağmur dinmiş değildi de biraz dinleniyordu. 

Ümit dediğim cingöz canlandı içimde.

—Güneşi kurtarıyorlar, derken gözleri ışıldadı.

Ve gerçekten de bir mucize oldu. Görünmez bir el, bir düğmeye bastı, bıçakla keser gibi kesti yağmuru. Güneş parladı, dükkân aydınlandı, ben ferahladım. Ve kız da başını kaldırdı masadan. Şişeden çıkan cin gibi karşısında bitiveren o ezik kadınla konuşmaya başladı.

-Özür dilerim Bayan, diyordu ona, Bay Oscar’ın telefonunu ondan izinsiz veremem size. Buna hakkım olmadığını bilirsiniz.

-Bana adresini verin o zaman.

-Çok üzgünüm, yapamam. Gördüğümde aradığınızı söylerim. Ne yazık ki, bütün yapabileceğim bu.

-Şimdi adada mı? Bir iyilik edin, bari bunu söyleyin bana, lütfen.

-Bilsem söylerim. Dün de söyledim size. Son kez iki hafta önce gördüm, İstanbul’a gidecekti. Sonrasını bilmiyorum

Garip yağmurla başlayan her tuhaflık gibi bu konuşma da kurgunun parçası gibi geldi bana. Yıkık görünen kadın da herhalde bizim yönetmenin figüranlarından biriydi.

Bütün bunlar hayaldi belki, ama kesinlikle düş olamazdı. Geç uyumuş, erken uyanmıştım. Çantamda diş fırçamla tıraş sabunum yoktu, unutmama canım sıkıldı. Odamın balkonuna çıktım, Akdeniz’in enginliğini seyrettim. Güneş ufuktan yükselmeye başlamıştı, odam güzeldi, havada çiçek kokusu vardı. Üstümde yol yorgunluğu da yoktu, az uyumuştum ama derin uyumuştum.

Çarşaf gibi denizin üstünde yükselen güneşe, bahçelere, portakala ve turunç ağaçlarına bakarken düşündüm. Onca güzelliğin içinde tatsız şeyler düşünmemin hiç manası yoktu. Bir ay önceki Londra seyahatimde ne tıraş sabunumu ne diş fırçamı ne de başka bir şeyi unutmuş değildim. Her seyahatimde ben hazırlamıştım bavulumu, unuttuğum hiçbir şey olmadı. Oldu ise hatırlamıyordum. Öyleyse canımı sıkmamın gereği yoktu. Aylarca Stockholm kışının buzlu, boğucu havasına katlanırken, bu adada güneşli bir tatil hayal etmiştim. Tadını çıkarmalıydım.

Geçen ay araya giren Londra seyahati de yorucuydu. İlk günümde, Anitta resmen el koyup Belfast’a kaçırdı beni. Birinci gece baş başaydık, biraz hasret giderdik. Belfast’ta ikinci gece tek kelimeyle berbattı. Bir tek Çarli vardı karşımda, bir de çirkin itirafları. Ertesi gün, salonda uçağa çağrılmayı beklerken Anitta’yı üzmeyecek şekilde durumu söyledim: Çözüm vardı, kolay değildi ama mümkündü. Üç yetişkin insan ve paylaşılmış uzun bir geçmiş. En az on yıldan beri sürüp giden, bir bakıma hepimiz için zorlu ve sorunlu bir düzen.

—İtiraf edelim. Zaman zaman işkenceydi, dedi Anitta.

Doğruydu. O düzeni değiştirmek istemekte haklıydı. Ama her şeyi bugünden yarına bozmak, üçümüzü de sarsacaktı.  Bunu ona açıkça söyledim, Çarli’nin bana anlattıklarını bilsen korkarım ki yıkılacaksın,’ demedim, diyemedim. Bedeli herkes için ağır olacak, gibi bir şey de söylemedim. 

Ona karşı hem dürüst kalmayı hem de Çarli ile olan bağını kirletmemeyi başaracak şekilde nasıl konuşacağıma bir türlü karar veremiyordum. Durumumu anladı.

—Kıvranıp durmasana Emin, dedi. Acısız sancısız değişim yok, olmaz; bilmez olur muyum hiç.

Yedi ülkede çok satmış üç kitabın yazarı, seçkin bir uluslararası ilişkiler uzmanı değişimin zorluğunu tabii ki bilirdi. Ama kişisel ilişkiler başkaydı, bir bağın zincir haline geldiğini fark etmek insanın çok zamanını alırdı. İki yanı da karşılıklı besler bildiğin ilişkide, sömürüldüğünü keşfetmek kolay değildi, o keşfin iğrençliğine dayanmak da zordu, onu hayatından koparıp atmak da.

Çarli’nin Belfast’taki ikinci gecede anlattığı sırlar taşınır katlanılır gibi değildi. Ama ne kadar acele edersek, hasar da o ölçüde ağır olacaktı. Böyle demedim,

—Hasarı azaltacak yollar bulmalıyız, üçümüzün de iyiliği için gerekli, dedim sadece.

—Ne var aklında?

— Çarli’yle biraz daha konuşmamız gerekecek, dedim, rahatladı. 

O değil, ben konuşacaktım Çarli ile, Belfast’taki ilk gecede istemişti bunu.

—Ne zaman, peki ne zaman geleceksin sen?

—Önce şu ada tatili, dedim. Ardından, Stockholm’de kalırım birkaç güm, sonra Belfast.

—Benim acelem var Emin. Gonja bebeğimi doğurmak istiyorum artık, derken yüzü karıştı, gözleri doldu.

On beş yıllık yaranın sızısını ben de bir kez daha duydum yüreğimde, o adı bulduğumuz gün. O günüm  tazeliği ile kucakladım onu. Uçağa girene kadar tuttum kendimi. Koltuğuma oturunca boşaldım.

Belfasttan ayrıldığım günden beri düşünüyordum. Üçümüzü birbirine bağlayan düğümü, büyük sorunlara yol açmadan, nasıl çözerdik? Tatilimin ilk sabahı odamın balkonunda kahvemi içerken de düşündükçe daraldı içim. Şeytan fısıldadı:

—İlahi Emin, bu kadar bir yükün altındasın, böyle bir adaya gelmişsin, yüzmek, eğlenmek, bol bol uyumak yerine, niye kafanı bu meseleye takıyorsun?

—Hiç akıllıca değil diyorsun. Başına gelsin de gör, dedim de çok güldü.

—Hadi bu mesele neyse de diş fırçasını tıraş sabununu da dert etmektesin. Unutmuşsan, unutmuşsun. Yeryüzünde unutmayan mı var? Atla deve değil ya, çıkar yenisini alırsın.

Evet, yenisini alırdım. Neden aklıma gelmemişti ki! Kalktım, toparlamdım, duştan sonra sahile indim. Sabah güneşi nefisti, hava da henüz ılıktı. Biraz yürüdüm, nasılsa bir dükkân bulurum diye caddeye çıktım sonra. Çok tenhaydı cadde. Tek katlı evlerin bahçelerini seyrederek yürüdüm. Portakal ve limon ağaçları arasında renk renk güllerle karanfiller bahçelerin duvarını aşıp kaldırıma taşmıştı. Karşıma küçük bir kitapçı dükkânı çıkınca durdum. Vitrindeki kitaplara bakarken o müthiş yağmur bastırdı.

Acayipti. Birkaç saniye geciksem, sudan çıkmış balığa dönecektim. Girerken çıngırak çaldı dükkânda, ileride masasında oturan genç kız kitabına dalmıştı. Üstümü silkeledim, vitrinin arkasında durup dışarıya baktım. Yaz yağmuru gibi gelip geçer sanmıştım. Durmadı. Dükkânın içine doğru yürüdüm. 

Kitaplara göz attım, sonra da kıza. Bir anda her yer, raflar ve kitaplar bile renkten renge girerken bir kez daha dönüp dışarı baktım. Rengarenk yağmur, yağmurla ıslanan hava, bu dünyadan başka alemlere uçmuş gibi kitabına kapanmış kızı benimle bütünler gibiydi, gizemli kız bundan da habersizdi. 

Her şey garipti. Kurgu bunlar, kafana takma, dedim kendi kendime. Hepimiz herkes ve bunca şey, tümü aynı anda… Üstelik kitap dolu bir mekânda. Hepsi birden, kendiliğinden oluyordu, öyle mi? İmkânı yok, olmazdı, olamazdı.

Benim şeytan bu kez de bilge kılığında çıktı karşıma.

—Sakın o keçi sakallı herife aldırma Emin sen, dedi. 

Keçi sakallı bizim yönetmendi.

—Dünya âlem ne derse desin, hiç takma kafanı, yağmuru da boş ver; Karaman’ı, Belfast’ı, Çarli’yi, bütün geçmişi, hatta geleceği. Yani her şeyi. Hatta iç ve dış düşmanları da. Hepsini sil, at kafandan. Günü yaşa sen. Gerisini merak etme sen.

—O kadar yükten kurtulmayı kim istemez azizim, ama biliyorsun olmuyor işte!

—Olur olur, tam olmuyorsa olduğu kadar olur. Yeter ki sen iste, şimdi bana laf yetiştirmeyi bırak da şu tatlı kıza alıcı gözle bir bak. Allah’ını seversen bak. İyice bak.

Heykel gibi, kımıldamadan, dimdik ve esrarlı duruyordu.

— İlk gördüğün gün Anitta’ya nasıl baktınsa öyle bak, Emin. Kaçamak bakmayı bırak, yüzünü zihnine kazımak için bak. Karaman değil, kanıyla kadınıyla havası ile fıkır fıkır kaynayan yeşil ada burası. Keyfini çıkar.

Kıza ilk kez uzunca baktım. Çok güzeldi kız. Hokka ağız, kiraz dudak, bebek yüz, usta işi bir bibloya benziyordu kız. Saçları kısacık, dümdüz, ıslak bir saman sarısı. Gözlüğü tel çerçeve, yusyuvarlak, çingene pembesi mi, gül kurusu mu seçemedim. Nereden, nesine baksan, sıradan değildi kız.

–Sıradansa mutlaka ön sıradandır, dedi şeytan.

Bir başkaydı bu kız. Ne bizim kütüphanedeki tombul kara kız gibi on parmağında dizi dizi yüzükler parlıyordu, ne Stockholm varoşlarındaki dişilik delisi köylü kızları gibi kollarında altın bilezikler hışırdıyordu. Kendini yüksek sosyetede marka sanan süslümanlarla da alakası yoktu. 

Yüzüne bir batman boya sürünmüş değildi, kulaklarında inci damlalı taklit küpeler sallanmıyordu. Bizim kenar mahalle dilberlerinin naylon hallerinden fersahlarca uzaktı.

—Tam kıvamında, aynen Anitta, diye fısıldadı şeytan.

Evet, o da kitap okurken dikkatimi çekmişti. O da gösterişi sevmezdi. Salonda karşıma oturup Russo’nun İtiraflarına gömülmüştü hemen. Bu kız da sadeydi, o da kitabına dalıp gitmişti. Karlımdaki kız daha gençti, hayal dünyası onunki kadar zengin, ufku onunki gibi geniş olmalıydı.

Peki, onun kadar meraklı ve onun kadar gerçek miydi?

Yağmuru dükkânı geçmişi geleceği, evet, her şeyi unutmuştum, keşke gerçek olsa diyordum. Olsa, dünyam değişirdi. Sadece benim değil, Anitta’nın hayatı da belki güzelleşirdi. Görünüşler aldatırdı. Her insanı ama daha çok beni. Onca deneme, onca umut, hepsi zamanla boşa gitmişti. Beri bir kez yanılmasam, diyordum ve deli bir soru geldi aklıma: Ya bu dükkânda görüp yaşadığım her şey ve herkes gibi o da bu kurgunun bir parçası ise, kız da yönetmen efendinin kuklası ise? 

Figüran değildi belki, sıradan veya ön sıradan bir oyuncu da olabilirdi. Yağmur, kitaplar, dükkân, simitçi, lastik topla oynayan çocuklar ve kitabını okuyan kız. Sahi, kitabının adı neydi acaba? Belki kitap da gerçek değildi. Onca zamandır, ondan bir yaprak bile çevirmemişti. Birkaç satırını okuduğu her kitapta kendini bulup boş hayallere kapılan kuruntulu takıntılı tiplerden biri miydi? Baktığı sayfayı ayna sanıp kendini gören şaşkınlardan olabilir miydi?

—Aynaya bakar gibi bakıyor kitaba, belki de narsisttir, dedi şeytan…

Oyununa gelecek değildim. Anitta gibi biri narsist olamaz, diye kestirip attım. Oyuncu ise eğer, gerçek değil naylon sayılırdı, ancak keçinin sakalı kadar gerçek olabilirdi. Yönetmen, buradaki her şey ve herkes gibi, yoksul yaşayıp borçlu ölmüş o taşralı gariban yazarın altmışlarda ünlenmiş öyküsü için onu da kurgulamışsa. Ya da o filmin çok daha arabesk kurgusunda oynayan bir figüransa… O zaman o da ben de başkaları da çalakalem yazılmış rollerden birini oynamak için vardık, film bitince biz da yok olacaktık, o kadar.

Yönetmen dediğimiz pek görünmezdi, onun güdümünde olduğumuzu ise iyi bilirdik. Süzme bir salaktı, gücü ise kesin ve mutlaktı. Hepimiz emindik bundan. Şiddetlenen yağmurun sesi doldurdu dükkânı, ürküttü beni. O müthiş soru geldi geldi aklıma: Allah’ın belası bu yağmur da onun işi miydi acaba?

—Bırak yahu bunları, diye seslendi şeytan, lafımı dinle de kıza bak sen. Böyle bir kıza belki on senede bir rastlıyorsun be adam.

—On beş sene desen başın ağrımaz, dedim. 

Aklım yönetmendeydi. Başında sekiz köşeli şapkası, çenesinde Fransız taklidi keçi sakalı, ağzında piposu ile ikide bir karşıma çıkardı. O lanet pipoyu çekmezdi hiç ağzından. O yüzden, her laf, yamru yumru bir komut gibi dişlerinin arasından tıslar gibi çıkardı. Hep öfkeliydi, Tek kelime bile söylese öfkeden tir tir titrerdi sakalı. Garip takıntıları vardı; uyumazdı, yemez içmezdi, yıkanmazdı, üstelik çok bilmişin tekiydi, her boka karışırdı.

En lanet huyu mu? Anitta’yı sevmezdi. Bu güzel kızı Anitta ile düşünerek hayallere dalmam hoşuna hiç gitmemiştir. Onları iç içe halleşirken hayal etmemle sakalının tir tir titremesi bir oldu.

—Hayale dalma da kitaplara tam odaklan, diye tısladı, Konyalı bir gurmenin etli ekmeğe baktığı gibi iştahla bak onlara.

İstek üzerine, iştahlı gözlerle bakmaya başladım kitaplara. Hepsi yemek kitabı olsa, daha kolay olurdu ama, neyse artık. Bir yandan da herifi öfkeden kudurtmak için hep onu düşünüyordum. İnadına. Çok geçmeden, onunla ressamlar tepesine yaptığımız keşif yürüyüşleri sırasındaki coşku sardı beni. Üç gün boyunca yığınla güzellik yaşadık. Üçüncü günün akşamında paylaştığımız anlar ise içmeyeni bile körkütük sarhoş edecek kadar güzeldi.

2. ANİTTA İLE RESSAMLAR TEPESİ

Paris’e uçacağım günden tam bir hafta önce de aramıştı Anitta. Telefon sohbeti her zamanki gibi epey sürdü, kitaplar şakalar, anılar derken gelecek haftaki programı için sözleştik: Bu kez her buluşmamızda Montmartre dedikleri ressamlar semtine bir keşif seferi yapacaktık.

İlk iki gün, iki şahane sefer yaptık.

Ertesi gün çok erkenden İstanbul’a gidecek, gece yarısı ise Stockholm’e uçacaktım. Paris’e yakışan bol ışıklı bir gündü. Sorbonne’daki seminer sabahki oturumla kapandı. Anitta öğleden sonraki derslerini kırdı, ben de seminerin vedalaşma töreninden kaçtım. Üçüncü ve son sefer için zamanı böylece birlikte yarattık.

Anvers metrosunun ana çıkışında buluştuğumuzda kıpır kıpırdı Anitta.

— Hızlı bir tur yapalım. Gördüğümüz yerlerden birkaç fotoğraf daha alalım. Bir albüm yapar, o güzelliklerle bağımızı kalıcı kılarız.

Fikir güzeldi. Kamerası da elindeydi zaten.

Dingin bir bahar ikindisinden gün batımına kadar ressamlar tepesinin parke taşlı dar sokaklarında yürüdük. Her yan sanat ve şöhret kokuyordu. Semtin küçücük meydanları bile hayat doluydu. Hem fotoğraf çekiyor hem tepeden Paris’in manzarasını seyrediyorduk. Önceki iki günde olduğu gibi, o günkü keşif seferini de felekten çaldığımız günün keyfini doyasıya çıkararak yaptık.

Kutsal Kalp Bazilikasını ilk günde iyi gezmiştik. Arı duru yağmur sularıyla kendini temizleyen, halk arasında düğün pastasına benzetilen yarım yumurta biçimindeki kubbe o günkü güneş altında parlıyordu. Hem oradan hem semtin tarih kokan stüdyolarından çok güzel fotoğraflar aldık.

Son günkü en büyük keşfimiz tepedeki Sevgi Duvarı oldu. Gayet gösterişsizdi. Öyle bir duvarı o kadar zengin hale getirmek fikri ikimize de olağanüstü geldi. Duvar, yıllar boyunca her fırsatta anacağımız çok özel anılar kattı bize.

Üç yüze yakın dilde “seni seviyorum” yazılı duvarın önünde Heidi’ye benzeyen bir turiste fotoğrafımızı çektirdik. Duvarın sol üst köşesinde Türkçeyi görünce hemen Anitta’ya gösterdim. Okumamı istedi. Okudum. Tekrar okumamı istedi, kendisi okumaya çalıştı. Çok da zorlanmadı.

— Türkçe çok melodik bir dil, dedi, kamerasına davrandı, benimle cümlenin fotoğrafını çekti.

Sonra duvarda Karamanlıca cümle aramaya başladı. Dakikalarca arayıp bulmayınca içini çekti, çantasından bir boya kalemi çıkardı, duvarın altına Grek alfabesiyle o iki sözcüğü keyifle yazdı. Sonra tatlı bir aksanla önce kendi kendine okudu.

— Seni seviyorum, diyerek gözlerime baktığında tabii ki çok anlam vermedim. Üşütme alacak bir durum yoktu zaten. Daha yüksek sesle ve bu kez daha melodik söyleyince aksanını düzeltsin diye cümleyi ona yüksek sesle tekrarladım. Bir daha söyledi.

— Seni seviyorum.

— Bir daha söyle, deyip cümleyi tekrarladım.

— Seni seviyorum, dedi.

— Bu daha iyi, dedim. Bir daha söyle.

Epeyce yüksek sesle, adeta şarkı söyler gibi söylemeye devam edince, çevremizdeki turistlerden birkaçı onun gibi “seni seviyorum” demeye çalıştı. O tekrarladıkça aynı cümleyi aynı tonda söylemeye çalışanların sayısı arttı. Şakayla karışık olsa da Anitta’nın o sözü bana bakarak yineleyip durması, turistlerden sonra beni de başka bir havaya soktu.

O cümleyi gözlerine bakmadan söylemeyi sürdürürken bir anda fark ettim: Ona “seni seviyorum” demekte tatmadığım bir lezzet bulmuştum. Onun benim dilimde “seni seviyorum” deyişini duymak başka bir zevkti. Her defasında değişik ama biraz da garip hazlar hissettiriyordu bana. O haz, üniversite yıllarımda İstanbul’un her köşesinde dinlenen bir plaktaki düeti hatırlattı. “Seni seviyorum” diyen kadın şarkıcıya erkeğin karşılık verişini taklit ederken buldum kendimi. Hem de düetteki aynı ton ve benzer melodiyle:

— Ben de seniii, dedim.

O plağı defalarca dinlemiş gibi “seni seviyorum” diyerek karşılık verdi Anitta. Üstelik candan bir vurgu ile söylüyordu. Turistler duvarı bırakmış bizim düeti izliyordu. O cümleyi bizdeki sürüyle aşk filmindeki gibi kızın gözlerinin içine bakarak söylemek de bir an için geçti içimden, hemen vazgeçtim. Vazgeçtim, çünkü içimde aşka yabancı ama  arsız fütursuz bir yeni yetme türemişti; kendisine utana sıkıla aşkını söyleyip karşılık bulan kızların yaptığı güzelliği bekliyordu. Filmlerde gördüğü türden nir hoşluk. 

Öte yanda, gök gürültüsünü ilk kez duyan bir bebek gibi tedirgin koskocaman adam vardı.

İçimde benzer veya çelişik duygularla yakası açılmamış arzular arasında koşuşturan birileri daha tepinip durdu. Onların arasında şaşkındım. Onun tertemiz duygularına değişik belki de kirli arzular bulaştırıp güvenine ihanet mi etmiştim? Pek de adını koyamadığım bir şeylere alet ediyor olabilir miydim onu? 

Bir emanete ihanet etmiş günahkâr gibi gözlerine ürkekçe baktım. Sevgi ve şefkatle gülümseyen gözleri tatlı karşıladı beni. İçimdeki kargaşayı kucakladı, ana bakışını andıran o gözlere tutundum.

—Yaşanmış ve yaşanacak ne varsa. Hepsi normal, doğal, olağan, diye fısıldadı bakışları.

Anlayan bir bakışın binbir cafcaflı sözden daha anlamlı olduğu yerde, sevgi duvarının önündeydik. Gülümseyen gözleri huzur kattı içime, rahatlattı beni. Duvarın önünde turistlerle birlikte onun da beni alkışlamaya başladığını gördüm, ben de alkışlayarak karşılık verdim.

— Seni seviyorum, diye bağırdı bir kez daha.

Bu kez melodik değildi, aksanı hafiflemiş olarak dümdüz söyledi. Anlamazlıktan geldim. Alkışlar durmuştu, birkaç turist bizdeki lezzete ortak olmuş gibi gülümsüyordu. Etraf tenhalaştı, Anitta kalemini yeniden çıkardı. Az önce yazdığı iki Karamanlıca kelimenin sonuna bir kelime ekledi. Keşke Karamanlıca okuyabilseydim diye hayıflandım.

Neydi o? Çok merak ettim. Saydım; dokuz harfliydi. Dört harfli olmadığını görünce içimdeki gergin adam gevşedi. Acar ve arsız çocuk “onca aşk ilanından sonra elde kalan hüzün” diye sırıttı. Anitta sevgi duvarındaki üç sözcüklü cümlesine noktayı koydu, ellerini kavuşturarak yanında durdu. Boyanın kurumasını beklerken gözlerini ayırmadan ve tatlı tatlı gülümseyerek baktı bana. O an beyninin içinde olmak için neler vermezdim.

— Çeksene bizi, dedi az sonra.

Kamerayı doğrulttum.

— Yaklaş da yakından çek, yazı çok net görünsün.

İlk iki kez titrettim kamerayı, üçüncüsünde oldu. Cümleye bir kez daha baktım, merak ettiğimi anladı. Türkçe okudu.

— Seni seviyorum misalidis.

Neydi misalidis? Belki bir şeyin adı. Belki onların dilinde bir çiçek, belki bir sevgi sözü. Belki de kendisi için önemli birinin adı.

— Belki de sevgilisinin adı, dedi şeytan.

Esiyordu, hafif bir ürperti hissettim. Hemen geçti.

Paylaştığımız coşku zamanı unutturmuştu bize. Oradan ayrılırken birlikte fotoğrafımız var diye hoşnuttum. Sonraki yıllarda ilk albümümüzün ilk sayfasına baktıkça:

— Nasıl da yeni tanışmış iki acemi asker gibi yan yana ama mesafeli durmuşuz, diyerek yıllarca güleceğimizi o gün nerden bilecektik.

O mesafenin ilişkimizin tatlı kaderi olacağını da bilemezdik, Aslında, o saf dostluğun o kadar engele, o kadar mesafeye rağmen ilişkiye dönüşeceğini de o dönemde ummamıştım hiç. Sevgi Duvarı hayatımızda her zaman kalıcı oldu. O duvar ve önündeki resmimiz yıllarca bize ışık veren bir güzellikti. Bazilika da öyle. Montmartre mezarlığı da. Dalida ile birlikte oranın bendeki izleri hem kalıcı hem de derin oldu.

Paris’teki herhangi bir mezarlık, birkaç yeşil selvi ardına gizlenmiş bizim kabristanlara zaten benzemiyordu. Her yıl milyonlarca turisti cezbeden Montmartre mezarlığı ise eşine rastlanmayacak derecede harika bir yerdi.

Bazilika da eşine rastlanır eserlerden değildi. Dünyadaki en kapsamlı on kadar kiliseden biriymiş. Özgün mimarisi kadar öyküsü de çok etkiledi beni. İnancına hizmet yolunda başını kucağında taşıyarak ülke ülke dolaşan bir azizin gömüldüğü toprağın üstüne yapılmış. 

Prusya savaşından selametle çıkmaları halinde öyle bir kilise vaat eden iki cömert ve hayırsever iş insanının bağışları sayesinde inşa edilmişti. Eser tamamlanıncaya kadar ikisi de yaşamıştı. Onlardan birinin kalbini, zemin katta, değerli taşlarla süslü kâse benzeri bir vazo içinde gördüm. O manzara sarstı beni. Anitta bazilikanın kubbesi ile o kalp arasında kendince kurduğu bağı anlatırken aklımdan ışık hızıyla bir sürü düşünce geçiyordu, uğultular arasında çınlayan sesler duydum.

— İmanlı adam ölmüş, kalbi halen yaşıyor.

— Hem kubbede hem de gönüllerde.

Çınlamalar arasında o sesleri duyunca vazonun önümde sallandığını gördüm bir an. Ardından, sendelediğimi fark ettim. Hemen Anitta’ya tutundum. Her yanımı ter bastı. Su istedim, nutkum tutulmuştu, başka bir şey diyemedim.

Kaşla göz arasında bakır bir kâsede getirdi suyu Anitta. Çok ılımış, hafif de tatlı geldi. Kan gibi sıcak derdik Karaman’da. Tas dudaklarıma değdiği anda, resmimi hayal ettim. Bir de resim altı ibaresi geldi gözümün önüne: Kilisede kutsal kâseden kan gibi ılımış su içmek. 

 O suyu neden kana kana içemediğimi sorup durdum o gece. 

Gezip gördüğüm her yerde sürüyle soru üşüşüyordu kafama. Benim tarikat yurdundaki kitap ehli abilerim, bana ders veren aziz hocalarım, her hafta elini öpmeye gittiğim merhum delilim. Hepsi karşımda soru soruyorlardı. Her soruya birkaç cevabım vardı ama hiçbiri kafalarına yatmadı. 

Ertesi sabah yorgun uyandım. 

Aynı günün ikindi vaktinde mezarlıktaydık, yeni sorular geceki soruların üstüne bindi. Çiçekler, düzen, estetik, büyüleyici zenginlik, aşk, sevgi, ölüm… Mezarlık deyip geçmek olmazdı. Şöhretler yaşıyordu burada. Yazarlar, ressamlar, düşünürler. 

Çoğuna şöyle bir bakıp geçtik. Dalida’nın anıt mezarına geldiğimizde ise bakakaldım ben. Onun gerçek ölçülerine göre yapılmış altın sarısı heykelinin önünde durduk.

— Müthiş yakalamış sanatçı, dedim. Acılı kadınlara özgü kederli bir gülümseme var yüzünde. Yaşama sevinciyle çaresizliği aynı çizgide göstermek istemiş heykeltraş.

Mezarlık keşfi Anitta için de bir ilkti.

— Dalida’nın hayatının özetidir bu, dedi. Para, şöhret ve her şey bir yanda. Art arda travmalar da onlarla. Belki o sebeple Dalida hayatı boyumca hep aşk, yalnızlık ve ölüm şarkıları söyledi.

İçim fena burkuldu. Anitta anlatıyordu.

— Söylentiye göre iki kez canına kıymaya kalkmış, yazık ki üçüncüde başarmış. Onu hamile bırakan iki erkek de her nedense doğum zamanı gelmeden önce veya sonra intihar etmiş. Çocuksuz ölmüş.

Onun anıt mezarının önündeki çiçek bahçesine, heykele, şapele bakarken buraya yaptığımız seferlerin ilk gününden beri kafamı kurcalayıp duran soruların ağırlığının üstüne bir de onun hikayesi geldi,

Vurgun yemiş gibi kasıldığımı hissettim, yürümek istemedim, oradaki çiçekliklerden birinin kenarına oturup kaldım. İstesem da kalkamıyordum. Anitta hemen fark etti. Çantasından su şişesini çıkarırken sanırım sırf laf olsun diye sordu.

— Mezarlıktan korkar mısın yoksa sen?

— Yoo, burası mezarlık değil… Emsalsiz bir mekân, dedim ama sanki yerime bir başkası konuşuyordu.

Atalarım affetsin beni. Ressamlar tepesine yaptığımız seferlerin hiçbiri zaferle veya fetihle sonuçlanmadı. Ama o günlerden bize yığınla güzellik kaldı, bana ise güzelliklerin üstüne abanmış deve dişi gibi zor sorular ve anlatılması yıllar alacak korkular kaldı. 

İlk kez orada sorduğum, yanıtını onca zamandan sonra da bulamadığım, yükünden de kurtulamadığım sorular. Kimi güzellikler insanın içine sessizce yerleşiyor, iğrenç sorular ise yılan olup çörekleniyor. Deri değiştirerek üretip duruyor. Dedim ya ne fetih ne zafer, hep denir ya, hamama giren terler.

O seferlerin hayatımıza en ışıltılı hediyesi o fotoğraf karesi: Sevgi Duvarı’nın önünde Heidi’ye çektirdiğimiz resim. 

On beş yılı aşkın ilişkimiz boyunca, sayısı bir düzineyi bulan albümlerimizin ilkinin kapağındadır. O günlerdeki bizi, en iyi o anlatır. Duygusal olarak aşırı yüklü ve derin, bedensel olarak yıldızlar kadar uzak. Kimilerine göre aşkın en asil en kısa mevsimi. 

Asaletini bilmem, o mevsim bizde yıllarca sürmüştü, iyi bilirim..

Gonja bebeğe yazdığı mektuplarda Anitta da sıkça söz eder o resimden. Otuz ikinci doğum günümde yazdığı o müthiş şiirin ilk dizelerine de o resmin anısı  düşer.

2a. BAKARSAN BAĞ BAKMAZSAN DAĞ

Ressamlar tepesinden inerken Paris’te akşam oluyordu… 

Anitta neşe içindeydi. Ona baktıkça “ne şanslı insanlarız biz,” diye düşünüyordum. Her buluşmamız hayat, sanat, coşku dolu, sohbetlerimiz sımsıcak, keşiflerimiz emsalsiz. Her ikimiz de hoşnuttuk. Stockholm veya İstanbul’da olduğumdan çok ama çok daha iyi hissediyordum onunla; sadece kendimi değil, kendi dışımdaki her şeyi daha canlı, daha renkli, daha canlı buluyordum.

Onun rehberliğine, yoldaşlığına teşekkür ettim. Varlığı çok mutlu ediyordu beni, bunu da söyledim.

— Benim için de aynen öyle, diyerek başladı. Sana gelirken ayaklarım yerden kesiliyor, telefonla konuşurken de öyle, sen ne zaman arasan coşku sarıyor beni.

— Heyecan mı, coşku mu yoksa korku mu Anitta?

Alakasız bir şeyden söz etmişim gibi gözlerini ayırarak baktı. Sonra başını yana eğdi.

— Anlamıyorum, dedi. Korku neden olsun ki? Heyecan var belki, bence en çok coşku ve sevinç.

— Güzellikler hiç korkutmaz mı seni? Sevinçler tedirgin etmez mi!

— Güzellikler çoğaltılır, sevinçler paylaşılır, varken doyasıya yaşanır bunlar. Neden korkutsun ki! Anlamış değilim.

Kaybetmekten korkarsın, eskir, aşınır diye korkarsın, ağırlaşır ve taşınamaz olur diye korkarsın. İstersen daha sayayım, diyemedim.

— Ben de açıkça söyleyeceğim, dedim. Seninle olmak çok iyi geliyor bana.

— Seninle olmasam da aklıma her gelişinde çok daha iyi hissediyorum kendimi ben.

Aklıma her gelişinde, demişti… Çok daha iyi ve cesur.. 

Aynı duygular bende ta ilk günden beri vardı. Her aklıma düştüğünde içimde bir şeyler kıpırdıyordu – sanki bir kelebek kıpırtısı. Ne zaman bir güzellik görsem, onunla paylaşmak istiyordum. 

Aklımdakine yakın bir söz daha söyledi:

— Her defasında iyilik güzellik de geliyor aklıma. Ve hiç mi hiç korkmuyorum, inan bana.

İnandım. Onun bir değer olduğundan emindim. İçimde bir ses, belki şeytan, şu seminerlerde laf kalabalığı dinlemek yerine, daha çok vakit geçirsene onunla, diyordu hep. Dersleri vardı, bitirmesi gereken tezi, benim ise görevim. Hayatımız ayrı kulvarlarda akıyordu, ama zaman zaman be giderek sık sık kesişiyordu yollarımız. 

Şahaneydi. Oburluğun gereği yoktu ama. Bendeki duygu yoğunluğu onu ürkütür diye ben hiç söz etmemiştim bunlardan. Ürken o değil, benmişim meğer. 

Ama cesurca bir şey de yaptım. Önceki yıllarda hep davet alır, yazılmazdım. Beş ay önce Sorbonne’da düzenli seminerlere yazıldım, çünkü o Paris’teydi. Tedirgin olur diye, bunu bilsin istemedim. Korkmuyorum dedikten sonra da söylemedim.

Dikkatle baktım, gülümsüyordu, ama sanki biraz hüzün de vardı yüzünde. Dalida’nın anıt mezarı geldi gözlerimin önüne. Durdu birden. Önüme geçti, gözlerime baktı.

— Bilmeni istiyorum. Seninle konuşuyor olmak bile benim için değerli. Bu bağı koruyacağım ben, dediğinde kalbimin  çarpıntısını hissettim.

Onunla ilk karşılaşmam bir kez daha geldi gözlerimin önüne.

Paris’e ilk kez gelişimdi. Sorbonne’da “Türkiye’nin Yeni Anayasası ve AET Entegrasyonu” sempozyumu vardı. Avrupalı meslektaşlarımızın işi gücü bizi yokuşa sürmekti. Kendilerine göre çok haklıydılar adamlar, biz onlardan değildik. Dinimiz tarihimiz örfümüz farklı. Onlar gibi zengin de değildik. Tabii ki askerlerin hazırlattığı Anayasayı halkın yüzde doksanı evet demiş olsa da aziz dostlarımız beğenmediler. İlk günün özeti buydu. 

İkinci gün erkenden gittim okula. Amerikan dergilerinden birinde bizim modernleşme tecrübemiz üzerine saçma sapan bir makale buldum, şahane bir müzeyi andıran okuma salonunda pencereye yakın bir masada okumaya başladım.

 ‘Genç cumhuriyet altmış yılını hiç yoktan millet yaratmak için çaba harcamak yerine, bütün enerjisini ekonomik refah yaratmak için harcasa, demokrasisini daha sağlıklı bir tabana oturtmak yolunda daha güvenli ilerlerdi,’ demeye getiriyordu. 

Milletsiz devlet nasıl olurdu, diye sorsa yazamayacaktı yazıyı. Baba ya da abi havasında üstten bakıyordu bize, Bir yandan okuyor, bir yandan da ama siz hiç rahat bırakmadınız ki bizi azizim diyordum. Teyzemin şeyi olsa dayım olurdu, derdik biz gençliğimizde böylelerine. 

O sırada boylu poslu genç bir kız geldi, karşımda oturup çantasından kitaplarını çıkarırken göz göze geldik, başıyla selamladı ve küçük sesiyle günaydın, dedi. Sonra da Rousseau’nun İtiraflar’ını aldı eline, ortasından okumaya başladı. 

Bir ara elimdeki dergiye dikkatle baktı, bir kez daha göz göze geldik. Okuduğum yazıyı merak etmişti. Tekrar baktığında dergiyi uzattım, yazının başlığına baktı ve okumaya başladı. O ilgiyle okuyor, ben ona bakıyordum. İtiraflar’ı aldım önünden. Beş dakika geçmedi, koridorda. Hem hayalci yazı hem de İtiraflar üzerine konuşuyorduk. 

O günden ressamlar tepesine çıktığımız güne kadar geçen sekiz aya çok şey sığdırmıştık. Paris’e seminer için sıkça yaptığım ziyaretler sayesinde tabi. Ve o akşam ressamlar tepesinden inerken ilişkimizin yeni bir evreye girdiğini adeta ilan etmişti.

“Akasya ağaçlarının üstüne yağmur ne de güzel çiseliyor” der gibi doğaldı.

—Bağ kurmayı severim. Bağımı beslemeyi de dediğinde şaşkınlıktan kaşım kalkık bakıyor olmalıydım ona.

Halimi fark ettim, hemen gülümsemeye çalıştım. 

—Ne zaman karar verdin sen buna?

Neyse ki sorgular gibi sormamayı becermiştim ki kıkır kıkır gülüyordu.

— Sen karar verdikten hemen sonra, diyerek yine şaşırttı beni.

Ona öyle bir şey söylemekten kaçındığımı biliyordum ne bunu ne buna benzer bir şeyi söylemiştim.

— Şaka yapıyorum, dedi sonra.

Oyunbazdı, oyun olsun diye öyle demişti, ancak dediği doğruydu, daha ikinci görüşmemizde o bağı kurmuştum onunla ben. Ama ima bile edemezdim.

— Üç ay önceki gelişinde karar verdim, üçüncü buluşmamızdı. Şubat başındaydı, değil mi?

Açık sözlüydü, doğaldı, özgüven doluydu, bayılıyordum. 

— İtiraf ediyorum. Sen benden sonra karar vermişsin, dedim.

— Biliyorum, tek yanlı olursa bağ değildir zaten…

— Tek yanlı olunca nedir sence?

— Tutku, takıntı, zincir… Ne desen olur. Bunlar da birine, bir şeye, bir yere, bir fikre bağlar insanı. Ama ne besler ne de geliştirir. Tersine, kısıtlar, sınırlar, boğar insanı. Kimi zaman da tüketir. Oysa karşılıklı bağlar anlam katar hayata, insanı boyutlandırır.

Aklıma nasıl geldiyse, takılmak için söyledim.

— Göbek bağı da öyle, demiyorsundur umarım.

— Hiç düşünmemiştim bunu, dedi ve düşünceye daldığını gördüm.

O önüne bakıyordu, ben de ona. Gözleri biraz daha parladı.

— Bence göbek bağı da öyle, dedi. Bebek için hayat demek o bağ. Anne için koca bir evren. Ama onun karnında beslediği bebek için asıl hayat o bağı kesmekle başlar. 

—-Yani?

—Bağ kurmayı da bilmeli, gerektiğinde kesmeyi de. Ama en çok da bağını beslemeyi bilmeli. 

Bu denli berrak bir kafa, bu kadar cesur bir temiz yürek… Böyle geniş bir ufka sığan bir yaşama sevincine tanık olmak bile zor bulunur bir deneyimdi.

— Bu kadar açık olmana çok seviniyorum, dedim. Kendini ifade edişine ise hayranım.

—Sen de öylesin, dedi. Ama her zaman değil. Ben yine de her şeyi anlıyorum. 

—O nasıl oluyor yahu?

Cevabı müthişti.

—Sessizliğin de konuşuyor çünkü senin.

Ne diyeceğimi bilemedim.

—Susuyorum o zaman, diyerek şakaya sığındım. 

Bir süre gerçekten de sustuk, gözlerini dikmiş bana bakıyordu.

 

—Şimdi sessizliğimi dinliyorsun, sanırım.

—İyi bildin.

—Ne söylüyordum? 

—Parazit yapan yığınla yabancı ses arasında içten içe ta derinlerde iyi ki de diyordun bence sen. İyi ki… Ben de aynen öyle diyorum, iyi ki de, iyi ki diyorsun.

İç geçirdim. Bu kadar güzellik nasıl korkutmazdı ki adam olan adamı?

—Peki, parazit yapan sesler, onlar ne dedi sana?

—Karışıktı, zaten senin sesin değildi. O yüzden anlayamadım.

Teşekkür ettim ona, öyle durup dururken sarılmak istedim.

Epeyce bağlarla, bağlanmakla ilgili konuştuk. 

— Ben sana kendi deneyimimden söz edeyim, dedi bir ara, öylece her şey su gibi berraklaşır, dedi, iştahla Belfast’ı anlatmaya başladı.

O sırada metroya giriyorduk.

— Bir kafede bir şeyler yesek, dedim. Açım, çok da susadım.

— Su kolay, dedi, sırt çantasından cam şişeyi çıkardı.

Bazilika ’da benim aniden terleyip susamamdan beri bana bir şişe suyla geliyordu. Mezarlıkta da işe yaramıştı. Suyu uzattı.

— Ninem “iki su bir ekmek” derdi, birkaç yudum al, açlığını yatıştırır, dedi ve şirince dokundurmadan da edemedi.

—Merak etme kilise suyu değil.

Orada da iyi okumuştu içimi, hoşuma gitti.

— Haklıymış ninen, dedim. Selam saygı söyle benden.

— Elbette söylerim, diyerek güldü, şişeyi aldı..

—O seni biliyor zaten.

— Ne zamandan beri?

— Bağ kurduğum günden önceki geceden beri. Onunla konuşmadan bağ kurmam ben.

— Nasıl yani? Burada, seninle mi yaşıyor?

— Hayır hayır, onu sonra konuşalım. Şimdi midemizi susturalım. On dakika sonra metrodan inince bildiğim bir yer var, İtalyan mutfağı, çok yakınında olacağız, uyar mı sana?

Ne derse uyardı. Girdik metroya, gün iyice akşama dönmüştü, metro kalabalıktı. Ayaktaydık. Metrodan çıktıktan birkaç dakika sonra küçük, temiz bir kafedeydik. Üstelik çok tenhaydı.

— Nerede kalmıştık, diye sordu beyaz mermerden masamıza oturunca.

— Ninende, dedim, ondan önce de Belfast. O şehre aşıksın sen biliyorum.

— Evet, Belfast, ama bir tek o değil, dedi.

Önce de konuşmuştuk Belfast’ı. Oraya aşıktı.

Doğduğu, çocukluğunu yaşadığı, anılarla sevinçlerle ve evet acılarla da dolu bir kentti orası. Son yıllardaki göç yüzünden kent çok tenhalaşmıştı.

Liseden sonra Londra’da kalmıştı, orada hem okumuş hem çalışmıştı. Üniversiteden hemen sonra kazandığı bir lisans üstü burs Paris’e getirmişti onu.

— Yaşadığım her yerle bağım vardır benim. Paris’le, Londra’yla da vardır, başka birkaç kentle de. Belfast’la bağım ise başkadır. Orada en çok Lagan nehriyle derindir dostluğum.

— Yeni yıldan önce gitmiştin, değil mi?

— Noel’de oradaydım, gece yarısı nehrin üstüne lapa lapa kar yağarken görmeliydin. Noel’in ardından yaş günümü kutladık, dizi dizi anılar, şakalar, oyunlar. Daha dört ay önceydi.

— Şahane bir doğum günü partisiydi eminim.

— Evet, hem de Noel akşamı.

— Eh, bazıları daha doğarken şanslıdır, diye takıldım.

Benim hikayemi sormasın şimdi, diye Allah’ıma yalvardım o arada.

— “Noel babanın hediyesi olarak gelmişsin, doğuştan talihlisin,” böyle derler hep. Buna inandığım da oluyor. Bizim büyük tersanenin kapanıp babamın işini kaybettiği günde doğmuşum oysa. Ama şanslıyım ben.

—Her şeye olumlu baktığındandır belki. 

—Doğru, onun payı mutlaka var, ama hepsi ondan değil sanırım.

—Mutlu bir ailede doğmakla da ilgili olmalı, dedim.

— Bence de çok ilgisi var. Şenlik varsa, şenlenir bizimkiler, kaybetmeye alışkındırlar. Babamın işsiz kaldığı gün doğmuşum. Ona hiç takmamışlar mesela kafayı, Beş seneden sonra çocukları olmuş diye günlerce çılgın gibi içip kutlamışlar. Bu arada Noel babayla da vardır sağlam bir bağım.

Duraksadım.

— Biz bilmeyiz Noel’i pek, diyebildim ancak.

Noel diye bilinen azizin bizim Ege kıyısındaki Demre’de yaşadığını söylemek geldi aklıma. Bağ konusundan kopmasın istiyordum. Sordum.

— Nehirlerle, ağaçlarla, köprülerle, kitaplarla da var mı?

— Evet, aynen öyle, var. Birliyorum ki senin de var. Dinliyordum.

—Ama kafeste kuş görmeye dayanamam. Yakından tanıdığım insanlarla da bağım vardır. Biliyor musun? Onları özlemek de hoşuma gidiyor, özlemden sonra kavuşmak ise şahane olur. Göremesen de var olduklarını bilmek, onları anmak, hepsi her şey güzeldir.

— Söylediklerin herkes için doğru, herkesin bağları var. Ama sen öyle coşkuyla anlatıyorsun ki olağanüstü geldi bana, dediğimde güldü.

— Haklısın, diyerek devam etti. Çünkü ben tadını, lezzetini, hayatıma kattığı güzelliği dolu dolu yaşarım her bağımın. Çoğu kişi kendisini besleyen, hoşnut kılan her bağın pek farkında bile olmaz. Onları bağışlanmış sayar. O bağ için emek vermek bir yana, o bağ var oldukça kendisi için değerini de düşünmez. Her öğün yemek yerken yediğinin değeri üstüne düşünmemek gibi bir şey.

— Öyleleriyle nasıl bağ kurar ki zaten insan, dedim. Nasıl sürdürebilir ki?

—Öyleleriyle bağ kurmayız, ilgileniriz, ilişkiliyizdir o kadar. Bağ dediğin tek yanlı süremez çünkü, zaten sürmemeli. 

Keskin bir kararlılık vardı yüzünde. 

—Nehri, ağacı, kuşu hatta Noel babayı bir yana koy. Kişilerle bağların mutlaka iki yanlı olması gerek. Değilse, bir takıntı, bir pranga olur çıkar. Gerçek bağ öyle bir şey değil. Yani üreten, çoğaltan, incelten, yani karşılıklı olmalı. Yani baktığın, beslediğin, kayırdığın, seni sen yapan değerlerden biri. Karşılıklı emek vermek derim ben buna hep.

— Bizde bakarsan bağ yani, iyi bir üzüm bağı olur, bakmazsan dağ, derler.

— Çok bilgece, diyerek yerinden heyecanla bir kalkıp bir oturdu. Tam da budur, diyorum. Hayat tümüyle bu bence. Bakmazsak dağ olur.

— Hepsi iyi hoş, dedim. O kadar bağ yormaz mı seni peki? Hayal kırıklıkları yaşatmaz mı?

— Yormaz. Sahiplenirsen belki yaşatır. Avucunda tutmak istersen de olur. Kırılır hayaller o zaman.

Birden değişti sesi.

— Hayal kırıklığından neden yakınır ki insan, hiç anlamam. Hayaller kurulur da kırılır da yıkılır da. Hayal bu değil mi?

— Söylemesi kolay, derken güldüm.

— Alışmışsan yapması da kolay. Püf noktası şurada: bağ kopmuşsa onu zincir haline getirmeyeceksin. Özlediğin olur, beklediğin olur, bağların çoksa özlemek çok güzeldir.

Sustu. Söyleyecek şey bulamadım.

— Neden bu kadar çok konuştum ben şimdi, o arada yemeyi unuttum diyerek peynirli naneli makarnasından biraz aldı, anlatmaya devam etti.

— Bağı yoksa özleyemez insan, değil mi? Mesela Paris’teyken Londra’yı da Belfast’ı da özlerim ben. Dönem aralarında, başka tatillerde Belfast’a gidince Londra’yı özlerdim.

— Paris’i de özlersin sen, ben de özlüyorum çünkü, diye girdim araya.

— Doğru, dedi. Şimdilerde Belfast’a gidince burayı özlüyorum. Bağ kurmak böyle güzel bir şey. Özü özeti şu: Ne kadar bağ kurarsan ve o bağı ne kadar iyi beslersen o kadar keyifli oluyor hayat. Bunu öğrendim ben.

Bunu bu kadar duru ve bu ölçüde vurgulu söyleyen birine ilk kez rastlıyordum. O konuşurken makarnamı yemiş, kahvemi içiyordum. Soru sorsam alıkoyacaktım. Merak da ediyordum. Biraz yedi, su içtikten sonra o sordu.

— Nereden öğrendiğini kahveni içerken sorsam daha iyi değil mi?

Dopdolu bir kahkaha attı.

— Sordurdum sana işte. Önce ninemden, sonra Küçük Prens’ten öğrendim, dedi.

Küçük Prens, hayatımın çok uzaklarında kalmıştı. Hayatla, bağ kurmakla, sorumlulukla, mutlulukla ilgili sözlerini hatırlar gibi oldum.

— Biraz ninemden söz edeyim. Büyük açlık felaketinin anıları ile beslenerek büyümüştü ninem. Dedesi yargıçmış. O da açlığın kurbanı olmuş. Ninem berbat zamanlarla pembe masalları daima harmanlayarak anlatırdı. Sonunda hepsini getirip bağ kurup güçlendirmeye bağlardı.

— İlginç, dedim. Küçük Prens ne zaman çıktı karşına senin?

— Noel babanın hediyesiydi. İlkokulu yeni bitirmiştim sanırım. Okudum, çok sevdim. Küçük Prens ninem gibiydi. Hep bağ kurmuştu. Önce gülüyle, sonra pilotla, sonra tilkiyle. Tilki hikayesi birkaç paragraftır, altında koca bir dünya yatar.

— Ve tanıdığım herkesten daha farkındasın o dünyanın, dedim.

— Umarım sakıncası yoktur, dedi, kinaye ile ironi arasında.

Bir an bile duraksamadım.

— Elbette yoktur, dedim ve ironi ile kinaye arasındaki oyunbaz akışta onunla dans etmek için ekledim.

— Her şeyi daha ışıklı yapmak, gözlerimi kör etmecesine kamaştırmak dışında hiç ama hiç sakıncası yoktur Anitta. Hep böyle kal yeter.

Gözlerini gözlerime dikerek işaret parmağını dudaklarına götürdü. Sustum. Kalktı yerinden, garsona gitti.  Garson masanın arkasına geçerken o masanın önündeki genişçe kısımda durdu, başını tavana kaldırıp gözlerini yumdu, kafeyi bir anda dolduran çok kıvrak bir şarkı çalmaya başladı.

Ses ve müzik, coşku ve isyan bir arada akıyordu.

Anitta sanki kendinden geçmiş gibi sağ eli havada, avucu göğü gösteriyordu, sol eli yeri. Dönüyordu. Cezbeye kapılan sufileri andırıyordu. Salama ya salama diyordu şarkı arada bir, ben ilahi eşliğinde dans edenleri düşünüyordum, ışıklar da kısılınca başka bir dünyada sufilerle Anitta arasında salındığımı hissettim. Bir an karşımdaydı. Müziğe bırakmıştı kendini. Yaklaştı ve fısıldadı.

— Hadi, kalk da dans et benimle, dedi. Şimdi burada, her yerde, daima. Dans et benimle.

Eridim o anda. Birkaç yıl sonra beni ilk kez dudağımdan öptüğünde de öyle eriyecektim. Kalbim göğsümden fırlayacakmış gibiydi.. dizlerim titriyordu, kalktım, birlikte dönmeye başladık. Arada bir de zıplıyordu o. Şarkı bitince sarıldı bana. Teşekkür etti.

— Dalida da dans etti bizimle, farkında mısın?

Ayrılma vakti geldiğinde metroya yürürken şarkıyı konuştuk, şarkının adı ile bizdeki selamın bağlantısını konuştuk. Ne demişti sonunda Dalida bize, onu konuştuk.

.

Ne yapıp edip coşkular, sevinçler yaratmalı, hayata güzellik katmalıydık, bunda anlaştık.

Ayrılırken sarıldı, tekrar teşekkür etti.

— Dolu bir gündü. Ninemle paylaşacağım çok şey birikti. Çok sevinecek bu gece.

Bir günde birkaç aya sığmayacak güzellik yaşamıştık. Kafama bir Misalidis takılmıştı. Salama la salama bizim selamla komşuysa, Misalidis neyle bağlantılı olabilirdi acaba?

3. PARİSTE ŞAŞIRTMACA 

3a. Anittaya Şaşırtmaca

Nisandaki seminer sırasında yaptığımız Montmartre seferleri aramızdaki bağı iyice sağlamlaştırmıştı. Aradan iki ay geçmeden Anitta’yı çok özlemiştim. Seminer programı bana güzel haberi vermek için elim telefona gitti hemen. Son anda tuttum kendimi. Habersiz gitsem, onu şaşırtsam güzel olur diye düşündüm. 

Birkaç haftadır her telefon görüşmemizin başında ya da sonunda ‘yeni seminer ne zaman’ soruyordu. Yaz tatiline giriyorduk, artık seminer olacağını sanmıyordum, her soruşunda öyle demiştim.

İki hafta önceki konuşmamızda da sordu.

— Seminer olmayınca gelemiyorsun, öyle mi?

— Gelirim elbette, dedim. Özledim seni.

— Ne zaman mümkün?

— Haziran sonu tatile gireriz, en iyi zaman ondan hemen sonra… İstersen bu kez sen gel tarafa.  Stockholm’ün en güzel zamanı, her yan aydınlık olur. 

— Bakarız, dedi. Tatillerde Belfast’a gideriz biz. Bu yaz okulda bir araştırmaya yardım edeceğim, gözümde tütüyor oralar ama bu yaz burdayım..

Biz derken kimden söz ediyordu? Sormakta tereddüt ettiğimi anladı. Kendisi açıkladı.

—Biz, dediğim, Çarli ve ben..  Çarli Londra’da yaşıyor. Bu yaz onunla Belfast’ta buluşamayacağız. Herhalde  Noel’de görüşürüz artık bu sene onunla.

— Anladım, dedim, araştırma konusunu sordum hemen.

—Politik bir konu, tarihle de ilgili. 

Araştırmayı konuşmaya başlayınca, Çarli’yi unuttuk .

Bir hafta sonra yine aradı, onun sunum zamanı yaklaşmış, gece gündüz ona hazırlanıyormuş. Semineri sormadı bu kez, ben de bir şey söylemedim. ‘Yaz boyunca seminer olmaz,’ fikri artık kafasında iyice yer etmiş olmalıydı.

Seminerin başlamasından bir gün önce, sabah uçağı ile indim Paris’e. Bavulum çıkmadı uçaktan. İki saat aradılar,  bulamadılar. Öğlen oldu, bavulu beklemekten sıkıldım, onu aradım.

— Paris seni özlemiştir, dedi telefonu açar açmaz.

— Ben de Paris’te bir Belfastlıyı çok özledim.

— Kim bilir kim, diyerek güldü. Yoksa seminerden haber mi var?

— Var, dedim.

—Oooh. Çok güzel, ne zaman başlıyor? 

—Yarın.

— Kesinlike inanmam, diye bağırdı.

— İster inan ister inanma. Uçağım Orly’e ineli üç saat oldu.

—Hey. Çok güzel bu? Neden oradasın hala?

—Bavulum kayıp, onsuz kendimi çıplak hissediyorum.. 

—Oh canım ya. Abartma. Bulurlar nasılsa. 

—Bulurlar da, ne zaman? Bıktım yoruldum beklemekten..

—Ben de, dedi. İyi ki de geldin, Hoş geldin Paris’e.

Artık beklemeyecektim, otelime getirirlerdi. Böyle dedim, o yine şakaya boğdu.

—Beklemeye değmez, nasılsa alırız sana bir bavul.

Sarışın aptal numarası. Seviyordu oynamayı. 

—Bir saate kadar otelimde olurum, duş alırım, beni aramanı beklerim. Zamanın var mı?

— Zamanım yok, dedi. Ama çıkar gelirim. Benden de şaşırtıcı haberleri var sana.

— Nedir? Çok merak ettim.

— Sürpriz, diyerek güldü. Buluşuncaya kadar bekle. Merak et, beni şaşırttığın gibi sen de şaşır biraz.

Otele giriş yaparken ‘odama bavulsuz girmek de varmış kaderde,’ dedim resepsiyondaki Çinliye. Alışkındı anlaşılan, gülüp geçti. Odama çıktım. Soyunup uzandım, biraz uyusam iyi olacaktı.

Anitta’nın sürpriz neydi? Düşününce uyku  tutmadı. 

Duşa girdim. Çıktım, kapı vuruldu az sonra. Bavuluma kavuştum sonunda. Uzanıp Buzzati okudum biraz. Seminer hazırlık raporlarına göz attım. Anittaya soracağım şeyleri düşündüm. Tabii Çarli meselesi vardı. Bir de sürpriz.

Neyle ilgiliydi acaba bu sürpriz? Me tür tatsız haberler gelebilirdi ondan? İhtimaller çoktu.Hastalık, Belfast’a dönüş, okulda sorun, bambaşka bir şey?

Korkularımızın çok azı gerçekleşirmiş, gerçekleşenlerin de çok azı korktuğumuz kadar kötü olurmuş, diye avuttum kendimi. Yine de huzursuzdum, yataktan kalkıp pencereden baktım; aşağıda insan kaynıyordu. Sokağın köşesinden kıvrak bir akordeon sesi geldi. 

Yeniden uzandım, azıcık bile uyusa iyi olacak, derken dalmışım, telefonu ilk çalışında aldım. 

— Yarım saate kalmaz oradayım, dedi Anitta. La Dôme. Unutma, köşedeki masa. On beş otuz beş gibi.

Sesi keyifliydi. Kötü değil, hoş bir sürprizle gelecek gibiydi. Aynaya bir kez daha baktım, saçımı elimle düzelttim, kravatımı bağladım ama omu takmaktan vaz geçtim. Hızla çıktım otelden. Koşuşturan kalabalığın arasına karıştım. Yakıcı haziran sıcağı üç beş dakikada terletti beni. Dôme’a yaklaşırken heyecanım arttı, kötü sürprizle karşılaşma korkusu da vardı içimde.

Çok azı gerçekleşirmiş korkuların, dedim bir kez daha, La Dôme’a girdim. Evet, orada, köşedeki masada otutyordu. çok da güzeldi. Elini kaldırarak ayağa kalktı. Kollarını açtığı anda, kaygılarım uçtu gitti.

Masanın önünde, bir an karşılıklı durduk, birbirimize sarıldık. Sımsıkı. Geri çekilip yüzüme dikkatle baktı.

— Şahane görünüyorsun.. Yüzüne renk gelmiş, çok da aydınlık.

— Sen de, dedim. Paris daha şımartmış seni. Görmeyeli iyice güzelleşmişsin.

Gözlerini ne önemi var ki der gibi devirdi, omzuma dokundu.

— Ninem her bağ güzelleştirir insanı, derdi.

— Bizdeyse aşk insanı güzelleştirir derler. Bilge bir kadın ninen, dedim. Sözlerinden biliyorum, üstelik torununda da görüyorum.

Gelir gelmez kahvelerimizi söylemiş olmalıydı, garson su getirmişti. Kahveden önce su farzdı bizde, bir yudum da kahveden aldım. Anitta’ya baktım. Yumuşak bir gülüşle, bir sanat eserine bakar gibi bakıyordu her yere. Her şey yolunda gibiydi ama yime de birçkurt içimi kemirip duruyordu.

Bardağını masaya bıraktığında sordum:

— Kötü bir şey yok, değil mi? Sesin iyi geldi telefonda.

Gülümsüyordu, gözlerini benden kaçırmadan:

— Kötü mü? Hayır, dedi. Tatsız mı, evet. Nereden baktığına bağlı, her şey gibi.

Üsteledim, uzatmadan verdi haberi. 

Yarın Belfast’a gidiyordu. Proje liderinin eşi trafik kazasında ölünce çalışma ertelenmiş. Çarli izin almış, aylar sonra ilk kez Belfast’ta buluşacaklarmış.

—Buyrun burdan yak, diye sırıttı şeytan.

İçimde bir sarsıntı oldu, çabuk durdu. Yüzüm sararmış olmalıydı. 

— Ne zaman dönersin?

Sesim kısık çıktı. Omuz silkti, kahvesinden bir yudum daha aldı.

— Belli değil henüz. Bir-iki hafta olabilir, belki daha uzun.

Seminer bittikten sonra dönecekti yani. 

Onsuz nasıl geçerdi ki Paris? 

Haber tatsızdı, çünkü aklıma kötü sorular getirdi. Anitta duyarsız biri değildi, ama neden bu kadar edilgendi? Neden ben dönmeden gelemezdi, neden gitmeyi birkaç gün erteleyemezdi? Neden dönüş tarihi bile belirsizdi?

Acı ya da tatlı, gerçek şuydu: ‘Bağlar.’ 

Onun elbette başka bağları vardı ve eski bağlar insanı en çok bağlardı. Doğaldı.

Dışarıya baktım, hava bulutlanmıştı. Yağmur çiselese, hava serinlese, yürüsek. Bunlar geçiyordu içimden; o zaman daha kolay sindirirdim belki her şeyi. O önerdi.

— Yürüsek mi biraz?

Kalktı, çıktık. Yürürken koluma girdi. Bir ilkti. Hoşuma gitti.  

— Üzüldüğünü biliyorum, belki kırıldın, deyince doğal sesimi bulmaya çalışarak karşılık verdim.

— Kırılmadım, kırılan ben değilim. Kırılan seninle keyif paylaşma hayalim.

— Seninle paylaşacağım çok değerli yığınla şeyi kaçırdığım için.. inan ki, bunun için ben de üzülüyorum.

— Belfast iyi gelir sana, dedim. Bağların olacak orda, dostların, arkadaşların, ailen…

Çarli de geldi dilimin ucuna, ama demedim.

—Özlemişsindir, iyi zaman geçirdiğini düşünürek teselli bulmaya çalışırım.

—Çok iyisin, dedi. Keyifli sohbetler, yürüyüşler hayal ettik. İkimiz için de yok oldu şimdi. Evet, özlediğim yığınla şey var. Evet, sen buradasın, ben yokum. Böyle bakınca insanın içi kararıyor, değil mi?

— Kararma demeyelim, ama insan etkileniyor tabi.

— Tamamen haklısın. Sorular, soruların ardından kaygılar başlar. Sürekli buradan bakacak olsan, üzüntü basar insanı.

Bir çocuk parkına girdik, devasa bir kestane ağacının altındaki bir banka oturduk. Kaydıraktan kayan çocuklar, anneleri. Cıvıltılı bir öğlen sonrasında kucaklaşmalar. O yokken bu bankta oturup çocukları seyretmeliyim, dedim kendi kendime.

— Öyle bakacak olsan, üzüntü boğar insanı. Oysa biz buradayız, bağımız da burada, çok da güçlü, diye baksak… Zorlukları aştıkça güçlenecek. Birbirimizi tanıdıkça, anladıkça, her zorlukta birbirimizin gözünden baktıkça. Kaybettiğimiz en çok bir hafta. Çok daha kötü şeyler olmadığı için şükretmek de var.  geçti

Ona döndüm, sımsıcak bakıyordu.

— Az kalsın “daha kötü bir sürpriz olmadı” diye kutlama yaptıracaksın bana Anitta.

—Ne güzel söyledin Emin. Er geç kutlarız bence de. Ne kadar erken kutlasak, o kadar akıllıca olmaz mı sence de? Gereksiz  kayıp ya da yoksunluk duygusuna kaptırmayalım yakayı? O duyguyu nasıl aşarız, ne yapsak azaltırız, diye baksak…

Evet, dedim kendi kendime. Öyle baksak. Belki erken döner, ya da birkaç gün geç giderdi. Ama yine de onsuz Paris boştu. Belki bu parktı tek çare.

— Bağ kurduğun kişinin de gözünden bakmak, dar ve zor zamanlarında onun şartlarını, sınırlarını, anlamaya çalışmak.  Ve mümkünse onun şartlarını bire bir yaşamak..

Koluma girmişti parka gelirken, oturduğumuzda da çıkmadı kolumdan. Arada bir koluyla kolumu çekiştirerek konuşuyordu. O dokunuşları hissetmek de güzeldi, içimden öpmek geldi,  ilk kez.

“Tam empati” ile ilgili ilk dersi bana o gün verdiğini çok ama çok sonra farkedecektim.

İyiydi, hoştu, farklı bir yerden bakmam gerektiğini canla başla anlatıyor, besbelli üzülmemi önlemek istiyordu. Yine de   buruktum. Belfasta gidiyordu, döndüğünde ben burada olamayacaktım, Çarli dediği arkadaşı ipe zaman geçirecekti,  Belfast başta olmak üzere diğer bağları ile birlikte olacak, gülüp eğlenecekti. Ve ben Paris’te aylardır ilk kez yalnız olacaktım. Ağır geliyordu bana.

Metro istasyonunun girişinde vedalaştık. Ölüm yok ya ucunda,  diye teselli ettim kendimi. Otelimin yakınındaki sokağın köşesinde yanık bir keman sesi durdurdu beni. Gencecik bir kadın, gözlerini yummuş sessizce çalıyordu. Yorgun, yılgın. bir ezgiydi. Kadının kör olduğunu epey bir zaman geçtikten sonra fark ettim. Yürüdüm hemen. Dursam, fena olacaktım. 

Odama çıkarken, beni gün boyu saran heyecan, en çok da kör kız sayesinde sezdiğim zoraki bir huzura bırakmıştı yerini.

Yatağıma uzandım, Anitta’yı düşündüm. Söylediği her söz kulaklarımda yankılanıyordu:

“Bağ kurduğun kişinin gözünden bakmak…”

Çok güzeldi, yine de içimde biri soruyordu:

—Hem sen, hem bir başkası nasıl olabilirsin ki?

3b. ANİTTANIN KARŞI SÜRPRİZİ

Ertesi gün seminer sabah erkenden başladı, her seminerin ilk günü gibi öğlen bitti. Seminer notlarımı, defterimi çantama koydum, kapıdan çıkar çıkmaz koridorun ucunda Anitta’ya benzeyen bir genç kız gördüm. Belki ikiziydi. İkiz kardeşi olsa söylerdi bana, diye düşündüm. O Belfast’ta olmalıydı. Bana el sallayınca gözlerime inanamadım. Yaklaştığında, gülüyordu.

— Seminere gelişini kaçırdım, çıkışına yetiştim dedi.

— Sen, dedim, başka bir şey diyemedim.

— Gitmedim, dedi. Belli oluyor, değil mi?

— Yani o kötü sürpriz yalan mıydı?

— Yalan değil, dedi yarın bir gülüşle.

— Peki, şimdi ne var sırada?

— Yarın sunumum var. Gel istersen.

—Sen şimdi gel istersen, o parkı çok sevdim ben, oraya tekrar gidelim..

—İmkansız, dedi. Yarına hazırlanmak zorundayım. Bir saat sürer, sonrası bizim. Var mısın?

—Sonrası bizim mi? Ne zaman gideceksin sen Belfasta peki?

—Bilmiyorum, dedi. Bakarsın sürpriz yapar kalırım.

Döndü, uzaklaştı. Bir süre ardından baktım. Gece yarısına doğru aradı.

—Şaka sanma sakın. Sunumuma davet ediyorum seni, kaç da gel mutlaka. Seminer binasında  D-322 nolu salon. Saat dörtte. Sunumdan sonra kafeteryada buluşuruz. 

Konusunu sordum söylemedi, yine ‘sürpriz.’ dedi. Sormasam sabaha kadar uyku tutmazdı beni.

—Yarın akşam mı gidiyorsun sen?

—Oyunu bitireyim artık. Gitmiyorum, sen habersiz gelince ya böyle bir şey olsaydı, diye merak ettim, onu yaşayalım senle birlikte dedim sadece.

Sevinemedim, içimde çarpışan iki duyguya kulak verdim. 

 —Yalnız kalmayacaksın, rahat ol, her şey yerli yerinde, ne Paris ne de onun duyguları eksilmiş, ne de senin hemen bir önlem alman gerekiyor. Boşuna bozma huzurunu.

—Sana oyun oynadı, diyordu öteki. Ya kıskandırmak için uydurdu her şeyi, ya da planı senin hatırına değiştirdiği izlenimi yaratmak için. İki durumda da bu kadar güvenmek tehlike demek, ondan koruman gerek kendini.

Karar verdim; huzurum için kendimi korumayacaktım!

Paris onsuz yaşanmazdı, doğru. Bir bit için yorgan yakılmazdı. Onu da anlamak lazımdı. Bağları çoktu, ben onardan biriydim. Benimle tanıştı diye hayatını değiştirmesini bekleyecek kadar aptal değildim. O da kütüphane memuru Kezban değildi. Ben ona sürpriz yapmışsam o da yapardı, bu kez olmamıştı ama başka zamanlarda beklenmedik şeyler de olacaktı. Ayrıca ‘tam empati’ böyle haller için hakikaten tek çareydi.

Hamama giren terler, demişti Anadolu irfanı.

Terlemek öldürmezdi adamı.

Anitta buradaydı, varken bunun kıymetini bil, diyerek yatağa girdiğimde şeytan bitti başımda.

—Önce eşeğini kaybettirirmiş kulunun, sonra da buldurur  sevindirirmiş. Allah’ına şükret, kalk da iki rekat şükür namazı kıl sen, dedi.

Aklıma gelmemişti, çok doğru söylüyordu, dört rekat namazdan sonra çok daha gevşemiş olarak deliksiz uyumuşum. 

Erken uyandım. Kötü düş görmemiştim, görmüşsem olsam da hatırlamıyordum. Öyleyse görmemiştim. 

Bu da güzeldi.

3c. SUNUM SÜRPRİZLERİ

Bizim seminer bittiğinde Anita‘nın sunumuna bir saatten fazla vardı. O parka gidip oynayan çocukları, annelerinin onlara bakışındaki pırıltıyı görmek geçti aklımdan; zaman dardı, hava sıcaktı. Başka bir zaman birlikte gider, fotoğraf da çekerdik, diye düşündüm. Sunum saatine kadar okuma salonunda oyalandım.

Salon kalabalıktı. Arka sıralardan birinin baş tarafımdaki koltuğa oturdum. Sahne iyi ışıklandırılmıştı. Az sonra Anitta geldi, ön sırada oturanlarla konuştu, şakalaşmalar gülüşmelerin ardından sahneye çıktı. Elindeki dosyayı masaya bıraktığında daha beş dakikası vardı.

— Birazdan başlarız, dedi kendi kendine konuşur gibi.

Turuncu bluzunu giymişti. Dünkü kısa pantolonunun yerine mavi ekose eteği vardı üzerinde. Gülüşü, duruşu daha ölçülüydü. Ama aynı içtenlik, aynı sıcaklık, aynı özgüven. Saatine baktı, salonun tamamen sessizleşmesini bekledi.

— Merhaba. İlginiz için çok teşekkür ederim, diyerek başladı. Adım Anitta, Belfastlıyım. Bu okuldan aldığım cömert bir bursla siyasal bilimler alanında yüksek lisans yapıyorum. Bu güneşli günde size her İrlandalı’nın her hücresinde hissettiği bir felaketten söz edeceğim, beni hoş görün lütfen, deyince salonda alkışlayanlar oldu.

— Ama bir tesellimiz de var. O kasvetli felaket yıllarına takılıp kalmayacağız. Daha çok o ağır yükün bugüne yansımasına bakacağız. Bu coğrafyada ya da başka yerlerde, o acının izlerini sürerek hem olayı hem kendimizi anlamaya çalışacağız.

İçeriye giren birkaç kişiye başıyla selam verdi.

— Sorular soracağız. Henüz cevaplanmamış, belki yakın zamanda cevaplanması imkansız sorular da olacak. Soruların cevaplardan daha değerli, daha kalıcı olduğunu bu salondaki herkes biliyor. Bense bunu yeni yeni öğreniyorum, deyince gülüşmeler duydum, anlayamadım.

— Gerçek bu arkadaşlar, dedi Anitta onları yanıtlar gibi. Bugün verdiğimiz cevapların zaman içinde değiştiğini, soruların ise zamana daha dayanıklı olduğunu biliyoruz. Sunum boyunca bunu aklımda tutacağım. Unutursam en azından bir hatırlatan olacak, çünkü Profesör Eco burada, bütün ihtişamı ile karşımda, dedi.

Gülenler oldu. Gülüşmeler kesildiğinde profesör göbeğini tutarak gülüyordu..

— Nasıl başlamalı, diye çok düşündüm. En iyisi, beni bu sunuma hazırlamaya iten isimleri ve olayları anmak. Öyle yapacağım, dedi ve tane tane saydı.

İngiliz yönetimi ve Kraliçenin bin sterlini.

İngiltere’nin Serbes piyasa politikası.

Trevelyan’ın “doğal nüfus düzeltmesi” söylemi.

Avrupa’nın sessizliği.

Kilisenin kayıtsızlığı.

Sultan Abdülmecid’in gemileri.

Amerika’daki Choctaw kabilesinin Gözyaşı Yolu.

Drogheda limanında Osmanlı sancağı.

1923 mübadelesi.

Atina’da Filedelfiya semti.

Karamanlılar. Misailidis.

Son satır şaşırttı beni. Misalidis? Sevgi Duvarı’nın önünde üç ay önce duyduğum, sonra unuttuğum o sözcük… Yine mi?

—Sana galiba bir sürprizi daha olacak bu kızın, dedi şeytan.

—Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz, Anitta bu, diye geçirdim içimden.

— Şimdi şu soruyu düşünelim, diyordu o sırada Anitta. Birbirinden bu kadar uzak, bu kadar ilgisiz görünen bu adlar, olaylar ve acılar aynı yerde, aynı olayda buluşmuş olabilir mi?

— Olabilir. Hepsi ve daha fazlası İrlanda’nın Büyük Açlık Felaketi ile ilişkili. O felaketin ekseninde buluştu tümü..

Salonun ortasından uzun boylu, kıvırcık saçlı bir genç ayağa kalktı. Amerikan aksanıyla konuştuğu için araya girdiği anda özür diledi.

— Adım Jack, dedi. Boston Üniversitesi İletişim Bölümü’nde doktora öğrencisiyim. Medya, toplumsal travma ve hafıza üzerine çalışıyorum. Büyük Açlık’ın nasıl anlatıldığı, nasıl hatırlatıldığı ya da unutturulduğu üzerine uzun süredir düşünüyorum. Yığınla sorum var. Yeri geldikçe mi sorsam, sunumun sonunu mu beklesem?

Anitta başını hafifçe eğdi.

— Neden sona kalsın Jack? Uygun geldikçe sorarsın. Ben de fikrimi söylerim. Yorum getirmek isteyen olursa konuşur. Aramızda konuyu benden çok daha iyi bilen hocalarım, arkadaşlarım da var burada.

Jack başını sallayıp yerine oturdu.

— Yeri gelmişken, dedi Anitta. Bu bilimsel bir toplantı değil. Burada bir tebliğ sunmuyorum. O düzeyde biri de değilim zaten.

Salonun sağ yanından orta yaşlı, beyaz sakallı, kalın gözlüklü bir adam seslendi.

— Çok yakında, çok yakında Anitta.

Anitta başını eğdi, iki eliyle kalp işareti yaptı. Alkışlar koptu.

— Profesör Eco’ya bu sunumdaki katkıları için ne kadar teşekkür etsem azdır. Besbelli dostlar arasındayız, deyince önden biri şaka yapmış olmalı, bu kez daha çok gülen oldu.

— Bu sunumu, dedi Anitta, sorularımızı rahatça sorduğumuz, fikirlerimizi söylediğimiz, başkasının gözünden de bakabildiğimiz bir söyleşi hâline getirmek isterim. Bunun için yardımınıza ihtiyacım var. Başlayalım.

— Geçmişi yüzeysel olarak herkes biliyor. Özetle:

1845 ile 1852 yılları arasında İrlanda’da Büyük Kıtlık yaşandı. Patates ürününü bulaşıcı bir hastalık sardı. Tarlalarda patatesler soldu, kurudu; depodakiler çürüdü. Ardından kıtlık, sonra açlık başladı. Yaklaşık bir milyon kişi öldü, bir milyon kişi göç etti. Toplamda iki milyon insan ülkesini kaybetti. O dönemde İrlanda’nın nüfusu sekiz milyon civarındaydı; yani halkın dörtte biri gitti.

Ama yitirilen yalnızca insanlar değildi. İrlanda’nın adalet duygusu, aidiyet bilinci ve toplumsal dengesi ağır yaralar aldı. Belki hâlâ kapanmış değildir.

Doğru, her şeyi başlatan etken patatese yayılan hastalıktı. Ama tek sorumlu patates değildi. O kıtlığı felaket boyutlarına getiren başka etkenler de vardı.

Toprakların çok büyük bölümü birkaç soylu ailenin elindeydi. Kiracı köylüler tarladan ürün almayınca İngiliz malikânelerine kira ödemekte zorlanıyor, toprak sahipleri arazilere yasal yollardan el koyuyorlardı. Küçük toprak sahipleri de yoksullaştıkça mülklerini yok pahasına satmak zorunda kaldılar. Süreç soyluların daha çık toprak elde etmesine yol açtı.

Sorumlular meselesine girdi. 

—Tüm bunlar olurken, sadece seyretti İngiliz yönetimi. Sorumluluk denince ilk sırayı İngiliz yönetimine vermek bu nedenle hemen hemen herkesin üzerinde uzlaştığı bir nokta. Ve bence bu nedensiz değil. Bu felaket sanki hayırlı ve yaratıcı bir yıkım olarak görüldü, ya da değiştirilemez bir kader sayıldı. 

Yan taraftan yaşlıca bir kadın elini kaldırdı. Sorarken İngiliz olduğu belli oldu.

— Yaklaşık iki asır önceki bir yönetimi bugünün değerleriyle yargılamak ne kadar adil olur sizce? Felaketin tamamını İngiliz yönetimine yüklemek  kolaydır da hakça mıdır acaba?

Birinciliği İngilizlere verdi sadece, dedim kendi kendime, tek sorumlu onlar demedi ki. Bunu  o da söyleyecekti belki ama kadının yanında oturan orta yaşlı adam ayağa kalkarken elini kaldırınca susup dinledi.

— Edward, dedi. Bu üniversitede Hukuk Fakültesinden. O günkü yönetimin yaklaşımını bugün haksız bulmakta izninizle ben hiçbir sakınca görmüyorum. Ingiliz olmam buna engel değil, dediğinde başlar ona döndü, o devam etti..

—Siz öyle yapmıyorsunuz. Ancak bu olaydan kitlesel nefret üretmek ciddi bir sorun. Yüz elli yıl önceki ideolojik bağnazlığın günahını bugünkü kuşaklara yansıtmak.. Peki, ya nı tutum da felakete benzer sonuçlara yol açarsa, derken cümlesini bitirmeden sustu ama oturmadı. 

Çok sakindi, mantıklı ve uzlaştırıcı görünüyordu. 

—Unutmayalım gençler. O ideolojik bağnazlığa benzer sürüyle ilkellikle dolu tarih. Onları aşa aşa geldik bugünkü uygar topluma. Tarihte yaşanmaz. Geçmişin hatalarından kaçınmak en doğru yol gibi geliyor bana.

 Cılız bir alkış dalgasının ardından teşekkür etti ve oturdu adam.

—Bence tutarlı bir çerçeve çizdiniz, diye karşılık verdi Anıtta. Geçmişi bugünkü değerlerle yargılamak kolaycılık derseniz, samimiyetle sempati duyarım buna. Bağnazlık teşhisi de yerinde. İlkellik sözcüğü ise size ait. Ona katılamam. Öte yandan, bence şu çıplak gerçeği görmezden gelemeyiz. Açlık sürerken limanlardan tahıl çıkışı devam etti. Piyasa kuralları kutsal sayıldı. Devlet kılını kıpırdatmadı. 

Sonra İngiliz’e baktı.

— Bence sağduyulu bir analiz yaptınız, teşekkür ederim. Öte yandan, şu gerçeği söylemesem dürüstçe davranmış olmam: Krizi fırsata çeviren çıkarcı aklı ifşa etmek bir şey, bundan kuşaklara yayılı bir nefret söylemi çıkarmak bambaşka bir şey, umarım bana katılırsınız dedi.

Bütün salonla birlikte İngiliz de alkışlıyordu, ayaktaydı.

Onun duygulandığını uzaktan da olsa görebiliyorum. Bu kez Jack kalktı, onun sesi de duygu yüklüydü.

— Laissez-faire yaklaşımı, dedi. Serbest piyasa kendi kendini dengeler, demişler. Dinmiş gibi inanmışlar buna. O inancın bu felaketi derinleştirdiğini bugün daha net görüyoruz. Sonra da devam etti, ama konumuz değil.

— Evet, dedi Anitta. O yıllarda piyasa, Tanrı’nın görünmez eli gibi algılanıyordu. Kıtlık ve ölümler, neredeyse doğal bir düzeltme düzenleme olarak yorumlandı. Trevelyan’ın nüfusun doğal biçimde azaltmayı olumlu bulan sözleri, bu artık eskimiş zihniyetin açık ifadesiydi.

Salonda çıt çıkmıyordu. Bir el kalktı.

—Evet, Yorgo, dedi Anitta, aynı program da beraberiz Yorgo ile. Buyur, söz senin.

—Bu felaketi bu denli detaylı olarak şimdi öğrendim.  Öğrendiklerimden çıkardığım sonuç şu: Kıtlık açlığa yol açıyor, devlet müdahalesi olmayınca ağır sonuçlar doğuyor, o zaman da yönetimin o berbat sonucu aslında tercih etmiş olduğu düşüncesi yerleşiyor. Bu bence gayet doğal. Nefretten yana olmak elbette teoride savunulmaz, ancak insan sadece akıldan oluşmuyor. Tersine, akıl daha dün keşfedildi, aynı zaman dilimini paylaşan insanların da aynı akılla aynı ölçüde donandığını sanmak gerçekçi olmaz. 

İçimdeki öteki kıpırdandı.

—Medeniyetiniz tek dişi kalmış canavar da siz fark etmemekte direniyorsunuz, diye içimden geçerken Anıttaya kulak verdim. 

—Yorgo her zamanki bakış açısını bu toplantıda dile getirmekle iyi etti bence. Akıl daha dün keşfedildi. Doğru. Milyonlarca yıllık insan soyu, aklı keşfedeli sadece birkaç bin yıl oldu.  

—Hele bir de merhameti keşfetsin, görün o zaman gümbürtüyü, diye bağırdı Prof Eco. 

İnsan soyunu yeriyor mu, övüyor muydu anlayamadım. Sanırım alay ediyordu, alkışlarla birlikte kahkahalar yükseldi.

Anitta yine takıldı hocasına.

—Hocam beni ‘tapınakların merhameti ormanlara yayılırsa kuşların hali’ diye başlayacağım bir tirada zorluyor şimdi beni. Tahrikine kapılırsam konuyu dağılır, diyerek sorumluluk meselesine döndü. Ama sorumluluk burada bitmiyor. Avrupa’nın çok büyük bölümü felaketi sessizce izledi. Kilise de uzun süre kayıtsız kaldı.

Yorgo bir kez daha söze girdi.

— Belki de sorumsuzluk sadece İngilizlere ait bir ayrıcalık değildi. Avrupa ve Amerika da kör ve sağır kalmış; çünkü felaket kendi siyasal çıkar alanlarının dışındaydı. İrlanda, o sıralar Krallığın bir parçasıydı. Bu gerçek İrlanda halkının dramının iç mesele olarak etiketlemeyi herkes için kolaylaştırıyordu. O kitlesel ölümleri Avrupa da Amerika da sessizce geçiştirmeyi başardı.

Anitta başını salladı.

— Evet, dedi. Ve yıllar süren o sessizliğin ortasında, en beklenmedik yerden o günden bugüne kadar yankılanan bir ses çıktı. Amerikan yerlisi Choctaw kabilesinden. Jack, bu konuyu biliyorsan sen anlatır mısın bize?

— Elbette, dedi Jack.. İrlanda’daki felaketten kısa bir süre önce, Amerika yalnızca Choctaw kabilesini değil. başka yerli kabileleri de topraklarını terke zorladı. Kışın soğuk günlerinde, aylar süren göç boyunca çocuklarını, yaşlılarını, hastalarını geçtikleri yollarda gözyaşlarıyla gömdüler. Bu sürgün, tarihe “Gözyaşı Yolu” olarak geçti.

Sesi kısıldı bir an, düzeltmeye çalıştı ve devam etti.

— Kimse onları da duymamıştı Anitta. Belki bu yüzden, o büyük yıkımdan henüz çıkmışken, İrlanda’ya yüz yetmiş dolar toplayıp gönderdiler. Sadede 170 dolar, verenler çok yoksuldu, ama bana kalırsa artıkları şamar çok sağlamdı.

— Senin hoşgörüne sığınıp özel bir soru soracağım Jack. Sen o kabileden misin?

—Değilim, ama geçen yıl Oklohama‘ya gittim, onlarla üç ay yaşadım. Dillerini öğrenmeye çalıştım. Müthiş bir deneyim oldu. Doktoramı yazıp bitirdikten sonra üç aylık anılarımı küçük bir kitap halinde yazacağım. 

Salonda sessizliği birkaç alkış bozdu. Jack durmadı.

— Böyle duyarlılıkların hafızada kalması önemli.  İnsanlık ancak anıtlaştırarak unutmamayı başarabiliyor nası şeyleri. Bu sadece taş dikmek, heykel yapmak, plaket vermek meselesi değil; aslında bir çığlığın, bir vicdanlı anın sesinin kalıcı kılınması. 

Bu kez yoğun alkışlar geldi salondan. Jack durup bekledi.

—Teşekkür ederim, bana cesaret verdiniz. İzin verirseniz  önerimi söyleyebilirim artık: Bu büyük olay için, Choctaw yardımını da içine alan bir hatırlama mekânına ihtiyaç   var bence İrlanda’da, Çünkü bazen bir halkın başka bir halka uzattığı el, birçok devletim yapmadığını yapar.  Bunu görünür kılmak gerekir.

—Tamamen, diyerek onayladı Anitta. Çok yerinde bir öneri. Öyle değil mi profesör Umberto?

—Yanı başına benim heykelimi de dikmezseniz, beni hiç ilgilendirmez Anitta.

Herkes kahkahalar atarak güldü. 

— Bugün o paradan çok daha anlamlı olan, dedi Anitta, bu davranışın hatırası. Devletlerin sustuğu yerde, bir halk başka bir halka ses verdi.

Aynı konuda söz alanlar oldu. Uzun bir sohbet başladı. Diğer kabileler de konuşuldu. Bir ara Amerikanın yerli halka ettiği zulme kaydı konu. Sonra köleliğe, ardından sömürgeciliğe. Oradan tekrar yardımına döndüler. Artık  sıkıldım.

O yardım o kadar çok konuşuldu ki Osmanlı’nın cömert yardımına sıra bir türlü gelmiyordu. Nedense her zaman böyle olurdu. Kibrit çöpü kadar kusurumuz gözlerinde mertek olurdu, devasa iyiliğimiz karınca kadar kıymet görmezdi. 

Çık sıkıldığımı anlamıştı şeytan.

—Çıkıp parka gitmelisin, dedi.

—Sunum Anittanın olmasa beterini yapardım, dedim.

Tam da o sırada Anitta, Sultan Abdülmecit diyordu. Kulak verdim.

—Sadece anlatılması değil, anıtlaştırılması da gereken bir destek İrlanda‘ya çok uzaklardan İstanbuldan geldi. Osmanlı Sultanı Abdülmecid’ten. Seçkin bir Osmanlı tarihi uzmanı var aramızda, bugün. Stokholm Üniversitesi öğretim üyesi Emin Kahraman. Bu tarihsel gerçeği onun özetlemesini rica ediyorum. 

Bana bakarak sordu:

—Mümkün mü?

—Elbette, hem de zevkle. O yardımı çok kısaca anlatacağım. Kıtlık sürerken, Sultan Abdülmecid İrlanda’ya parasal yardım göndermek istedi. Başlangıçta on bin sterlin düşünüldü, İngiltereden nezaket talebi şeklinde baskılar gelince, para miktarı bin sterline indirildi. 

—Ardından gıda yardımı geldi gündeme sanırım, Anitta.

—Evet, aynen öyle oldu. Saray, o diplomatik nezaket nezaketle gelen sınırı aşmanın yolunu bulmuştu. Tahıl, un be benzeri temel gıda maddeleri taşıyan gemiler yola çıktı. Üç gemi; Seyr-i Sefain, Tâif ve diğeri… Dublin limanına girişleri engellendi, rotalarını kuzeye, Drogheda limanına kırdılar. Yüklerini orada boşalttılar, dediğim anda Profesör Eco’yu gördüm.

Ellerini göbeğinin üzerinde kavuşturmuş dikkatle ciddi bir bakışla süzüyordu beni. Onun az önceki merhamet kinayesine bir ekleme yapıp yapmamakta tereddüt ettim. 

Teşekkür yerime oturacaktım, Jack elini kaldırdı. Sesi, Amerikan aksanının o kendine güvenen tınısıyla yayıldı salona.

—Bu insani yardımı ilk kez duydum, çok duygulandım. Şükran doluyum. Sorum şu: Choctaw yerlilerinin kısıtlı imkanlarla yaptığı yardım bugün bir ‘insanlık anıtı’ olarak konuşuluyor. Osmanlı’nın gemiler dolusu yardımı neden pek bilinmiyor? Acaba bir merhamet siyaseti olarak mı algılandı?

— Haklısın Jack, dedim. Osmanlı buradan hep ‘öteki’ olarak görülür. Nedenleri bellidir. Başka bir neden daha bar: Hafıza çoğunlukla adaletsizdir. birçok şey gibi o da tazelenmeyi ister. Çökmüşse, bir imparatorluğun kendini tazeleme gücü yoktur. Ona karşı beslenmiş önyargıları aşacak imkanlardan da yoksun olur. İnsan dediğiniz yaratık, ne kadar kendi güdülerinden kurtulabilirse, onun medeniyeti ancak o kadar yabaniliğinden kurtulabilir. Merhamet insanlık tarihinde çok yeni bir olgudur, diyerek bağlayayım izin verirseniz.

Ben oturunca, Anitta teşekkür etti.

—Belki de Choctawlar ve Osmanlılar arasındaki o ortak payda, ‘merkez’ tarafından görmezden gelinenlerin birbirine fısıldaması oldu. Devletlerin sustuğu yerde, bir halkın diğerine ekmek göndermesi, tarihin ilk büyük sivil itaatsizliği…

Profesör Eco, oturduğu yerden elini havaya kaldırdı, tüm salon kulak kesildi. 

— Merhametin siyaseti dediniz, peki ya ‘siyasetin merhameti’ ya da ‘pişmanlığın siyaseti’? Onlara ne demeli?

O meşhur ironik gülümsemesiyle ima ettiği gerçeklik çok şiirseldi, buradan Ermeni ve Kürt meselesi gibi dikenli yollara çıkılırdı. Onlara ne demeli, derken Eco’nun bence maksadı buydu. 

Soruyu üstüme alınmadım, Jack bana baktı, ben de ona. Eco üstelemedi, başka sorular soruldu, Anittanın cevapları derken yavaş yavaş Misillidis meselesine geliyordu. Bendeki merak ise sürekli artıyordu.

Anitta, kürsüdeki notlarını kenara itip salona baktı:

— Şimdi küçük bir hikaye zamanı, deyince salonda başlar kalktı, belirgin bir canlanma oldu.

—Osmanlı gemileri yüklerini boşaltmaya geldiğinde dört yolcu vardı beraberinde. Dördü dr Anadolu’dan. Dindaşlarına yardım etmek için gönüllü yazılmışlardı. Gıdaların indirilip düzenli dağıtılmasına yardımcı oldular, geceleri İrlandalı bir ailenin yanında kaldılar. Bir hafta sonra gemi kalktığında, yolculardan ikisi gemiye binmedi. Onlara kapılarını açan o ailelerin kızlarına aşık olmuşlardı, yükü indirdikleri liman kentinde kaldılar.

Anitta bir an durdu, yutkunurken etrafına bakındı.

— O gençlerden birinin soyadı Misailidis idi. Kimdi o?Kula doğumlu, yüz yıllardır Anadolu’da yaşayan ve Türkçe konuşan soydan geliyorlardı: Karamanlılar. Grek harfleriyle yazar,  Türkçe konuşurlardı. 

Aralarından çıkan Evangalos adlı o meşhur yazar, İzmir’de Türkçe öğretmenliği yapmıştı, İstanbulda gazete çıkarmıştı, daha 1872’de Batı ile Osmanlı’yı kıyaslayan, kendi kültürünü her şeyden üstün tutan eserler vermişti.

Ne yazık ki 1923 yılına gelindiğinde, genç cumhuriyet milli devlet kurma hedefiyle sayıları 150 bini bulan Karamanlıyı anlaşma gereğince zorunlu göçe tabi tuttu. Misillidis ailesini de elbette. 

Yunanistan’a gönderildiler, çünkü oranın kilisesine bağlıydılar. Ama Grekçe bilmiyorlardı, “Türk tohumu” diye dışlandılar orada. Kendi mahallelerini kurdular, oralara asırlardır yaşadıkları yurtlarının adını verdiler. Alaşehir yerine Nea Filadelfeia, Kayseri yerine Kaisariani dediler. 

Orada tutanamayan çoktu, buradaki akrabalarının eski komşularının izini sürüp buraya sığındılar.

Yorgo, oturduğu yerden adeta fırladı be sordu:

— Bir saniye! Yani sen Misailidis’in akrabası olmalısın!

—Evet, ana tarafından. Sen tanıyor musun Misailidis’i?

—Hayır, dedi Yorgo. Ama az önce anlattın ya. Ben Yunanistan’da çok Karamanlı tanıdım. Çok iyi insanlardır ama hep yalnız bırakıldılar, hep itildiler.

Anitta acı bir tebessümle notlarını topladı:

— Biliyorum Yorgo. Bu yüzden burada anlatıyorum. Tarih böyle acılarla dolu. Başkalarınjn acısını duymak insanlığın meselesi bu. 

Başımı döndürdü bu hikaye. Ağsım kırudmultu, terlemiştim. Sevgi Duvarındaki Karmanlıca bilmecesi çözülmüştü. 

Anıttaya yürüdüm. İçim içime sığmıyordu, bir başka kucakladım onu. Bir şeyler içmeliydim.

3d. SUNUM SONRASI ECO SÜRPRİZİ

Anitta’nın kıtlık sunumu beni sanırım herkesten çok, belki Anitta’dan bile çok etkilemişti. Seminer salonundan çıktım, kafeteryada bir şişe soğuk portakal suyu ile bir İngiliz gazetesi aldım. Oturdum, portakal suyundan birkaç yudum adlım, Onu ve sunumu düşünmeye başladım. 

Milyonlarca insan yok yere ölmüştü, bir o kadarı da yurdundan toprağından kopmuş, onların bir kısmı da göç yolunda gitmişti. Kim ne derse desin insafsızlıktı bu. İrlanda o zamanlar İngiliz yönetiminde olmak yerine bağımsız olsaydı, onca insan ölür müydü acaba? İnsan hayatı, kendi milletinden olmayan bir idare altında bu kadar kolay harcanır mıydı?

Sunum sırasında öyle kızdım ki, bir ara söz alıp tek bir cümle söylemeyi bile düşündüm:

— Kendinden olmayanı hiçe saymak emperyalizmin şanındandır, diyecektim.

Ortalık karışsın istemedim.

Osmanlı gemileri herkesin gözünde bir insancıl yardım olarak ışıldadı tabii. İstanbul’dan gıda yardımı getiren gemilerde Anadolu’dan gönüllüler olduğunu bilmezdim. Onlardan birinin Anitta’nın atası olduğunu duyduğumda ise çok sevindim, ama hayretten küçük dilimi yutacaktım. 

Son birkaç aydır kafamı arada bir kurcalayan şu Misailidis bilmecesi de sunumda hoş bir sürprizle tatlıya bağlandı.

Bu kez de başka bir soru takıldı kafama: Anitta Yunan soyundan mı sayılırdı, yoksa Türk soyundan mı? Gerçi hangi soydan gelirse gelsin, bizim topraklardaydı kökü; kendisi bugün güzel Türkçemizi bilmese de ataları Türkçe konuşuyordu.

Ve onu beklerken başka bir bir soru daha geldi aklıma: Müslüman olmayan biri Türk olabilir miydi? Bizim abilere sorsan “olmaz” diyeceklerdi. Bence, Müslüman olmasa da Türk olmak Anitta’ya çok yakışırdı.

Karşımdaki duvar saatini, verniklenmiş mermerden bir minik bülbülün şakımasını duyunca fark ettim. Saat altı olmuştu, sunum biteli bir saati geçmişti. Anitta gecikmişti. Önce merak ettim; ama kutlamalar, sohbetler beklenenden hep uzun sürerdi. Gazetenin başlıklarına bakmaya başladım. Portakal suyuna  uzandığımda Anitta karşımdaydı. 

Yanında hocası, Profesör Eco.

–Hocam beklediğini öğrenince sunum değerlendirme toplantımızı kısa tuttu. Seninle tanışmak istedi, dedi Anitta.

Ayağa kalktım, elimi uzattım hemen.

— Sizinle tanışmaktan çok mutlu oldum profesör, dedim.

Suyunu çıkarmak ister gibi sıktı elimi, teşekkür etti.

— Bize bir önerisi var bu akşam için Emin. 

Eco araya girdi.

—Sıradan bir yemekte Anitta’yı birlikte kutlamamıza umarım bir itirazınız yoktur.

—Benim için çok büyük onur olur profesör.

Adeta bütün cüssesiyle gülerek:

— Ama benim bir şartım da var, dedi.

Muzip bir çocuk havası vardı üstünde. Anitta hayretle sordu:

— Nedir o şart profesör?

—Bu akşam sadece Eco diyeceksiniz bana, olur mu? Adımı mesleğimden daha çok seviyorum. İsterseniz kibirli deyin ama isteğim bu. Kırmazsınız beni, değil mi?

Nasıl derse öyle olurdu tabii. 

Çıktık kafeteryadan. Beş dakikalık bir yürüyüşten sonra küçük bir İtalyan lokantasında oturduk. Biz kendi siparişlerimizi verdik ve Eco “her zamanki gibi” dedi. Anitta bana baktı:

— Seni bekletmemek için hocam sunum eleştirisine yemekte devam etmeyi önerdi. Sence sakıncası yok, değil mi?

— Tabii ki yok, dedim. Ben de yararlanırım belki.

— Sizin çok deneyiminiz var. Mutlaka katkınız olur bize dedi Eco.

……

Lokanta sıcaktı. Eco hemen iş koyuldu. Anitta’nın sunumuyla ilgili övgüyü özlü ve kısa tutup eleştirilere başladı. Son bölümü heyecana kapılarak hızla bitirdiğini, iyi bir özet ortaya koymadan sonlandırmanın yanlış olduğunu söyledi.

 —Bunlar biçimsel eksiklikler diyebiliriz ama perspektif hatası kabul edilir gibi değil.

Anitta şaşırmıştı.

—Farkında değilim, dedi.

—İki düzeydeki perspektif hatasından söz edebilirim. Basitçe söylersem daha net olacak: Sunum İngilize mikroskopla Osmanlı’ya teleskopla baktı bence. 

—Nasıl yani?

—Birini kusurdan yanlıştan hatta kötü niyetten ibaret  gördü, ötekini da hayırdan ve iyilikten. Bu hataya yol açan ise aslında evrensel bir hastalık, yani yerellik,  dar çerçeve, insan merkezli din merkezli ulus merkezli şehir merkezli kabile veya klan merkezli ve oluş merkezli bir bakış açısı. Hepsinde öz aynıdır, GÜCÜ OLAN KENDİ YARARINA KULLANIR ve de insan VARLIĞINI SÜREKLİ KILMAK İÇİN GÜÇ EDİNİR. İnsan soyunun binlerce yıllık perspektifi budur. . Her biriyle  açıklayabiliriz yaptığın hatayı. İnsan beyninin kendini evrenin algılamasındaki tabii yetersizlik de deseniz olur, önyargılar Etnosentrizm hastalık. daha basitçe söyle derseniz, bakma biçimleri. Anitta her İrlandalılı’nın  olaya bakışından yani oranın paradigmasının bir çocuğu olarak öyle bakıyor. Belki de sorun evrensel düşünmeye çalışan insanın çok büyük bir ölçüde kişisel bireysel bencil kendi merkezli kalmış olması, düşünsel olarak gelişkin ama ruhsal gelişim olarak eksik. 

Buradan doğuyor mesele

Bu sebeple İngilizlerin kusurlarına büyüteçle bakıyor ama Osmanlı’nın hayırlı işlemini teleskopla görüyor övüyor geçiyor.

Bu sebep ile belki, bir dinleyicin çok yerinde olarak belirttiği gibi bugünün gözlükleriyle bugünün değer yargılarıyla düne bakıyor. Oysa insanlık tarihi zaten aynı zamanda bir ilkellik tarihidir, yine bugünkü gözlükte gözlükle on binlerce yıllık tarihe bakarak konuşursak temelde bir barbarlık tarihidir.

1900 yılında doğduğunuzu düşünün. Nasıl bir kaderiniz olacaktı hayal etmeye çalışın. Sonra doğduğunuz dünya ondan önceki on binlerce yıllık insanlık tarihine hiç benzemiyor. O nedenle yanlış görüyorsunuz. O nedenle perspektifinizde doğru değil  Çelişki çok çelişik biçimde bunun nedeni iki Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan mükemmellikten uzak ama ondan önceki binlerce yılına göre inanılmaz bir sıçrama umudu sunan yeni dünya düzenidir. Uluslararası ve bireyler arasında oluşturulmuş yeni değerler sistemidir. Bir ideali olarak yeni değerler sistemi. Elbette her yeni sistemi ve aksar. Ve her yeni buluş gibi ileriye doğru bir adımdır. Sadece o kadar. Maya tutar mı? 

O mayanın tutmasını istiyorsak yani insan olduğun uygarlık atanın süreklilik kazanmasını istiyorsak perspektif hatası yapmaktan kaçınmalıyız. Ama 1000 yıllık 10.000 yıllık tarihimiz korkularımız insan oluşumuz gayet çelişik biçimde geriye çeker bizi. Biz bir öteki arasında seçim yaparken taraf olduğumuz taraf almaktan kaçınmadığımız kimlik kendi Kimliğimizdir. Çelişki buradadır.

Uygar ve tamamen barışçı bir ilişkiler en büyük engel insan soyun barbarlık tarihidir. Bugünkü uygar değerler sisteminin şurasında burasında barbarlığın izleri bulman şaşırtıcı değildir tarihimizin nedenini karanlık ve acılı olduğunun bir hatırlatmasıdır artık. 

Romanımda bu bakış açısını tarihten örneklerle nasıl anlatabilirim?

.  Bitirişin heyecana geldiğini, perspektifte hata yapıldığını anlattı. İngiliz’e mikroskopla, Osmanlı’ya dürbünle bakıldığını söylerken pizzasından bir parça kopardı. “Dünün çamaşırını bugünkü güneşte kurutmaya çalışmak garip olur,” diyerek tarihi bugünün değerleriyle yargılamanın nafileliğini hatırlattı. Sonunda eşinin doğum gününe yetişmesi gerektiğini söyleyip kalktı.

— Yaz deftere dostum, dedi fişi imzalatan garsona.

Lokantadan çıktık. Eco’ya İstanbul’u gezme karşılığında ne isteyeceğini sordum. Önce “sadece dostluğunuzu” dedi ama sonra ciddileşti.

— Önümüzdeki altı ayın her gününü kırk sekiz saate çıkarın, başka bir şey istemem. Bütün masraflar da benden. İyi mi?

Güldük. Anitta, hocasının bu yanıtından sonra kurgusal olanı da sordu. Eco, İstanbul’un dehlizlerinden Konya’ya, Misailidis soyunun izinden Karamanlılara kadar uzanan muazzam bir plan çıkardı karşımıza. Vedalaştık. Hava kararmaya başlamıştı. Paris’in akşam dokuz tenhalığı üzerimize çökmüştü. Yol kenarındaki alçak duvarın dibine dizilmiş çalıların üzerinden geçiyorduk. Rüzgâr estikçe kuru dalların birbirine sürünme sesi, ayakkabılarımızın asfaltta çıkardığı tıkırtıya karışıyordu. Bir süre hiç konuşmadan yürüdük.

— Seni çocuk parkına götürüyorum, dedi Anitta.

Heyecanlandım. Stockholm’den geldiğim gün oraya gitmiştik; çocukları parkta oynarken anneleriyle görmek bir çiçeği açarken görmek gibi duygulandırmıştı beni. Hele o sarışın çocuğun anne kucağı sevinci… O masumiyetin hatırası zihnime bir nefes aldırdı.

— Sorsan ilk tercihim olurdu, dedim.

— Biliyorum, dedi.

Koluna bu kez de ben girsem diye düşündüm. Yapamadım. Parkın girişindeki topraklı yola saptık, ayakkabılarımızın altındaki o sertleşmiş toprak ve ezik dal parçaları, parkın cıvıltısınndan akşama kalan tek gerçekti.

— Çok özel bir gün oldu, dedim. Yığınla yeni şey öğrendim. Tatlı duygular yaşadım, çok etkilendim seni izlerken.

Gözlerinin içi gülüyordu.

— Senin orada olman güç verdi bana, daha güzelleştirdi her şeyi Emin. Sanki bir tek sana anlatıyordum. Neyi nasıl anlatsam, sen can kulağı ile dinliyordun.

— Biliyorum, dedim ben de.

İçim içime sığmıyordu. Ona yaşadığım coşkuyu ifade edecek bir kelime bile bulamıyordum. Zar zor:

— Sana nasıl hayranım, bilemezsin Anitta, diyebildim.

— Biliyorum canım, dedi.

— Nereden biliyorsun ki?

— Gözlerin söylüyor çünkü. Gözler yalan söylemez, bilirsin.

Keşke sahnede onun fotoğrafını çekseydim diye düşündüm, bunu ona söyledim. 

—Beraber çektirseydik keşke, diyerek koluma girdi, beni hafifçe titredim.

— Sunumun son derece başarılıydı, sürprizlerin ise her zamanki gibi, dedim ve güldürdüm onu.

— Evet, hepsi güzeldi, hatta muhteşem, değil mi? Dün başka sürprizler, bir önceki gün bambaşka. Nasıl da gürül gürül akıyor hayat. Her gün başka bir yamaç ya da vadi.

— Bir de Eco ile yemek. Ekmek kadayıfının üstüne kaymak gibi oldu. Birikimi, rahatlığı, enerjisi, insanlığı, sadeliği. Karizmatik olmak böyle bir şey olsa gerek.

Akademik kariyerine devam etmesini diledim. “Yolun açık olsun,” dedim. Anitta bana kırk sene sonra ne demek istediğimi sordu. “Çok şey ve hiçbir şey,” diyebildim dürüstçe. Metroya doğru yürürken birden durdu. Üstümüzdeki tek tük sokak lambasının cılız ışığında yüzündeki o kırgınlık tekrar belirdi.

— Hocanın çok iyi niyetli be dürüst olduğundan eminim ama perspektif meselesindeki eleştirisi bence haksızdı. Günün değer yargılarıyla geçmişin suçlanmasının hata olduğunu ben de söyledim zaten sunumda, hatırlıyorsun değil mi?

— Hatırlamaz mıyım hiç, dedim. O dengeyi ne kadar titizlikle kurduğunu düşünmüştüm.

— Merhamet konusunda müdahalesi bence çok ilginçti, dedi Anitta. “Hele bir merhameti keşfetsin insan, o zaman görün gümbürtüyü” diye bağırdığında ben onu anlayamamıştım.

Bengal’i, Churchill’i konuştuk. Yüz yıl geçmiş olsa da o “tabut gemileri” zihniyetinin hiç değişmemişti.

— Churchill’e bakınca, ondan yüzyıl önceki Trevelyan’ı zemzemle veya başka bir kutsal suyla arınmış mı sayacağız biz şimdi?

— Bunu da hatırlatacağım sevgili Eco’ya yarın, dedi Anitta.

Anitta bir süre sessizleşti.

— İki olayda da yeterli gıda vardı Emin, dedi. İkisinde de insanlar politik kararlarla öldü. 1845’in patatesi, 1943’ün savaş ekonomisi… İkisinde de milyonlarca insan “öteki” diye öldü.

Yorulmuştuk… Ertesi gün görüşmek üzere veda ettik. Sarıldı bana. Soluğunu duydum. Yüze kadar saydı sanırım.

— İyi ki de varsın canım, dedi.

— Sen de sevgili Anitta, dedim.

4. AŞKIN KÖZÜ KÜLLENİNCE

Misallidies’i sorunca şeytanı kovaladığım sırada dışarıda yağmur şiddetlendi, gök gürleyip de art arda çakan şimşek kitap dolaplarını aydınlatınca Anittalı günlerden rafların arasına döndüm. Yönetmen ağzını bozmuştu. Bana ve Anitta’ya, sık sık onu hayal ettiğim için yakası açılmadık küfürler ediyordu. Dükkânı onun zorlaması ile boydan boya gezince fark ettim: Türkçe hiç kitap yoktu. “Yabancılar İçin Türkçe” adlı kasetli bir kitap vardı, o bile Türkçe değildi. 

Kitaba bakarken düşündüm. Bol alıştırmalı böyle derli toplu bir kitabı uzun yıllar önce Stockholm’de, Anitta için günlerce aramış bulamamıştım. İki ülkedeki iki adama da âşık olduğunu bana geldikten hemen sonra keşfetmişti Anitta. Verdiği boşanma kararından çok pişmandı. Çarli onsuz yapamıyordu. O ise bensiz yaşayamazdı. Kendini içinde bulduğu bunalım, birkaç haftada darma duman etmişti onu. Her gece gözyaşları içinde uyanıyor, aşk üçgeni denen o çıkmazdan nasıl kurtulacağını düşünmek ve kimi zaman sabaha kadar konuşmak istiyordu. O iki adamdan biri olarak, kendi halimi anlatmam gerekmiyor.

Anitta Karamanlıcaya tutku derecesinde hayrandı, o nedenle Türkçeyi de çat pat bilirdi. Diyeceğim şu ki, Anitta o günlerde “belki oyalar” diye, bir de Türkçe öğrenme sevdasına kaptırmıştı kendini. 

Ve ben aradan on yıldan uzun bir zaman geçtikten sonra, Anitta’dan binlerce kilometre uzakta, adadaydım. O günlerde kendisi için aradığım kitap elimdeydi, o çileli günleri anmama yol açmıştı.

Bir kez daha aynı şeyi düşündüm. Kimdi acaba?

 

Bu güzelim adadaki tatilimin daha ilk gününde beni alıp çocukluğumun o felaket günlerine götüren kimdi? Belfast’taki ikinci geceden beri başımın belası Çarli’yi burada da durup durup bana anımsatan kimdi? Her kimse, tutup bir de bu kitabı vermişti elime. Böylece hayatımın en kâbus dolu dönemini gözüme sokmak isteyen kimdi?

Bu kadar melunluk şeytanın işi olamazdı. Bütün bunlar o gerzek yönetmenin işiydi, üstelik bu kadar pisliği, ona sorsan, güya başyapıt yaratmak aşkına yapardı. Bütün derdi beni yıldırıp kendine sıradan bir figüran yapmaktı. Ne benden ne Anitta’dan hoşlanır, aramızdaki sevgiyi manyaklık derecesinde kıskanırdı. O kitabı elime vermek onun şeytanca oyunlarından biriydi. 

Ancak o kitap hayırlı bir işe de yaradı. Gök yeniden gürlerken kafamda bir şimşek çaktı; bu dükkân adanın yerlilerinden ziyade yabancılar içindi. Öyleyse bu kız da Anitta gibi yurdum insanı değildi. 

Bu keşfe bayram etti şeytan.

—Bingo diyerek alkışladı, on ikiden, diye bağırdı.

Bir kez daha baktım kıza. Duruşu da onunki gibi. Hem ince hem narin hem de dimdik.

—Hem narin hem dimdik. Öyle mi?

 Alay eder gibiydi şeytan. Lafa bodoslama girdiğinde sapla samanı karıştırırdı. Beni kandırmaktan olduğu kadar benle eğlenmekten de zevk alırdı. Arada bir zebaniliğe özenip beni engizisyon yargıcı gibi sorguya çektiği de olurdu. Zayıf zamanlarında şımarık çocuk gibi burnunu çeke çeke ağladığını da bilirim. Ama bana pislik yapmak nedir bilmezdi, tersine hep kayırırdı beni. Bende olmayan kurnazlık onda vardı, hem de dağlar kadardı. 

Kıza narin dememe takılması gibi, garibim arada bir de böyle saçmalardı. Ona bu kez karşılık veremedim. Etrafımdaki kitaplar, içimde çoktan birikmiş başka bir özlemi o anda fena depreştirmişti çünkü. Üniversitede ders yükü ağır, araştırma temposu hızlıydı. O yüzden ana dilimdeki kitaplara hasret kalmıştım. Yurda her gidişimde, düzinelerce kitap alıyordum, hiçbirinin kapağını açmaya fırsat bulamıyordum.

Tam bir zaman fakiri olmuştum orada. O uğraş fırtınası yüzünden İngilizce romanlara, öykülere, şiirlere de uzak kalmıştım. O dilde edebi eser okumaya Anitta ile sevdalısı olduğumuz Dahl sayesinde yeniden başladım. Ancak onunla ilan ettiğimiz beş yıllık görüşme tatili boyunca, o eserlere de hasret kalmıştım. 

Geçen ay Londra’da otelin lobisinde Anitta’yı beklerken, o hasret birden patlama yaptı içimde. Dillons’da olmak istiyordum.  Hemen. Orada kitaplar arasında kaybolmak fikri, bir anda kıskıvrak ele geçirmişti beni.

Yazarken düşünüyorum. Çok da şaşırtıcı değildi. O beş yılın sonunda Anitta ile buluşmaya karar verdiğimiz günden itibaren bizim sevgili Dillons sık sık gelmişti aklıma. Otelin lobisinde o sabah Anitta’yı beklerken, sanki laftan anlamaz bir çocuk türemişti içimde. Hemen o anda Anitta ile Dillons’a ışınlanmak, oranın dördüncü katında olmak istiyordu. Bir maraz nöbetine tutulmuş gibiydi. 

—Birazdan gelir bizimki, bir saate kalmaz, orada oluruz diyerek avuttum onu. 

“Her büyük hayalin en yoğun anı, hayalin gerçeğe kavuşmaya yakın olduğu an” diyen her kimse, ne kadar da haklıymış diye düşünüyordum ki Anitta döner kapıdan lobiye girdi. 

Heyecanla kalktım, ona doğru yürüdüm, sarıldık. Oturmak istemedi. Hemen çıktık. Caddeye doğru yürürken önerimi söyledim, durdu. Bir şey demeden bana boş gözlerle baktı. Kaşları da çatıktı. Beni duymadı sandım.

— Dillons, diye tekrarladım, öncelik orada olsun bugün. Ne dersin?

Dalgındı, biraz düşündü, içimdeki afacan oğlanı ‘belki bizim Ümitti o’ bir şekilde işitmiş gibi ‘iyi bir fikir’ dedi sonunda. 

Caddeye çıktığımızda aptal ıslatan cinsinden bir yağmur çiselemeye başladı. Tam da böyle ince ince yağan yağmurda Paris’in ışıklı bulvarlarında yürüdüğümüz akşamı anımsadım. Her şey taptaze, içimiz kıpır kıpır, cıvıltılı bir Paris gecesine ilk akıyorduk. Yan yana el eleydik. Yağmura metelik verdiğimiz yoktu. Aynı cinsten kibar bir yağmur altında Dilllons için taksi beklerken o gergin, ben fena halde huzursuzdum. 

—Aslında şaşacak hiçbir şey yok, dedi şeytan.

Onu duymazdan geldim, içimde şımarık oğlanla uğraşıyordum. Anitta zaten ilgisizdi, önüne bakarak yanımda yürüyordu,

Neden diye sormaz olaydım, şeytan filozof havasına girdi anlatmaya başladı: Zamanla ilişkilerin aşınması, aşkların mesafelere dayanıksız olması, aşk ateşinin küllenmesi derken, elma şekerinin hoyratça emilip ısırılmasına getirdi sözü. 

O arada afacana dert anlatmaktan, Anitta’nın yüzüne her baktıkça daralmaktan, gelip geçen taksilerin ardından el sallamaktan başımı alıp sordum sonunda.

—Sadede gel. Yani sonuç olarak ne diyorsun azizim?

—Her şey olağan, dedi pişkin pişkin. Bir zamanların sırılsıklam aşıkları, zamanla dikenli bir dostlukla yetinir, onun çorak tarlasında otlanırlar.

—Halt etmişsin sen, dedim. Bize olmaz öyle bir şey.

—Gerçeği gör de ne Anitta’yı ne kendini yor, dedi.. Duy beni Emin: O dayak yememiş, ergen oğlan da duysun. Elma şekerini öyle hunharca emip ısıra ısıra yiyip tüketince, şekerin çöpüyle oyalanacak. Her yerde her zaman kural bu.

—Bizde geçmez o kural. Paylaşımlarımız, anılarımız, düzinelerce albümümüzde birikmiş binlerce fotoğrafımız var bizim.

—Hepsine ben de tanığım. On beş yılda çok güzel şeyler paylaştınız. Ama keyifsiz zamanların fotoğrafı yoktur Emin, o günleri unutursunuz. Onları da görmeye çalış, bakalım.

Evet, on yıl kadar önce Çarli’nin yüzünden birlikteliğimizi üç ayda bitirmiştik, o acılı ayrılıktan sonraki birkaç hafta ne konuştuk ne buluştuk. O kadar. Sonrasında düzenli olarak konuştuk, yılda iki bazen de üç kez görüşmeyi sürdürdük.

—Evet, görünüşte hep coşkulu, hep keşif ve haz dolu buluşmalardı. Doğru. Tanık istersen seslenmen bile gerekmez, ben buradayım, şah damarından da yakın, diyerek güldü.

O hince gülüşün de yabancısı değildim.

—Sen görmemekte de göstermemekte de ustasın Emin, Oysa ufak ama ciddi bir kusur hep gölgelerdi her buluşmayı.

—Hangi ciddi kusurmuş o?

—İki buluşma arasındaki zamanın ve mesafenin üstünüzde biriktirdiği ağırlık Emin. Köz üstünde zamanla biriken küller gibi. Bir çırpıda silkip atmak isterdiniz. Her gün aynı yatakta uyandığınız günleri hayal ettiğiniz de çok olurdu, değil mi?

—O günleri hayal etmek neden ciddi bir kusur olsun ki?

—Güzel hatırın için ciddi değil, hafif diyelim, hatta onu kusurdan saymayalım. O günlere dönmeyi için için arzu etmenize ne diyelim? Ya o arzunun yetim ve öksüz kalmak gibi umutsuz olmasına ne diyeceğiz?

Taksiler hep dolu geçiyordu, dönüp tekrar baktım Anittaya. Durağın öbür tarafında el ediyordu taksilere.

—Ne dersen de senin bildiğin o eski sevgililerden değiliz biz canım, dedim şeytana.

Böyle demekle yine istemeden deşmiş oldum onu. 

—Doğru, farklıydınız, bilmez miyim? İçinizi kemiren onca güveyi ağzınıza bile almayacak kadar farklı ve aynı zamanda şeffaf. Değil mi? O duygu içindeydi, hiç belli etmedin. Gizlemek saymadın bunu, o da öyle.

—Pekâlâ biliyorsun, benim için söylememek ne ayıptır ne kusur. Gelişi güzel konuşmak olmaz. Biz öyle terbiye gördük.

—Biliyorum. Ama ağzınıza bile almadığınız o arzu hanginizde ne zaman patladı, farkında mısın?

—Ben çok hissetmedim o arzuyu. Çünkü, özlem duyacağım arzuları besleyecek kadar aptal olmamak gerektiğini iyi bilirdim.

—Böyle dersin hep.  Şimdi sıkı dur ve ilk İstanbul buluşmanızı hatırla. Yer, Büyükada.

—Evet, ne oldu orada? Ne yaptım ki orada?

—Sabırlı ol da yaz ortasındaki o günü anımsa. Adada Lefter’in bisikletçisi ile tanışıp konuştuğunuz gün. Aşıklar Tepesine çıkmak için faytona bindiniz. Tepeye varmadan aşıklar yolunda indiniz. Patikada yürürken dilek tutup yolun sağ yanındaki çam ağaçlarının dallarına türlü çeşitli renklerde çaput kâğıt bağlayan çiftleri görünce…

—Evet, dilek dileyenleri görünce..Umutla dolu genç çiftler, öyle heyecanlıydılar ki baktıkça bir hoş olmuştum, evet orada birden frenim boşalmıştı. 

—Hem de ne boşalmaydı Emin. Hem de ne boşalma, ben senin en çok da öyle boşalma hallerini sevdim. 

Herif yine kafa buluyordu benimle. 

—Abartma. ben sevmedim, dedim. Hoştu, ama yanlıştı, hoş olmak başka, sarhoş olmak başka.

—İçmeden sarhoş olmak ise en güzeli beyim. Bak ne güzel söyledin. Bir daha söyle be adam bir daha söyle, bir daha.. 

On beş sene önce sevgi duvarının önündeki muhteşem anı anımsatıyordu bana. 

Sarsıldım bir anda, yumdum gözlerimi, başımı koltuğa yasladım, birkaç derin nefes aldım. Anitta dokundu koluma, gözlerimi açtım, onun gözleri. Cam gibi, elinden su şişesini aldım, teşekkür ettim, tek kelime bile etmeden dönüp dışarı baktı.

Karmakarışık oldum.

—Söyledim işte sana, diyerek şeytana çıkıştım. Eski günlere dönmek için ben de dilek diledim, bir çam dalına onun beyaz mendillerinden birini bağladım. Olmayacak şeye umut bağlayacak biri değildim ben. Kusur tam da buydu, dersen haklısın.

—-Kusur bu değildi. Bir hoş olmak ama sarhoş olmaktan kaçmaktı kusur.  Aynı yoldan iskeleye doğru inerken bir saat sonra Anitta’ya ne dediğini hatırlıyor musun peki?

— Evet, çok iyi hatırlıyorum. ‘Özür dilerim, yanlış yaptım,’ dedim. O itiraz edince hem şaşırdım hem üzüldüm. ‘Evet, arzu da umut da ödüldür bize Emin,’ dedi. Umuda da arzuya da saygı duymalıydık. Aynı fikirde değildim ben, o gün de değildim, bugün de değilim. Umut zamanla çürütür adamı.

—Düğüm tam burada Emin. Umudun olmasa, şimdi burada olmazdın, ona ulaşmak için uzun uzun düşünüp planlar yapmaz, araya Troli’yi koymayı düşünecek kadar çaba da harcamazdın. Unutma. Yer yüzünde herkes her şey değişir. Sen bile değişirsin.

Değişmem diyemedim şeytana, neyse ki o sırada bir taksi aldı bizi. Afacan sızlanmaktan yorulmuş olmalıydı ki sesi hiç çıkmıyordu. Anitta da sakin sakin etrafına bakınıyordu.

—Onca seneden sonra da umudun hala canı çıkmadıysa, dedim şeytana, nedeni aşkımızın imkânsız olması. Onun kökleri de dostluğumuzun pençesinde, dedim.

Dedim ama o ne dediğimi anlayamadı.

— Çok abarttın yahu şimdi de. Sen ilk günden beri bencil değil sencil aşk, demedin mi? O da öyle. Bağlanmaktı, emekti sizde aşk. Elma şekerinin çöpü… İkiniz de severek aşkı yaşayıp tüketmek yerine aşkı yaşatmaya çalışmayı….

O kadar da değil, diye bağıracaktım neredeyse… 

—Evet, öyle dedik, öyle yaşadık hem emek verdik hem bağlandık. Hep özleyerek, hep birbirimizi önceleyerek.

Gülerek sordu şeytan.

—Terapistine böyle dediğinde onun ne dediğini biliyorsun değil mi?

 

—Bırak şu hasta kadını yahu, dedim.

—Kaçma da söyle bana ne dediğini. Sana ‘sizinkisi ergenlerde sık görülen bir çeşit tutkal tutkusu,” dedi, o tutkudan arınmadan  sana rahat yok deyip durdu. Üstelik tutkunun sendeki sebebini de sezdirmişti sana kadın. Hatırlıyorsun, değil mi?

—…….

—Hatırlamıyorum, diyeceksin. İkimiz de biliyoruz: Unutmuş gibi yapmaya kararlısın da öyle diyorsun. 

—Belki de öyledir. Bırak geçmişte kalsın. Acıları yanlışları kurcalayarak huzur bulmazsın.

—Tersi doğrudur bunun diye diye inat etmişti de ilk aşkın Hülyayı anlattırmıştı sana Bunu da mı hatırlamıyorsun?

—Kesinlikle, dedim. Biriyle karıştırıyorsun sen beni.

İsteriye kapılmış gibi güldü şeytan. 

–Geçmişi bırak da bugüne gel sen, bak sana itiraf edeceğim şimdi. Bence belli belirsiz beslediğimiz o umudun kökeninde yine de her şeyden çok yasak elmayı ısırmanın cazibesi var, suç veya günah ortaklığı umudu gibi bir şey.

— Ve sen buna benzer şeyler söyleyince her defasında nasıl karşılık verirdi sana Anitta?

—Hatırlamaz olur muyum? ‘Şehvet dersen ağzın kirlenir diye korkuyorsun da yasak elmanın cazibesi, diyorsun. Arzu ve ihtiras diyelim istersen bundan böyle, sen de rahatla.’ Öyle derdi.

—Demek ki o cazibe sürüyor, anlasana. Beş yılda muazzam büyüdü. Sen yine kaçarak çözmeye çalışıyorsun, o tersini yaparak. Çatışıyorsunuz. 

Dillons’a yaklaşmıştık. Taksi kaldırıma yanaşırken şeytan ne derse desin bence kesin olan bir tek şey var, dedim kendi kendime. Başka ilişkilere pek benzemezdi bizim ilişkimiz. Şeytan yanılıyordu. Her buluşmada iki cami arasında kararsız kalırdı eski sevgililer. ‘Sevsem öldürürler, sevmesem ben öldüm’ diyen ozan gibi. Onlar için sürtüşme, tartışma, kapris olağandı. Çünkü onların ilişkisi, bir günah ve suç ortaklığıydı. Onlarda her buluşma, baldan tatlı elma şekeri umuduna kapı aralar, ama çoğu zaman o kapı aralansa da bir türlü sonuna kadar açılmazdı. O yüzden tartışma, huysuzluk, huzursuzluk eksik olmazdı. Ama bizde öyle tatsızlıklar bugüne kadar  hiç olmadı..

 

Taksiden indik, Dillons’a doğru yan yana yürürken yağmur ince ince yağıyordu, Anitta’nın yüzü hala kaskatıydı.  ‘Varsın olsun bakalım’ dedim. Dillons’un dördüncü katına çıkıp da Dahl’in büyülü dünyasına girince, gerginlik erimekle kalmaz, buhar olup uçardı gerginliği.  

O cıvıltılı ve masum Paris akşamının üstünden geçen uzun yıllar boyunca onlarca kez görüşmüştük. İlk kez böyle uzaktık. Ama Dillons’a bir daha gelmiştik ve birlikteydik. Her şeye rağmen afacan sevinçliydi, ben kaygılı ama umutluydum..

Londra’ya gelmeden çok düşünmüştüm. Beş yıllık mesafeyi aşmak için akıllıca bir yol da bulmuştum; Çaresiz kalırsam Troli’yi anlatacaktım. Anitta değil buz dağı mermer bile olsa, o gariban çözerdi onu.

Dillons’a girerken umudum buydu.

……

Umudum buydu, ama yarum saat sonra Anitta dördüncü katta beni terk edip gidince çarpılmış gibi oldum. Orada ama onsuz olmak, içimdeki ümit oğlanın sesini soluğunu kesti, Böyle demeye dilim varmıyordu ama Anitta’dan öyle bir zulmü hiç mi hiç beklemezdim. Onsuz nereye gidecek, ne  yapacaktım! Bilmiyordum. Asansöre binmeyi akıl edemedim, basamaklardan inerken üçüncü katta yanıma gitmek geçti aklımdan, öfkem baskın geldi, dışarıya çıktım. 

Hava güneşliydi, yağmur hala çiseliyordu. 

Yağmurda ıslanmak istiyordum, içimdeki kasvetli bastırmak istiyordum, beni bırakıp gidişinden başka şeyler düşünmek istiyordum, yürüdüm, birden susadığımı fark ettim yine. Parkın içindeki küçük bir büfeden su alırken sigaralara takıldı gözüm, efkardan içmek bana göre değildi ama yine de sigara istedim adamdan. 

Raftan bir sigara vermek yerine, cebindeki paketten bir tek sigara çıkardı, yakmak için bakındığımı görünce elimin titrediğini gördü be kendi çakmağıyla sigarayı yaktı. İlk nefeste uzun bir öksürük tuttu beni, hemen suyu açtı verdi bana. Ağlayacak gibi oldum, o artık yoktu.

Adam çıkıp yanıma geldi çok geçmeden, elindeki sandalyeye oturttu beni. Kırçıl sakallı, çok zayıf, hafif de kambur bir adamdı. Bana bakıyordu. Çektiğim her nefesten sonra defalarca öksürdüğümü görünce, çekti aldı elimden sigarayı. Yere attı, bastı üstüne.

—Tiryaki değilsin sen, sigaranın ırzına geçiyorsun. Su iç, o kendine getirir seni, diyerek büfesine yürümesinden önce yüzüne baktım.

Akdenizli ya da Latin’di. 

Yağmur çiseliyordu, Londra’nın meşhur parklarından birinde, bir kiosk saçağının altında oturmuş, suyumu yudumluyor, yine onu düşünüyordum. 

Oysa onunla o Şen Paris akşamında Concorde Meydanından Rivolı’ye yürürken dünyadaki bütün keyiflerin kahyaları sanki bizim kölemizdi. Nasıl mutluyduk ama. Hiç yuvasız olmamış, hiç aç ya da susuz kalmamış, en küçük bir sızı bile duymamış kuşlar gibiydik. Birbirimizi bir kez bile kırmış değildik. İkimiz de  pür neşe Paris’in bulvarlarda meydanlarda kanatlarımızı sınıyorduk.

O Anitta nerelerde şimdi? 

Şeytan tokat atar gibi sordu:

—O Emin nerede şimdi?

Hiç anlamaz olmuştu beni bugün Anitta. O Paris akşamında oysa, kahkaha kahkaha üstüne atarak yürüyorduk,  Aklına nerden geldi o akşam, neden söyledi hatırlamıyorum. Sanki o günden bugüne yaşanacak sürüyle iniş çıkışı görmüş gibi:

— Bence mutlu aşk yoktur, dedi.

Çok şaşırmıştım. Bir şey demedim.

—Mutlu aşk bir umut, belki imkânsız bir ideal, dediğinde de itiraz etmedim.

— Çok radikal gördüm seni Anitta, dedim sadece.

— İlk bakışta göremediğimiz bir gerçek bu Emln. O yüzden sana uçuk gelmiştir.

—Belki de öyledir. Anlat, o zaman.

—Düşünsene, tarih boyunca hiçbir tanrı mutlu aşk yaratmadı, hiçbiri öyle bir kavram da yaratmadı, Yaratsalardı sence ne olurdu? 

Düşünemiyordum.

—Faniler arasındaki mutlu aşk kulun tanrısına besleyeceği ilahi ve sonsuz aşka rakip olurdu.  

— Bakıyorum da senin tanrılar kullarıyla yarışıyor.

Başını hızla çevirdi, tatlı sert baktı. Sussam daha iyiydi. O anda tek soruyla çiviledi beni.

—Senin tanrın rekabet etmez mi hiç?

Şeytan telaşla devreye girdi hemen.

—Buyur buradan yak. Bir başlasa, saya saya bitiremez senin pöstekiyi Emin kardeş. Arı kovanına neden çomak sokarsın sen yahu… 

Arı kovanından kaçıp hızla orta yola çıkmak gerekti.

—Bence de kul icadıdır aşk, dedim. Elma şekerini çöpüyle birlikte biz faniler yarattık. Tanrılar değil.

—Bu da doğru. Galiba biraz anlaşıyoruz, diyerek çok sevecen bir gülüşle göz kırptı, kovandan epey uzaklaştık. 

Meselelere ilahi bakışla yaklaşmazdı Anitta. Sahte aşıkların aşkı piç etmesinin suçunu ilahi alana boca etmesi çok garipti. Konuyu noktalamak istedimse de:

— Mesele insanda düğümleniyor bence, diyerek ilahi iradeyi ona karşı dolaylı şekilde savunmadan edemedim.

 

—Neden karşı çıkıyorsun be adam, diye çıkıştı bana şeytan. Elin tanrılarını savunmak senin üstüne vazife mi Emin? Aklın mı yok senin?

—Aklım var diye böyle yapıyorum bre kafir, diyerek verdim ağzının payını. Arada bir onunla bile böyle dobra konuşmasam ya çatlarım ya bukalemuna dönerim.

Sustu kaldı tabii.

—O zaman da ‘çağdaş Samsa’ diyerek alay edersin benimle.

Paris’in sayısız resim galerilerinden birinin önündeydik o sırada. Yirmiye kadar saydım içimden, yetmedi, elliye kadar da saydım, kafamı ancak toparladım.

— ‘Mutlu aşk yok, bu tanrıların günahı’ demek insanı temize çıkarmaya tabii ki yarar Anitta, dedim… Ama insan denen varlık, kendini ilahi güce adamış değil ki…  Ayrıca, doygun bir bilge, barışçı bir yaratık da olmadı ki. 

— Tabii, dedi, alaycı bir tonla gülerek. Tapınaklarda çok var öyleleri. Mabetlerin hizmetkarları… O kutsal bilgeler şehvetten arınmışlar da sabah akşam ilahi aşkın peşindeler. Öyle mi? 

Öyle diyebilseydim keşke. Değildi elbette. Öte yandan,  hangi dinden olursa olsun, bütün zamanların tanrılarını ve onların sadık kullarını suçlamak da bence hiç hoş değildi.

—Bugünün insanı farklı, diyerek yumuşatmak istedim. Hırslı, ihtiraslı bir yaratık. Elindekinin kıymetini bilmez, hamdetmez, şükretmez; sürekli iyisini yenisini, daha fazlasını ister. Bir şeylerin peşinden koşup durmasa sanki insan olmaz.

O önüne bakarak düşünüyordu. 

—En berbat yanı ise hamurunun nefisle arzuyla ve benlikle yoğrulmuş olması, dedim. 

—Yahu, diyerek yine araya girdi şeytan. Sen ne dediğinin farkında mısın? Bir de insanın ateşten yaratıldığını söyle bari, sizinkilerin hepsi bir gecede bizim şeytan devletinin askeri oluversin!

İçim fena bulandı bu lafına. Takılayım derken yine saçmalamış, edebini de aşmıştı. Anitta ile şeytan ittifakı diye düşünüp güldüm. İkisi de iyi niyetliydi ama bir araya geldiklerinde tam bir şer cephesi gibiydiler.

O akşam o tartışmayı bir sonuç cümlesi ile bağlamak istedim:

—Mutlu aşk imkansızsa, insanın fıtratında hırsında aramalı bunun sebebini. Ben böyle düşünüyorum.

— Bu kez de dosdoğru şehvet demeliydin Emin. Dilin hala elma şekerine takılıp kalmış senin.

—Kelimelere takılma da anlamaya bak Anitta. Beni anladın ama yine de.

—Evet, anladım anlamasına da sen suçu insana yüklüyorsun, Tanrıları ise aklıyorsun.

Gerçek tanrılar aklanmaya neden muhtaç olsundu ki! Bunu ona söylemedim,

—Sorun insanda, diyorum ben, evet…

Güldü tatlı tatlı. Az düşündü ve yükseltti sesini.

—Oh ne güzel! İnsanın hamurunu hırstan nefisten kibirden ve adıyla sanıyla söyleyeyim ben, cinsel arzudan hatta ihtiras ve şehvetten yoğuran ben miyim beyim Emin? 

Durdu ve fili gözünden vurdu:

—Tanrıları aklayayım derken, insanı bencil ve hırslı yaratmanın suçunu bana yıkacaksın? Öyle mi?

Yetmemiş gibi ekledi; 

—Kutsallıkları ve kibirleri ile insanları bu kadar huzursuz etmeseler olmaz mıydı yani?

En akıllı savunma teslimiyet değilse cepheden sıvışmak olurdu,

yiğitliğe krem sürmeden.

— Unutma, ben de insanım, diyerek çansımı denedim. Hem de inanan bir insan, diye devam ediyordum ki Anitta çok yüksek bir kahkaha atarak karşılık verdi bana.

 

Germain’de bir resim galerisinin geniş vitrininin önündeydik o sırada. Vitrindeki resimlere bakan her yaştaki alımlı hanımlarla ipek kravatlı şık beyler, yabanmışız gibi irkilerek baktı bize. 

Onlar yüzlerini ekşitirken biz usulca uzaklaştık, az sonra onları çekiştiriyorduk.

Neden hemen kızıyorlardı? 

Neden öyle incecik bir yağmurda bile renk renk şemsiyeler açıyor, yağmur dursa da güneşi görmedikçe kapamayı unutuyorlardı?

Sanata düşkün görünüyorlardı da eserlerin değerini bile neden parayla ölçüyorlardı?

Neden metroda konuşmadan edemiyor, konuşunca da dünyanın en büyük sırrını saklarmış gibi seslerini kendi dediklerini bile duyamayacak kadar kısıyorlardı?

Hepsine birden tek bir cevabı vardı Anitta’nın.

—Çok medeni görünmek gibi asil bir marazları var da ondan, diyordu.

Bu kez de düşük yoğunluklu bir medeniyetler çatışması başlayacak oldu aramızda. 

Çok sürmedi, çünkü anlaşamadığımızda anlaştık, sonra da yeniden aşka döndük. Artık ne yoğunluk ne gerilim kalmıştı. Gül dikensiz olmaz, arada bir diken olup batmadan, sitemlerle çilelerle tavırlarla tafralarla yormadan kimse kimseye mutlu aşk sunamazdı. 

Çare her zaman tekti: Sabır. Tercümesi: fırtına geçene kadar dayanıp bekleyecektik.

Dışarıda yağmur çiselemiyordu artık, güneş vardı, benim her açılında içimi ferahlatan güneşim. Paris’te bugüne uzanan öğüt de canlandırdı beni.

Adam geldi. Bu kez çok güleçti yüzü. Dostça sordu.

—Daha iyisin, değil mi? İlk gördüğümde kalp krizi geçiriyorsun sandım beyim. 

Teşekkür ettim ona, kalktım.

—Daha oturabilirsin, istersen kahve de yaparım sana. Minik bir fincan kahveye ne dersin?

—Allah derim, dedim Türkçe.

Güldü, az sonra bizim bildiğimiz kahveyle döndü. Şekersiz ve köpüklü kahve bir yığın güzel anıyla birlikte kendime getirdi beni.

Para vermek istedim, almadı. Kırık bir Türkçe ile sordu.

—Bir fincanın kahve… Yani nesi vardır, der siz Türkler?

—Bir fincanın kırk yıl hatırı vardır, deriz biz dedim, Türkçe. İngilizce de tekrarladım.

—Anladım anladım, dedi.

Nereye gittiğimi sordu, kırık dökük bir Türkçe ile.

—Dillons, dedim, güzel dedi.

Nerelisin, hangi millettensin diye sorduk karşılıklı.  

Selanik’te doğmuş, Almanya’da çalışmış, on yıldır Londra’da. Adını sordum. Gülerek cevap verdi:

—Buradaki Jim, Almanya’da Cuma, Selanik’te Jem.

Anitta ile kahve içmeye gelmeli buraya diye düşündüm, kucaklaşarak ayrıldık, dönüş yolunda da yine o Paris akşamı eşlik etti bana. Sonra da o akşamın ardından gelen gecemiz.

 

İlk zamanların masumiyeti ile taçlandırdık o geceyi. Aynı yatakta ilk kez yattık. O durumda da birbirimize dokunmayıp bütün gece çatır çatır çatlattık şeytanı. 

Gerdek gecesini boş geçen damadı ertesi sabah kalaylayan fütursuz anayı şahane oynadı şeytan, nefsimize hâkim olmayı başardık diye bütün gün ilkellikle düşüncesizlikle suçladı hem beni hem onu… 

Sonunda iki kelime ile kendince evrensel bir öğüde bağladı işi:

—Sevişmezsen savaşırsın.

5. MESAFELİ BİR AŞKIN HAZİN HİKAYESİ

Kır kahvesinde beni tepeden tırnağa sarsarak öptükten sonra dizime oturmuş, başını omuzuma koymuştu. İlk kez o zaman sımsıkı sarılmıştı bana. Bir süre gözleri kapalı, sessizce kaldı. Kalp atışlarını hissediyordum. Analar bebeklerini sararken nasıl hisseder diye merak ederdim eskiden. O andan sonra etmez oldum. Bebeklerini emzirirken yürekleri nasıl titrer, duyguları nasıl derinleşir… Tarif etmeye çalıştığım bir şiirimle birkaç sayfalık bir yazı yazmıştım, o akşam yeniden yazmaya çalıştım ve sonunda yırttım attım hepsini.

Yüzünde bir kedi mahmurluğu, kendinden geçmiş gibi dişimin üstünde yüzüme bakarken yanağındaki yaşları silmek geldi içimden, silemedim. Saçlarını okşayıp parmaklarıma dolamak, gözlerinin içine bakmak istedim, yapamadım. Ensesini tatlı tatlı okşamak istedim, dokunamadım. Onu yanağından öpmeyi de çok istedim, nefsime güç yetirmekte çok zorlandım ama tuttum kendimi. Günah, ayıp ya da yasak diye değil, hiçbirine aldıracak halde değildim o anda. Sadede onun sınırına tecavüz etmekten çekindim.

— Seni seviyorum Emin, diye kulağıma fısıldadığı anda öyle bir erimiş eridim ki soluk almakta zorlandım.

— Seni hep sevdim, şimdi binlerce kere daha çok sevdiğimi iliğimde yüreğimde hissediyorum Emin, deyince gözlerim doldu.

Onunla ne kadar dolu olduğumu ilk günlerden beri çok iyi biliyordum. Ondaki güzelliğe sahip olmayı düşünecek kadar aptal olmamalıydım.

Ulaşamayacağım hiçbir şeye talip olmamayı daha çok  küçükken öğrenmiş, kesinlikle kabul etmiştim. Ama devasa kopuyordu içimde onu tenimde hissettikçe. Yaralı kuşun kanat çırpması gibi çırpınıyordu kalbim, böyle bir duyguyu ilk o gün hissettim. 

Neyse ki az sonra kalktı, karşıma oturdu. Uzunca bir zaman sessizce önüne baktı. Onu coşturan fırtına duruldu diye düşünüp ben de rahatlamıştım.

— Sen hayatımın ışığısın, diyerek kaldırdı başını, gözlerini o kadar irileşmiş görmemiştim hiç.

— Seni çok seviyorum, hiç unutma, dedi. Her koşulda her zaman seveceğim. Senle bağımı o denli güçlü, o kadar derinde hissediyorum ki sana saatlerce günlerce anlatabilirim.

— Ben de dediğim anda atılıp ağzımı kapadı.

— Sakın beni nasıl sevdiğini söylemeye kalkma. Hiç gerek yok canım, çünkü biliyorum; öyle sevdin ki sen beni ne desen nasıl desen ne kadar söylesen hepsi birden seni tanıdığım ilk günden beri bana gösterdiğin her türden sevginin yanında cılız kalır.

İçimde o anda kopan fırtınaları anlatamam.

— Sen bilmiyor olabilirsin ama ben biliyorum, dedi.

Ve uzunca bir suskunluktan sonra devam etti.

— Bana öyle geliyor ki yeryüzünde çok az kişi senin beni sevdiğin gibi sevebilmiştir. Doğru sevdin sen, canından bir parçaymışım gibi bencillikten uzak sevdin, şartsız koşulsuz karşılıksız beklentisiz sevdin. Belki de hem evinin köşesinde yoldaşın olmuş saksıdaki çiçeği hem emeğinin eseri bir bebeği hem minnetle hasretle yüklü olduğun anneni babanı sever gibi sevdin hep.

Başını önüne eğdi, düşündü. Ben önüme bakıyor, yaşadığımız anın büyüsünü soluyordum.

— O kadar benzersiz ki bana verdiğin sevgi, o kadar cömert ki… Bildiğim dillerdeki bütün kelimeler senin sevgini değil anlatmakta kavramakta da yetersiz kalıyor. Nasıl söylesem… Belki hayatında bulamadığın her çeşit sevgiyle sevdin sen beni. Sen ne kadar anlatsan eksik kalır.

— Canım benim, sen de anlatmasan olur, ben gözlerine baktığım anda anladım seni. Bir tek hal diliyle anlatılacak kadar şiirsel ve büyülü. Yorma kendini hiç. Ama unutma, her ne varsa aramızda, ikimizin eseri. Evet, özgün, özel, nadir ve çok değerli. Senin gibi Ani, aynen senin gibi.

— Sen öyle bakıp öyle görüyorsun.

— Beni ilgilendiren de o kadarı zaten. Benim seni nasıl görüp nasıl bildiğim. Sen anlatamasan da olur.

— Ben nasıl görüyorum seni, anlatmak isterim, bilmeni de isterim.

Ben istemem diyordum ki o devam etti.

— Sen de bilmek istersin, belki şimdi veya burada duymak istemezsen, yazarım.

— Yaz dedim, yazmanı çok isterim. Söz uçar yazı kalır, demişler.

— Tamam. Şu kadarını şimdi söylemek istiyorum: Her bakışında, her sohbetinde, her sözünde ve her susuşunda bile sende öyle bir sevgi gördüm ki konuşmasak da onu dopdolu yaşadım. Bir gün olur da beni sevmediğini söylesen de bilirim böyle dediğin anda bile beni nasıl içten içe sevmekte olduğunu.

Duymak da zor geliyordu, o duygularına dayanmak da. Durmadı.

— Sen sevgisin çünkü canım, diye fısıldadı. Denizde dalga neyse sende sevgi o. Dalında çiçek neyse. Sen sevgisin çünkü. Çiçek açar, deniz dalgalanır, yel eser, doğal halleridir ne çabalar ne de yorulurlar. Sen de öyle, sevgisin sen. Sevmek soluktur sana.

İçim taşıyordu, yutkunuyordum. Yanıma geldi, başımı okşadı, ellerimi okşadı. Ten tene değince söz bitermiş. Kalbim fena halde çarpıyordu. Göz yaşlarımı bir an tutamadım. O da tutamadı. Mendilini çıkarıp sildi, sonra da benim gözümdeki yaşı. O zaman tuttum elini, yedi kez öptüm avucunu.

O sırada sordu.

— Gerçek bir aşkın ancak derin bir dostluk üstünde taç olabileceğini söylediğin günü hatırlıyor musun?

— Hatırlıyorum tabii, doğum gününü baş başa kutladığımız gün, bir yılbaşı gecesiydi, herkesle kutladığın asıl doğum gününden beş gün sonra. Soho’da küçük bir lokantada. Şeytan uyup biraz sarhoş olmuştum ben de.

— Evet, işte o Soho gecesinden beri. O tacı hak edecek dostluğu inşa etmeye çalıştım ben. O dostlukla birlikte ikimizi de tam bir bilinçle yaratmak, yaşamak ve yaşatmak istedim.

— Nasıl bir mucizeyle karşı karşıyayım. Allah’ım, diye soruyordum ben o sırada kendi kendime.

— Elbette ne sıradandı ne de olağan. Öyle olmayan hiçbir şey kolay olmuyor. Yoğun emek ve odaklanma istiyor. Başarmak için bize her gün özel bir zaman ayırmaktayım, desem… Bana deli demezsin, değil mi?

— Sen kesinlikle deli değilsin, eşi bulunmaz bir çılgınsın Ani, dedim.

Bir rüya olmalıydı bu. Eğer değilse ilahi olmayan mucizelere de inanacaktım artık. Neden ilahi olmasındı? Yutkunmaktan başka bir şey diyemiyor, yapamıyordum.

Zar zor çıktı sesim.

— Sen inanılmaz bir mimarsın Ani, dedim. Hem mimar hem heykeltraş hem de ustaların ustası bir tasarımcı. Eserin sensin, bir sevgi ve merhamet anıtı. Asıl sevgi sensin canım, demeye niyetlenmiştim…

— Ben de sana hayranım, diyerek araya girdi. Senle sadece doğru sevmeyi değil, başka yığınla şeyi öğrendim ben, diye devam etti. Bilgiden ziyade bakmayı, bakmaktan ziyade görmeyi, safsatasız düşünmeyi, direnmeyi, dayanmayı, teslimiyeti, kavgayı, kavgasız yaşamayı, bencillikten uzak kalmayı benliğine sahip çıkmayı… Çelişkili de görünse de çelişkideki tutarlılığı, derken gülmeye başladı.

Neden güldüğünü etrafına bakmasından anlamıştım. Yan masadan birileri duysa bizi – ki muhtemelen en azından birkaçı duyuyordu – her şey son derece tuhaf gibi gelirdi ona. Bunu düşünmüştü.

O sırada, kendi kendine konuşur gibiydi.

— Biz tüm bunların manalı tutarlı bir bütün olduğunu biliyoruz. Belki binde bir yaşanacak bir güzellik olduğundan da eminiz.

— Canım, dedim. Söylediğin her sözcüğün altında yanında üstünde, kısacası her yerinde sen varsın. Bunu biliyorsun. Bu derinlik sensiz olmazdı, ben de seni anlatmaya başlasam…

— Sakın yapma, dedi. Kaldıramam. İlk doğum günüme kalsın. Olur mu?

— Tamam, dedim. Sözün şehvetine kapılmayalım. Bilirsin, fena şaşırtır insanı.

— Bilirim, haklısın. Ama bilmek başka yapabilmek başka, bilmek başka idrak etmek başka, bilgili olmak başka bilgiyi özümseyip hayata dönüştürmek bambaşka. Değil mi?

— Doğru, dedim. Bunları bilen başka bilmeyen başka.

— Sana bu duygularımı söylerken bu şahane önerine vereceğim yanıt ne olursa olsun, onu içine sindirmiş olduğunu da biliyorum.

— Ne yazık ki vereceğin yanıtı biliyorum Ani, dedim. Nasıl istersen, öyle olsun. Kabul etsen bu kadar konuşmazdık zaten.

— Aynen öyle, dedi ve içini çekti.

Bir süre sustuk. Ağır bir karardı bu. Çarli hayatında hep olacaktı onun, diye düşündüm. Onun hayatındaki yerim daima bir ‘öteki’ olacak demekti bu. Ondan fazlasını istemiş miydim ben gerçekten? Hayır, zaten ta baştan ona ulaşmayacağımı biliyordum. Öyle şeyleri arzu etmemeyi çoktan öğrenmiştim. Buruktum gene de. Üzülmen gerekmez diyordu bir yanım, öbür yanım ise bir çeşit kopuş bu diyordu.

— Evet, yapamam Emin, bunu ona yapamam. Zavallı Çarli zaten hayata zar zor tutunuyor, ona rağmen doğurursam paramparça olur, onu toparlayamam bir daha. Yapamam.

Çok da şaşırmadım.

— Karar senin, belki böylesi daha iyidir. Kim bilir, dedim.

Defalarca teşekkür etti, yerinden kalkıp bir daha sarıldı. Bir kez daha içimde duydum. Tezi için bir görüşmesi vardı, ayrılmak zorundaydı. Duyguları taşmışken araya girmek istememiştim. Hafta başında görüşmek üzere vedalaşırken dedim ki:

— Sakın bir uyarı olarak söylediğimi sanma. Sadece bir kaygı bendeki. Onu paylaşacağım senle. İnsan ne şehvete ne yalana ne yanlışa karşı koruyabilir kendini. Aşka karşı da koruyamaz. Bence bizi asıl güçlü kılan sevgi ve dostluk. Kalıcı olan da sürekli beslenirse odur.

O günden sonraki ilk buluşmada karşıma oturur oturmaz acı haberi verdi: Aldırmıştı bebeğini. Herhalde yüreğim önceden iyice yanmış olduğundan sarılmakla yetindim. Operasyon sırasında beni hastanede istememişti. Muhtemelen Çarli’ye de teklif etmemiş, bir başına gitmişti. Ağır karardı, sarsıcı bir yüktü. O yükün ağırlığı altında zorlandığı aşikardı.

Artık arada bir değil, her gece düşüne giriyordu bebek. Hem de birkaç kez. Her düşten sonra hayallere dalıyordu. Düşlerden birkaçı tekrar etse de bebeğini ağlarken defalarca aynen tekrar etse de hepsi güzeldi. Hepsini çok seviyordu.

Nasıl bir tutkuyla anlattığını gören herkes anlatmayı sevdiğini de anlardı. Bir keresinde onu okul çağında görmüştü. Şarkılar söylerken kıkırdayarak gülen zeki bir çocuktu. Bir keresinde boylu poslu bir ergen. Bir keresinde evlenmiş, kendisi gibi cıvıltılı bir kız çocuğu ile oynayan anne.

Epey dinledim. Araya girip derslerini, bitirmek üzere olduğunu bildiğim tezinden Belfast’tan da söz etmeye çalıştım. Sanki duymuyordu, bebekten başka hiçbir şey düşünemez, konuşamaz olmuştu. Zaman zaman gözleri doluyor, beyaz mendiliyle siliyordu.

Kısa hıçkırıklarla anlattı, ona sadece ikimizin bileceği özgün bir ad bulacak, hep mektuplar yazacaktı. Düşlerinden birinde bebeğinin göbeğini kendi eliyle keserken yemin etmişti: Onunla gönül bağını hiçbir zaman, hiçbir hal ve şartta ölünceye kadar koparmayacaktı. Onu ilk fırsatta yeniden doğuracaktı.

Onunla ilgili bir alay başka hayal anlattı. Kesmeden dinledim. Zaman zaman katıldım. Ona iyi geleceğini bilsem, içim parçalanacak olsa da saatlerce günlerce dinlerdim onu. Ama bebeğe böyle takılıp kalmak iyi gelmezdi ona. Geç işe takılıp kalmak bir değildi o.

Bir ara su içerken soluklandı, aklımdan geçeni söyleme fırsatı buldum.

— Hayat zengindir Anitta, dedim. İsteyene verir, çabalayana herhalde verir. Çok isteyip çok çabalayana ise mutlaka verir. Vaktiniz çok. Evlendikten sonra da olur çocuğunuz.

— Umarım öyledir, dedi mendilini elinde sallayarak. Çünkü çok istiyorum. Delirmiş gibi. Çıldırmış gibi. Hem bu tek kişilik bir şey değil, elbette farkındasındır. Çarli için de istiyorum. Yitirdiğimiz bebeği ona geri vermek istiyorum. Ona çok iyi gelecektir.

Bütün yaşadıklarına rağmen ne bebek ne başka bir nedenle bir kez bile toz kondurmadı ona. Onunla bağının gücü çok belliydi.

— Sadece kendim için değil, biliyorsun zaten.

— Evet, azıcık biraz daha çok farkındayım şu an, dedim. Çok güldü.

Yürümek de gülmek gibi değiştirir bizdeki havayı, diye kalktık. Sen nehri boyunca karşımıza adım başı çıkan zevkle özenle düzenlenmiş çiçek sergilerinden birinin önünde durdum. Bir gül buketinin arasından tomurcuk halinde tek bir mavi gül aldım ona. İnanılır değil biliyorum, ama gerçekten anlık bir kararla düşünmeden bir tomurcuk seçtim.

Kendini yitirmiş gibi deli bir coşkuyla sarılıp öptü beni, aşırı duygusallığına yordum ilkin.

— Dalından koparılmış tek bir gül goncası, hem de morla lacivert arası, dedi.

Dönüp bana baktı yeniden. Gözlerinde sevinç ışıltısı.

— Bu tomurcuk var ya, aklımdaki her şeyi bir anda fısıldadı ve huzur getirdi bana Emin, ne kadar güzel düşündün.

Şaşaladım. Aynı heyecanla sordu.

— Henüz açmamış böyle bir minik güle ne dersiniz siz Türkiye’de?

— Gonca ya da tomurcuk…

— Gonja, dedi, gonja.

Bir soluk aldı, Gonja diye durup durup üst üste tekrarlıyordu, ona kötü bir şey oluyor sandım.

— Bebeğimin adını buldun sen, Emin, dedi. Zavallı Çarli de çok sevecek bu adı.

6. ROALD DAHL: TROLİ’nin DERİSİ

Durup dinlenmeden yağan yağmuru, başını kitabından kaldırmayan kızı, Allah’ın belası yönetmeni, hepsini yani bütün adayı kendi haline bıraktım. Beş yıllık görüşme yasağı sonrasında ilk buluşma da Anitta ile Dillons’a gittiğimiz gün, onun beni Dillons’un dördüncü katında bırakıp üçüncü kata indiği anı düşünmeden edemedim.

Aklım bir türlü almıyordu, o mekânda birlikte kitap bakmaktan ikimiz de her zaman müthiş keyif alırdık. Dillons ortak aşkımızdı bizim. Orada zevkten başımız döner, her gittiğimizde bir başka şekilde esrime yaşardık. 

—Bir tür sevişmek bu, demişti Anitta bir gün.

Gerçekten öyleydi. Keyfi günlerce süren türden. Her defasında yeni lezzetlerle keşiflerle. Dördüncü katta Dahl’in eserlerine bakarken onu yanı başımda hissetmek eşsiz bir mutluluktu. Orası hep diri ve zinde kalmış rakipsiz aşkımız muhteşem Roald Dahl’ın dergâhı. Müritleri gibiydik biz. Kitapları ise ışığımız, coşkumuz. Uzak mesafelere isteyerek istemeyerek boyun eğdiğimiz yıllar boyunca, Dahl okuyorsam Anitta dizimin dibinde, yüzüme tatlı tatlı bakıyor sanırdım. 

Uzun aralardan sonraki her buluşmamızda en az bir kez:

—Biz sanki hiç ayrılmadık birbirimizden adam, derdi.

Bizim meşhur şarkının sözleriyle karşılık verdirdim ben.

—Ayrılsak da beraberiz der, hele Dahl okuyorsam canım, diye eklerdim.

Alt metinleri farklı okumaya alışık dostlar olarak sözlerimiz arasındaki nüanslar, dikenli de olsa, batmazdı bize. Sözcüklerle nükteler oynar, fikirlerle oynaşırdık. Bir çimdikli dokunuş sayardık kinayeleri, güler geçerdik. Bunda da Dahl okumalarımızın payı vardı. Dillons’ın dördüncü katının parka bakan köşesinde onum tüm eserleri sergilenir, hatırı sayılır bir indirimle satılırdı. 

Beş yıl aradan sonra ilk günümüz çok tatsız başlamıştı, bu çok şaşırtıcı değildi, Anitta’nın bu denli kızgın olmasını da anlayabilirdim. Ama beni dördüncü katta yalnız bırakıp gidince ben de kopmuştum. Öfkeme kapılıp çıkıp gitmiştim binadan. Parktaki bir büfenin yanında oturup bir başıma yaşadığım hesaplaşmadan zaferle çıkan ‘sabır’ olmuştu. Ya bu deveyi güdecektim ya bu diyardan gidecektim; Anitasız diyar yoktu benim için. Öyleyse deveyi sabırla güdecektim. Dönmüştüm bizim dergâha. Ancak kitaplara bakmayı istemiyordu canım.  Neyse ki çok geçmedi, daha öğlene epey varken, çıktı geldi Anitta. Hiç renk vermedim. O acıkmış olduğunu söyledi, mola isteyince sevindim. Hemen çıktık.

Molalarda uğrak yerimiz parkın epeyce içindeki kafeydi. Oraya doğru yürürken de sabahki gibi donuktu yüzü. Dahl’den yeni kitabından söz açtım, tepki vermedi. Az sonra, Troli’yi andım. Dahl’in en çarpıcı hikayesinin talihsiz kahramanını o benden iyi bilirdi. Ondan söz etmem de değiştirmedi Anitta’yı.

Garipti. Paris’te kütüphanede konuştuktan iki gün sonra ilk kez çıktığımız o bahar akşamı bile bu kadar durgun ve uzak değildi. Somurtuyordu, susuyordu. Bense deli gibi özlemiştim. Sesini özlemiştim. Onunla düşünmeyi söyleşmeyi, art arda kahkahalar atmayı özlemiştim. O öykünün sonu ile ilgili soru fena takılmıştı kafama, onun düşüncesini merak ediyordum. 

O öyle sustukça ben sabır diyordum.

Diyordum ama beş yılın aramıza çektiği kalın perdeyi aralamaya Dahl da yetmezse diye tedirgin oldum. Panik yapmak yerine sabırla devam etmekten başka yol yoktu zaten. 

—Deri öyküsünü dövme ustası Troli, iyi bilirsin sen, değil mi? 

Gülümsese bile yeterdi. Dönük bakmadı bile. Daraldım birden. Bırakıp gitmek o büfeye gidip Selanikli ile bir kahve daha içmek geçti içimden. 

—Yapma, dedi şeytan. Zor zamanlarında onu anlamak, defalarca söz verdiniz birbirinize bunu.

—İyi de o zordaysa ben de daraldım ama. Taş olsa çatlar insan.

—Anlat işte, acısız sızısız aşk olmaz. 

İçimi çektim, etrafıma bakındım. Sordum.

-Hatırlıyorsun değil mi Troli’yi?

Bekledim, duruşunu hiç değiştirmedi. Sabır, çektim içimden ve hikâyeye başladım.

— Troli amatör bir ressam dostundan çok sevdiği karısının çıplak resmini yapmasını ister bir gün. Ressam tereddüt eder, gençlik yıllarından beri aşıktır kadına. Troli üsteler, ressam dayanamaz sonunda, kızı model olarak kullanarak resmi yapmaya razı olur. Birkaç günde tamamlar resmi. Troli bu kez de o resmi sırtına dövme olarak işlemesini ister, ancak dövme yapmayı bilmez ressam. Troli sanatının inceliklerini birkaç günde bir güzel öğretir ona.

Gözlerini devirerek baktığını görünce nihayet bir şey diyecek sanıp sustum. O devam etti yürümeye. Yetiştim arkasından. Yürüyor ve anlatıyordum.

-Dövme işini de çok kısa zamanda bitirir ressam. Troli’nin sırtındaki eserine birkaç adım geriye çekilip bakar, çok da beğenir, imzasını da işler altına. İyi hatırlarsın zaten bunları, deyip yeni bir umutla tekrar sustum.

-Kafam o kadar bulanık ki şu an, demekle yetindi, umutlandım.

Bu düğüm er ya da geç çözülecekti. Çok emindim. Hikâyenin sonunda soracağım soruya mutlaka bir cevabı olacaktı. Hızla devam ettim.

 

–Yıllar geçer. Karısını savaş sırasında bir bombalamada yitirir Troli, kederinden içer, hep içer, çalışmaz çalışamaz olur, dilenerek, elden ağza geçinmek zorunda kalır. 

Bir gün kentte aylak dolaşırken, bir sergi açılışına rastlar. Galerinin vitrinindeki resimler, uzun zaman önce yitirmiş olduğu ressam dostunun eserleridir. Üstündeki kılıkla içeriye almazlar onu. Ressamla geçmişte uzun bir dostluğu olduğunu söylediğinde ise inanmazlar, sırtındaki dövmeyi göstermek zorunda kalır. 

Baktım, dinler gibiydi. 

—Galeriyi tabii ki şaşkınlık sarar. Ressamın hayranları, diğer bütün eserleri bırakmış, deriye işlemiş olduğu o muhteşem esere sahip olmak istemektedir. Anında bir müzayede başlar. Daha yüksek tutarda paralar zaten yüksek miktardaki paraların önüne geçmek için yarışır. En büyük parayı vermeye hazır iki sanat sever kalır sona. 

Yüzünde bir gevşeme görünce, heyecan sardı beni.

—O iki sanat severden biri sırtta yapılacak deri nakli için gerekli her türlü masrafı üstlenmeye de hazırdı. 

Büyük paraların manası yoktur Troli için. Cannes sahilindeki ultra lüks Bristol Otelinin sahibi olduğunu söyleyen sanatsever beyefendinin önerisini kabul eder: Onun otelinde yaz kış ve daima geniş bir odada kalacak, istediği her yiyecek içecek ve bütün gereksinimleri otelde karşılanacaktır. Bütün işi, her yaz otelin plajında sırtı açık şekilde güneşlemek olacaktır. O beyefendi ile Troli herkesin önünde anlaşıp birlikte ayrılırlar galeriden. 

Kısa bir zaman sonra, çıplak resmin bol vernikli bir versiyonu çıkar piyasaya, çok meşhur bir müzayedede uçuk bir bedelle satılır.

Baktım, umudum arttı.

—Öykü bu kadar, dedim. Bütün ayrıntıları da anımsamış olmalısın.

Hemen cevap verdi gerçekten.

-Troli’yi anman yetmişti zaten, hepsi aklımda.

Sıra onu çözecek olan sorumdaydı tabi.

—Sence neden böyle bitirdi öyküyü Dahl?

Kayıtsızca baktı. Bir şey demedi, açıkladım;

-Dahl öykünün sonunu iki cümle ile bağlar: Troli’nin kayıplara karıştığını yazar, onunla anlaşan kişinin söylediği yerde, o isimde bir otelin bulunmadığını belirtir. O kadar. Neden acaba?

Sonunda konuştu Anitta.

—Hiç beklenmedik bir şekilde acımasızca oldu Emin. 

Bunu söyleyip dudak büktükten sonra suskunluğu sürdürmesi hayal kırıklığına uğrattı beni. Şaşkınlıkla içindeydim. Evet bu öyküyü, birçok öyküsü gibi şaşırtmaca ile bitirmişti Dahl. Bunu bir kez daha söylemenin gereği yoktu. Sanki öyküden değil, başka bir şeyden, sanki Dahl’den değil başka birinden söz ediyordu.

Kafenin önündeki uzun kuyrukta masa bekliyorduk ve ben dans ustası partneri karşısında sallanırken bir başına hevesle dans etmiş adamcık gibi içimde acayip bir acı duydum.

Kitapçı dükkanında, başını kitabından kaldırmayan kıza baktıkça da öyle hissetmekteydi. İtiraf etmek zorundayım: Anitta ile konuşmayı ona bir şeyler anlatmayı öylesine özlemiştim ki öyküyü özetlerken bile uçurtması yıldız yolculuğuna çıkmış çocuk sevinci yaşadım.

Hem de buza dönmüş bakışlarına rağmen.

Adadaki dükkânda kıza uzaktan kaçamak bakmanın da öyle kekre bir yanı vardı işte. Doğrusu, tuhaf bir tadı da vardı. Şu yağmur bir dinse der gibi, Anitta’nın üstündeki tutukluk bir geçse, diyordum o gün. O anda dünyada her şeyden çok onu duymayı istiyordum. Ne diyecekse desin, yeter ki sesi çıksın, bir şeyler desin. İçimdeki her çeşit fikri, sevinci, acıyı ve hazzı her türden kırıklığı ve coşkuyu tüm derinliği ile idrak edecek başka kimse yoktu şu dünyada. Sadece yalnızca, bir tek o. 

Beni anlamakla duygularımı yaşamakla kalmazdı, yeni boyutlar eklerdi. Şimdi karşımda taş kesilmişti, suskundu.

Bizde mesafelerin bedeli hiç bu kadar yüksek olmazdı, dedim kendi kendime.

—Ama beş yıllık bir mesafe de olmadı hiç, dedi şeytan.

‘O da istedi ve o şartlarda en doğrusuydu buydu, dememin gereği yoktu. 

Bir kez daha baktım yüzüne. Solgundu, belki hastaydı. Acı çekmekteydi belki. Sabahtan beri ilk kez baron siparişlerimizi aldığı sırada, acı çekmekte olduğu geldi aklıma.  Ve ben doğrudan sordum.

-Neyin var canım senin?

-İyiyim, deyip susunca ben de sustum.

-Dahl’den Troli’den daha gerçek şeyler var dünyada Emin, diye başladı, gerisi çok sert geldi, Dahl’in öyküsü gibi.

6a. ISLAK DALGALANAN BAYRAK

Londra’da başlayıp Belfast’a uzanan o buluşmadan sonra adadaki dükkânda kitaplar arasındaydım. Karşımda o kız. Aklımda Anitta. Dışarıda inatçı yağmur. Caddede suların alıp götürdüğü bir turuncu lastik top, yağmurun şiddetinde devrilen simit tablası. Topun ardında akıntıya kapılmış gevrek simitlerin ne zaman, hangi balıklara yem olacağı. Yönetmen, şeytan, Anitta, Çarli. Sürüyle şey aynı anda, birbirine dolanarak cirit atıyordu kafamda. 

Ve karşımda önündeki kitabın içinde belki erimiş, belki donmuş gibi duran kızın gevrek simit üstündeki susam tadında gizemi. Gerçekten okuyorsa, önündeki masal kitabıysa, düşler alemine çıkmaya hazır bir hayal sevdalısıydı. O da Anitta gibi gerçekti o zaman.

 

Şeytan dürttü yine.

-Eğer gerçekse tanıştırırsın onları, birlikte muhabbetler etmenin yolunu bulursunuz bir gün. Çarli de dışlanmaz belki o zaman. 

Bu kez haddini aşmıştı, hem yargıçlığa soyunmuş, hem de başıma yönetmen olmuştu.

–Çarli’yi sakın anma bana, dedim. O artık bir hiç benim için.

–Haksızlık etme adamcağıza, yahu. Neyse, boş ver sen şimdi karmaşık Belfast hattını, gidip konuşsana şu kızla.

Kıza baktım, yüzü aydınlanmıştı, aklıma Mona Lisa geldi. Gök suya dönmüş, hala yağmur diye iniyordu adaya, kaldırımlar görünmez olmuştu. Sanki adaya kastı vardı yağmurun. 

Korku selinin ardından bir de sel korkusu sardı beni. Şeytan belli ki başka kafadaydı.

-Korkma da git artık şu kızın yanına, dedi yeniden..

-Korkan kim yahu, diye yiğitlendim, yine de gitmedim.

Gitmedim çünkü kızın yüzüne uzaktan bakmak bile insanı  baştan çıkaracak gibiydi, üstelik ona baktıkça Londra’daki Belfast’taki hafta sonunu geliyordu aklıma. 

Sahip olamayacağına ihtiyaç duymamayı öğütleyen birileri hiç susmazdı içimde. Hayat, hayallerini yaratıp peşinde koşmaktı, yokuşu bol gayet zahmetli ve engebeli bir ilahi yolculuktu. Başka birileri onunla çatılır, zaman zaman kavga ederdi. O sırada bütün bunları bilen anlayan Anitta ile yaşadığım görüntüler, albümdeki yerlerinden kopup zihnimde uçulmaya başladı. Biraz sonra, ikisiyle birlikte ve o görüntüler arasında çılgınlar gibi dans edip kahkahalar atıyordum. 

Sanki bir düştü gördüğüm. Zavallı Çarli yarı karanlık bir masada tek başına oturmuş, abuk bir yüzle etrafına bakınıyor, arada bir elindeki birasını yudumluyordu. 

Mekân da çalgılar da şarkılar da birbiri ardı sıra hızla değişiyor, elindeki bira şişesi ile Çarlinin yüz ifadesi mumyalanmış gibi duruyordu.

–Senin marazlı figüran da orada, baksana dedi şeytan, masanın yanında duruyor; karşısında da Oskar, terasta akşam yemeğinde gördüğün o kibirli suratı düşmüş.

Hiç kulak asmadım ona. Oskar’la da Karamanlıca ile de işim yoktu. Kıbrıs meselesiyle bile uğraşacak değildim. Kızlarla dansta, başımı döndüren çakırkeyifliğin tadını çıkarıyordum. Bir yandan da, bu hayallerin kadim zamanlarda tasarlanmış büyük kurgulara aykırılığını seziyordum. Bir de,ç bana aynı gerçeği masalmış gibi fısıldayan içimdeki dışımdaki gerzekleri susturmak istiyordum. Fısıltıları giderek bağırtılara döndü, kulaklarım duymaz oldu. 

Belki hiç yaşanmamıştı o güzellikler, hiçbir zaman da   yaşanmayacaktı belki. Ne gerçekti, ne de hayaldi, sadece hafızadaki bir kurgu, düş. Gerçek de hayal de değil düştü belki. Bırak, olsun, dedim. 

O düşe yakışan melek güzelliğinde iki kızla sarmaş dolaş dans ederken yüreğime coşku dolsun, içimde korku kalmasın, yeterdi. Gerisi manasızdı. Kızlar içmeden sarhoştu, ikisinde de kaygıdan korkudan eser yoktu. Onlarla aynı anda ve ikisi tek bedenmiş gibi dans eder, göbek atar, horon çekerken üçümüzü bir ışık demetinin içinde sarmaş dolaş gördüm, adayı denizin dibine yollamak için hışımla yağan yağmurdan süzülüp gelmiş bir renk demeti kamaştırdı gözümü. 

O ışık demetinin içinde, ağır çekimle bir an bile  durmadan dönüyorduk. Yeri göğü tutan bir müzik cümbüşünde, her birimiz başka bir çalgıydık. Hayal tutkunlarına özgü bir pervasızlıkla, her telden çalıyor, rengi dili dini her ne olursa olsun önümüze çıkan herkesle kandaş gibi kardeş gibi kucaklaşıyorduk. Kimin hangi kurguda olduğuna hiç aldırmadan..

Yağmur, kız, kitaplar, birası ve masası ile Çarli, Dillons ve Dahl… Dinmeyen yağmur altındaki simitler, çocuklar, pala bıyığını buran simitçinin akıntıyla denize yol alan simitleri. Hepsi, hepimiz, herkes. Bir Londra’da bir Belfast’ta bir Dillons’da, bir Anitta ile bir bu kızla, hep sarhoş ve coşkuların en doruğunda, mavi bulutların arasındaydık… 

Ve evet tadılmamış hazların zirvesinde uçuyorduk. Yaşadığımız keyif, herkesin, hepimizin kendini her şeye egemen sanan efendilerin ahmaklığına karşı anlı şanlı bir zaferdi. Ve bizim kalenin burcunda zaferimizin bayrağı dalgalanıyordu. 

Onca şeyden sonra, gök gürültüleri ile dışarıdaki yağmurun şiddetinden aklımı alıp sordum kendi kendime; Dalga dalga dalga inen bu yağmur mu ıslatmıştı bayrağımızı yoksa? 

Kıza baktım, hep olduğu yerde, masasındaki aynı kitap aynı şekilde önünde. Raflardaki kitaplar de gösteriyor ki bu dükkân aynı dükkân. Sormadan edemedim: Onca zaman, hep bu kitapçı dükkanında mıydım sahiden ben?

 

Dışarıda, bir demet ışık hüzmesi altında yağmur damlaları cilveleşiyordu. Yağmur tam dinmiş değildi, dinleniyordu sanki. Ben de öyle. Elimdeki kitaba açıp bakmış değildim. Mekân ve zaman ötesinde dans edip deliler gibi eğlenirken üstüme boşalan her renkten sağanağa, şarkıları çalgıların ahengine bırakmıştım kendimi. 

Onca şeyi bu kitapçı dükkanında göz açıp kapayıncaya kadar yaşamıştım, öyle mi? Bu mümkünse, yaşadığımızı sandığımız başla şeyler de hatta var olduğumuz bile bir düş ya da bir hayal olabilir miydi? Bir zamanlar adamın biri ‘düşünüyorum, o halde varım,’ deyip çıkmıştı işin içinden. 

Düşünmek ne demekti peki? Sevgiliyi düşünmek, yemeğe ne kadar tuz atacağını düşünmek, Anitta ile bu kızı kardeş kardeş, sarmaş dolaş düşünmek, benim diş fırçamı neden unuttuğunu düşünmek, karıncanın sırtındaki yumurta küfesini düşünmek, padişahların kardeşlerini boğmasının asalet olup olmadığını düşünmek… Anittanın Çarliye tutkusunun nedenini düşünmek, köyü yengelerimi hep gözü dönmüş halde davranan amcamı, ağır abileri, solak beylerin emir erlerini düşünmek..Sahi bunlardan hangileri adamım dediği türden düşünmekti? Yoksa bütün bunlar aklımdan geçerken ben düşünmüş mü oluyordum?

Hiçbir fikrim yoktu. Neyin gerçek, neyin hayal olduğunu ayıramıyordum. Neyin doğru neyin yanlış olduğundan ise Allah Kahhar adıyla kahretsin adımı, hiç ama hiç emin değildim. Zaten ne doğrularımız bizimdi ne yanlışlarımız ne kutsal gerçeklerimiz ne lanet yalanlarımız. Hemen hepsi atadan dededen, yönetmenden ve de elbette küçüklü büyüklü egemenden miras kalmıştı bize. 

Ve bana zaman zaman öyle geliyordu ki sağanak altında dalgalanan o bayrak, yemin ediyorum ki içimde bir tek o tastamam gerçekti. Hayır hayır, bayrağım vardı, öyleyse ben de vardım, demiyorum artık. Ama zihnimde ıslanan bayrak benim için tek gerçekti. En azından, o güm ve o dükkanda. Nereden mi biliyorum: Elimdeki kitaba bakarken de bayrak zihnimde capcanlı dalgalanıyordu ve hala ıslaktı. 

Düşünüyorsam o da vardı. Neden ıslaktı? Nasıl ıslandı? O sırrı çözeyim derken şeytan atladı sahneye. Fısıldadı.

-Atalarının kanı ıslatmıştır onu, demez mi?

-Yok devenin nalı, diye tersledim. Şehit kanının öyle çılgın ortamlarda ne işi olur yahu?

-Eğer o değilse.. Karaman’da felaketin ertesi gün, cami avlusunda kestikleri kurbanlık koç var ya, o hayvanın kanı ıslatmıştır.

-Yapma yahu, o kan da kutsaldır.

-Ha ha hay, diye kahkaha attı. Kanı kutsal, eti helal, öyle mi? Yesinler de sevsinler.

-Sana ne yahu, dedim. Kanını akıtıyor, etini yiyoruz, emir böyle, sana ne? Camiye bayrağa millete devlete dil uzatmasan kolay anlaşırız, yoksa külahları değişiriz. Bizim evvel ezel kutsalımız bunlar. 

-Onlar benim de kutsalım oldu sayende valla Emin. Onlar olmasa ben de olmam. Artık cuma namazlarını, dini ve milli bayramlarınız, mumdan bozma kandillerinizi kaçırmıyorum. Orucu tutar gibi, vergimi öder gibi yap… 

Kan beynime sıçradı, hemen kestim sözünü… 

-Git işine yahu, dedim. Benim bin derdim var, gam yüküm başımdan aşkın, araya girip girip maytap geçiyorsun sen benimle.

—Yeminle ciddiyim, dedi. Askere alsalar giderim, şehit ol deseler ölürüm. Ümmetin…

—Kes artık, dedim ama dinlemedi.

—Sana vasiyetim olsun Emin, dedi ciddi ciddi. 

Ben ölüm ve vasiyet dendiğinde her zaman olduğu gibi titredim.

—Vebalim günahım boynuna. Eğer şehit olursam, cenaze namazımda her cemaat şehadet parmağını havaya kaldırsın, ‘şeytanlar ölmez, ekmek bölünmez’ diye otuz üç kez bağırsın.

Durur muyum? Yedi ceddine birden küfürler ettim. Tuhaftır, küfür duymak hoşuna gitti herifin, iyi mi? Zıvanadan çıktı, yakası açılmamış herzeler yumurtladı. Birkaç dakikada dört adet deve kuşu yumurtası…  Sonrasına dayanamadım, tıkadım kulağımı.

 

Kitapçı dükkanında şeytanla hesaplaşmanın tam ortasında o felaket günü neden bir kez daha belirdi gözlerimin önünde? 

Düşündüm ve buldum: 

Güneş tutulup da gün geceye döndüğü sırada öyle yapmıştım. Çadırdaydık. Artık sarsıntı yoktu. Caminin avlusunda diz boyu su. Çok karanlıktı.

Sesler duyuyordum yan çadırdan. Kesik kesik sesler.

-Gazap ne demek ana?

–Unut o pis lafı. Bu yağmurdur nimettir, rahmettir, merhamettir.

–Hıı, peki azap ne anne?

Öbür yandaki çadırdan yeni yetme bir kızın hıçkırığı geldi.

-Hem vurisen, hem ağlama deyisen, diye bağırıyordu.

Kulaklarımı o zaman da tıkamıştım, sonrasını iyi ki duymadım. Unutamazdım.

6b. BAKMA GÖZLERİNE KIZIN DEDİ ŞEYTAN

Şeytan bayrağın ıslaklığı meselesinde kafamı dehşetli yordu. ‘Döktüğüm terdir onu ıslatan,’ dedim ve beynime üşüşmüş eşek arısı sürüsünden kurtulmanın yolunu  gözlerimi yummakta buldum. Uyuyamadığım Stockholm gecelerinde evimin önündeki sahil canlanırdı zihnimde. Kış gelince, sık sık ikinci katın buz kesmiş penceresinin  önünde durur, denize lapa lapa yağan karı izlerdim. Bana iyi gelirdi. Donmuş deniz üstünde paten yapmak da öyle iyi gelirdi bana. 

Şeytanım saldığıeşek arılarından kaçıp gözlerimi yumduğumda Akdeniz sahilini alıp benim donan donduran sahilin yanına koydum. İkisinin arasındaki zıtlıkta aheste dolanıp durdum ve bir zaman sonra yüzüme karanlıkta asker feneri tutulmuş gibi açtım gözlerimi. Her yanı aydınlatan güneş mi şimşek mi diye bakınırken uzaklara düşen yıldırımın gümbürtüsü beni getirdi kendime: Yeşil adadaydım.

Aynı anda, bir sürü şey birden oldu. 

Sabahtan beri şiddetlenen yağmur nihayet birden dindi, dışarıda ışıklı bir gün sanki yeniden doğdu. İçerideki kız, başını nihayet kitabından kaldırdı. İşaret parmağının ucu dudağına dokununca kitabını kapadığında gördüm: Boynunda küçük bir morluk vardı. 

Masasının önünde kırmızı pabucuna üstüne tünemiş gibi duran, yeşil şapkalı, esmer kadınla konuşmaya başladı. Çok ezik, çok yılgın görünüyordu kadın. Belki hiç cinlik kötülük yoktu içinde, belki gerçekten dertlerin kederlerin yiyip bitirdiği bir gamzedeydi. O kadar. Yine de sadece misk kokulu parfümü ile değil, her şeyi ile etrafa yapaylık yayıyordu. 

Dikkatle baktım.çO da görünüşte herkes gibiydi aslında.. Yani dünya durdukça sürecekmiş gibi renk renk yağdıktan sonra bir anda kesilen göz kamaştırıcı yağmurun saydamlaştırdığı ıslak hava ve havadan da ıslak içimdeki bayrak gibi… 

Yani o eski dükkânın pörsümüş zaman kokan ahşap raflarında kimi örümceklenmiş kimi küf tutmuş ama dünden kalan her ne varsa kutsayan tarih kitapları gibi. Silahşor kesilmiş kalemşörlerin, gençlere güya fikir kusan şiir, öykü, roman, masal ve bilgi kitapları gibi. 

Yani insanın başını döndürecek kadar Anitta’yı andıran çocuk yüzlü kız gibi… 

Yani bu dertli adadan, ömrünü kan, duman, barut kokuları arasında, bir kez olsun pembe hayallere dalmadan geçirmiş olan adanın talihsiz insanları gibi.. 

Yani onlardan  binlerce mil ötedeki sevgili Anitta, ile onun yıkık dökük çökük zavallı Çarlisi gibi. 

Binbir örümcek sürüsünün üç ömür vererek ördüğü karmaşık ağı bir bakışta anladığını sanan bizimkilerle onların her duyduğuna inanan kan ve din kardeşleri gibi. 

Cevap bulamayacağı sorularla uğraşır, kendi yarattığı sorunları sabah akşam güya çözmeye çabalarken sürekli kendi yönetmenini kollayan, ona baş eğmeyi sindiremediği gibi üstüne sıçratmaktan da korkan, huzuru mezardan önce hayallerde bulmaya çalışan alışan benim gibi, bizim gibi, hepimiz ve herkes gibi…

Yani sırf kurgulanmış bir oyunu izlemek uğruna, aptalca rollerden birini, o rolü gerçekten severek isteyerek kendimiz seçmişiz gibi oynamaya çabalarken çırpınan..

Yani hem kendimizi avutup hem herkesi kandırmayı başarmak için her zahmete katlanan, kaygılarla korkularla yüzleşmekten kaçıp bu acınası yok oluş mücadelesine mutlu hayat demeyi de başaran her çağdan her renkten her türden yaratıklar gibi.

…..

Şimşek çakıp gök gürlediğinde, dışarıda şakırdayarak yağan yağmurla içimdeki sağanak birlikte dindi. Dediğim gibi, o anda yığınla şey birden oldu. 

Kız gözlerini tek sayfasını bile çevirmediği kitaptan kaldırdı kadına baktı, ben onun boynundaki morluğu görür görmez arkasındaki öyküyü düşünüp kızın dertli kadınla konuşmalarına kulak verdim.

-Özür dilerim bayan, diyordu kız, su gibi akan bir İngilizce ile. Bay Oscar’ın telefon numarasını ondan izinsiz veremem size. Buna hakkım olmadığını siz de bilirsiniz.

-Bana adresini verin o zaman.

-Çok üzgünüm ama yapamam. Gördüğümde aradığınızı söylerim. Ne yazık ki, bütün yapabileceği bu.
-Şimdi adada mı? Bir iyilik edip bari bunu söyleyin bana.

-Bilsem söylerim. Dün söylemiştim size. Ondan önceki gün de söyledim… Bir önceki gün de… Onu son kez iki hafta önce gördüm, İstanbul’a gidecekti. Sonrasını bilmiyorum.

Aşağı yukarı aynı sözcüklerle, kırık plak gibi beş kez yinelendi bu konuşma. İkisi de ezber tekrarlarcasına konuştuğuna göre, bu ruhsuz diyalog da yönetmenin işiydi. Sonunda ezikliğini sesiyle bakışıyla ele veren kadın beyaz işlemeli, beyaz bir mendil çıkardı cebinden. Yanağından gözyaşları süzülüyormuş da silecekmiş, yüzünden akan allık mendilde önce kırışıklık izi, sonra da peşinden koştuğu adamın meşhur ödüle konmuş adını bırakacakmış, o da mendildeki izi kutsal bir emanetmiş gibi öpüp başına koyacakmış gibi geldi bana.

Öyle sandım ve yanıldım. 

Burnunu sildi kadın, bir güzel de sümkürdü içine, katlamaya zahmet bile etmedi, buruşturup attı çantasına. 

O sırada, masaya yaklaşmıştım ben Kızın kitabı hala açıktı, adına baktım, göremedim, o gözlüğünü çıkarıp masaya koyarken boynuna bir daha takıldı gözüm. Kolalı ütülü beyaz bir mendilde nar lekesi gibiydi. Belki bir örümcek ısırması, dedim. Kısmetse sonra çözecektim sırrını.

Bir süre sabırla, çaresiz dertlerin girdabındaki kadınla onun konuşmasını izledim. Sonunda öfkelendi kadın, masanın ortasına tükürür gibi ‘kahretsin’ diye bağırdı. Yüksek topuklu pabuçlarının döşemedeki yankılarını ardında bırakarak kapıyı hışımla çarptı, çıngıraklı kapı onu bir ağıt senfonisi ile uğurladı.

Tek başına o senfoni bile her şeyi o arabesk yönetmenin kurguladığını gösterdi bana. Onu hayatın içinden gerçek biri sanmakla hata ettiğimi anlamam için hocanın o akşamki yemeğini görüp yaşamam gerekti. 

Kadın gidince kıza döndüm, gözlerini gözlerime dikti. Açıp kitabını okusa çok daha iyi olacaktı. Göz bebeklerinin etrafında yeşile çalan incecik bir hale vardı, bana baktıkça koyulaşıp yayıldı. Az önceki müthiş yağmurla birlikte her yanı aydınlatan ışıktaki renk cümbüşünün gözlerinde yansıdığı anda rengarenk hale yeşile döndü ve hemen kayboldu. 

O bir anlık renk cümbüşü yetti bana. Bir kara büyünün çekimine kapılmıştım, ona afallamış halde öylece ne kadar bakakaldım, bilmiyorum. Beni bahar kokan bir sesle arkamdan ‘bayım’ diye çağırdığında, eşikteydim. Kısık çıngırak sesi sürerken dönüp baktım ona. Duymazlıktan gelip çıkmalıydım. Ama merak ediyordum onu. Her şeyini, en çok da boynundaki morluğu, okuduğu kitabı, dudaklarına dokunurken içinde yaşadığı ılıklığı fena halde merak ediyordum. 

Yine de onun sesini duymadan çıkıp gitmiş olsam daha iyi olurdu. Yakamı boş kafalı yönetmenden kurtarmış olurdum. Anitta ile kızı bağlantılama hevesimi önce o denli boyutlandırıp sonra da gemlemekle uğraşmazdım. Yığınla başka zorluğa katlanmak zorunda kalmazdım.. 

Döner dönmez, az önceki çekim gücüyle masaya doğru bir robot gibi giderken böldüm kendimi. Neyse ki kasetli kitabın önünde durdum. Raftan alıp havaya kaldırdım kitabı, rol gereği sordum:

—Bu ne kadar? 

Yerinden kalkıp yanıma geldi, lavanta kokuyordu. 

-Gözlerine sakın bakma, dedi şeytan, çarpar seni…

Korkmuştum, tamam, bakmam dedim. 

……

Oysa ne cindi ne şeytan. Boylu poslu, balık etli, güleç yüzlü, hoş bir kız. Kitabın arkasını çevirip kıvrımlı bir sesle fiyatı söylediğinde boynuna göz attım, sonra sordum.

-Kasetler dâhil mi?

-Evet, set olarak satılıyor bu, derken eli tekrar dudaklarına gitti.

Dudakları kiraz elleri beyaz. Konuşmalıydık.

—Türkçe zor bir dil. Çok emek istiyor, çok çalışmak gerekiyor, dedi.

—Öğreninceye dek her şey zor, dememle o laftaki çokbilmişlik havasını sezdim,, etkisini yok etmek için başka bir soru buldum.

—Sen Türkçe öğrenebildin mi?

Sanki duyan olmasın diye dönüp boş dükkâna bakındı.

—Çok az, dedi. İdare eder.

Sonra tekrar bakındı etrafına ve sır verir gibi fısıldadı: 

—Cin ve tonik eşliğinde çok iyi konuşurum ben.

İkimiz de gevşemiştik. 

—Adadaki tüm dostlarım öyle söyler, dedi gülerek, ben de güldüm. 

Şeytan gerdi devreye.

—Konuştuğu konuşmadığı bütün dilleri bilmek istediğini söyle. Birkaç düzine iyi okumuş iyi yaşamış, kendini herkesten daha büyük bir emekle inşa etmiş bir düzine kadar insanın çıraklığını yapmış coşkulu adamdan söz et ona. 

—Bilmez misin ey gafil, reklamı hiç sevmem ben, dedim. 

Şeytan duymadı, durmadı. Onu yakından görünce fikir değiştirmişti. Gözlerine sakın bakma demişti, şimdi açıl ona diyordu. Aynı iştiyakla devam etti.

—Onun kalbini, yüreğini, hayallerini hem beyninin hem bedeninin her kıvrımını keşfetmeye can attığını söyle, içi içine sığmayan temiz yürekli ve sabırsız bir yeni yetme gibi onu yanında, hep yanında istediğini söyle, dedi. Haydi, durma da söyle.

Şeytandı bu, ona uysan bir çuval inciri berbat ederdi. Oysa aşırı sürat daima felaketti. Kulak asmadım.

—Cin ve tonik bana her zaman, her şey için iyi gelir, dedim sadece.

—Sen zaten gayet güzel konuşuyorsun. İngilizce ile sorunun yok ki senin.

Ruh okşamayı da iyi biliyordu besbelli.
-Olmaz mı? Kaç yıldır devamlı kullanıyorum. Derslerim de İngilizce. Sorunum yine de var, galiba hep olacak.

Karşılık vermedi, dönüp masasına da gitmedi.

-Ne zamandan beri burada yaşıyorsun?

-Yedi yılı geçti.

-Kesintisiz burada, ha?

-Öyle sayılır. Temmuz sıcakları bastırınca her sene kaçarım buradan. Önce Londra’ya sonra Belfast’a.

Yüreğim hopladı. Yutkundum, ona kadar saydıktan sonra, birkaç hafta önce üç günlüğüne orada olduğumu, şehri fantastik bulduğumu söyledim.

-Ooo, diyerek daha canlandı, ilk kez miydi?

-Yooo, sık giderim Londra’ya. Birkaç günlük ziyaretler.

-Ya Belfast? Ne çeker ki seni oraya, merak ettim.

 

-İkinci gidişimdi geçen ay, deyip sustum.

Hayatımın gediklisi Anitta yıllardır Belfast’ta kocası ile çile dokumakta, ben de onun sayesinde kafayı yemekteyim, diyemedim

-Keşke tanısan Anitta’yı, iyi anlaşırsınız desene ona.

-Acelen ne senin yahu, diye sert çıktım şeytana.

-Müzeler, kitaplar, insanlar, barlar, her şey çeker orada beni, ben kentlerle de insanlarla da bağ kurmayı severim, dedim, bunu bir Belfastlı kızdan Anitta’dan öğrendim de demedim.

Belfast takılmanın gereği yoktu. 

-Yedi yıl, dedim hayretle. Sen yaştaki biri için az zaman değil. Seni hangi rüzgâr attı buraya?

-Anlatırım, ama önce söyle bakayım. Kaç yaşındayım sence ben?

—25 civarı, dedim.

-Ooooo, bu bir rekor, dedi. Bu kadar yanılan hiç çıkmadı karşıma. Kutlarım. 

-Nasıl da cıvıldıyor yahu bu ahu, dedi şeytan.

-Hemen girmesen havaya. Kaç kez yanıldığını hatırla. Biraz yavaş olsana sen.

-Sen şeytana ders vermeye kalktığının farkında mısın yahu?

Ona pabucunu kaç kez ters giydirdiğimi anlatmanın hiç sırası değildi. 

-Bana öyle görünüyorsun. 

-Tekrar dene şansını istersen.  

-Kaç senelik bir aldanma ile kırdım rekoru?

-On sene kadar.

-Yok canım. Dürüstçe?

-Elbette dürüstçe.

-Dünyada inanmam, dedim.

-Bence de inanma, yani bir tek yaşıma değil, bana da değil, bu dünyada hiçbir şeye inanma.

İşte  bu çok iddialı geldi.

-Nedenmiş o?

-Tek hakikat bu da ondan. Bunu anlamak zaman alır. 

-Anlat, dedim. Öğrenmeyi severim ben.

-Anlatmak da zaman alır. Burada olmaz, zaten. Bir gün oturup konuşuruz istersen. Senin de anlatacaklarım mutlaka vardır. 

Ne kadar çoktur, bilemezsin dedim içimden.

–Şahane o zaman.. Ben tatildeyim, sen ne zaman istersen…

—Beni adaya getiren rüzgârı sormuştun. 

Evet, tumturaklı bir aşk hikayesi beklemiştim sorarken. Bizim filmlerde her türlüsü çekilen aşk hikayelerine benzer bir öyküsü olmalıydı onun.

—Bizimkiler burada yaşıyor, diye anlatmaya başlayınca, bir kurgunun varlığından o gün ilk kez kuşku duydum. 

Kendi kendime sordum; her şey, kızın boynundaki leke, benim boynumda Belfasttan bu yana silikleşen iz, yani her şey ama her şey gerçek miydi yolsa? Bunu böylece düşünmek, başka bir hayal, dedim kendime ve sordum: 

Aynı zamanda gerçek de olabilir miydi? 

Tıpkı dinmeyen yağmur gibi.

Ertesi gün Başkent otelin bahçesinde Lizle, sohbetin dibine vurduğumuzda, bu hayal ve gerçek meselesini açtım ona. Kız müthişti.

—Olmayacak şey değil bence, çok da şey etmemek lazım, diye mırıldandı ve turunç ağacının altında da bir kez daha andırdı Anitta’yı. 

Her hayal gerçektir, bir yerlerde bir şekilde mutlaka izi kalır, tüm gerçekler de aslında birer hayal. Onlar da başka türlü ve gerçekten yaşanır bence, en azından içinde ya da zihninde, kimi zaman da her ikisinde. Anitta böyle demişti bizim keşif günlerimizden birinde. 

Bunca benzerliğin nedeni neydi ki? Belfast mıydı, acaba? Belli ki darbeli toplumun insanları bağ kurmayı seviyordu. Anitta’nın arada bir yaptığı gibi güzelce kestirip attı.

-Çok da kafa takmamak lazım böyle şeylere, diyerek hayat hikayesine devam etti. 

Babası güneydeki üsten emekli olunca, eşiyle buraya yerleşmiş.. Üniversiteyi bitirince, bir süre onlarla yaşamak istediği içşn gelmiş buraya ama ayrılamamış.

Sormama fırsat kalmadı.

-Ne buradan ne onlardan ayrılabildim. Hiç istemedim desem, yalan. Aklımdan sık geçti. Siz kısmet diyorsunuz. Kısmet istemedi, diyorum ben.

Hiç de sıradan değildi kız. Dobra ve cesur. 

—Belfast yetiştirmesi dedi Şeytan.

 ‘Hiç sıradan değil, ön sıradan da değil’ diyerek ağzının payını verip susturdum onu.

Anitta raflarda kitapları düzeltmeye başlamıştı o arada.

—Sen seviyorsun burayı o zaman.
—Sevmediğim bir yer olmadı ki hiç. Evet, çok rahat bir yer burası. Yaz sıcakları yakar insanı, baharı ılıktır, uzundur. Kışlar ise yumuşaktır, ama kışım hayat durur adada, zaman akmaz olur. 

-Sıkılırsın tabi. 

–Kediler bile sıkıntıdan ağlar gibi miyavlar kışın adada. Ben sıkıntı bilmem. Kitaplara dalarım. Haftada birkaç gün buraya gelirim, çoğu günler kapıdaki çıngırak hiç çalmaz. Aldırmam.

–Nerelisin sen?
–İrlandalı.
–Neresinden?
–Belfast…

Şaşırmıştı şeytan. Ben sezmiştim zaten

—Orada mı doğdun sen?

-Evet. Beş yıldır buradayım, Karmi’de oturuyoruz.

Herkesin bildiği bir yermiş gibi söyledi bana oturduğu yerin adını. Ormanı bir gecede kül olan bir dağın eteğine son yangından sonra kurulmuş, küçük bir köymüş Karmi. 

İngilizler yaşarmış orda. Kaldığım oteli sordu, söyledim. Duymuştu adını, nerde olduğunu bilmiyordu. Ana yoldan üç sokak aşağı inip denize doğru kıvrılınca karşısına çıkacaktı, tarif ettim, sonrasında bir ardı ardına sorular geldi. 

Dün gece geldim adaya, diye başladım, uyandığım dakikadan kendisi ile konuşmaya başlayıncaya kadar olan biten her şeyi anlattım. Unuttuğum tıraş sabunu ve diş fırçasından, denizin enginliğinden, yağmurdan, dükkânı ve kitaplardan. Bu dükkânın bana geçen ay Dillons’da kitaplarla geçirdiğim günü anımsattığını söyledim. 

Ne andım Anitta’yı ne de onun Stockholm günlerinde kaç kez iç çekerek Belfast’ı hayal ettiğinden, ne de Londra’da çiseleyen yağmur altında onunla paylaştığımız müthiş kasırgadan söz ettim. Dükkâna adımımı attığımdan beri, taşralı bir yazarın onlarca kez filme çekilmiş bir öyküsünü bir kez daha oynuyormuşuz gibi bir duyguya kapıldığımı da söylemedim. 

O büyülü yağmur altında sırılsıklam olduklarını fark etmeden salına sallana yürüyenlerden, lastik toptan, çocuklarla kızdan ve simitçiden, onların yağmurun dinmesinden az önce kaşla göz arasında görünmez olmasından da bahsetmedim. Çektiğimiz filmse, bizim yönetmen tam bir budala, diyecektim ki vazgeçtim. O gün olup bitenlerin, bana zaman zaman bir düş bir kurgu gibi geldiğini söylemek de geçti içimden, demedim.

Kitap dolaplarının birinin önünde, daldan dala atlayarak tatlı tatlı konuşurken zaman akıp gitmişti. Kitabı rafına bıraktım, izin istemek üzere ona döndüğümde bir çift renkli göz adeta sardı beni. Gitmesen olmaz mı, diye bakıyordu sanki. Gitmeliydim. Elimi uzattım.

-Seninle söyleşmek zevkti, dedim.

Tuttu elimi, sol elini elimin üstüne koydu. 

-Benim için de öyle. Çok mutlu oldum. Gene uğra lütfen. Üst katta elden düşme bir sürü kitap var, göz atarsın.

.

—Memnuniyetle, dedim.

—Burası Dillons değil tabii, belki seveceğin bir şeyler çıkar. Beklerim, ne zaman istersen.

 

Birlikte paylaştığımız zamanı uzatmak yerine neden hemen gitmek istediğimi bilmiyordum. Bulsam, yakasına yapışıp sarsarak o şapşal yönetmene sorardım.

–Tamam, dedim, ama önce diş fırçası ve tıraş sabunu. Yarın gelir kitaplara bakarım.

–Yarın öğlene dek açığız. Pazar tam gün kapalı. Buraya boşuna gelmeni ikimiz de istemeyiz, değil mi?

İşveliydi, ölçülüydü, candandı, insanı sarıyor, aynı zamanda sarılma duygusu veriyordu.

–Elbette, dedim. Yarın gelirim. Elden düşme kitaplara bakarım, hem de…

Bir an durdum, içimden geçeni her nasılsa apaçık söyledim:

-Hem de birlikte cin ve tonik içmek için kandırırım belki seni. Ne dersin?

-Neden olmasın? Kandırmış bil şimdiden.

Her şey ne güzeldi, hızlı gidiyordu ne diyeceğimi bilemedim. O söyledi gülerek.

–Ama önce, diş fırçası ile tıraş sabunu.

Elini önce yanağına sonra ağzına doğru götürdü, iki parmağı alt dudağında belli belirsiz gezindi. 

–Doğru dedim. Önce onları almalıyım.. Birkaç cinle tonik içeriz sonra, derken ben de elimle eşlik ettim sözlerime. 

Ne anladıysa, çok güldü. 

Son kez bir daha dikkatle baktım. Üstünde bedenine dar gelen bir kot pantolon. Beyaz gömleğinin düğmelerinden birkaçı cömertçe açıktı. Kahkahalarla güldüğünde bedeni tatlı tatlı sarsılıyordu.

Caddeye çıkmamla dönmem bir oldu. Az önce yanında durup  konuştuğumuz kitap dolabının önüne çömelmiş alt raflardaki İngiliz klasiklerini düzenliyordu. Bana dönüp kırk yıllık dost gibi gülümsedi.

-Adımı sormak için geldin tabi, değil mi?

-Evet, özür dilerim, unutmuşum.

-Boş ver özür dilemeyi. Gereksiz. Adım Elizabeth benim. Herkes Liz der. Sen de öyle dersin.

-Olur, dedim.

İçimde nedense fena halde acelesi olan biri vardı, yine de laf olsun diye ekledim: 

—Sizin kraliçenin adı da Elizabeth, değil mi?

Kaşlarını çatıp öyle yaman baktı, öyle keskin dudak  büktü ki onun düşler ülkesinden bir peri olmadığından emindim artık. Öyle biri olsa bile, ipleri mutlaka bizim yönetmenin elindeydi.

-Unut gitsin İngiltere’yi kraliçeyi şimdi. Senin adın ne?

-Emin, dedim, heceledim. E-min… E-min… E-M-İ-N.

-Yorma kendini, bizim bakkalın beş numarasının adı da Emin. Bana yabancı değil, anlamını bilmiyorum ama.

Adımın anlamını söyledim. İç gıdıklayan bir sıcaklıkla gülümsedi ve bu kez Türkçe sordu:

–E-min-mi-şin?

Yanıtımı beklemedi. Adımın baş harfini sona aldığında ortaya çıkan sözcüğün Türkçede mavili, pembeli, sarılı bir kır çiçeğinin adı olduğunu öğrendiğini söyledi. Sonra durdu.

-Bir şey daha var, dedi. Bizim dilimizde mine sözcüğü hem maden hem mayın anlamına geliyor, bilirsin. Ben mine çiçeğini bilmeme ama.

-Çok renkli ve minik bir çiçektir. Mine ad olarak kızlara verilir bizde. Âdem’den beri kadınları kimi şeytana, kimi mayına benzetir, biz mine çiçeğini ad diye veririz. Bizde kadınlar mücevher değerinde, dedim.

-Hem de nasıl, diyerek imalı güldü, Namustur kadın sizin için, bunu iyi bilirim, kirlenirse temizlersiniz, dediğinde ise gülüşü tatsız geldi.

-Doğru, belki kimileri için öyledir, herkes için değil.

Bizim aşırı solak edebiyat öğretmenimizin ezberleyene on numara verdiği malum şairin şiiri geldi aklıma; “bizim kadınlarımız, anamız avradımız yârimiz,” demişti; “sanki hiç yaşamamış gibi ölen, soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen,” diye devam ederdi şiir. 

Neden namusumuz dememişti ki? 

Lise yıllarımda ezberlemeye çalışırken lanetleyip durduğum, şiir ezberimde kalmış olsa şimdi iyi giderdi. 

Neyse, biz yeniden mine sözcüğüne döndük. Sözcüğü ilk kez duymuştu.  Sözcüğün Türkçe’deki kullanımlarını bilmezmiş, Buna karşılık, “Emin is mine” biçiminde kullanılınca onun dilinde “Emin, benimdir,” şeklindeki anlamını bilir, pek eğlenceli bulurmuş. 

Nedendir bilmem, Belki Londra’nın ardından Belfastta ikinci gecede yaşadığım kasırga yüzünden anlamsız bir çıkış yaptım:

-Emin kimsenin değil, dedim. Kimsenin de olmayacak!

Bozulmadı kız.
–Boş ver, diyerek koluma dokundu, kimse kimsenin malı değil. Hiçbir zaman da olmamalı.

–Ben de öyle düşünürüm, dedim, canlı tanığı Anitta’dır, diyesim geldi, demedim.

Otelde kahvaltı saati geçiyordu ama bir yanım onunla sohbeti bırakmayı istemiyordu. O da memnundu. Art arda sorular soruyordu,

-Demek sen de Türkiyelisin. Neresinden?

-Konya Karaman’dan. Pardon! Yakınlarda il oldu Karaman.

-Hey, diyerek ayağa kalktı. Şu rastlantıya bakar mısın?

Bence tek rastlantı Belfast’tı. Anitta da Liz de oralıydı.

-Hangi rastlantı o?

-Ben de Karaman’da yaşıyorum, biliyor musun?

-Yok canım, dedim. Burada yaşıyorsun, Karmi demiştin.

-Tamam işte, bizim Karaman’a Karmi deriz biz. Ne hoş, değil mi?

Sürüyle başka benzerlik görecekti yakında. Bir de Anitta’yı bilse, diyordum ve bir yandan da artık çıkmayı düşünüyordum.

-Hey, Emin, Karamanlısın ama Karamanlıca bilmezsin, değil mi? 

Güldüm, yine Anitta. Elbette kimse bilmez Karaman’da o ağzı diyecektim ki Anitta’nın Sorbonne’da yaptığı sunum geldi aklıma. Paris’teki ressamlar tepesinde geçirdiğimiz son gün sevgi duvarındaki yazıyla birlikte yığınla güzellik keşfetmiştik, Hepsi birden eski günlere gelecekte başka hayallere aldı götürdü beni. 

–Takma kafanı, buluşunca anlatırım sana, dediğinde çıngırak sesini duyduk ve birlikte kapıya döndük. 

Gayet görünüşlü, güleç bir adam girdi içeri. Liz yüksek sesle selamladı onu. Babası olmalıydı. O bize doğru gelirken izin isteyip kapıya yürüdüm, yanımdan geçerken onu selamlayıp çıktım dükkândan.

7. BEŞ BENZERİN TERAS KUMPASI 

Bir toprak parçasını çitle çevirip ‘Bu benimdir’ demeyi akıl eden ve buna inanacak kadar saf insanlar bulan ilk adam,

sivil toplumun gerçek kurucusu olmuştur.

Çitleri söküp hendeği doldurarak hemcinslerine

‘Bu sahtekârı dinlemeyin; yeryüzünün meyvelerinin hepimize ait

olduğunu ve toprağın kimseye ait olmadığını unutursanız mahvoldunuz’

diye haykıran biri,

insanlığı ne kadar suçtan, savaştan, cinayetten,

ne kadar korku ve felaketten kurtarabilirdi!

Rousseau

Yemişim senin sivil medeniyetini Russo, diye haykırmıştı bizim Diyarbakırlı Zülfo Hafız. 

Kördü, kürttü, yoksuldu, gelip geçen trenlere kaval çalar, para toplayarak geçinirdi. Russo’dan bu satırları lise günlerinde okuduğunda babasının küplere bindiğini anlatırdı kızı bize İsanbul’da. Oysa bizim ağır abilere kalırsa ona laf etmek Hafızın harcı değildi. Söylenecek bir laf varsa, onu söylemek kendilerine düşerdi. 

Liz’le tanıştığım günün akşamı için Hoca’ya söz vermiştim. Hoca gümüş madalyalı eski bir millî güreşçiydi. Barış Harekâtından birkaç yıl önce Ankara’dan gelip adaya yerleşmişti, mücahitlerle birlikte Rum çetecilerle savaşmış, zaferden sonra Başkent Otel’i satın almıştı. Hem oteli yönetiyordu hem Kuzey Kıbrıs Güreş Federasyonu’nda yağlı güreş antrenörlüğü yapıyordu. Çevresi genişti. İsveç’teki Konyalı bir ortak dostumuz onun otelinde kalmamı önermiş, ona ufak bir armağan da göndermişti. 

Armağanını verdiğimde ortak dostumuzdan söz ettik, biraz havadan sudan konuştuk. Beni ertesi gün için otelin terasına akşam yemeğine davet etti. Baş başa muhabbet etme imkânı bulacağımı sanmış seviştim. Oysa güneş batarken, terasta beşi yabancı on kişiydik. 

Böylesi de iyi, diye düşündüm. 

Hava serin, manzara güzeldi. Hoca beni konukları ile tanıştırdı. Stockholm Üniversitesinde çalıştığımı, Eğitim Bakanlığından danışmanlık teklifi aldığımı da söyledi. Yakında adalı olma ihtimalimden söz etti. Henüz kesinleşmiş bir şey yoktu, yine de çok rahatsız etmedi beni. Güneşin batarken, bulutlardaki renk cümbüşünü hayranlıkla izledim, öbür konuklarla kısa bir sohbet imkânı da buldum.

Bizimkilerin hepsi Konya’dandı, iyi ki de Karaman’dan kimse yoktu. Amcamı tanıyan birine rastlamak ihtimali bile artık rahatsız eder olmuştu beni. Hepsi adaya Hocayla birlikte gelmişti. Biri Lefkoşe’de çalışıyorum, dedi, sanırım elçilik demek istedi, öteki eğitim bakanlığındaymış. Diğerleri inşaat müteahhitliği yapıyormuş. 

Yabancıların her biri başka ülkedendi ve başka bir meslekten. Gayet nazik davrandılar. Yine de bakışları, tuhaf bir şekilde birbirine benziyordu. O ince benzerlik, masada sohbet ilerledikçe, çok daha somut hale geldi.

Masadaki yerim Türkçe de bilen bir Norveçli dil bilgini ile Danimarkalı eski gazeteci arasındaydı. Oturunca gazeteciye dönüp Andersen masallarına hayranı olduğumu söyledim. Küçük Deniz Kızı’ndan söz ettim. 

—Yapım hatası vardır bizim deniz kızında, dedi.

Kopenhag’da üst tarafı kadın altı tarafı balık kuyruğundan oluşan deniz kızı -onlar ona Mermaid derlermiş- heykelinde sahiden yapım hatası mı var, diye yüzüne merakla baktım.

—Aslında yapımda değil, tasarımdadır hata, diye düzeltti ve nüktesini patlattı.

—Üstü değil altı kadın olmalıydı. Olsaydı, zavallı kızın Krala aşkı hüsranla bitmezdi o zaman.

—Çok zekice, diyerek güldüm, bana Türkiye’nin neresinden olduğumu sordu.

Karaman dediğimi duyar duymaz Norveçli atıldı:

—Umarım Karamanlıcayı bilirsiniz siz?

Şaşırdım. Bunu Liz daha bu sabah sormuştu. Aynı soru akşam da karşıma çıkınca, bir dizi çağrışım yaptı bende. Montmartre, Sevgi Duvarı, Anitta ile ilk resmimiz ve onun sunumu ve bir yığın başka anı geçiverdi aklımdan. 

O arada, soru sanki ona sorulmuş gibi gazeteci cevap verdi:

—Ben hiç duymadım. Eski bir dil olmalı.

—Grek alfabesi ile yazılan Türkçe okunan metinler, diye cevap verdi bilginimiz, sonra da bana baktı.

—Ben epeyce bilirim, dedim ve sustum.

Ne anlatacağını görmek için zaman kazanmak istedim…

—Cumhuriyet öncesinde Anadolu’da asırlarca yaşamış Karamanlılar diye bilinen Hıristiyanlaşmış Türkler arasında çok yaygınmış, diye anlatmaya başladı.

Danimarkalı ‘çok ilginç,’ deyip sustu.

—Ege’nin iki yakasında sanki bilinçli olarak unutulmak isteniyor ne yazık ki… Oysa iki kültür arasındaki ortaklığı sergileyen yığınla zengin örnekten biri Karamanlıca, diye devam etti Norveçli. O dilde yazılmış binlerce değilse yüzlerce değerli el yazması eser var. Hepsi çürümeye terk edilmiş halde.

Tam karşımda oturan kalın dudaklı genç adam kıpırdadı. Malta’da çevre bakanlığında proje geliştirme uzmanı olduğunu, Arapça da bildiğini, Boston’da mühendislik okuduğunu söylemişti. Milliyetini söylemeyi sanırım istememişti. Ya Maltalı ya Amerikalı olmalıydı. Ya da Anitta’nın kendi kimliği için tercih ettiği gibi ‘akışkan bir kimlik’ sahibiydi. Kolu, boynu, göğsü dövmelerle süslüydü, göbeğine kadar sarkan madalyonuna bakılırsa Katolik’ti. Demek ki ondaki akışkanlık az biraz da donuktu. Bizim dil bilginini onayladı, ‘on binlerce el yazması’ lafını ise haklı olarak yadırgamıştı. 

—Belki hepsi el yazması değildir o kitapların, dedi. Matbaa daha İstanbul’da yokken, o bölgede Karamanlıca gazete de kitap da basılırmış. Anadolu’da genişçe bir coğrafyadaki ahaliye Karamanlıca gazeteler, broşürler dağıtılırmış.

Norveçli neyse de Karamanlıca sayesinde Malta’daki bir çevre uzmanı da başımıza Anadolu tarihi uzmanı kesildi bu akşam, dedim kendi kendime. Maltalı orada durmadı, eski Başbakan Konstantin Karamanlis’in de o bölgede doğup mübadeleye kadar orada yaşadığını söyledi.

Bunu duyup şaşıranlar olunca ekledi:

—Soy adı bunu açıkça ortaya koyuyor, diye de iddia etti ve Finli dışında bütün yabancılar onu onayladığı sırada gülmemek için zor tuttum kendimi.

Ben söze girecektim ki Mısırlı yüksek sesle garip bir soru sordu.

—Eski bir Yunanistan Başbakanı ile aynı yerde doğmuş olmak size nasıl geliyor?

Resmen aşağılamaktı niyeti.

—Özür dilerim, şaka gibi geliyor beyim, dedim. 

Bizimkiler seslice güldü, Hoca ise gülümsedi.

—Böyle bir şey mümkün değil. Onun bizim oralarda doğmuş olması ihtimali sıfır, dedim.

—Nasıl yani? Soyadı Karamanlis adamın, tartışmayı gereksiz kılacak kadar aşikâr oralı oldukları, diye karşılık verince:

—Elbette öyle, dedim. Sizinkisi akıllıca görünen güzel bir tahmin… Ama şu bilgiler kesin: Onlar Serezli. Bilirsiniz, Serez Makedonya’da ve onun doğduğu yıllarda orası da Osmanlı toprağı. Yani o aslında bir Osmanlı. Muhtemel bir şeye kesin demek büyük bir hata, bayım, dedim.

Osmanlı dememe aldıran olmadı. Hocanın gözü parladı.

—Üstelik Türkçe konuşan bir Osmanlıydı bence, dedi.

—Bence de öyle, dedim.

—Ama kilisede Grekçe dua ederdi herhalde, dedi Maltalı.

—Belki de öyledir, doğrusu kiliseye ettiğinden bile emin değilim ben, dedim kısık bir sesle. Siz dua ediyor dediğinize göre, ettiği duayı da biliyor olabilirsiniz. Duanın ne anlama geldiğini bile söylersiniz belki bize. Ben Müslümanım, bilemem.

Bir süre sessizlik oldu. Bizimkiler gayet memnundu, keyifle etrafa bakınıyorlardı. Bu kez Mısırlı aldı sözü.

—O Karaman’da doğmadıysa onun büyük babası ya de dedesi doğmuş olmalı orada, diye üsteledi. 

Ona hak ettiği cevabı kışkırtmadan vermek şart oldu…

—Sizin Mısırda doğduğunuz bölgede de belki babanızın büyük dedesinin büyük babası bir firavun olarak doğup yaşamıştı, peki, siz bu konuda ne hissedersiniz?

Herkesle birlikte kendisi de güldü buna. Yüzü kızarmadı ama sanki özür diliyordu. Tabağındaki kaşarlı bifteğin tadını, boş sahada top çevirir gibi, çıkarmakta olan Finlinin göbeği ile uyumlu kahkahası ise uzun uzun çınladı terasta. Bende artık kesindi: Beş benzer hücresinin ‘iyi polisi’ oydu.

……

Rahatsız olmuştum adamlardan. 

Adada hala gerginlik sürerken böyle dikenli bir meseleye neden körelme dalmışlardı? Emsali zor bulunur bir akşamda, lezzetli yemeklerle tatlılarla donatılmış masada böyle hassas konulara girmenin ne manası vardı? Daha doğrusu gizli bir niyetleri yoksa, bu konuları deşmeleri nedendi?

Cevabı şeytan verdi.

—Bunlar görevli, dedi. Beşi de görevli, hem de talimatlı.

Bence hepsi casustu… Çok konuşmamaya karar verdim. Az sonra Danimarkalı, bizim Hocaya sordu:

— Yakında asker çekilecek mi adadan, ne dersiniz?

Hoca hiçbir fikrim yok, dedi, başınım kaldırıp yıldızlı gök yüzüne baktı.

Danimarkalı bu kez bizimkilere döndü. Onlardan da aynı cevabı aldı. Mısırlı karıştı lafa.

—Bu işgal çok uzun sürecek bence, deyince içim kabardı.

Anlaşmalardan doğan garantörlük hakkını kullanmaya işgal demeyi neden bu kadar çok seviyorlardı? Hadi, onlardan duya duya Hristiyan Batılılara alıştık, şimdi Mısırlı herife ne oluyordu?

Beş benzerin beşi birden işgal lafı etrafında dırdır eder gibi konuştu durdu. Doğrudan bana sormuyorlardı, ama özellikle bizimkiler bana bakıyordu. Hoca görüşümü sormasa sesimi çıkarmazdım. O sorunca ben Danimarkalıya döndüm.

—İşgal derseniz mantık bellidir kardeşim, dedim. Bir işgal kendiliğinden bitmez, gücün varsa, çıkarır atarsın.

—Yani, diye sormaz mı adam!

—Yanisi yok, ordumuz burada yenilirse, çekilmek o zaman gündeme gelir. Oysa devletimiz, anlaşmalarla ona verilmiş garantörlük sorumluluğunu yerine getiriyor. Hukuka uyuyor. Müdahaleden beri kan akmaz oldu burada. 

Yıllardır ilk kez. Atina’da Enosis heveslisi cunta da yok artık. Makarios da gitti. Barış olursa, dirlik düzen gelir adaya ve o zaman çekilir asker. Çok açık ve net. 

Bir süre çatal bıçak seslerinden başka ses çıkmaz oldu masada, hafif bir rüzgâr esmeye başladı.

—Resmi görüş de bu zaten, dedi Norveçli… 

Amacı beni ateşlemekti, ben sesimi çıkarmadım.

—Evet, resmi görüş de aynen bu dedi Hoca.

Norveçli, binlerce yüzlerce el yazması kitap dediği noktaya döndü.

—İstanbul’da Heybeli Adada ruhban okulu olarak bilinen meşhur kilisedeki bir papazın elinde yüzlerce el yazması eser var. Oranın kütüphanesinde ise binlerce cilt kitap var, hepsi mahpus, deyince asıl mesele anlaşıldı.

Dertleri Ruhban Okuluydu. Bizimkiler kaval dinler gibi dinliyorlardı. Kızmıştım, belli etmemeye çalışarak sordum.

—Nerden biliyorsunuz bunu siz? 

—Bizzat ondan duydum, dedi.

—Papazdan yani? Gördünüz mü siz kitapları?

—Evet. Ceviz bir sandıktaydı, sandığı açıp gösterdi bana.

–Ruhban okulu kapandı. Siz onunla ne zaman görüştünüz ki?

—Geçen yıl.

—Orası 1971 yılından beri kapalı. Biliyorsunuz değil mi?

—Bunu bilmiyordum, diye araya girdi Danimarkalı. Neden kapatıldı?

Maltalı Amerikalı cevap verdi.

—Devlet din adamı yetiştirilmesine izin vermiyor çünkü. Özel okullar devletleştirilince oradaki eğitim faaliyeti yasaklandı. Çünkü yasa tüm okulların devlet üniversitelerine bağlanmasını zorunlu kılıyordu.

Ben Norveçliye döndüm.

—O zaman Papazla kilisede değil başka yerde görüşmüş olmalısınız, dedim. Ceviz sandığını içinde en az yüz kitapla koltuğunun altına alıp getirilmiş olmalı size.

İnce alayı herkes anladı. Masada buz bir sessizlik esti. Bizimkiler gülüştü. Norveçlinin alnı kızarmıştı.

—Evet, ne yazık ki okul kapalı, hem de laiklik gerekçesi ile, ama kilise de papazlar da kütüphane de orada, dedi ve sustu. 

Görüşmeyi gerçekten yapmışsa kesinlikle izinsiz yapmıştı. Bu suçtu, söylemek istemedim. O masada ruhban okulu meselesinin çok konuşulmasını da zaten istemezdim. 

O arada masada herkes susmuş bize bakıyordu.

—Elbette papazlar da kütüphane de kilise de orada. Onlar gidebilirler de koskoca binayı alıp Yunanistan’a götürecek halleri yok herhalde, dedim

O anda öfkeden sesimin titrediğini fark ettim. O zaman aklıma geldi. Bizim yönetmen değilse hangi gizli güç bu adamları karşıma oturtmuştu bu akşam? Gayeleri ne olabilirdi?

Mısırlı yeniden saçmalamaya başladı, laiklik varsa devlet neden karışırdı ki kiliseye diye sordu. Ben. Mısırda laikliğin ne halde olduğunu biliyordum, o İşin bizdeki aslını esasını bilmiyordu, bizi ağır dille kötülemeye başladı. Ben nefes eksersizi yaparak sakinleşmeye çalıştım…

Norveçli lafa girdi.

-Kesinlikle öyle Bay Oscar diyerek Mısırlıyı onaylayınca şaşkınlıktan dondum kaldım.

Bay Oskar Mısırlıydı demek. 

O sabah, yağmurun durmasının ardından Lizle konuşmaya başlayan amber kokulu kadının arayıp durduğu adam, aynı günün akşamı Hocanın yemeğinde karşımdaydı, şu işe bakın, beş kumpasçıdan biri oydu. O gariban kadın gerçek değilse, bu adam nasıl gerçek olurdu ki yüce Allah’ım, diye düşündüm. Elbette ikisi de kurgu dünyasındandı. Hangi kurgu dünyasından? O belli değildi.

-Konya çevresindeki Müslüman ahali içinde Karamanlı torunu bugün de çoktur, dediğinde dayanamadım Oskar’a., 

Sesimi yükseltmemeye dikkat ederek sordum.

-Nerden biliyorsunuz efendim siz bütün bunları? Nasıl o kadar emin olabiliyorsunuz? Az kalsın Osmanlı’da hiç Müslüman yoktu diyeceksiniz. Mısırda mı öğrendiniz bunları?

-Herkesin bildiği şeyler bunlar, diye atıldı Maltalı.

Oscar kal başını emme basma tulumba ritmiyle sallayarak onu onayladı.

-Ben oralarda doğup büyüdüm, dedim. İstanbul’da yan dal olarak tarih okudum, neden haberim yok bunlardan peki?

Bizimkiler çıkışımdan memnumdu, gülümsediler. Hoca da öyle. Oscar sırıttı.

-Haberiniz oldu işte, dedi. Geç olsun, güç olmasın dersiniz siz, biz Mısırda hiç olmamaktansa varsın geç olsun deriz.

Kışkırtmaya çalıştıkları çok aşikardı. 

Bir avuç kelli felli adam, o akşam ülkemi milletimi devletimi karalamak için hazırlanmıştı sanki. Bizim garantörlük haklarımızı inkâr edip Kıbrıs barış harekâtına işgal demeleri iyice işkillendirdi beni. Bu beş benzerin en önde gideni Oscar’a ne demeli diye düşünürken, iyi ki de şeytan çıktı karşıma.

—Susmak topuna birden en iyi cevap, dedi. Bunları adam yerine koyman bile hata. Bırak konuşsunlar, diyerek yatıştırdı beni.

Hoca görüşümü usulca savunmaya başladığında aklıma bizim aşağılık yönetmen geldi. 

Bu herifler onun adamları, bu yemek Hocaya ihale edilmiş onun bir düzeni miydi acaba? Üstüme oynanan oyunların sonu neden bir türlü gelmiyordu? Bizim yönetmen kılığındaki hain, acaba ezeli ve ebedi düşmanlarımızın kirli emellerine mi alet oluyordu? 

Boşuna dememişti ecdadımız. Haini bizimki kadar bol bir memleket yoktu. Bizimkiler içerden, düşman dışarıdan bir türlü bitiremediler bizi, bunun hikmeti nedir?

—İlahi irade sayesinde, dedi şeytan, yokluğunuza razı değil de ondan, siz yoksanız, tarih yoktur, dünya yoktur, evren yoktur azizim. O korudu onca zaman sizi, bundan böyle de korur Emin. Şüphen olmasın.

……

Kimseye inanma demişti Liz o sabah, tek hakikat bu. Böyle ilahi şeyler söylediğinde şeytana bile inanmaya hazırdım ben. 

Derken başka bir soruyla uğraşmaya başladım. Bunların beşi birden bize düşmansa, peki Anitta ve Liz? İkisi de Müslüman değildi, ikisi de Rumlukla bağlantılıydı. Ne var ki onlar kendi halinde insanlardı. Bu adamlar gibi satılmış da değildi. Kendi küçük dünyalarında kitapları ve hayalleri ile hayatlarına anlam katmaya çalışırlardı. Kuyu kazmaya, tuzak kurmaya değil. 

Anitta’dan emindim. Oyun kurmazdı, oyunlara girmezdi. Kimsenin maşası zinhar olmazdı. Sözünde dururdu. Aşır abiler ‘harbi insan’ ya da ‘erkek gibi kadın’ derdi öylelerine. Anitta’nın Çarli’nin zavallılığına onca zaman kapılmış olması ise çok ayrı bir alanda, başka bir konuydu. 

Liz’e gelince, emin olamazdım. Karaman’dan beter bir kasaba kapanıydı burası, bir sürü ajanın cirit attığı bu adada onu kullananlar olabilirdi. O kadar iyi niyetliydi ki kız, belki yem olduğunun farkında bile değildi.

Böyle düşününce daha rahatladım. Anitta ile bir İstanbul buluşmamızda, Heybeliada’da Ümit Tepesine çıkıp oradan adaları seyredip Ruhban Okuluna birlikte baktığımız yaz gününü anımsamak da iyi geldi, çok daha sakince göz ettim masaya. Herkes harikalar diyarındaydı 

Bir Hocaya, bir bizimkilere baktım, ardından Norveçliye, bir de çevre uzmanı Malta kaplanına, hep gülümseyen fil yavrusuna, ardından Mısırlı eski bakanın mirasyedi torunu Oskar denen herife.

Sabır, diyordum bir yandan, öte yandan heriflerin ağzının payını vermek fırsatı bulurum diye umuyordum

Baştan beri sessizce oturan Finli sevimli bir fil yavrusuna benziyordu, ayak üstü tanıştığımızda biraz söyleşmiştik. Göğüs hastalıkları uzmanıymış. Emekli olmuş, İstanbul’da yaşıyormuş artık. Koca bir tabak patates püresi ile bonfileyi yanında koskoca bir kaptaki yüzlemeli pilavla birlikte silip süpürmüştü. Artık doymuş, konuşmak istiyordu. 

Şeytanın hinliği tuttu. 

—İster misin, hince bir soru ile başlasın adamcağız. Mesela Karamanlılar bifteği kaşarlı mı severdi yoksa salçalı mı diye sorsa, nasıl piç ederdi herifleri? Değil mi?

—Sen terbiyeni takın bence, dedim.

–Özür dilerim, diyerek Hocaya döndü Finli, tane tane ama gayet düzgün konuştu: Yemek menüsü muhteşemdi. Teşekkür ederiz. Ama sohbet menüsü fakir kaldı. Onu çeşitlendirip zenginleştirmek sizden ziyade bize düşer. İzninizle ben başka bir konu masaya getirmek isterim?

İtiraz eden olmadı.

–Elbette, neden olmasın, dedim ben. 

Bizimkiler ilk kez o zaman seslerini yükselttiler. 

–İnsan denen meçhulü anlamamıza yarayacak bir soru kadim zamanlardan beri çok soruldu, diyerek başladı Finli. Kesin cevap hala bulunamadı. Soru şuydu: Kalp mi beyin mi daha önemli insan için? Beyin mi yönetir kalbimizi, yoksa kalp mi yönetir beynimizi?

Altından acaba ne çıkacak, diye sordum kendime, cevap hemen şeytandan çıktı.

—Bu akşam hiçbiriniz aklınızı kullanmadınız, diyecek. 

7a. KALP Mİ BEYİN Mİ?

Kimileri kalp dedi terasta akşam yemeğinin ortasında, kimileri ise akıl. Bizimkiler bile aralarında anlaşamadı. Nedenini herkes kendince açıkladı. Kimi uzun uzun konuştu, kimi tek kelimeyle yetindi. İkisi de diyenler oldu.

Bence kalp deyip aklı ve mantığı, beyin deyip duyguları yok saymak olmazdı, aslında her ikisinin de son sözü söylediği alanlar vardı. İkisinin birbiriyle çatıştığı zamanlar alanlar da az değildi. Bence ne biri ne öteki, sinir sistemi olmadan iş göremezdi; mesela mide, bağırsak, kara ciğer, akciğer gibi başka organlar düzenli çalışmasa ne kalp ne de beyin işini doğru dürüst görürdü. Hatta belki dururdu.

Anitta uluslararası sistemin etkinliği konusundaki tezini yazdığı sıralarda anlatmıştı bunu bana. Yıllar sonra, bizim üçgenin köşegenlerindeki sürtünmeler kapı gıcırtısına dönüyor başladığında da öyle yaptı. Bu kez çok basit bir örnekle anlattı. Her üst sistem, ancak onu oluşturan parçaları kadar güçlüydü, tıpkı her zincirin ancak en güçlü halkası kadar sağlam olması, zincir olarak kalması gibi. Öyleyse biriken sıkıntıları, -o entropi demişti- tazelenerek aşmak gerekiyordu. Konu bizim üçgense her köşesi sağlam durmalı, zinde kalmalıydı. Biri kırılsa üçgen var olamazdı. Evet, emek vermekle, sabretmekle, yenilenmekle mümkündü bu. 

Ondan öğrendiklerimle kararlı bir sesler cevap verdim. 

–Bence soru yanlış. Yanlış sorunun doğru cevabı olmaz.

Homurtular duyar gibi oldum, duymazlıktan geldim. 

—Esas olan büyük sistemdir. O öbür sistemlerle, alt sistemleriyle uyumlu değilse, hiçbir organ işlevini tam yapamaz. Bir sistem ancak kendi alt sistemleri kadar iyi çalışır.

Bence dinliyorlar, anlamıyorlardı. Ben yine de konulmaya devam ettim.

—Kadim zamanlardan beri apaçık bir gerçek de şu: İnsan salt etten kemikten kandan değil, aynı zamanda duygusal bir yaratık. 

—Yani, sen kalp diyorsun, dedi Finli.

-Hayır. Yanlış sorunun doğru cevabı olmaz, diyorum. Ayrıca inanan bir yaratık insan. Ama iki şıktan birini dayatırsanız, yanlış olduğunu bile bile çaresiz kalır ve kalp derim. 

Kimseden çıt çıkmadı. Düşünenler vardı. Hakkını yemeyeyim, Norveçli onlardan biriydi. Sessizlik sürdü, bizimkilerden biri belki de çok kısa boylu ve üstelik çakırkeyif olduğundan kalkıp ayakta konuştu.

—Acaba kalp karar verince beyin onun güdümüne girmez mi acaba hocam, diye sordu.

Adam gönül işlerine bağlamak üzereyken şeytan:  

—Sorsana hem kendine hem ona: Kalbe bir kararı verdiren nedir peki?

Sorsam ortalık karışırdı. 

Şeytanı susturdum. Bizimki gönül işlerindeki hat üstünde iyice ilerledi.

—Âşık olmaya nerede karar veririz diye sormadığınız için hepinize teşekkür ederim diyerek oturdu.

—Sormadık, çünkü hepimiz iyi biliyoruz dedi Mısırlı ve kahkaha koptu. Konu aşk olunca sohbet kızıştı. Herkes gevşedi.

Çok geçmeden Leydi Di’nin gönül işlerine, mali müşaviriyle yasak ilişkisine takıldılar. Oradan adanın asil bilinen namlı iş adamının Londra’daki netameli iş ve aşk ilişkileri sakız oldu ağızlarına. Şirketler, kadınlar, devlet adamları, saray mensupları, art arda endam ettiler sohbet menüsünde. 

Aklımda yine manyak sorular dönüp durmaya başladı: Bu kadar şeyi, bu kadar ayrıntılı olarak nereden bilirdi bu adamlar? Gecenin bu saatinde, neden konuşurlardı bunları? En önemlisi, benden başka herkes su gibi içki içti de neden kimse sarhoş değildi?

—Sorular doğru, cevap aşikâr: Kumpas, dedi şeytan.

En çok da bizim çok bilmiş hemşerilerin iştahı sayesinde sohbet o namlı iş adamının etrafında takılıp kaldı. O kadar ki konuşanları izlemez oldum. 

Bağlamını nereden buldu, konuşmaları dinlemediğimden bilmiyorum. Sanırım sohbet menüsünü zenginleştirmek istedi Hoca, herkesi güldüren bir fıkra anlattı. Fıkrayı da anlamadım. Onun ardından beş benzerden beşi de sırayla menüye çeşni katma kervanına katıldı. 

—Belli ki talimat öyle, diye fısıldayan elbette şeytandı.

Fıkra diye her anlatılana belki nezaketten, belki de âdettendir diye güldü herkes, tabii ben de görgüsüzün teki değildim, uydum cemaate. Oysa her fıkranın en az bir yanı dokundu bana. Bana mesaj diye seçilmiş oldukları bence apaçıktı. Zaten içlerinden biri anlatırken öbürleri gözlerini hiç kırpmadan Beni gözlüyorlardı.

Bir ara kızar gibi oldum, duruşumu hiç bozmadım, sağ baş parmağımın tırnağına diktim gözümü; o arada Liz’i, Anitta’yı, kitapları, kitap okuyan kızları, Çarli ile birlik olup bize kader ören örümcek kafalı vicdansız herifleri, en çok da bize düşman zibidilerle ayran delisi yönetmeni düşündüm.

Sonra etrafıma gülücükler dağıtarak fıkralara anlam vermeye çalıştım. 

Dil bilgini, maymunlar ormanında her gün daldan dala atlayarak onlarca dişiyi beceren bir maymunu anlattı. Maymunun şeyi, bir daldan ötekine atlarken takılıp kırılmış bir gün. O günden sonra kendi beceremediği işi etrafındaki maymunlara anlatmayı iş edinmiş. Ne iş yapıyorsun, diye her sorana böbürlenerek müşavirlik yapıyorum diyormuş.

 Kendi bir şey yapmaya muktedir olmayınca müşavir olur insan, demeye getiriyordu Norveçli. Attığı taş aşikâr şekilde banaydı. Kızmadım değil, aptala yattım, tuttum kendimi.

Ardından Mısırlı Oscar, kel başını kaşıya kaşıya anlattı.

“Adamın biri köpeksiz köyde komşusunun bahçesine girmiş. Burayı köpeklerden silahımla ben kurtardım, artık benim’ demiş. Bahçemden çık deyip durmuş yalnız kadın. Tınmamış adam. Yıllar geçmiş, hâlâ oradaymış.

Komşusu bir gün yine sormuş: 

‘Madem kurtardın, neden bahçeye hâlâ benim kapımdan girip çıkıyorsun, benim elektriğimi, suyumu kullanıyorsun?’ 

Adam cevap vermiş:

 ‘Çünkü bana daha teşekkür bile etmiş değilsin. Bir teşekkür et de gerisini düşünürüz.”

Masada “işgal” lafını ilk o etmişti, fıkrayla da üstüme geliyordu. Dişimi sıktım, ses çıkarmadım.

Finli o sabah yaşadıklarımı biliyordu sanki.Gölte sel olup adaya inen bir yağmura yakalanan, ıslanmamak için kaçarken sığındığı dükkanda fettan bir kadının ağına düşen şaşkın bir adamı anlattı. Kadınla yataktayken karısına yakalandığında “arada yastık vardı” demiş adam… 

Fıkra bu kadardı, yine de bana dokunuyordu. Adam kadını biraz daha anlattı. Gözünü kara toprak doyursun aşırı derecede mal düşkünüymüş. Eline erkek sinek bile konmamış cinsten tertemiz, üstelik okumaya düşkün bir kızmış gibi görünüp tez zamanda tavlamış adamı. 

 

“Herkes yağmurdan kaçarken o hep doluya tutulurmuş meğer, bir kere de yağmurdan sonra zavallıcık bizim fettan kıza tutulmuş,” diye bitirince sadece beş benzer kahkahalarla güldü.

İnadına ben de güldüm, beşi birden şaşkın şaşkın baktıkları sırada Danimarkalı kadehini kaldırıp sakince   gülümsedi ve bana bakarak konuşmaya başladı.

“Ben fıkra anlatmak yerine bizim Piet Hein’den birkaç dize paylaşacağım sizinle, dedi.

‘Bir eldiven tekini kaybetmek acı

gereksiz diye ikinci teki atmak daha acı

ardından ilk teki bulmak sancılı bir acı’

Allah biliyor ya bunu bir yerlere bağlamak gibi güç bir işin içinden çıkmadım, o arada Maltalı madalyonunu çevirip durarak fıkrasına başladı.

“Bir adam cennetten bir köşe kapmış, ‘Tanrı bana verdi’ diye kapısına kilit vurmuş. Ölünce cennete gitmiş, cennetteki köşesinin kapsını çalmış. Açan yok. Aziz Petrus sormuş: ‘Anahtar nerede?’ Adam ‘Bende’ demiş. Petrus gülmüş: ‘O zaman burayı terk et, kendi cehenneminde kal.’

Terket mesajı bizeydi. Anahtar neydi, benim Aziz Petrus ile ne işim olurdu? Bunları düşündükçe gerildim. Bu herifler vatanıma milletime sadakatimi sarsmaya çalışıyorlardı. Sadakat bağımı koparsalar, bilgi sızdırmaya çalışacaklar, sonra resmen aletleri olmamı isteyeceklerdi. Casusluk filmlerini izlemiş, öyle romanları biraz okumuş olanlar, o hizmetin karşılığının ne olduğunu iyi bilirdi: Para ve kadın.

Yıllar önce Amerika’da ardından Oslo ve Kopenhag’da, üç yıl önce de Stockholm’de bire bir yaşamıştım böyle çengel atma olaylarını. Finli söze başlayınca, filden biftek fıkrasını anlatacak sandım.

-Beyin kalp uyumunu en çok ne zaman ister insan baylar, diye sorunca herkes birbirine baktı. Savaşta, dedi, biri. Barışta dedi öteki. İş hayatında diyen de oldu.

-Bana kalırsa âşık olunca, beyler diye ilan etti Finli. Kalbinizin sevdiğini beyniniz de kabul edince saadeti yaşarsınız, değilse felaket. Ama en büyük felaket ikisinin de kayıtsız koşulsuz kabul ettiğine bir başkasının engel olması. O durumda aşk hiç bitmez. Yalanmayan aşk bitmez. O zaman da aşk acısına âşık olursunuz… Öyle şey de olur mu? Olur mu olur! Her kültürde örneği vardır. Gençler arasında daha sık rastlarsınız. Üstelik kimi zaman şiddete de yoldaşlık eder, diz boyu kana bulanır, ölüme varır.

—Ye benimsin ya toprağın dedirten eğer gerçekten aşksa, hangi türden bir aşktır acaba?

Sesin geldiği yöne baktım.

Az önce ‘kalp karar verirse akıl çaresizce izler mi onu’ diye sorup meseleyi gönül işlerine oturtan bizim hemşeri sormuştu. Herkes ona o bana bakıyordu. Bakanlıkta çalışan arkadaştı. Az önce aşkın özünü hince bir sorunun aşikâr cevabına bağlamıştı, Sorusu güzeldi, ona yanıt diye verilecek her kelam bence ancak onun kalemine uyardı. Sağ parmakla Zafer işareti yaptım ona. Bu kez destursuz ayağa kalktı.

—Kalbimiz neden sever ki birini, neden illa onu ister?

Finli elleriyle ‘yeminle verecek cevabım yok’ diye gülerken, şeytan onun hafif sarhoş haline gülüyordu. Adamın rahat hali, bütün frenlerimi bir anda hurdaya çıkarmış olmalıydı.

—Şeytana sormalı onu, şeytana diye bağırırken buldum kendimi.

Yakışıksız oldu diye tatsız hissettim sonra. Hoca keyifle gülüyordu. Kahve servisi yapılırken masa duruldu biraz. Hoca kahveden sonra fala bakmaya gönüllü birilerini bulmaya ısrarla çabalayıp da sonuç alamayınca: 

—Aşk ve şiddet dediniz. Kan ve ölümün aşkla yoldaşlığı… Öyle çok hikâye vardır gerçekten, efsanelerde, filmlerde, romanlarda… Tarihte, günümüzde, değil mi? 

Doğruladı Finli.

—Hem de sayısız, dedi.

—Bildiğiniz en hunharca ve en kanlı aşk hikayesi hangisi? Kalp mi akıl mı, diye sordunuz ya… O yüzden soruyorum.

—Aklıma şu anda üç hikâye birden geldi. Onlardan biri kurgu değil tamamen gerçek. Yani bildiğimiz kadarı ile. Anlatayım ister misiniz?

Çarli’nin Anitta’ya yıllarca çektirdiği zulüm o sınıftan, derken Finli anlatmaya başladı.  

-Yedi yüz yıl önce, kardeşi sarayda çalışan akıllı ve alımlı bir genç kız onu ziyarete gider. Prens görür görmez vurulur kıza. İlk görüşte çok ateşli bir aşk. Bacayı sarması çok sürmez. Dedikodular yayılır sarayda. Kral önce ciddiye almaz. Ülkenin seçkinlerinden art arda gelen uyarıyı bir zaman sonra tek Prense iletmek sorunda kalır. Kraliyet ailesi ile pek de geçinemeyen güçlü ailenin kızından uzak durmasını söyler Prense. Onun tek çocuğudur, kırmak istemez ama söz de geçiremez. Daha sonra ona emreder: En kısa zamanda kızı ailesine göndermek sorundadır.

Prensin aşkı derindir, kendisi emir dinleyecek halde değildir. Vaz geçmez kızdan. Dedikodular prensin kızdan bebek beklediği noktasına varınca. Ülkenin seçkinleri isyan edecek hale gelir, onların arasında alarm zilleri çalmaya başlar, tehlike çok geçmeden sarayı sarsar. Kral öfkelenir, istediği çözümü oğluna anlatır: Prens hamile sevgilisini hemen bebekten kurtarıp bir dost ülkeye gönderecektir.

Prens kralı emrine uymak yerine, sevgilisi ile saraydan kaçma hazırlıklarına girişir. Kral daha önce davranır, hazırlıklı üç adamına hemen boğdurtur kızı. Cesedi sarayın en kuytu köşesine, bir incir ağacının altına gömdürür.

Sevdiği kadının ölüm haberi kendisine ulaşınca genç prens çılgına döner. Kırk kapılı bir şatoya kapatır kendini, şatodan aylarca çıkmaz. Halk arasında prensin aklını yitirdiği konuşulur. Prens epey bir zaman sonra insan içine çıkar, hemen ardından Prens’e uygun bir eş arandığı haberleri yayılır. Seçkinler de kral da Prens’e hayrandır. Bütün ülke halkı, prens dost bir kralın kızıyla evlenince rahat bir nefes alır.

Çok geçmeden Kral ölür. Krallık tacını giydiği gün prensin ilk işi, sevdiği kadını boğan üç adamı yakalatmak, üçünün de kalbinin göğüslerinden çıkarttırmak olur. Üçünü çiğ çiğ yemekle kalmaz, sevdiği kadının cesedini mezarından çıkarttırır. Sağlığında onunla gizlice evlenmiş olduğunu ilan eder; cesede kraliçe giysileri giydirir, başına som altından tacını taktırıp kraliçe tahtına oturtur. Yargıçlar dahil bütün ülke seçkinlerinin saray geleneğine uygun olarak yeni kraliçenin önünde saygı ile eğilip elini öpmelerini emreder. Emre uymayan çıkmaz.

Hikâye herkesi öyle ürpertmişti ki bütün masa belki yer gerek bir anda dondu. Benim şeytan isyanlardaydı. Bu kez onu sakinleştirmek işi bana düştü.

Neden anlatmıştı şimdi bu kanlı barbarlık hikayesini bu adam? Hoca neden istemişti ondan bunu? Belki hedef saptırıyordu. Masadaki öbür yabancılar gibi o da aynı teşkilatın emrinde ise bu bana tehditti. Önce sohbet havasında korkuyla insanı eziyorlar, sonra ellerini uzatıyorlardı. Elini bir kez verirsen, kolunu bir daha geri alamaz oluyordun. 

Zehri, aşk veya hayat iksiri diye altın tepside sunmak bunların asırlardır uzmanlık alanıydı. Ağzından devlet millet düşmüyor, her lafın başında milli gurur diyordu ama hocanın bile bunlara satılmamış olduğundan emin değildim. 

Bu herifler ise büyük bir ihtimalle, yabancı gizli servisin emrindeydiler. Eğer yanılıyorsam, o zaman öbür ihtimal geçerliydi. 

Evet, bu adamların ipleri de bizim yönetmenin elindeydi.

Sohbet biraz daha kanlı hikayelerle sürüp gidecek olsa, masaya bir yumruk indirip ayağa fırlayacak ağzıma geleni söyleyecektim, bu cennet gibi mekandaki şahane yemeği herkes için tatsız bitirecektim. Hocaya da ayıp edecektim.

Ama bu herifler gerçekten bizim yönetmenin değilse acaba tarih boyunca bizlerin kuyusunu kazanların mı kuklasıydı? Emin değildim. İnsan bu dünyada bir tek şeyden bile nasıl emin olabilirdi ki ulu tanrım? Emin yerine, adım Ümit olsaydı dedim içimden bir kez daha.

Yarın Liz’le buluşunca, ona Mısırlı Oscar’ı ve kadını soracaktım. Ama Liz daha bu sabah ‘kimseye güvenme, bana bile güvenme, tek hakikat bu,’ diyerek uyarmıştı beni. Yine de ondan öğreneceklerim belki biraz ışık tutardı bana.

Az sonra Hoca elindeki çatalı önündeki rakı bardağına usulca vurdu, herkes sustu.

-Güzel bir akşam oldu, geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim, dedi. 

O akşam aralarında benim olmamdan herkes gibi memnun olduğunu söyledi. 

—Konuşabilmek güzeldir, serin gecelerde hararetli sohbet daha güzeldir. Öyle bir gece oldu. Bunun için size yürekten teşekkür ederim. Bu akşam için son olarak diyeceğim bir şey var: 

Biraz önce Karamanlis adı etrafında yapılan konuşmalarda hararet çok yükselince, aklıma geldi. Rahmetli Menderes ile Karamanlis Kıbrıs’ta iki toplumun uzunca bir zaman birlikte ve barış içinde yaşamasını sağlayan çözümün ortak mimarıdır.  

O süreçteki müzakereler sırasında Menderes soyadını hatırlatarak Karamanlis’e ‘bu topraklardansın, bizdensin’ anlamında takılır. Toprağı ışığı bol olsun, o da Menderes soyadının Yunan tanrılarının ayaklarının altından akan nehir anlamına geldiğini hatırlatarak karşılık verir. ‘Sen de bizim taraftasın’ demeye getirir.

İki devlet adamının da tespiti bence isabetliydi. İkisinin büyük uzlaşmasının eseriydi iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti. Yirmi sene bile geçmedi. Hangi toprağın kime ait olduğuna aşırı kafa takan, hırsı vicdanını aşanların güçlendiği bir dünyada yaşar olduk. Toprağın hepimize sahip olduğunu anlatan Yunus çıktı geldi masamıza bu gece, hatırlayın, birkaç asır birkaç dizede gerçeği ne güzel söyler.

Mal sahibi mülk sahibi

Hani bunun ilk sahibi

Mal da yalan mülk de yalan 

Al biraz da sen oyalan.

Bence oyalanmayalım, buluşup konuşalım, sohbetler edelim arkadaşlar, dedi. 

Hocadan bu derinliği beklememiştim. Beş benzerden en çok da Finli etkilenmiş göründü Yunustan. Oscar gergin geldi bana. Maltalı bir sigara yaktı. Norveçli ile Hoca aynı dalga boyunda göründüler.

Kalkarken Hoca pazar akşamı aynı saatte aynı kadroyla buluşalım, deyince ben özür diledim.

—O akşam gelemem ben. İşim var.

—Olur, mu Emin Bey, gelmelisin. Ne işi bu böyle?

—Hep zebaniler arasında olacak değilim, dediğimde Oscar kıkırdadı. Cennetten bir melekle tanıştım bugün, diyerek ben de neşeyle güldüm.

–Hızlısın maşallah, dedi Hoca. Pazartesi için kimseye söz verme bari. Cumhurbaşkanının danışmanlarından biri de bizimle olacak o akşam. Müşavirlik meselesini de çıtlatırız ona.

-Öyle bir teklif var, kabul edesim yok pek… Belli olmaz tabii.

-İnşallah müşavirlik işi olur Hocam, adaya yerleşirsen çok seviniriz.
-Kısmet artık, dedim. Belki Londra olur. Oradan haber bekliyorum. Stockholm’deki üniversiteden koptum sayılır. Işıklı yerlerde yaşamak istiyorum, ülkem ve milletim için çalışmak istiyorum. Ama kusura bakma, şimdiden söz veremem.

Öbürleri sessizdi. Hiçbiri yemeğe katılmamı için ağzını bile açmadı. Kupkuru bir teşekkürle ‘tanışmak güzeldi’ gibi beylik laflar ederek elimi sıkıp gittiler. Kumpaslarını deşifre ettiğimi sezmişlerdi. 

Peki Hoca? O neresindeydi bu oyunun? Onlara alet mi olmuştu, yoksa o da ekipten miydi? Aldatılmış olabilirdi.

Bir an önce çözmeliydim bunu.

-Sabah kahvaltıda buluşup durum değerlendirmesi yapsak, dedim Hocaya ayrılırken.

Anlamadı ya da anlamamış göründü.

-Hayrola, hangi durum hocam? 

-Önemli bir durum. Kahvaltıda konuşuruz, dedim.

8. İMZASIZ BİR NİKAH TÖRENİ— Karşıt Gruplar Çatışıyor

Hocanın yemeğinden sonra doğrudan odama indim. Soyunup yatağa girdim. O kadar hareketli bir günden sonra uyku tutmazdı beni. Sabahki deli yağmuru düşünürken önce Liz ardından Anitta geldi karşıma. Sonra da ikisi birden. Belfast’taki ikinci gecenin ağır yükünü düşündüm, o geceden gelecek günlere kalan sorularla uğraştım; sonra da şu beş benzer dediğim herifler geldi aklıma…Aslında çok belliydi onların niyeti. Hangi ülke hesabına çalıştıklarını çözmeye uğraştım, uzun zaman uyuyamadım.

Geçmişten gelecekten ve en çok da o günden yığınla şey kafama üşüşmeden önce mi sonra mı hatırlayamıyorum. Sızmışım. İlkin Anitta çıktı geldi bizim köhne lisenin önüne. Liz’in sağ elinden, Çarli’nin sol elinden tutmuştu. Okulun ilk günü, çocuğunu ‘eti senin, kemiği benim’ diyerek öğretmene teslim eden sevgi dolu bir anne edasıyla sessiz sakin etrafına bakınıyordu. 

Belfast’tan yayan yapıldak yola düşmüş, bizim oraların yerel urbalarını giyip boynu bükük köy hatun duruşunu kuşanmış, dere tepe düz gitmiş, yokuşlar tepmiş, Karaman Lisesinin önüne gelmiş. Ben henüz lise ikideyim, beş yıldır çocuk esirgemenin yurdunda kalıyorum. Gözlerimden uyku akıyor, okul avlusunda töreni beklerken başımı ovuşturup duruyorum. Beni öyle görünce, Lizle Çarli’nin ellerini birleştiriyor, onları bırakıp yanıma geliyor. 

Başımda kurumuş kanı yakından görür görmez telaşlanıyor. Ama nasıl bir telaş. Hemen çantasına davranıyor, kolonya ile yine bir beyaz mendil çıkarıyor. Mendile kolonya serperken elleri titriyor, onunla güya başımdaki kanı temizleyecek. Elini tutup başımı geri çekiyorum. 

—Hayır, lüzumu yok, diyorum, anlamıyor.

Durmuyor, yeniden başıma doğru kaldırıyor elini, yine tutuyorum. 

—Yapma lütfen, diyorum. Kabuk tutar, hemen geçer diyorum, bizim abiler öyle dedi.

Duruyor biraz, öderken yine deniyor şansını. Başımı hızla çekiyorum. Herkes bize bakıyor. Anitta başıma doğru bir daha hamle yapınca, elinden mendili alıp alnımı yüzümü siliyorum. İyi geliyor bana. Geri veriyorum mendili ona. 

Yetmiyor kadına. Bir mendil daha çıkarıyor çantasından az sonra. Kolonya döküyor üstüne yine, bana uzatırken başımı gösteriyor. Kızıyorum artık.

—Bırak öyle kalsın Anitta, derken sesim yükseliyor. Abiler kızar bana. Başımı derde sokarsın bak.

Yüzü bir karışıyor ki ağlayacak sanırsın gibi oluyor.

— Meraklanma sen, diyorum, sadece bir sıyrık, kırık yok. Başıma bir sandalye değdi dün geceki kavgada. O kadar.

Anlamıyor, sorup duruyor. Anlatıyorum kavgayı. 

—Dün gece Amerika aya indi ya, canlı seyredelim diye abiler uyandırdılar herkesi. Seyrederken iki taraf birbirine karşı slogan attı, deyince yine anlamadı Anitta. 

Solcular ‘kahrolsun Amerika’ diye bağırınca, bizimkiler ‘komünistler Moskova’ya’ diye tempo tuttu. Aya inişi anlatan spikerlerin sesini duyamıyordum. Aya inişten sonra yayın bitti, sataşmaların, küfürleşmelerin ardından değnekli sopalı kavga başladı. İki grup arasındaki kavgayı duyunca dernekte hazır bekleyen komünistler yoldaşlarına destek için bizim yurdu bastı. Yemekhaneden dışarı kaçanları kovalayanlar onları futbol sahasında yakaladılar. Orada neredeyse yüz kişi birbirine girdi.

—Sonra? 

— Sonra n’olacak, her zamanki gibi değnekler, kırbaçlar yetmedi; tornavidalar çıktı, sustalı bıçaklar çekildi, bizden biri mutfaktan et bıçaklarını alıp getirdi, biri elinde kasap satırı önüne gelene vuruyordu, birkaç el silah patladı. Bizden biri ayağından vuruldu, onlardan biri kolundan yaralandı. Nazif abinin kafası yarıldı.

—Nazif abin de mi senle yurtta?

Onu öz abim sandı Anitta.

—-Yok yok, o da kimsesiz. Ama abim değil, okulda üç sene çift dikiş yapmış diye aynı sınıftayız, sıra arkadaşım, okulun takımının da golcüsü. 

—Eee, yani? Abi niye?

Anlamıyordu bir türlü.

—Benden üç yaş büyük, yurtta da okulda da sözü geçer, racon keser, kendisinden büyük abilerle da oturup kalkar, diye anlattım, ondan abi diyorum ona, benim kardeşim yok, biliyorsun ya. 

Hakikaten her kavgada kollardı beni Nazif abi, ben derslerine yardım eder, ders çalıştırırdım, çaresiz sınavlardan önce kopya hazırlar verirdim. 

Kavgadan önceki akşam tenha bir yere çekti, uyardı beni.

—Aya inişi seyretmeye bizimkiler erken geçecek televizyon karşısına. Onlar da gelirse kavga çıkar, biliyorsun. Sen sağda en arkada otur. Kenarda ol hep.

Dediğini yaptım da ucuz atlattım, dedim. 

Anitta hala şaşkındı. 

  

—Bir saat sürdü kavga, dedim. Binbir çeşit küfür, slogan arasında silahlar da patlayınca üç araba polis geldi, hızlı davranıp polisten kaçıp saklanan çoktu. Kalanları karakola götürdüler. Dört polis, şeritleri yıpranmış iki daktiloyla sabaha kadar elli beş kişinin ifadesini ara da bul yöntemi ile yazdı. 

Sabah oldu, nasihat ettiler bize, ‘pişmanım’ diyenlere bir kez daha nasihatle bıraktılar. Çatışan iki gruptan dörder kişiyi tutukladılar. Bizim gruba yurda gitmeyi yasakladı abiler, yeniden bir baskın olursa canınız yanar, dediler; bizi okula getirdiler. Komünistler lisemizi basmaya kalkarsa dün geceki gibi iyi bir ders verelim, dediler.

O kadar şey anlatmama rağmen şaşırmıştı Anitta.

—Kavga nedendi, anlamadım dedi. 

Doğrusu ben de anlamadım deyip kapadım konuyu. Zaten çok uykusuzdum, üstelik yorgundum.

Anitta şaşkın şaşkın bakıyordu. 

Ben yaşıma kanlı başıma bakmadan onlara destek olmaya çalışıyorum. Yalancılarla komplocuların karşısında hayata dürüstçe coşkuyla sarılan her koşulda mutluluk için emek verip çaba harcayan dupduru ve güzel insanlar onlar, diye düşünerek gecenin bir yarısında uyanmış buldum kendini. 

Çok geçmeden yeniden uyumuşum.

Çarli ile Liz, bir kez de Britanya adasında girdiler düşüme o gece. Giysileri başka, duruşları başka, bakışları başka, olay ise bambaşkaydı. Adanın hangi ülkesinde, hangi kentindeydik, belli değildi. İrili ufaklı heykellerle süslenmiş ihtişamlı bir binanın çok süslü çok büyük sahneli bir salonundaydık; herkes sıralarda oturuyordu. En çok da kiliseye benziyordu, biraz da camiye galiba. 

Papaz beklerken, sakalı göbeğinde nur yüzlü, irice bir adam çanlar eşliğinde geldi, uzun upuzun dualar okudu. Anitta ile ben gökten sevgi yumağına düşmüş iki böcek gibi canım gülüm gülümseyerek bakıyorduk birbirimize. Sanki o Paris gecesindeki gibi aramızda bir tek yastık vardı.

Çocuklarımızın mürüvvetini görmekten son derece mesut ve bir o kadar da bahtiyarız, konuklarımız da memnun. Törende her göreni mest eden bir öykünme halindeyiz. Bütün alem bizi kıskansın değil de gıpta etsin istiyoruz, hoş bir hal diliyle kıskananlar çatlasın, diye fısıldıyoruz. Sadece biz değil, oradaki herkes hep öykünüyor.  Nikah değil, öykünme töreni mübarek. Takımlar, papyonlar, fuarlar, takılar… Bereket, o gün şeytan işe çıkmamıştı. Çıkmış olsa kesin burada olurdu, hepimizi tefe koyardı.

Okunmakta olan duanın manasını soruyorum Anitta’ya.

-Eski bir masaldan alıntı, diyor. Anlamadın mı?

-Nasıl bildin?

-Karamanlıca de ondan, diyor Anitta. Sen Arapçayı duada   ok duyduğundan Türkçeyi unutmuş olmayasın Emin? Dikkatli dinlesen sen benden de iyi anlarsın bu duanın manasını. 

Uyandığımda, ter basmıştı her yanımı, çok sıcaktı hava. 

Kalkıp bir bardak soğuk su içtim. Uyumuşum yeniden. 

Sevgili terapistimle halleştiğim düş o gecenin en korkunç düşü oldu. Ona imzasız nikah rüyamı anlattım. Anitta ile Çarli’yi ve Lizi. Yorum diye fala bakar gibi sürüyle şey çıkardı düşümden. Ona kalırsa tutarsızın namussuzum tekiydim ben. Kadına kucak dolusu para ödüyordum her ay, o yüzüme karşı yağlıyor, düşümde hakaret diyordu. 

Delidir ne yapsa yeridir deyip aldırmadım. O taktı bana.

-Erkeklerine atadan dededen düşmansın, kızlarına neden hayransın bizim komşunun, hiç anlamıyorum, dedi.

—Hayran değilim. Pozitif ayrımcılık yapıyorum garibanlara, diye cevap verdim.

—Tüh, Allah bin türlü belanı versin senin, dedi ve çıldırmış gibi yürüdü üstüme.

Üçüncü kattan apartmanın kapısına kadar bir elinde cadı süpürgesi, ötekinde siyah kamçıyla kovaladı beni. Arkama bakmadan kaçıyor değildim. Uzaktan hakaretler küfürler ediyordum. Yakası açılmadık küfürler. Yetmemişçgibi, bir gece yarısı mor kadife kaplı terapi divanında çırılçıplak buldum kendimi.

-Rum kızlarının bir tek ecdadımızın bile kanına girdiğini gösteren hiçbir belge yoktur, kime niye düşman olacağımızı tombul bir terapistten öğrenecek değiliz biz, diye kükredim.

Haa, unuttum. Gecenin ikinci düşünde Anitta duanın Karamanlıca olduğunu söyleyince anlamadığım için utancımdan öksürük nöbeti tuttu beni. Erkekliğe krem sürmek olmazdı, törende gelene hiç bozuntuya vermeden tatlı tatlı gülümsemeye çalıştım. 

Ve kutlamaların sonuna gelmiştik, o yeşil şapkalı esmer kadın, on beş yaşlarında bir oğlanla daldı içeri, bas bas bağırmaya başladı. Oğlan felaket gecesinde yan çadırdaki şaşı kız gibi resmen ve hilesiz hıçkırıyordu. Tam bir karmaşanın ardından herkeste kızarma kararma sararma halleri. Nur yüzlü beyaz sakallı amca göz açıp kapasıya kuş olup uçtu. Mekân bir anda boşaldı. Çarli buharlaşmıştı. Bir tek zavallı Liz, bir de biz kalmıştık ortada.

Aklıma son derece yaratıcı bir fikir geldi.

—Her birimiz bir koluna girelim, eve atalım gelini, dedim.

Hiç huyu değilken rüyada olan oldu. Anitta yanlış anladı beni.

Yediğim azarla mı şamarla mı uyandım? 

Ne zaman yeniden daldım uykuya, gördüklerim düş müydü hayal mi? Bilmem, çok derin uyumuştum.

Sabah uyandım, aklıma, imzasız nikah töreninin içine eden kadın geldi hemen. Kimin nesiydi o? Bulmaya çalışırken, Şeytan alim kılığında peyda oldu şeytan.

-Oscar’ın peşindeki kadındı o.

Onu biliyorsa düşün yorumunu da ona sorayım, diye geçti içimden. Belfast’taki Çarli buranın Oscar’ı mı acaba, diye sorsam ne derdi acaba?

-Zavallı Emin. Görüntüler aldatır insanı, neden bunu bir türlü öğrenemedin sen koçum?  

Şeytandı bu, aklımca alay ediyordu…

Onunla uğraşacak olsam, kafam karışır, huzurum kaçardı. Balkon kapısından dışarı baktım. Işıklı bir gün, tertemiz hava, gök masmavi ve doğan güneşin altında Akdeniz pürüzsüz. 

Bunu İsveç’te bulmazsın Emin, diyerek kalktım yataktan. Deniz atlas gibi, çok davetkar. Mayomu giydim, havlumu bile almadan, ıslık çala çala denize yürüdüm. Çoğu kuzeyliydi, onların hayret dolu bakışları arasında atladım denize, uzunca yüzdüm. Mayısın başıydı daha. Onlar için bile serin sayılırdı Akdeniz. 

Aklıma geldi: Stockholm’deki Viking Kulübünde bahar başlarken daha tam erimemiş buzları kırar öyle girerdik denize Anitta ile.

Odama dönüp duşumu aldım, dış fırçası ve tıraş sabunum vardı artık. Kokumu süründüm, bahçeye indim, çay içmekte olan bir İsveçli doktorla masasında açık duran, yarı dizili tavla sayesinde konuştum. Kısa bir hoş beşin ardından iki el tavla oynadık, üst üste iki mars olunca pes dedi, canının canlı sohbet istediği bakışının baygınlığından, kafasının dağınıklığından besbelliydi. Aklı sohbetteydi, onun dilinde sohbet, Anitta’nın köpüklü Türk kahvesi dediği türden muhabbetti. 

-Odanda çalış, öğrenince yine gel istersen, diyerek kalktım, kolunu omzuna kadar kaldırıp tavlayı koltuğuna yerleştirdim. Anadol’unun hemen her yerinde her tavlacı hayatında en az bir kez yaşardı bunu. Tabii ki büyük şaşkınlıkla karşıladı kadıncağız. Şakayı anlayınca şuh bir kahkaha attı. Yine de iddialı konuştu.

-Odamda oynarsak mutlaka yenerim ben seni, dedi. 

Şeytan çok sonra anladı niyetini. 

– “On beş sene gecikmiş bu davet,” desene ona, diye lafa girdi.

-İnsan haklarına aykırı, mümkünü yok diyemem, şeklimde itiraz ettim, yaşa bakarak ayırım yapamam ben.

Üsteledi şeytan, yemin üstüne yemin verince, mecbur kaldım, Şeytanın istediği sözü söyledim. Hiç alınmadı.

-Ben beş yılda bir yaş alırım beyim, diyerek şuh bir kahkaha daha attı. Tanıyan bilir. Bence dene. Sende ne yetenek var, en azından onu görürüz.

-Neden olmasın, diye cevap verdim.

Koltuğunun altında tavla, gözleri parlar halde ardımda bırakıp bahçe kapısından kahvaltı salonuna çıktım.

Denize bakan köşede sarılı kırmızılı bir demet gülün süslediği masada Hoca beni bekliyordu. Yalan dünya halleriyle ve yönetmenin kurgu alemi ile didişmekti işimiz. Hâl hatır sorma faslını Hoca sayesinde kısa tuttuk.

-Durum değerlendirmesi, diyordun, merak ettim, diyerek girdi konuya.

-Ne olabilir sence, tahmin etsene.

-Şu melek dediğin kadındır diye düşündüm ben. Ateş bacayı daha ilk günde sarmış. Önemli bir durum, tabii.

Asıl meseleye bodoslama girmenin alemi yoktu.

-Evet, önemli bir durum, dedim. Kız çok güzel, çok da akıllı.

-Rum kızları işveli olur hocam, bizimkiler eskiden öyle değildi, şimdi onlardan geri kalmaz oldular. Açık söyleyeyim, çok dikkat et, hepsi fena çarparlar adamı. Aman dikkat.

-Bu Rum değil, İngiliz.

-Nerden bilirsin ki aslını Hocam. Buradaki İngilizlerin hepsi değil belki ama birçoğu Rum asıllıdır. Ya da kırma. Bilirsin belki, İngiliz sarayında bile rum dölü vardır.

—El hak öyledir, dedim.

—Peki sen neden bilmezsin bunları be adam, diye fırçaladı beni şeytan.

-Yalanın bini bir para burada, diyerek devam etti Hoca. Hele gönül işlerinde, hele bir de yatıp kalkmaksa mesele. Nerede oturuyor bu kadın?

-Karmi’de dedim, ailesiyle. Bana öyle dedi.

-Babası veya annesi subay emeklisi ise doğrudur. Üsten emekli olanlar hep oraya yerleşti.

-Aynen öyleymiş, kız yedi yıldır burada. Oskar da orada oturuyor herhalde, diye zarfladım.

-Evet, dedi. Doğru da sen nereden biliyorsun Hocam bunu?

Günahı şeytanın boynuna, ona uydum, gayet ak pak bir yalan uydurdum

-Kız kendisi söyledi. 

-Hımm, derken yüzü değişti Hocanın. O da senin kızı tanıyordur o zaman. 

-Hangisini? 

Anitta ile karıştırmıştım.

—Herhalde tanır, diyerek düzelttim.

—Adını, bir de çalıştığı yeri söyle, yeter. Karmi dediğin, avuç içi kadar yer zaten.

“Oscar kızın bir arkadaşını çok üzmüş galiba,” diyerek onu biraz daha deşsem olurdu, ama tedbiri elden bırakmamak daha doğru geldi. 

-Çok başındayız, sonra gerekir belki, deyip geçtim.

-Haklısın Hocam, dedi, garsona el ederken.

—Kahveni nasıl içersin hocam?

—Sade, ama bol köpüklü olsun. Severim ben.

—Hocamınki bol köpüklü olacak, diye bağırdı. Servisi hızlandırın, on dakika geçti, beş numara kahvaltı tabağı bekliyor bak.  Çevik olun biraz. Köşedeki masanın canı çıktı toplanmayı beklemekten. 

Asık yüzle bana döndüğünde yakınacağını anladım.

—Beş yıldızlı personel olmayınca ne kadar çabalasan boşuna, beş yıldızlı otel de olmuyor hocam.

Hak verdim ona, az sonra sesi de yüzü de değişti.

—Bu arada. Kızla odaya çıkıp orada vakit geçirmek istersen eğer… Çekinme yani… Herkes için her şey serbest burada. Bizim oralar gibi değil. Bilirsin.

Güldüm, ‘iyi ki de söyledin’ diyecektim az kalsın. O beni hala Karaman’da sanıyordu.

-Akşamki yemek güzeldi, dedim, teşekkür ettim.  Adamlar, dememe kalmadı, lafı kaptı. 

-Biraz sıkıldın sen dün, far ettim ama geç fark ettim.

-Sence hiçbirini neden günahım kadar sevmedim ben?

-Bilmem, dedi, doğrusu kibar ve kültürlü insanlardır.

-Ama bize işgalci dediler…

-O başka. Derler, canım… Hepsi der. Varsın desinler be hocam, it ürür kervan yürür. Anavatandan gelenler de çok tepki duyarlar o lafa. Onlarınki de normal.

-Ben Stockholm’de yaşıyorum, yine de ağır geldi bana.

-Alışırsın zamanla, bu lafıma mim koy. Herkes aynı fikirde olacak diye bir şey yok. Alışıyoruz, biz onlara onlar bize.

-Bir türlü alışamadılar bence onlar bize. Urban diye bir herif Papaz mıymış Papa mıymış? Kaç yüzyıl önce bilmem, o zamanlar demiş. Bunlar geldikleri yere Asya’ya dönmeli, diye. Glasstone diye bir herif var. İngiliz başbakanıymış. O da öyle demiş. Barbar demişler hep. Peki, nerede kaldı Türk Yunan kardeşliği safsatası? Ona ne diyecekler bu herifler? 

-Aynı durum Hocam. Anadolu’da hava başka, burada başka, Avrupa’da bambaşka.

-Haklısın, deyip geçtim.

Sonra benim konuya girdim.

—Şu Oskar.. O hakikaten Mısırlı mı? 

-Öyle biliyoruz, yani etraftaki herkes öyle bilir.

 Pasaportunu görmüş değilim. Gerçi sahte pasaport yapmak da artık çocuk oyuncağı. Neden sordun?

-Adam tam naylon geldi bana. Bir de o Norveçli.

-Onu da sevmedin, Karamanlıca meselesinden, değil mi?

-Ondan mı bilmem, bize üstten bakan bir tavrı var. Maltalı da garipti. Mühendis ol sen, sonra git ormanda çalış.

-Belki orman mühendisidir adam, dedi Hoca.

Bu ihtimal hiç gelmemişti aklıma.

-Öyle olsa da adam naylon bence, dedim.

.

-Senin gözün bir tek Finliyi tutmuştur hocam. Doğru mu?

 

-Doğru, dedim. Ama yine de kesin karar vermemek lazım. Sokup sezdirmeyen cinsten olabilir.

-Vallahi olabilir. Sen hemen görüyorsun. İnsan sarrafısın. Sendeki tecrübe keşke bizde olsa hocam. Keşke burada yaşasan, çok istifademiz olur.

Burada yaşamak… 

Olur muydu acaba? Oldurabilir miydim? 

Şu danışmanlık işi gerçekleşse, belki. Çarli aradan çıkıp kendi dünyasına dönse. Anitta buraya yerleşip çocuk yapmayı kabul etse. Etse de aklı Belfastta, Paris’te olurdu hep. Bir tek Liz’e uyardı burası.. 

Belki Londra da Belfast da uyardı ona. Peki İstanbul? İkisine de uyardı. Her  Konstantinopol dediğinde hepsinin içi bir hoş olurdu zaten. Anitta’nın bile.

Peki Çarli? Onun düşteki gariban hali geldi aklıma, düş deyince de Oskarın peşindeki kadın. 

-Vah zavallı Çarli, diye mırıldanırken duydum kendimi.

-Çarli de kim oluyor, diye sordu Hoca gülerek.

. 

-Anlatırım, sonra anlatırım dedim, manalı güldü.

-Kızın gediklisi veya uzatmalısıdır belki, diye takıldı.

‘Başka bir yerde başka birinin baş gediklisi bizim Çarli,’ diyecektim, tuttum kendimi de şeytan tutmadı. 

-Başka bir yerdeki başka bir Oscar, desen meramını anında anlar Hoca.

-Unut herifi gitsin, dedim.

Öyle dedim ama Çarli’yi ben de unutamıyordum. Belfast’taki ikinci gecenin sabahına doğru divanda sızıp kalmıştı. Ben karşısındaki divanda kara kara düşüncelere dalmıştım. Uyuyamıyordum. Onun o sabahki boz bulanık yüzü adanın parlak güneşi masamızı aydınlatırken önümde canlandı. Huzursuz oldum. Zavallıların en zavallısıydı, en dümencinin en zalim en tiksindirici olanı. 

Hoca karşımda etraftaki masalara bakıyordu. Bana dönünce koptum Çarliden. Önümdeki köpüklü kahveden bir yudum aldım, biraz ılıktı, aldırmadım.

-Kahve kokusu ile birlikte Karaman tüter benim burnumda hep, dedim.

-Karamanlılar Karaman’da Karamanlıca konuşmazmış, diyerek beş benzerlere yollama yapıp lafı gediğine koydu.

—Yüce Allah’ın garip kulları, diye karşılık verdim. 

—Karaman’da Karamanlıca konuşmak. Adamların kafalarımı neye taktıklarına bakar mısın?

–Sanki kendileri hala Latince konuşuyorlar oralarda. Bütün dertleri bizimle. Kızın derdi de Oscar, dedim.

Daldığım noktada Liz’den söz ediyorduk. Liz’in bir gediklisi diye konuşmuştu Hoca. O noktaya dönmeyi çabuk akıl ettim.

-Az önce düşündüm de… Bence gediklisi olacak birine benzemiyor kız, yine de belli olmaz.

-Olmaz olmaz, hocam dedi. Boşta hiç kalmaz bizim adanın kızları. Kör kel topal zeki aptal fark etmez. Din iman namus millet memleket sevdası zaten yok olmuş. Herkes herkesin kurdu. Dürüstlüğü mumla arasan bulamazsın. Kadınında da erkeğinde de.

-Oscar da vicdanlı birine benzemiyor, diyerek bir zarf daha attım, cevabı kısa oldu.

-Çok tanımam onu, kadının biriyle başı epey dertte, dediler.

-Köstebeklik belası bulaşmış olmasın sakın ona da?

Hoca öyle bir şey duymamış. Birlikte olduğu bekar bir kadın ondan hamile kalınca doğurmak istemiş, Oscar istememiş, çaresiz kalınca İstanbul’a kaçmış. Aylarca dönmemiş. Kadıncağız aldırmış bebeğini. Şimdi de para için peşindeymiş, vermezse mahkemeye gidecekmiş.

-Allah bilir, Oscar evlidir, boyu kadar çocukları vardır, dedim.

-Doğru valla. Üç çocuğu var, üçü de ilk eşinden. Üçüncü karısı olay patlayınca terk edip gitti.

-Olacağı bu tabii, dedim, su testisi şu yolunda kırılırmış. Şaşırdım mı, tabii ki hayır. Karısı da mahkemeye verir, vermezse o zaman şaşarım.

Hoca afallamış gibi baktı yüzüme… 

-Alem adamsın valla, daha dün geldin bugün bunları bir bakışta görüyor biliyorsun hocam. Burada kal sen. Sana çok ihtiyaç var. Şu elçilik işi olsun da…

Pazartesi akşamını yeniden hatırlattı, söz vermedim. Kalktık. Hoca yukarı çıktı, ben bahçeye inerken kapıda tavlacı doktorla karşılaştım.

-Programda maç var mı bugün beyciğim, diye takıldı. Sen varsan ben her zaman varım.

-Yok, dedim. Kitapçıya gideceğim. İşim var.

-Yoldaş istersen de varım.  

-Başka bir gün belki, dedim hem maç yaparız hem belki Girne’ye gezmeye gideriz.

-Anlaştık, dedi, gözlerini şirinlik olsun için kırpıştırarak güldü, yürüdü gitti.

9. LİZ BİR KAYBOLUP BİR GÖRÜNÜNCE

Bahçede kimse yoktu, odama çıktım, biraz Dahl okudum, gözlerimi kapatıp düşündüm. Aklımda Liz. Kendi güzel, dünyası geniş, dibi derindi. Ne kadar çok şey vardı konuşacağımız! Yenileri de mutlaka çıkardı. Cin tonik ve dahası. İçim kıpır kıpırdı, öğleni bekleyemedim. Deniz kıyısında biraz yürüyüp caddeye çıktım. Az sonra kitapçı dükkânındaydım. Dükkânın kapanmasına çok vardı, elden düşme kitaplara bakacaktım önce.

Kalabalıktı dükkân, havası düne göre çok farklıydı. Orta yaşını geçmiş erkeklerin lokaline dönmüştü sanki. Bir düzine kadar adam dün Liz’in kitabını okuduğu masanın etrafındaydı, arada bir yükselen kahkahalarla kesilen gayet canlı bir söyleşi tutturmuşlardı. Bir ara Oscar’ın adı geçti. Biri “yere bakan, yürek yakan” dedi. 

Rafların arasında dolaştım, kitaplara dikkatle bakar gibi yaptım. Gözlerim Liz’i ararken, Oskarın peşindeki orta yaşlı kadın da geldi aklıma. Elden düşme kitaplar üst kattaydı. Basamaklar masanın arkasında. Dün ben çıkarken dükkâna giren o irice adam masanın başında, Liz onun yanında. Bence babasıydı. Yanlarına yaklaşınca masadaki söyleşi kesildi. Bana bakıyorlardı. Liz’e tanışıklık vermedim, babasını selamladım.

—Elden düşme kitaplara bakacaktım, dedim.

Hık demiş burnundan düşmüş değildi, yine de çok benziyordu Liz. Çok da kibardı adam.

—Şu basamaklardan çıkınca, yüzlerce elden düşme kitap karşılar seni genç adam!

Buyurgan bir ses. Asker adam. Emekli olunca açmış olmalıydı dükkânı. Yanından geçerken Liz selamlar gibi belli belirsiz eğdi başını, gülümsedi. O ölçülü mesafeli olunca, ben de öyle durdum, elbette onu zora düşürmeyecektim.

Üst katta bir sürü kitap vardı, çoğu raflara bile dizilmiş değildi, çoğu polisiye romandı. Dükkân kapanınca Liz’i alıp bir yerlere gitmek vardı benim aklımda, polisiye romanla uğraşacak değildim. Arada bir aşağıdan kahkahalar geliyordu, sohbetleri kesintisiz sürüyordu. 

Ayakta durmaktan bıktım, oradaki sandalyeye oturdum.  Nem kokan bir Mike Hammer aldım elime, evirdim çevirdim. Okuyamadım. Bir James Bond denedim. Yine olmadı, aklımda Liz vardı hep. Aşağıda gürültü, gürültüler arasında kahkahalar devam ediyordu. 

Bir saat kadar geçti. Liz çıktı yukarıya, heyecanla kalktım onu görünce. Yaklaşırken sordu.

-Nasıl gidiyor?
-İyi, dedim. Ya sen?

-Koşturup duruyorum, dedi. Çok yoğunluk var, şuradan almam gereken birkaç şeyi alıp hemen ineceğim.

Telaşlıydı. Etrafa bakınarak konuşuyordu. Faks makinesinin yanından birkaç kâğıt çekti, aldı. Başka bir şey söylemeden basamaklara doğru birkaç adım atıp sırtı dönük olarak öyle de durdu. Her ne geçtiyse aklından, bana döndü sonunda, dünkü sesiyle sordu.

-Tıraş sabunu ve diş fırçası tamam mı?

Beni hatırladığından emin olduğum anda, onu kucaklamak geldi içimden. Kucaklarken, yanağımı uzatmak. Her sabah tıraşından sonra sevgili Anitta’ya yaptığım gibi. Okul yoluna çıkan çocukların annelerinden her sabah aldıkları mis kokulu öpücüklerden birini kondururdu o yanağıma. 

Kucaklamadım ama, iki adım yaklaşarak yanağımı uzattım:

—Tamam olmaz olur mu Liz, dedim. Hem de mükemmel bir şekilde.

Anlık bir ışıldama oldu yüzünde, hızla indi basamaklardan. 

—Ürkek bir yavru kuş da var bu kızın içinde, dedi şeytan. 

Öyleydi, bugün epeyce garip de görünüyordu.

 Tedirginlikle aldırmazlığın korkuyla cesaretin bir görünüp bir kaybolan kesişme noktalarını onu tanıdıkça keşfetmek güzel olacaktı. Sandalyeye yeniden oturdum. İki Kere Yaşarsın adlı kitap vardı elimde. Her bölümden birkaç paragraf okuyarak onun yukarıya çıkmasını bekledim. 

Vakit yaklaşmıştı. Aşağıya daha sık bakıyordum. Adamlar orada, Liz aralarında, babasının yanında. Sesler azalmaya başladı, tam sessizlik olduğunda saat on ikiyi geçiyordu. Sandalyeden kalktım, baktım. Aşağıda kimse yoktu.  Babası dışarıda kitapları topluyordu, Liz’in yanıma çıkma zamanı gelmişti artık. Gözüm basamaklarda, bekliyordum. Aşağıya tekrar baktım. Adam demir parmaklıkları takmıştı, anahtarı elinde etrafına bakınıyordu, benim çıkmamı bekliyor olmalıydı. 

Çaresiz indim. Liz ortada yoktu. Sormasam olmazdı.

-Liz nerede?

-O az önce çıktı, dedi adam. Bugünlük işimiz bitti.

O anda derin bir boşlukta buldum kendimi. 

-Neyse, ben de Pazartesi görürüm onu, dedim.

-Evet, ancak Pazartesi… Pazartesi öğleden sonra gelecek, dedi.

Kapıda ona teşekkür edip  ayrılırken, oralarda bir yerde, belki de simitçinin tablasını koyduğu yarı yıkık duvarın ardında bizim keçi sakallı iğdiş zevkiyle gülüyor olmalıydı. Yedi sülalesine bir kez daha sunturlu küfürler savurdum. Pazartesi öğleden sonra dükkânın mermer eşiğine ulaştığım ana kadar geçen zamanda, kırgın halde bekleyecektim. Sözleşmiştik oysa biz. Oraya kendisi için gittiğimi biliyordu, haber bile vermeden bırakıp gitmek. Bu anlaşılır gibi değildi. 

Sordum: Neden? Cevap şeytandan: Kahrolası yönetmen. 

Yoksa o da gerçek değil miydi? O kızda beni böylesine çeken yığınla şeyin nasıl rastlantı olabileceğini sordum. Cevap yine şeytandan geldi. 

-Rastlantı değil bu azizim, düpedüz hain bir kurgu, dedi.

Öyle miydi gerçekten?

Caddede otele doğru yürürken ya kurguysa bu, diye düşünüyordum. Yol boyunca evlerin bahçelerindeki limon ve portakal ağaçları ile rengarenk çiçekleri görmeden geçtiğimi otelin bahçesindeki turunç ağacının önüne geldiğimde fark ettim. 

Odama çıkarken de düşünmeden edemiyordum: Bütün bunlar kurgu ise kızın yapacağı bir şey yoktu. O çaresiz olduğu için masumdu. Ama tamamen masum da olsa yönetmenin parmağının ucunda bir figüransa, artık gözüme görünmese de olurdu. Onsuz da sürerdi hayat. 

-Elbette sürer, diye onayladı şeytan. İyi de. Her kötü  ihtimale rağmen onla da neden sürmesin ki? Gerçek olması neden o kadar şart ki senin için.

Çünkü Anitta gerçek, dedim. Hayat denen şey nefes aldığımız sürece kesintisiz vardı. Peki yaşam, yaşamak? O var mıydı? Hangi düzeyde peki, somut veya soyut, gerçek veya hayal ve hangi derinlikteki bağlantılarla vardı? En önemlisi… Ne sıklıkla yaşanan ve paylaşılan coşkularla?

Koşulsuz sevgi, karşındakini olduğu gibi kabul etmekti, hiç  değiştirmeye kalkışmadan bütünlüğüne saygı duyarak, onu zorlamadan potansiyelini büyüterek. Sevmek buydu, böyle sevmek kapasitesi Anitta’da her zaman vardı, bende olmadığı zaman bile. Peki Liz? O da okumayı seviyordu, düşünmeyi de. Gerçekse ve onunla da sağlam bir bağım olsa, hatta Anitta ile benim hayatımızla onu da bağı olsa kimin bahçesi viran olurdu ki? Elbette üçümüz için de her şey çok daha güzel olurdu. 

—Sen ne istediğinin farkında mısın? Anitta ile birlikte Liz’i de mi istersiniz Emin Bey? Yönetmen mutfağından başka ne emredersiniz?

—Dalga geçmesene, dedim şeytana. Ne kötülüğü var onu da istemenin? 

Evet, ondan vaz geçecek değildim elbette. Onca yıl, hayatımın ekseni oldu, her şey tatlıydı, doluydu, keyifliydi. Ama daha yakından bakınca, bir şeyler aksaktı hep. Üstelik çok da uzak. Ayrıca kocası vardı. Ben ilk tercihi miydim peki? Hayır. Eşitler arasında birinci miydim? Ondan bile emin olamadım hiç. Gerçi son bir ayda Çarli o evlilikte gerçekten ne kadar var olacak, diye onca yıldan sonra ilk kez sorar hale gelmiştim. Yine de şu veya bu şekilde vardı işte. Hazin olan şu ki evlilikleri bitse de ne o Çarli’den kopardı ne de Çarli ondan. Her biri ötekinin hayatında olacaktı. En az on seneden beri benim Anitta’nın dünyasında, onun da benim hayatımda olduğu gibi. 

-Dokunduğu insana yapışmak sendromunu bence yeni keşfettin sen Emin, kutlarım seni dedi şeytan. Şimdi bu keşfi Anittadan duyup geliştirdim dediğin ‘tam empati’ fikriyle uyumlu kılmaya uğraş bakalım. Hayırlı işler, bol güneşler sana.

Güldüm. Öğrencilerime zaman zaman anlattığım şeyleri onlardan ziyade bu herifin hazmetmiş olması hayretlik bir şeydi doğrusu. 

-Her şeyi o kadar çok düşüne düşüne mıncıklayıp suyunu çıkarmasana, diye bu kez de resmen çıkıştı şeytan. Söylediği düpedüz bir deli saçmasıydı. 

—Neden düşünmeyecekmişim? Neden yanlış olurmuş ki düşünmek? 

—Çünkü ister gerçek olsun ister olmasın. O kızı çok merak ediyorsun. Her şeyini, beynini ve bedeninin kıvrımlarını ve daha onlarca şeyi. Bu gayet olağan. Hatırlasana ilkeni. Keşfet, yaşa, hisset. Sonrası Allah kerim. Yani sonrası sonraya.

Bir an bile düşünmedim. Haklıydı.

—Doğru söylüyorsun dedim.

—Doğruysa, şimdi boş ver ötesini. 

—Aynen öyle, dedim. 

Üstelik bu kız belki bizim Belfast çıkmazına aradığım çözüme kapı aralayabilir. Hepimiz sorunun parçasıyız, o ise çözümün parçası olabilir, diye düşündüm dün. Anitta tanısa severdi bu kızı. Çarli ise. Boş verelim onu. Artık üçlü saçın topal ayağıydı. O da belki severdi, sevmese de bizim hatırımıza kayırırdı. Çok uzun yıllar benim onu hem sayıp hem kolladığım gibi. 

-Hala düşünüyorsun Emin, diye azarladı bu kez şeytan.

Liz isterse, daha coşkulu bir kentte belki de Paris’te daha iyi bir hayat yaşardı bizimle. Adaya ailesine gelmek istediğinde, mesela baharları isterse yalnız, isterse ikimiz birlikte, belki üçümüz de birlikte gelirdik buraya. 

Bu fikrin tohumunu, ‘onu Anitta ile tanıştırırsın’ diyerek atan şeytandı. Şimdi de;

-Söz verdi kız, tutmadı, diyerek güya uyarıyordu beni. İlk sözünü tutmadı, bunu bile sende yine de hayaller şelale.

Damarıma basmayı seviyor, bazen kışkırtmaya çalışıyordu. Bu kez de felsefe bölümünün çok bilmiş doktora öğrencisi kimliği cebinde, Mahmutpaşa tezgahtarlığına soyunmuştu. Biraz biraz çelişkiye düşmüştü ama tümden haksız sayılmazdı. Tez canlıydı, ani karar veriyordu, o başka. Haklıydı, Anitta bir kez bile böyle bir şey yapmamıştı bana. Liz de verdiği sözü tutmayacak böyle biri değildi. Garip bir durumdu.

Her şey en geç pazartesi günü netleştirirdi. 

Duşa girmek için soyunurken köşedeki çalışma masasında şarap şişesi gördüm. Pek muhtemel değildi ama yine de Hocanın ikramı sandım, zarftaki notu okuyunca güldüm. Doktor çok kararlıydı, üstelik fazlaca ısrarlıydı. Oda numarasını yazmış, gecenin en kör saatinde kapımı tıklatsan yeter, diye yazmıştı. Son cümlesi: Önceden telefonla haber verirsen, tavlayı, şarabı ve hayal edemeyeceğin her çeşit güzelliği yirmi dakikada hazırlarım. Dene beni.

Son iki kelimesi yeterdi, diye düşündüm. O kadar reklam yapması gereksizdi. Duştan çıktım, telefonu uzun uzun çaldı, Doktor hanımdır bu, dedim. İzliyor olmalıydı beni. Ne tavlanın ne şarabın ne onun sırasıydı şimdi. Cevap vermedim. Az sonra yine çalmaya başladı. Aldırmadım.  Bu kadar ısrarcı olması çok da hoş değildi.

Masadaki kırmızı şarap Dahl’in Tat adlı öyküsünü getirdi aklıma. Stockholm’de yanıma aldığım kitaplardan birinde vardı o öykü, canım bir daha okumak istedi. Gerginliğime iyi gelir, diye kitabı alıp yarı çıplak uzandım yatağa. Daha öyküyü ararken kapı vuruldu. Kısa bir tereddüt geçirdim sonra kararımı verdim, o üstüme gelmekte o kadar inatçı oldukça, karşılık vermemekte kararlı olacaktım. Açmayacaktım ne kapıyı ne telefonu. Kapıyı tıklatmakla sonuç alamayınca zili çalmaya başladı. Uzun uzun. Sonra vaz geçti. 

Hikâyeyi buldum. İlk sayfasının sonuna gelmeden, telefon yeniden zırlamaya başladı. Aldırmadım, sil sesi sürerken kapım sert vurulunca işler değişti. İsveçli aynı anda hem kapının önünde hem odasında olamazdı. Kapıda erkek sesleri vardı.

-Emin hocam, orda mısın? İyi misin? 

Hocanın sesi, hemen kalktım.

—İyiyim, dedim kapıya doğru. Yeni uyandım.

-Konuğun gelmiş, bahçede. Merak ettik seni yahu, dedi.

-İniyorum, dedim. Beş dakika izin verin, müsait değilim.

-Çok bekletme kızı.

Çevresine çapkınlık taslayan Anadolu erkeklerinin övünmesine benzer melodik bir tınlama vardı sesinde.

-Çık da gel artık, milli gururumuzu incitme Hocam.

Besbelli Liz’di gelen. İsveçli doktor otelinde kalıyordu, benim bildiğim Hoca onunla arama girmezdi. 

 10.TURUNÇ AĞACININ ALTINDA LİMONATA

Bahçeye indim, turunç ağacının gölgesindeki masada kitabını açmış okuyordu. Dünden farklı bir gündü. Yağmur yoktu. Güneş tepede parlıyordu. Giysileri değişikti ama Liz yine dünkü Liz’di: Önünde kitabı, başka âlemdeydi. Burnunun dibine kadar yaklaştım, fark etmedi beni; bir süre resmini çizer gibi dikkatle baktım ona. Ayağında mavi-beyaz spor ayakkabılar. Üstünde gök mavisinden laciverte kadar ton ton mavi karelerle süslü beyaz bir gömlek. Dikkatimi elbette çekti: gömlekten taşan çatalı dünkünden çok dana cömertti. Etek de öyle, dizden en az üç karış yukarıdaydı.

“Beden de nimetten sayılırdı bizde,” diye düşündüm; mal gibi, mülk gibi kıymeti bilinir, korunur, zinhar israf edilmezdi. Derken karşı görüş yükseldi içimde: Artık benim için bile epeyce eskimiş bu kalıplar nereden çıktı şimdi! Hoca bu sabah ne güzel söylemişti: 

“Burası Karaman değil.” Müslüman da değildi zaten.

Şeytanın keskin sofuluğu tuttu.  Günahtan uzak durmak lazım diyerek nasihatler sıralamaya başlayınca iyice kıstım sesini, sonra hepten kestim.

— İyi ki de geldin Liz; meraktan çatlıyordum, dedim.

Başını kaldırdı ve gözlüğünü çıkardı hemen. Dalgındı. Serzenişime gülümsedi.

— Haklısın merak etmekte, ben de olsam kötü bir şey oldu diye düşünür, tedirgin olurdum, dedi.

Kitabını kapatıp sol yanına koyarken adını görmeye çalıştım kitabın, iyi göremedim.

—Erkende çıkmak zorunda kaldım dükkândan, sana söylemeye bile fırsatı yoktu, olmadı, çok üzgünüm.

— Ama hâlâ çok merak ediyorum doğrusu.

Başını yana eğdi, gözleri üstümde gezindi.

— Ayrıntıyla uğraşmasak Emin. Sözümde duramadım, özür dilerim. Sebebini merak ediyorsun. Umarım bir gün anlatırım sana. Şimdi zamanı değil. Bugün “elimde olmayan nedenler” diyeyim, yetsin. Sonuçta iki saatlik bir gecikme, karşındayım işte. 

— Tamam, dedim. Biz şimdiye bakalım, geçmiş geçmişte kaldı. Serin bir şeyler içelim, istersen içeri geçelim. Kahvaltı salonunun balkonu bu saatte güneş almaz, daha serindir.

— Burası da iyi. Zaman zaman da esiyor.

Garsona işaret ederken sordum:

— Ne içersin?

— Limonata, dedi hemen.

— Dün cin tonik demiştik ama. Türkçe konuşurken cin tonik dilini açıyormuş; içsene, belki o zaman Türkçe de konuşuruz, ne dersin?

— Bugün o gün değil, başka bir zaman fırsat buluruz. Senin Türkçen bizim bakkalınkine benzemez, ana dilini konuşurken duymayı isterim seni.

— İnşallah, dedim; o da aksanlı bir “inşallah” dedi.

Garsona dönüp iki limonata söylediğim sırada Hoca bitti yanımızda. Onun hoş geldin demesine başını eğerek teşekkür etti Liz. Hocayı, otelin sahibi ve müdürü, Liz’i arkadaşım olarak tanıttım.

— Kutlarım sizi, dedi Liz. Oteliniz çok güzel. Bahçe, ağaçlar, çiçekler, kuşlar… Her şey çok bakımlı, çok zevkli.

— Malım diye söylemiyorum, dedi Hoca, otelimiz hakikaten güzeldir. Odalar, balkonlar, teras… Mutfağımız bütün adada rakipsizdir. Rum kesiminde de bizim mutfağın lezzetine ulaşan yoktur.

Liz nezaketen bir şeyler söyledi.

— Bir akşam terasta yemeğe bekleriz, misafirimiz olun. Hocam gitmeden.

— Olur tabii; zaman bulursak neden olmasın?

— İzninizle hocama bir şey soracağım, dedi, bir dakika bile sürmez.

— Problem değil, acele etmeyin, dedi. Kitabım var yanımda.

 

Hoca dönüp yürüyünce ben de mecburen arkasından yürüdüm. Sabah söylediğini tekrarladı:

— Kızı odana götürmek istersen, yolun sonuna kadar açık, biliyorsun.

Cevap vermedim, bu adam bazen fazla sabırlı, bazen de gereğinden fazla aceleci.

Döndüm, masaya doğru yürürken; arkamdan yetişti, fısıldamaya başladı.

— Benim minderde yaptığımı sen yatakta becer hocam; yoğur hamur gibi, bize böylesi yakışır.

— Özür dilerim, önemsiz bir şey, diyerek geçiştirmek istedim; olmadı.

— Öyle mi? Onun sana ne dediğini tahmin edebilirim ben, biliyor musun?

— Sezgin güçlüyse belki tahmin edebilirsin tabii; ama gerçekten doğru bilebilir misin?

— Sezgilerim güçlüdür, dedi. Denemek ister misin?

— Neyi deneyeceğiz, nasıl?

— Bahis diyorum. Müdürün ne dediğini söyleyeceğim sana. Bilirsem kazanmış olurum; ikinci limonatayı da ısmarlarsın. Bilemez de kaybedersem, yapmamı en çok istediğin üç şeyi söylersin; onlardan birini hemen şimdi ve burada yaparım. Ne içeride ne odada; illa burada.

Anitta’nın otel odasına çıkmama takıntısı geldi aklıma. “Aynı huy, aynı tavır,” dedim içimden.

Oyunu tam anlamak için sordum:

— Sen kazanırsan bir limonata daha ısmarlayacağım sana. Bilemez de kaybedersen, benim için yapmanı istediğim üç şeyden dilediğin birini yapacaksın. Hemen ve burada. Sınır yok mu?

— Sınır mı? Sadece makul ol lütfen. Tek sınır bu. “Beni Belfast’a uçur” deme mesela; “Kıbrıs’ta barış yap” da deme, “hadi beraber çocuk yapalım” falan demeyi ise aklından bile geçirme, derken güldü.

Ben gülemedim. Anitta’nın Gonca bebeğini, onun hamile kalmak için yıllardır süren çabasını düşündüm.

— Anlaştık o zaman, dedim. Söyle bakalım, ne söyledi bu arkadaş bana?

— Odana götür, hemen yatağa at, dedi bence.

Bir an donakaldım, hemen toparlandım, güldüm.

— Yanıldın Liz, dedim. Sezgi dediğin her zaman herkeste bir yere kadar. Bunu sen de iyi bilirsin.

İnanmadı. Dudağını ısırarak, kırılmış gibi baktı:

— Yanıldım diyorsun, öyle mi? Peki ne dedi o zaman?

Araya girdi şeytan.

—Ben de bir gün söylerim sana belki de Emin. Öyle de çık işin içinden. Kız erkek milletini tanıyor, feleğin çemberinden geçmiş, sıkışacaksın yoksa.

Dinlemesem onu. 

— Pazartesi akşamına yemeğe davet etti beni.

Aksırır gibi güldü bu kez, ardından özür diledi.

— Bugün Cumartesi; sen bu otelde kalıyorsun, pazartesi için seni şimdi masadan kaldırıp bunu söylüyor, böyle mi yani?

Ellerimi çaresizlik ifadesi diye iki yana açtım:

— Tuhaf ama gerçek Liz, dedim. Yapacak bir şey yok.

— Hayır var, Emin. Yapacak bir şey her zaman var. Vardır ama o şey bekler; yerinin, zamanının gelmesini bekler.

“Belki haklısın” demeye bile dilim varmadı. Limonatalar tam o anda geldi. O limonatasını yudumlarken ben soluklandım. Yeniden gülümsedi.

 — Ayrıntılara takılmayalım hadi, dedi az sonra. Söz sözdür. Madem doğru tahmin edemedim… Sana güvendiğime göre dediğin doğrudur; kabul etmek zorundayım. Söyle o zaman üç şeyi; benim en çok ne yapmamı istiyorsun şimdi?

— Dün dükkânda ve bugün burada başını kaldırmadan okuduğun kitaptan bahset.

— Güzel. Ben de istiyordum zaten o konuda seninle sohbet etmeyi. Peki ikincisi?

— Bir ay sonra Belfast’ta olacağım. Orada da buluş benimle.

— Hey, bu müthiş bir öneri! Haziranda yanar burası, burada olmam zaten. Önce Londra, sonra Belfast’a geçerim. Sen de oradaysan buluşuruz.

— Üçüncüsü: Şu Oscar ile o yıkık kadın. Hikâyelerini merak ettim. Dördüncü isteğim de var aslında, Bütün hayatını anlat bana, çok merak ediyorum seni.

— Dördünü de kabul ettim, Emin. Hem de seve seve. En çok da Belfast’ta buluşmak istemene sevindim. Orada seni bulacağım adresi, varsa telefonu yazsana bana hemen.

Kitabın arasından kâğıtla kalem çıkardı. Bana verirken:

— Ben okurken hep not alırım, her kitabımın arasında kâğıtla kalem olur. Lisede alıştım buna.

Anitta’nın adını, telefonunu yazıp verdim. Liz kâğıda baktı, kaldı. 

— Adı Anitta, öyle mi? Biz Anitta deriz, tek “t” ile yazarız.  Burada çift “t” var. Doğru değil mi?

Nasıl olduysa ağzımdan kaçtı.

— Onunki öyleymiş, çocukluğundan beri, dedim.

Liz küçük bir çığlık attı, elini “bingo” diyerek masaya vurdu elini.

Bir haller oluyordu kıza. Görünürde bahçede yalnızdık ama en azından Hoca, belki de o “Beş Benzer” den biri, gizlice bizi izliyor, hatta dinliyor olmalıydı. Şeytan hemen fısıldadı:

— Aldırma, dinlesinler. Boşa kürek çektiklerini anlarlar yakında. Kurguysa sorun yok, dedi. Ama eğer kurgu değilse… Gör bak o zaman neler olacak.

Liz hayretle baktığımı fark etti.

— Dört isteğinden birini hemen geçelim. Merakın ilgin için teşekkür ederim. Zamanımız zaten az, hayatımı anlatmayı sonraya bırakalım. İkincisi bu kitap.

Kitabı önüme koydu. Kapakta biri Türkçe, öteki çivi yazısıyla iki başlık vardı. Türkçesi İtiraflar.

— Yunan harfleriyle yazılmış Türkçe… Nasıl olmuşsa olmuş bir zamanlar demek ki… “İblisin işi belki,” dedi şeytan.

— Cahil herif, dedim. Karamanlıca bu. Unuttun mu? Misalidis’i anımsa.

O arada Liz devam etti:

— Yaklaşık iki yüz yıl önce Karamanlıca basılmış bir kitabın çevirisi bu. Çivi yazısından Latin alfabesine, Karamanlıcadan güncel Türkçeye çevrilmiş. Yani iki dile birden geçiş var.

— İki yüz yıl önce… İtiraflar kimin itirafları? Neyi neden itiraf ediyor?

Yazarı küçümsemiş gibi omuz silkti.

— Bazı şeyler anlatılınca günah olmaktan çıkar sanırız, itiraf edince cezadan kurtulmayı umarız. Papaz efendi de ondan yazmış olmalı. Kiliseden işlediği suçlar nedeniyle atılınca…

— Bana idamdan sonra af dilemek gibi geldi, dedim. Boşuna.

— Öncesindeki itiraf daha değerli olurdu tabii. Her itiraf biraz da pişmanlık içermez mi sence? Cezadan sonra bile gerçeği söylemek de değerli. O sebeple, burada papazdan yanayım ben. Bana kalırsa en büyük günah susmak, gizlemek, örtmek, yalan söylemek.

Bizde susmak da örtmek de örtünmek de edepten sayılırdı, bunu söyledim. Omuz silkince konuyu değiştirmek istediğini düşündüm. 

— Yine de itirafın da itirazın da doğruları haykırmanın da bir yeri, bir zamanı vardır; öyle değil mi?

Liz başını yana eğdi, düşündü.

— Her doğruyu her yerde, herkese söylememek gerektiğini söylüyorsan biraz da sen haklısın, dedi.

Omuzlarını tekrar silkince üstüme tuhaf bir ağırlık çöktü.  Belki de çok sık şaşırmış olmaktandı.

— Susmak günah olsa da kimi zaman en rahatı, dedim.

— Sürekli değilse itirazım olmaz. Herkes kendini korumaya çalışır. Ama herkesten, her zaman korunmak zorunda hisseden birini tanıyorsan… 

Böyle dedi ve sustu. Benden karşılık bekler gibiydi. Ne diyeceğimi bilemedim.

— Öyle birini biliyorsan, bir iyilik et de söyle ona: O, kendini asıl kendine karşı korusun.

Sıkılmıştım. Garsonun zamanlaması yine harikaydı. Boş bardakları alırken ikimiz de sustuk; o sırada sert bir rüzgar esti, yaprakları hışırdadı. Liz saatine baktı.

— Birazdan kalkmalıyım.

— Oscar’la o kadından söz etmedik daha, dedim. 

— Dedikodu etmem ben; sen sor, ne biliyorsam söyleyeyim.

— Kadını hamile bırakmış, kadın ondan para sızdırmaya çalışmış, eşi de onu terk etmiş. Doğru mu bunlar?

— Bilemem. Büyük kentlerde yaşayanlara yabancıdır, onlar bilmez pek; aynı olay için bin çeşit söylenti dolaşır adalarda. Aslında dünyanın her yerinde, her kasabada durum aynıdır. Her söylentinin alıcısı bulunur. Olayı yaşayanlar bile, bir zaman sonra bilmez olur gerçeği. Bu dediğin, ortalıkta dolaşan sürüyle söylentilerden biri.

— Başka ne var söylenti pazarında?

— “Her şey karısının oyunu,” diyenler de var. Karısı yüklü bir tazminat koparmak için “hamile kaldım” diyen kadınla el ele vermiş, adama tuzak kurmuş. Öyle anlatıyorlar.

— Belki doğrudur. Bebeği aldırdığını gösteren tek bir belge de yokmuş ortada, değil mi?

— Yokmuş, dedi. Zaten bu ülkede belge de söylenti kadar kolay uydurulur. Sahte belgenin de yalanlar gibi alıcısı çoktur.

— Hamile olduğunu gören tek kişi bile yokmuş oysa.

— Evet, onu da duydum, dedi Liz.

Nihayet beklemekte olduğum fırsat gelmişti; o soruyu sordum:

— Sence Oscar bir ajan olabilir mi Liz?

Hemen yüzü değişti, dudaklarına dokundu yine.

— Bir şeyler çevirdiğini söyleyen çok. Ama ajan olmak için sadece gizli işler çevirmek yetmez; yalanda ustalaşmış olmak da gerekir. Hilesi hurdası vardır belki ama o, kendini bile kandıracak kapasitede biri değil. Çok rol keser, bilirim.

Durdu, sonra ekledi:

— Ayıplayamam. Belki de hepimiz birilerinin oyununda rol alıyoruzdur, kim bilir?

Çarpılmış gibi oldum,

— Çok ilginç, dedim.

— Evet, buralar ilginçtir, dedi. Bir olayı üç kişiye sor, beş değişik teori anlatırlar. Bir sırrı bir kişiye ver, akşama kalmaz bütün adanın dilindedir, Kimsenin işi yok; herkes bir yerlerden maaşlı ya da emekli. Ne yapsınlar, laf üretirler. Bir süre dinlesen kafayı yersin. Burada yaşayacaksan kitaplardan başka çaren yok.

— Bir sorum daha var sana. Her imkân elinde olsa, nerede yaşamak istersin?

— Yaşadığım yer değil; orada kafamın nasıl olduğu önemli. Hoşlandığın, birlikte fikir üretebildiğin insanlarla yaşamak hayatı güzelleştirir. Nerede olduğun değil, kimlerle bağlantın olduğu önemli. Hayatı kimlerle paylaştığın. Ben bunu böyle bilirim.

Anitta konuşuyordu sanki.  Dayanamadım sordum:

— Bir daha buluştuğumuzda, en son ne zaman öyle biriyle oldun, onu da anlat bana, dedim. 

Gülerek uzaklara baktı, sordum.

—Sahi, ne zaman görüşeceğiz bir daha?

— Yarın güneye geçeceğiz. Bizimkilerle birlikte…  

Babamın eski dostları var. Uzo içeceğiz, sirtaki oynayacağız, sarhoş olacağız. Çarşamba pek mümkün değil ama sana da uyarsa Perşembe..

— Olur, iyi olur. En azından bir kere daha görüşmüş oluruz. Değilse tek umudumuz Belfast. Stockholm adresimi ve telefonumu da yazayım mı sana?

— Yaz tabii. Zararı olmaz.

— Elbette, dedim yazarken. Anitta’nın adı neden coşturdu seni o kadar?

Durdu, yutkundu.

— Kafamda bir düğüm var, bir şey diyemem şimdi. Bir daha görüştüğümüzde o düğümü çözmüş olurum, yani inşallah. Ancak o zaman. Kusura bakma.

Çok merak ettim ama renk vermedim. Dahl’den söz açtım ona. Ondan birkaç kitap okumuştu ama Anita gibi delisi değildi.. Dillons’u da bilirmiş, orada bir yaz dönemi çalıştığını söyleyince bir tuhaf oldum.

Caddeye çıkar çıkmaz:

— Yolun kalanını kendi başıma yürümek istiyorum, izninle, dedi.

Sarılırken teşekkür ettim.

— Asıl ben teşekkür ederim, Emin, dedi. Limonatalar çok güzeldi. Hele ikincisi… Şekersizdi, katkısızdı, taze sıkılmıştı, buram buram turunç kokuyordu.

Otele yorgun döndüm. İkinci limonata lafı da nereden çıkmıştı, düşünecek halde değildim; serin bir duştan başka hiçbir şey istemiyordum. Bahçe kapısından içeri girdiğimde, merdivenin başında bizim İsveçli doktor hanım çıktı karşıma. Yine neşesi yerindeydi.

— Var mısın iki el tavlaya? Hava sıcak, odamda istersen soymacasına oynarız.

Aklımı aldı kadın. Sormadan edemedim:

— O nasıl bir şey?

— Canım canım, diyerek güldü. Demiştim sana, benden öğrenecek çok şey var; Stockholm’de hep oynarız.

— Nasıl bir şey bu?

— Bildiğin tavla. Kazanan soyar, çok kazanan çok soyar; oynayanların hepsi çırılçıplak kalana kadar.

“Çıplaklık büyük israftır, israf günahtır,” desene şuna, dedi şeytan.

Yine dalga geçiyordu kâfir.

Doktor gözlerini açmış cevabımı bekliyordu.

— Görüşürüz, dedim kadına, İsveççe.

— Görüşürüz, diye İsveççe karşılık verdi, ne kadar erken o kadar iyi, dedi.

İki elini yukarıya kaldırıp ikisiyle birden zafer işareti yaparak:

— Şarabı al da gel, biz de çerez çok, dedi.

Odama çıktığımda tadım yoktu, halsizdim. Sanırım sıcaktandı ama Liz’in de payı vardı. Soyunup yatağın üstüne uzandım, gözlerimi yumdum, dinlenirken düşünüyordum.

Liz çetin cevizdi. Belki o da benim için böyle düşündü. Hoca işe gereksiz yere karışmıştı; kız onun bildiği yataklıklardan değildi, düzgündü, onunla birlikte olmak için çok zaman, çok emek gerekirdi. Tam Anitta soyundandı işte.

Gözüm masadaki şarap şişesine takılınca doktor hanım geldi aklıma. O başka soydandı. Tavla oynamayı, oynarken oynaşmayı, daha ötesini nasıl da çok istiyordu kadıncağız. Biraz daha nazlansam diz çöküp yalvaracaktı. Aç diye dilense çıkarıp sadaka verirsin de öbür açlık için dilenince…

Dilenmez ki, dedim kendi kendime. Hakikaten, ne kadar da çok dilenmez dilenci vardı şu yeryüzünde; hikmetinden sual edilmez de şeytan yine de insanın aklına getiriyor. Dilediğine boyundan aşana kadar verir kudurtur da gariban insanı sadık kulunu yıllarca ele güne muhtaç eder, diye düşündüm. Acınacak bir durumdu. 

Şeytan katıldı konuya hemen.

—Hocaya sorsan sevaptır, milli vazifedir, der. Eğer sana ağır geliyorsa, yana çekil, ben üstlenirim vazifeyi de der belki.

İyi de ben naçar adam, neden zulmediyordum kendi nefsime? Nefsinize zulmetmeyin diye ilahi emir varken hem de.

Akşam yemeğine çıktığımda balkonda gördüm onu, en uçtaki masada, yalnız başına oturuyordu. Öbür uçtaki masaya doğru geçmeden selamladım. Sanki kırk yıllık dostmuşuz, uzun yıllardır görüşmemişiz gibi yerinden kalkarak selamladı, el salladı, ardından zafer işareti. 

Şeytan da fısıldadı.

—Allah affeder, kadının rızası varsa Hoca haklıdır Emin. Davran artık, yoksa sen dileneceksin.

Alıcı gözüyle baktım, cami yıkılmış lakin mihrap yerinde diyenin ya gözü zaten kördü ya da böyle söyler söylemez anında kör hafızlardan olurdu. Doğru, Liz gibi hayatının baharında değildi; ama son baharına daha vardı. Allah için donanımı tamdı. 

Şeytan sevindirdik olmuştu.

— Bu gece nikâhsız gerdek var, demektir Emin. Nikah çok kolay, ben şahidiniz olurum. 

— Aman, sen uşak dur, sakın araya girme diye tersledim onu.

—Hatırlatayım sana: Bir küçük hediye al, kabul ederse cariyen sayılır o zaman.  Olur biter.

Günaha girecek olduğumda yol bulmakta nasıl da mahir olur bu iblis, diye düşünerek baktım Doktora. 

Yemek salonundan Girne’ye gitmek için çıkmadan yanına yaklaştım.

— Bu gece bizim maçı yapalım artık, dedim.

—Hem de zevkle bayım. Beklerim, dedi. Şarabı al da gel. Bendeki meyve ile çerez bir şişe şarapla rakıdan daha sarhoş eder seni.

Girne’den ona bir kırkbeşlik aldım, bir saat kadar sonra bir elimde şarap bir elimde rakı şişesi, kapısını tıklatmam yetti. Plaj kıyafeti ile karşıladı beni, tavla yatağın üstündeydi.

Sabaha kadar ne dur ne durak ne de uyku. Ezanla birlikte leyla gibi çıktım odama. Hemen sızmışım. Çok geç uyandım, tek bir düş bile görmeden. Doktor kahvaltı salonunda yoktu. İyi ki de yoktu; o bir masada tek başına otururken, benim gidip hocanın yanına oturmam olmazdı, kadın üzülürdü.

Selam verince Hoca yüzüme baktı, gecenin bereketli geçtiğini bir bakışta anladı. Sormasına fırsat vermedim.

— İyi uyudum hocam, dedim.

Başını önüne eğdi, gülümsedi.

— Anlaştık. Zafer daim bizimledir.

Köpüklü kahvesinden bir yudum alırken yüzünde güller açmıştı, tatlı tatlı gülüyordu.

— Hangi kaleyi fethettin de burcuna diktin bayrağımızı dün gece, söylesene.

Tabii ki inkâr ettim. Üsteledi.

— İbadet de gizli, kabahat de hocam, dedim. Sırdır. 

Ne olduysa o gece Girne’de oldu, öyle sandı; zaten öyle sansın istedim. Anlatmadım, uzadı suratı, beş karış oldu. Bunu da istedim.

11. GİRNE YAT LİMANINDA LİZ

İsveçliyle üç gün art arda tavla partisi yapmak da sıkıntıma çare olmayınca, çarşamba günü fena halde Girne’ye gitmek istedi canım. İsveçli bana eşlik etmeye dünden hazırdı. Çok üsteledi.

— Özel işlerim var, dedim.

Elçilikten teklif beklediğim bir sırada yabancı bir kadınla ortalıkta görünecek kadar aptal değildim. Açıkçası, en çok da Hocadan çekindim.

Girne’ye varır varmaz yat limanına yürüdüm. Güneyden tatlı bir esinti vardı, sahil öğlen sıcağının ardından gayet serindi. Anadolu’dan turistlerin doldurduğu kafelerin önünden geçerken, ‘deniz kenarına oturayım, kafamı toparlayayım,’ dedim. Küçük kafelerden birinde, hangi masaya otursam diye bakınırken onu gördüm.

Liz! Hayal mi görüyorum? Benzetiyor muydum? 

Hayır, Liz’di o. Yine başka bir dünyaya uçup gitmiş gibi okuyordu. Yanına yaklaştığımı fark etmeyince yine o günkü gibi bir zaman sessizce seyrettim onu. 

Sere serpe oturmuştu, kırmızı eteği ile beyaz gömleği arasında göbeği açıktaydı. İki parmağı dudağında. Eteği de gömleği de turunç ağacının gölgesinde oturduğumuz günkünden çok daha cömertti. Biliyordum kötü niyetten değildi, biliyordum cuma günü sığındığım kitapçı dükkânında defalarca kaçamak bakıp durduğum alımlı, ölçülü, aklı başında kızdı. Yazık ki malını saçıp savuran bir mirasyedi aymazlığı ile bugün israf etmişti güzelliğini. 

—Olmazdı, böyle de yapılmazdı, dedi şeytan. El alemin içinde, böyle yarı çıplak…

İlk günden bugüne değişmeyen bir şey vardı: 

Okurken sanki nefes bile almıyordu. Yan masadan bir sandalye alıp karşısına oturduğumda da fark etmedi. Birden görüp şaşırsın diye biraz daha boşuna bekledim. Gözlerini kitabından bir kez bile kaldırmadı. Üç beş masa ötede elindeki tepsiyle servis yapan garsonu görünce aklıma şu limonata meselemiz geldi. İşaret ettim garsona, yaklaştı.

— Hanımefendiye şekersiz bir limonata, bana sade bir Türk kahvesi, dedim epeyce yüksek sesle.

Beni görmesi ile fırlaması bir oldu.

— Heeey, nereden çıktın sen!

O gün Anitta’nın adında çift T olduğunu öğrendiği anda, bahçedeki haykırışını anımsatacak kadar yüksekti sesi. Ben de kalktım, kibarca sarıldık. 

Öpmedi bu kez beni. Ben de uzak durdum. İki görüşme arasında üç günlük mesafe girmişti aramıza.

—Bir de onun müsrifliği, diyerek şeytan girdi araya. İsraf haram da diyeceksin şimdi, sen. Esas İsveçli sayesinde aslında Emin. Son üç gün hiç boş geçmedi İsveçli ile tavla…

-Karıştırma yahu, diye kestim sözünü.

Liz’in şaşkınlığı henüz geçmiş değildi.

— Kıbrıs küçük ama bu kadar tesadüf olamaz, değil mi?

— Oldu işte. Şanslıymışım.

— Ben de öyle, dedi. Güney’den yeni döndük; daha üstümü değişemedim.

— Değişme bence, dedim… Bu kırmızı beyaz, o günkü mavi beyazdan daha çok yakışıyor sana. Seni daha cana yakın gösteriyor.

—Hiç derdim değil, diyerek güldü. Dün gece de çok geç uyuduk, erken kalktık Resmen tatil yorgunluğu, dedi ve esnedi…

Renk tercihi için dediklerimi duymazlıktan gelmişti. Israrla baktığımı görünce:

— İlla da kırmızı beyaz, başka renk tanımazsın sen zaten, diye şakayla karışık karşılık verdikten sonra ciddileşti. Taraflı olduğun bir konuda her ne desen, senin fikrin, derim; üstünde durmaz geçerim.

— Yapma Liz, kim tarafsız ki bu dünyada? Bitaraf olan, bertaraf olur zaten, bilmez misin? 

— Bir bakıma haklısın. Ama… Bence ayrıntılara hiç takılmayalım bugün. Zaten zamanım az. Alışveriş yapıp eve gitmeliyim. Akşama yemek hazırlamam gerek.

— Olsun, dedim. Ne kadar vaktin varsa… Ben yarın görüşürüz, diyordum.

— Evet, öyle konuşmuştuk, dedi. Bir saat sonra kalkarız, olur mu?

‘Galiba bu son görüşmemiz olacak’ diye geçirdim içinden. Sohbet olsun diye sordum.

— Nasıldı Güney? Üç tam gün kaldın, beklediğin kadar keyifli geçti mi?

— Kesinlikle. Az uyuduk, çok eğlendik. Kahkahanın bini bir para. Vur patlasın, çal oynasın. Adada eğlenmeyi çok iyi biliyorlar, dedi.

— Kuzey de öyle. Keyiflerine düşkünler. Hocanın terası her gece dolup taşıyor, dediğimde yine şeytan göründü gözüme.

—Sen tavla atıp yatmaktan başını alıp da terasa hiç çıkmadın o başka, deyince parazit yapma diye azarladım onu. 

— Adanın bütün halkı çok benziyor birbirine, diyordu Liz. Dillerini duymasan birbirinden ayıramazsın. Yine de bir türlü bitmiyor kavga.

— Birlikte barış içinde yaşasalar da diyeceksin ama dilin var mıyor, diye güldüm. Burayı Yunan toprağı yapmak için yıllarca çok can aldılar, çok kan döktüler, şimdi yine hazırlanıyorlar. Dindaşları arkalarında, silahlanıyorlar. 

—Doğru, tarih acılarla dolu. Hele burası. Devamlı kavga savaş. Hep kanamış kaynamış burası. O katliamlar ne yazık ki gerçektir; tamam da sizinkilerin sütten çıkmış ak kaşık olduğunu söyleyemezsin herhalde. Haklıyı haksızı ayırmak o kadar da kolay değil.

— Katliamlar gerçekse, kim sütten çıkmış ak kaşık kalır ki. O zaman kim haklı kim haksız diye sormak manalı mı? 

Daha fazla konuşmak istemiyordu sanki.

–Doğru. Güçlü olan haklıydı hep. Orman kanunu bu. Hukuk yok. Ama böyle mi sürmeli, o ayrı mesele.

—Elbette ayrı mesele, diyerek kestim sözünü. Hukuk saldırgana karşı direnme de haktır, kendini savunmak ise gayet insani bir refleks, öyle değil mi?

— Ben de buna itiraz edemem, dedi Liz. Keşke unutabilsek geçmişi, yani geçmişin düşmanlıklarını. Bizde de benzer şeyler çok yaşandı, mezhep farkı yüzünden ne çok kırdılar insanlar birbirlerini. Büyük açlık faciası ilk örneklerden… IRA son örneklerden, dedi.

Özeleştirisine katkı yapmak istedim.

— Haçlı seferlerini düşünsene. O barbarlık iki asır sürdü. Papa liderliğinde, adına kutsal savaş, dediler. İslam’ı yok etmek istediler.

— Haklısın, dedi Liz. Din savaşları bin yıl önce. Bence insanlık tarihinin en büyük çılgınlıklarından biri. 

—Bitmedi ki, bugün de kılık değiştirdi ama özü aynen devam ediyor, dedim. 

—Geçmişle ilgili dediklerine diyeceğim yok, Gerçeği görüp gelecek için ders çıkarmalı ama. Dinsel ve etnik farklılıklar yüzünden çok zulüm yaşandı. Böyle devam etmemeli, etmiyor da.

—Ediyor, dedim. Silahlanma yarışını hatırla, nükleer silahları, füzeleri… Bir kitlesel psikolojik savaş teknikleri geliştirdiler… Kültür emperyalizmi şimdi savaştan beter.

—Evet. İnsan barış kavramını ilk ne zaman düşündü acaba?

—Belki de hiçbir zaman, dedim. Barış zayıfın dilinde, güçlü olan savaşır.

Hiç kesmeden dinliyordu.

—Barış güvercini kurda kuşa yem olur hep Anitta. İnsanın tabiatında var savaş. Herkes kendi kimliğini çıkarını kutsal sayınca… Bir tek kendi yarasına ağlayınca… Başkasının acısını duymuyor.

— Senden duyduğum en manalı sözleri söyledin şimdi, Emin. Bugünkü en manalı davranışın ne oldu farkında mısın? 

Cevap vermedim, o devam etti.

—Limonata borcunu hatırladın, teşekkür ederim, diyerek güldü. 

Üstüne bir canlılık geldi.

— Çok incesin sen, dedim, yabana atılır şeyler, değil söylediklerin. Yerli yerine oturtmak ise kolay değil. 

Başını salladı, anlıyordu. Yüzlemiyordu. Sabırlıydı. Tıpkı Anitta.

— Beni çok zorlamadın, kırmadın. Sustun. Teşekkür ederim inceliğin için.

— Doğrusu oydu, dedi. Yargılamak yerine anlamaya çalışmak. Biraz haksızlık ettim. Seni kendine karşı tanıklık etmeye zorlamış oldum, yanlıştı.

İnce çok ince düşünüyordu. Karşındakinin gözünden bakmak, empati ve yine Anitta. Sordum.

— Peki, şimdi bu itiraf? Her itiraf gibi kişinin kendine karşı tanıklığı değil mi?

— Bir bakıma öyle. Gönüllü ise sorun değil. İtiraf edene huzur, karşındakine güven gelir. İtirafa zorlamak ise bir tür işkencedir. Ben o suçu işlemenin kıyısından döndüm cumartesi günü. O gün de, sonrasında da üzüldüm.

—Şimdi de ince ince işkence ediyor sana bu kadın, dedi şeytan.

—Hakkı var ama, deyip geçtim… 

Zaten zamanımız azdı, onunla konuşmak istediğim şeyler vardı aklımda. En önemlisi Anitta… Bir de onunla aramızda sır olan köpüklü türk kahvesi lafını etmişti Liz. Merakım üç gündür kemirip duruyordu beni.

— Anitta, diyerek başladığım anda içecekleri getirdi garson. Gecikme için özür diledi. Liz gülümseyerek limonatasından birkaç yudum aldı, ben ‘tekrar itiraf meselesine dönecek,’ diye tedirgin oldum.

— Anitta meselesi. Ne zaman soracaksın diye bekliyordum. Söz verdim, anlatayım, dediği sonra da köpüğü kıt kahvemden bir yudum almıştım.

—-Neden köpüklü bir kahve içmedin sen Liz? 

—Çünkü sen sormadan limonata ısmarladım. Yoksa köpüklü kahve içmeden edemem. Sabah öğlen akşam. Bizim evde gelenektir. Biz de sizin gibi bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır, deriz. Biliyor musun?

—Anitta da çok sever köpüklü kahveyi, dedim. O kırk bir yıl, der ama. Hadi ondan söz et bakalım.

—Adındaki iki harf kurdu bağlantıyı. Hatırladım. Belfast’ta bizim lisede benden dört sene kadar önde bir kız vardı, onun da adı “Anitta” idi. Okulda herkes tanırdı, özel bir tipti. Bir de az rastlanan bir soy adı vardı. Soy adının da ilginç bir hikayesi olduğunu yıllar sonra öğrendim. 

Anlamıştım. Büyük İrlanda açlığı ve Misaillidis’e kadar gidecekti hikâye. 

—Kızın soy adını hatırlayamadım. Konuştuğumuz günden beri de çok zorladım. Hatırlayamadım. 

—Hikâye nasıldı, onu anlat. 

Bildiğim hikâyeyi anlattı.

—Yüz elli yıl kadar önce Anadolu’da yaşamış bir romancının soy adıymış, öyle derlerdi. Soy adını hatırlasam, daha net konuşurum, ama değilim dediğinde sordum hemen. 

— Misalidis olabilir mi? 

— Bingo! diyerek o günkü gibi elini masaya vurdu ve bağırdı: Şimdi düğüm çözüldü işte.

Sonra sustu, gülümsemesi yavaş yavaş ciddileşti.

—Her şey yerli yerine oturdu sonunda. Dinle de anlatayım. Anitta’nın adı bizim okulda çok sık geçerdi. Çünkü farklıydı, bizim gibi değildi, Kitap kurdu, derlerdi ona.

—Sen de kitap böceğisin zaten, dedim, duymamış gibi devam etti. 

—O hem çok okurdu hem de dersleri, iyiydi. Ben iki kez sınıfta kaldım. O galiba derece ile bitirdi liseyi… Diyorum ya, özeldi. Popülerdi. Birkaç tartışma grubundaydı. Zaman zaman tartışma yıldızı diye de anılırdı. Erkek arkadaşı ondan da popülerdi. Bizim okulun futbol takımındaydı, sonra şehrin bir takımımda oynamaya başladı, İrlanda milli takımının yıldızlarından oldu. Daha sonra bir Dünya kupasında oynadı. Bir ara, resimleri daha sık çıktı gazetelerde.

Çarli’den söz ettiğin baştan anlamıştım. Onun eski bir futbolcu olduğunu, sakatlanınca futbol hayatının erken bittiğini biliyordum. Emin olmak için sordum.

—O da sizin lisede miydi?

—Evet ama, sanırım benden de beterdi dersleri, çift dikiş öğrencisiydi, liseyi bitirdiyse zor bela bitirmiştir.

—Hem okul hem futbol; o yaşta onca şöhret, şaşırtır insanı, deyip ekledim: Bir de hayranları …

—Aynen öyle. Çapkın, der geçerdik. Onunki çapkınlıktan fazlaydı. Önüne gelenle de yatardı, peşinden koşanla da. Sonra da öyle sürdü gitti. 

–Peki Anitta ondan hiç ayrılmadı mı?

 Bu sorumu bekliyormuş gibi güldü.

— Hiç aldırmaz, bilmezlikten gelirmiş. Şimdi düşünüyorum, daha o yaşta, o işlerde de bizden çok mantıklıymış. Oh Çarli, der sorun etmezmiş. Onu yakından tanıyanlar hep dalga geçerlerdi onunla. Yani elbette yokluğunda.

—Bizden mantıklıydı derken?

—O kadar şöhretli bir oğlanda hele o yaşta sadakat tabii ki olmazdı… Çölü baştan sona vaha sanmak kadar aptalca olurdu. Biz aptaldık. O değildi. Bunu o yaşlarda fark etmek…

Devam edemedi Liz, bir anda martıların cayırtısı tuttu limanı. İkimiz de birkaç martının kıyıdaki balık paylaşım kavgasını seyrettik bir süre. O arada saatine baktı.

—Aradan on yirmi yola yalın zaman geçti, ancak şimdi görüyorum: kızda müthiş bir duygusal zekâ varmış meğer. Biz çaylaklar onu anlamıyorduk. Biraz da sen anlatsana, diyerek sordu.

—Sen nerden tanıdın onu?

–Paris’ten, dedim. Üniversiteden…

Dahasını anlatmayı istemedim.

—Evet, onu da duydum, Sorbonne’dan burs almış, dediler. Çok güzel okudu, hakkıydı. Bir ara Çarli’den boşandı diye de duydum mı yoksa uyduruyor muyum, emin değilim, dedi.

—Evliler mi bilmem, Söylemiştim, geçen ay oradaydım, birlikteler. 

— On yıldan çok olmuş senle tanışalı, Çarli ile ilişkisi de senle bağı da sürüyor, müthiş bir duygusal zekâ diyorum, başka bir şey demiyorum.

Onun ne çektiğini bir de bana sor diye güldüm içimden, o göz ucuyla saatine baktı.

—Bir saat dedim, iki saati olacak… Bizimkiler kesecek beni.

Kalkmak üzereydi, aklıma takılmış o soruyu sordum.

— Bu kadar ayrıntıyı, dedim, o kadar zamandan sonra nasıl hatırlıyorsun?

—Çok azı görüp bildiklerim, dedi. Bana anlatılmış şeyler bunlar. Dedikodu, evrensel bir ağ. Şaka bir yana. Geçtiği yerde izi kalır Anitta’nın, dedi, kalkarken ekledi.

—Başka bir sebebi daha var aslında, onun soy adı da  ok özel yapar onu.

Tam ayrılacakken yeni bir sayfa açılıyordu.

—O neydi, anlatsana gitmeden.

—Onun ataları ile benimkiler aynı kaderi paylaşmış.

—Nasıl yani, dedim, önce cevap vermedi.

—Uzun bir hikâye ama kısa tutmak zorundayım.

 

—Anlat lütfen, kısa da olsa anlat, dedim.

—İrlanda’nın o büyük kıtlık günleri, hep anlatılır bize.  Milli felaketimiz. Tarlalar kararmış, patatesler toprağın altında çürümüş. İnsanlar açlıktan birbirini gömer hâle gelmiş.

—-Bir insanlık faciası, bilirim, dedim, Anitta’nın Sorbonne’da yaptığı müthiş sunumu hatırladım.

—O berbat günlerde işte, güzel bir haber şimşek hızıyla her yana yayılmış. Doğudan patates yüklü gemiler geliyormuş, Osmanlı gemileri.

—Bunu da biliyorum, gerçektir, dedim. 

Bir an durdu, sesi yumuşadı.

—Bilmediğim bir şey öğreneceksin şimdi. Anitta ile ortak geçmişimiz ta o zamandan o gemilerden gelir bizim.

—Anlayamadım, dedim.

O gemilerden birinde daha sonra dedesinin babası olacak esmer bir genç de varmış, Türkçeden başka dil bilmezmiş. Gemiler dönmüş, o kalmış. Anitta’nın atalarından biri de aynı gemideymiş.

 

Güldü, arkasını dönüp yürüdü.

— Yarın görüşüyoruz, değil mi diye bağırdım.

Durdu, gözlerini yumup birkaç saniye düşündü. 

— Söz sözdür. Dükkân saat beşte kapanır, yarım saat sonra orada buluşur, vedalaşırız, dedi.

11a. ADADA BERGAMOT KOKULU VEDA

Girne’den otele döndüğümde güneş batıyordu. İsveçliyi balkonda, Hocayı kapıda bekler buldum. O benden umudu kesmiş gibi sadece belli belirsiz el salladı. Hoca nereye gittiğimi sormadı; bence biliyordu. Makul bir sebep bulma zahmetine sokmadı beni. Rollerini ezberlemiş iki figürandık sanki, öyle konuştuk.

— Biraz dolaşayım, dedin herhalde.

— Evet hocam, canım hava almak istedi. Limana gittim. Yarın son günüm, biliyorsun.

— Hayırlısı, diyelim. Serin olur akşama doğru oralar, tam yürüyüş havası. Sana güzel bir haberim var.

Anitta mı aramıştı yoksa? Kötü bir şey mi olmuştu Belfast’ta? Kötü bir şey olsa, güzel haber demezdi hoca.

— Mesela Çarli ölse kötü görünürdü ama senin için epeyce güzel bir haber olurdu. Değil mi?

— Hiç de göründüğü gibi değil, ruhsuz herif, dedim şeytana, Anitta karalar bağlardı yıllarca, düğüm kendiliğinden çözülmüş olunca bebek işi aciliyet kazanırdı. İkisi de güzel olmazdı…

Renk vermeden hocaya baktım.

— Hayırdır inşallah, dedim.

— Müsteşar yarın elçilikte bekliyor seni. Sekreteri haber verdi.

Şaşırdım doğrusu.

— Tam da gideceğim gün. Öyle mi?

— Olsun. Senin iş olacak gibi. Saat dörtte orada. İstanbul uçağı gece. Nasılsa yetişirsin.

—Ceket giyip kravat takmam gerekecek. Kravat var yanımda, ama ceket, dediğimde şeytan fısıldadı.

— Tıraş sabunu ile fırça yerine iyi ki de ipek çorapla kravat almışsın yanına Emin, çok da iyi etmişsin.

Sanki tedbirli olmak suçmuş gibi gene iğneliyordu herif beni. Elçilikte iş görüşmesine yaka paça dağınık mı gidecektim!

— Ama ceket…

— Uydururuz sana bir ceket Hocam dedi, o iş kolay.

Usta bir terziymiş gibi kalıbıma şöyle bir baktı:

— 54 uyar sana, ben birkaç 56 getirteyim. Bol dursa da mevsim yaz, problem olmaz. Ne renk istersin ceketi?

Hoca damat giydirir gibi sevinçliydi. Turuncu, diyecek oldum. Altına mavi gömlekle, lacivert pantolonumu giyerdim.

— Fark etmez, dedim ona.

— Öyle deme, çok fark eder hocam. Şeytan ayrıntıda gizlidir.

— Bence şeytan artık her yerde, gizlendiği yok.

— Sen de haklısın hocam, dedi ve bir an düşündü.

Aklından her ne geçtiyse:

— Sen odana çık şimdi, duşunu al, biraz da dinlen, dedi; bir saat sonra terasta buluşur hem yemek yer hem her şeyi ayarlarız.

Beş benzer yemeğinden dilim yanmıştı. Boş yere sormuş bulundum.

— Baş başa, değil mi?

— Elbette, ikimizin arasında. Her şey ve her zaman.

Odama çıktım, duştan sonra aklıma geldi. İsveçliye bir selamı bile çok görmüştüm. Onu uzakta tutmanın bir yolunu bulmam şarttı. Aradım onu. Zil iki kez bile çalmadan karşımdaydı, selamlam fırsatı vermedi, heyecanla sordu.

— Geliyor musun? Yoksa ben mi geleyim?

— Artık ikisi de olmaz dedim. Her şey Stockholm’e kaldı, Doktor yasakladı.

— Doktorla ne alakan var senin?

Bitik bir sesle anlattım hikâyemi. Karantinadaydım. Ağır ishal, terleme, kaşıntı, halsizlik; adını hiç duymadığım bir bulaşıcı hastalık. İlaç gönderecekti doktor bana. Yarın akşama doğru muayene için gelecek, karantinaya devam ederse birkaç gün daha burada kalacaktım. Hemen inandı, çok da üzüldü.

— Ben de bavulumu hazırladım, iki saat sonra alanda olacağım, taksi yoldaymış.

Ona telefon numaramı yazdırdım. Sanki dünyayı bağışlamışım gibi sevindi. Övgülerle teşekkürler teşekkürleri tekrarladık. Stockholm’de görüşmek üzere vedalaştık. Üstümden bir dağ kalkmıştı sanki. Körün istediği bir göz Allah verir iki göz hesabı. İsveçli burada olamayacaktı. Allah’ıma şükrettim.

Yarın Liz vardı. Elçilikteki görüşme uzun sürerse, nasıl yetişecektim ona? Duruma bakacaktım artık.

— Onları düşünmeyi bırak da görüşmeye odaklan sen, dedi şeytan. Elçilikte ne diyeceklerini bilmiyorsun, söz sana düştüğünde ne diyeceksin, onu düşün.

Çoktan düşünmüştüm: Ülkeme hizmet etmek hem bir zevk hem kutsal bir görev benim için, demeliydim ki bu gerçekti. Milli hasletlerle günün teknolojik gereklerini bütünleştiren yurtsever gençlik yaratmak gerekiyor, demek de yerinde olurdu. Bu da uydurma sayılmazdı.

Türk milli eğitiminin hedeflerine göre ilerleyeceğiz, demeliydim, ama onları öğrenip unutalı çok zaman geçmişti. Bu lafın ise altı boş, üstü gayet cilalıydı. İşe yarardı.

— Meğer hazırmışsın, dedi şeytan yine dalga havasında. Duruma uygun vaziyet almakta zaten ustasın sen evvel Allah.

Ben tırmalayıp duran yeni sorular çıktı başıma: Peki, iş gerçekleşirse Anitta ne olacaktı? Hele bir de Çarli çıkarsa üçgenden? Gonca bebek kanla göz yaşına boğulup duran bu adada mı doğacaktı?

— Nasılsa bir yol bulursun sen Emin. Şimdiden sıkma canını.

Şeytan doğru söylüyordu. İster istemez öyle olacaktı artık, dedim, balkona çıktım, denizden serin bir rüzgâr esiyordu. Portakal çiçeği kokusunu kokuyordu, güzelce içime çektim. Yorgundum biraz, ayaklarımı uzatıp balkon korkuluklarına dayadım, Dahl okumaya başladım. İsveçliyi taksi beklerken gördüm, ortalık müsaitti, o binerken usulca el salladım, o başıyla karşılık verdi. Biraz sonra yatağa uzandım, uyumuşum.

Uyandığımda kapı vuruluyordu. Karşımda İsveçliyi bulacak olsam da açmaktan başka çarem yoktu, bizim güleç garsonu görünce rahat bir nefes aldım.

Birkaç dakika sonra terastaydım. Hoca denize bakan iki kişilik masadaydı.

— Yine korkuttun beni hocam, dedi.

— Keşke yemeğini yeseydin, dedim. Çok özür dilerim. Uyuyup kalmışım, güneş çarptı beni herhalde. Çok da yürüyünce. Derin uyumuşum.

— Hem de iki saate yakın. Afiyet olsun.

Çok acıkmış, fena susamıştım. Su hemen geldi, yemeği beklerken:

— Cekete gerek yok, kravata da dedi Hoca. “Formalite gereksiz, günlük kıyafet en uygunu, plaj kılığı olmasın yeter,” dediler.

Biraz düşündüm, bir deneme gibi geldi bana.

— Hayır, dedim, ben ülkemin elçiliğine günlük giysilerle gitmem. Benim lacivert pantolonun üstüne beyaz gömlek giyerim.

— Helal olsun. Ben de olsam öyle yapardım. Devlet kapısına gidiyorsun, hürmette cömertlik yaraşır bize, dedi.

Yerden göğe haklıydı. Salata nefis, yemekler son derece lezzetliydi. Bol köpüklü kahve terastan aldı beni, Anitta ile köpüklü kahve günlerimize götürdü, ardından Liz geldi aklıma. O da köpüklü kahve demişti. Sahi, ona ne diyecektim yarın? Buraya taşınma ihtimalim artmıştı, onunla bağımı beslemeliydim.

— Yarın ben seni götüreyim Elçiliğe, diyordu o sırada Hoca. Dönüşü de beraber yaparız.

— Zahmet etme sen, diye itiraz edecek oldum.

— Ağzını bile açma. Böyle hayırlı işte bizim de tuzumuz olsun, izin ver lütfen. Anca beraber kanca beraber, hocam.

Aklım Liz’le Anitta’daydı. Yeni bir perde açılıyordu.

— Çok seviniyorum Hocam, diye devam etti. Burada yanımızda olacaksın, dostluk edeceğiz. Milletimize memleketimize hizmet edeceğiz. Lafı mı olur bu kadarlık şeyin?

Teşekkür ettim. Nar ekşili hellim peynirli mevsim salatası, domatesin müthiş tadını alıyordum, bir yudum ayran da içince kendime gelmeye başlamıştım.

Hoca o büyük adımı attı.

Otelde her zaman misafiri olmanı da rica ediyordu. Başka bir yerde hele bir evde kalmak aklımdan bile geçirmemeliydim.

— Adada olduğun sürece oteli senin bil, deyince fark ettim.

Hoca adeta başka bir adam olup çıkmıştı.

— Tereddüde hiç mahal yok, diyerek üsteledi, burası çok daha güvenli. Bizim konuğumuz olursun, bize onur verirsin, başka yeri aklından bile geçirme. Kırılırım valla, derken yalvarır gibiydi. 

— Elbette, kalırım Hocam, dedim. Başka yer olmaz, ama ücreti karşılığında. Başka türlüsünü kabul edemem. Hiç ısrar etme.

— Beni incittin şimdi hocam, paranın aramızda lafı mı olur?

Yüzü gerçekten kızmış gibi asıldı, içini çekti.

— Para konuşmayalım şu andan itibaren aramızda, çok rica ediyorum, hiçbir zaman.  Vatanımızdan uzakta, kanlı bir mücadelenin içinde, para konuşmak bize hiç düşmez, dedi dirseğini masaya dayayıp elini yüzüne koydu.

Öfkesini yatıştırmak zorundaydım.

— Bakarız, dedim. Hele bir teklif etsinler, şartları belli olsun, zamanımız var daha.

— Geç olsun da güç olmasın, derim ama bana sorarsan bu noktadan sonra dönüş olmaz, dedi.

O emindi. Ben değildim. Zaman gerekecekti, bu kesindi. Belfast düğümünü nasıl çözecektik? Anitta yalnız kalmayı isteyecek miydi? O gelmeye razı olursa, Elçilik onunla evlenmeme, hele burada yaşamama ne diyecekti? 

Hem yabancıydı hem Atina bağlantısı vardı. Bir de Gonca bebek meselesi. O nasıl hallolacaktı? Anitta benden umuyordu, o kırkındaydı neredeyse, ben ellime merdiven dayamıştım. Ya bebek sakat doğarsa ya sorunlu bir gebelik yaşarsa. 

—Ya o ya da sen veya ikiniz birden Gonca bebeğe tutkuyla bağlanırsa… Ya yaşamazsa benek? Korkunç olur, öyle mi?  

Savdım başımdan şeytanı. 

— Zaman alır, buraya kalıcı gelmem çok zaman alır diye tekrarladım. Her şey yolunda gitse bile okuldan ayrılmam, buraya taşınmam yıl sonunu bulur Hocam. Şimdi doğmamış çocuğa don biçmeyelim.

— Çocuk bence doğdu, damatlığını yaptırıyoruz Emin Hocam.

Öyle keyifliydi görev alacak bendim ama gerdeğe o girecekti sanki. Şeytan ne derdi bu işe, diye düşününce, kulağıma geldi sesi:

— Bekle de gör, sakin ol ama hatırla: Sana Kıbrıs’ta tatil önerip bu otele yönlendiren kimdi? Karamanlı mıydı o da?

Evet, Süleyman. Hocayla çok eskiden gelen dostlukları var. Ona küçük bir hediye yollamıştı. Kafam karıştı biraz, ama nihayetinde bizimkilerdi bunlar ve görevlerini yapıyorlardı, kafa takacak bir şey yoktu.

— Kıbrıs’ta görev meselesini sana ilk açan da Süleyman değil miydi? Oradaki elçiye önermişti, konu öyle gündeme gelmişti, hatırlıyorsun değil mi?

Kurnazlık desen bu kadar yüksek düzeyde seyrederdi benim şeytanda, bir anda her şeyi bağlamıştı birbirine.

O sırada Hoca atanmamdan sonraki süreçle ilgili şeylerden söz ediyordu, dinleyemedim. Uykum vardı.

 Kalktım, beni odama uğurlarken:

— Yarın seni ben götürürüm hocam Elçiliğe. Taksi ayarlamana lüzum yok.

İtiraz etmek yerine iyi geceler diledim. Odama inerken düşünüyordum: Adeta sakız olup yapışmıştı üstüme, buna bir diyeceğim yoktu da elçilikteki görüşmeden sonra onu hangi bahaneyle ekip Liz’le görüşecektim ben?

— Dertlendiğin şeye bak yahu. Hoca Liz’i zaten biliyor, onu otele götürsen adam madalya takar sana. Yorma kafanı bu kadar azizim. Her şey olacağına varır, yeter ki su aksın, sen yolunu bulursun.

Şeytan da çözümü bulurdu.

11b. KIBRISTA BİR EĞİTİM ADAMI

Ertesi gün Hoca bana elçiliğin kapısını gösterip arabasını iki sokak arkaya park etti, beni bekleyeceği kafede bir de çay ikram etti. Bütün esnaf, turistler, çocuklar hepsi birden bana bakıyor gibi geldi. O duygudan bir an önce kurtulma telaşıyla biraz hızlı yürüdüm. Beş kala güvenliğe yaklaştım, adımı sordular, söyledim. 

Kapı açıldı, ak saçlı bir sivil görevli çıktı karşıma.

— Müsteşar Bey bekliyor sizi Emin hocam, derken nezaketine bittim adamın.

Müsteşar da odasının kapısında, ellerini kucaklar gibi açarak karşıladı beni. 

— Hoş geldiniz sayın hocam, elçiliğimize şeref verdiniz, dedi.

Müsteşarın odası serindi. Kalın kadife perdeler yarı kapalıydı, hafif bir kahve kokusu vardı. Tatilimden memnun kalıp kalmadığımı sorarak başladı.

— Cennet gibi bir yer burası. Memnun olmamak mümkün mü?

— Ada güzeldir. Başkent oteli adanın incisidir zaten. Çok severim ben orayı, yemekleri de harikadır.

— Hoca ise bence mücevher, diyerek girdim araya.

— Hakikaten öyledir, çok da konuksever.

— Tam bir yurtsever, diye destekledim.

— Onun da sizin hasletlerinize hayran olduğunu biliyorum.

— Sağ olsun, var olsun efendim, dedim, nihayetinde bizim geleneksel hasletlerimiz. Milli şuurdan nasiplenmiş her vatandaşımızda var, ama zamanla eriyor ne yazık ki.

Sohbet rahatlatmıştı beni.

Müsteşar gençti, çok da dinç. 

Müsteşar deyince, kapıdan buraya kadar bana refakat eden görevli gibi, yaşlı başlı birini beklemiştim. Sıcak sohbetin ardından tatlı tatlı anlatmaya başladı. 

Ada Rumlar yüzünden soydaşlarımız için cehenneme dönmüş bir cennetti, EOKA’nın binlerce soydaşımızı katlettiğini, bizim şanlı barış harekâtımızın adaya huzur getirdiğini söylerken tam yeri geldi.

— Barış için ordu ve millet olarak büyük bedeller ödedik, dedim. Şehit pilotumuz Cengiz Topel canıyla ödedi. Rumların onun uçağını düşürdükten sonra yaptıkları işkenceyi yazdı bütün gazeteler o zaman. İnsanlar bu kadar mı acımasız olur, diye düşünüyor insan.

— İnsanın galiba aptallığını da acımasızlığının da sınırı yok hocam, dedi, sonra da birlikte rahmet okuduk şehidimize.

— Şekersiz kahve ikram edeceğim size izniniz olursa, dedi. Başka bir şey emredersiniz.

Biraz kararsız kaldığımı fark etti tabi.

— Bizim kahvemiz özeldir, denemenizi isterim, dedi.

Başımla onayladım, zile bastı, alımlı bir kız girdi içeri.

— İki sade kahve yapın benle hocama dedi, hocam çok özel bir misafirim. Ona göre. Mutlaka bol köpüklü, deyince içim de zihnimde karıştı. Kız çıkar çıkmaz geri döndü, mahcup bir ifadeyle sordu.

— Katkılı olacak değil mi?

— Özel misafirim dedim ya Münevver Hanım, derken Müsteşarın sesi yükseldi. Yirmi dakika sonra getir, kimse girmesin içeri, dedi.

Susamıştım. Su rica ettim.

— Efendim, yakın zamanda sık sık sohbet edecek çok zaman buluruz inşallah, diyelim ve izninizle şimdi konumuza gelelim.

Gözlüğünü taktı, sümenin üstüne birbirine iliştirilmiş birkaç yazıyı koydu önüne.

— Atanmanız için yapılması gerekli işlemler merkez tarafından tamamlanmış durumda, dedi. Bunu size resmen bildirme görevini şimdi burada yerine getirmekten hem zevk hem de onur duymaktayım.

Gelenek olduğu üzere karşılık verdim.

— Estağfurullah efendim, o şeref bize ait.

— Göreviniz iki veya üç katmanlı. Öncelikle eğitim konusu var, oradan başlayalım. Buranın insan gücü konusunda çok ciddi bir açığı var, dedi. Vatan ve millet şuurundan habersiz bir nesil geliyor. Rumlar öyle değil. Çalışıyorlar, çok ama çok yoğun çalışıyorlar, biz ise…

— Biz de vatanına bağlı, dinine, kültürüne saygılı, yabancı cereyanlara kapalı bir nesil yetiştirmeliyiz, dedim.

— Tebrik ediyorum, hedef budur. Makam bu işi bilgiyle götürecek sizin gibi bir uzmanı epeydir arıyor. Sol cereyanlara kapılmış aydından geçilmiyor memlekette. Sizi aylar önce Beyefendiye yakın bir akrabanız önermiş. Çok saygıdeğer bir iş adamı, aynı zamanda Beyefendinin yakın çalışma arkadaşı ve özel müşaviri.

— Amcam olur, dedim yutkunarak.

—Uzaktan amcam olur demedin bu kez, diye alay etti şeytan, ben önümdeki bardağa uzandım hemen.

 Midemden aşağı susuz gitmezdi bu haber.

— Görevinizin bu yanı için iki yol var, buranın milli eğitim bakanına danışman olarak da atanabilirsiniz, üniversitenin eğitim bilimleri bölümüne dekan olarak da. Açıkça söyleyeyim, her iki durumda da asli statünüz değişmeyecek. Diplomatik statüde olacaksınız, kırmızı pasaportunuzu size en kısa zamanda sunarız. Özlük haklarınız her hal ve şartta bakanlığımızda sağlanacak.

Tepkime bakıyordu, çekimser görünmemeye çalıştım.

— Nasıl uygun görürseniz, dedim. İkisi de çok iyi düşünülmüş.

— İkisi bir arada olsun derseniz, o da mümkün. Karar sizin. Hemen karar vermek zorunda da değilsiniz.

— Anladım, dedim ve bir yudum daha su içtim.

— Yapacağınız temaslar ve projelerle ilgili her türlü bilgiyi ister yazılı ister sözlü olarak, uygun göreceğiniz her zaman bize iletebilirsiniz.

— En iyisi, düzenli aralıklarla mesela üç ayda bir rapor sunmak olur, sanırım, dedim.

— Mükemmel olur, diyerek karşıladı önerimi, şaşırmış gibiydi. Deneyimli uzmanın yaklaşımı bir başka oluyor efendim, dedi. İhtiyaç duyduğunuz her konuda buradayız, yanınızdayız. Zevkle, şevkle, her zaman.

Candan yürekten teşekkür ettim, ikinci ya da üçüncü katman neydi acaba.

— İkinci konuyu kısaca ileteyim size. Amcanızın yönetimindeki bölümün sizden bazı araştırma istekleri olacak. Talimatlar oradan size doğrudan gelecek. O çalışmalar bütünüyle sizinle o bölüm arasında.. Bize bile bilgi vermeniz gerekmeyecek. Yarın Ankara’da olacaksınız, ön bilgileri oradaki toplantıda alırsınız, dediğimde sarsıldım.

— Aaa öyle mi? Yarın gece yarısından sonra Stockholm’de olacağımı düşünüyordum oysa ben, dediğim anda gereksiz bir laf ettiğimi fark ettim.

— Bize dün öğlen iletilen talimat ne yazık ki böyle Hocam. Görünüşe bakılırsa, bir aciliyet var Ankara’da. Yoksa daha esnek bir zaman öngörülürdü. Biz önlem olarak bu akşamki uçuşunuzu iptal ettirdik. Yarın sabah uçağında rezervasyonunuzu yaptırdık. Uygun değilse o bölümle hemen iletişim kurar, erteleme önerinizi sunar, yeni bir talimat beklediğimizi bildiririz efendim.

— Siz ne önerirsiniz?

— Doğrusu size kalmış. Aşırı acil bir konunuz yoksa, ya da Stokholme bir erteleme önermek size uygun gelmezse, mazeret bildiririz. Değilse ilk görüşmeyi ertelemek pek de şık durmaz, diye düşünüyorum.

Gayet net düşünüyordu, çok da açık ifade ediyordu.

— Toplantı saatiniz saat 12:00. Bir görevli sizi alır Esenboğa’dan. Toplantıya götürür. Akşam uçabilirsiniz Stockholm’e.

— Çok güzel, dedim. Yarın akşam için bana Ankara’dan Stockholm rezervasyonu yaptırılsın o zaman. Bu bilgiyi bölüme iletirseniz, gerisini Ankara’da hallederiz, dedim.

Güldü Müsteşar.

— Çözüme ulaşmakta hayret verici derecede hızlı olduğunuzu herhalde gören de söyleyen de çok olmuştur, hocam.

Son derece incelikli bu övgüye aynı türde karşılık yakışırdı.

— Sizin kadar hızlı gören hiç olmadı sayın müsteşarım, dedim.

— Teşekkür ederim, dedi. Sizinle tanışmaktan mutluyum, öğrenciniz olma duygusu edindim. Kahveleriniz gelmek üzere, son olarak bir noktayı paylaşayım sizinle: Elbette bilirsiniz, Devlet işlerinde gizlilik büyük ölçüde esastır, Dış ilişkilerde ise her bilgi sır sayılır. Oyuna gelmemek şarttır.

Kelimelere hâkim olmakla iyi diplomat olmak arasındaki ilişkinin bu kadar sıkı olduğunu ilk kez düşündüm.

— Mesaj alınmıştır, dedim sadece.

— O zaman artık köpüklü kahve zamanıdır, Münevver Hanım kahvesini cezbeye koymuş, katkı da eklemiş olmalı ki kokusunu alıyorum ben, dedi.

Odaya ferah bir limon kokusu ile birlikte kahve kokusu yayıldı. Hiç bilmediğim gayet ferahlatıcı bir bileşimdi bu. Biraz sonra kahvelerimiz geldi. Lezzeti de inanılmaz ölçüde kişilikli geldi bana.

Doğrusu iyice daralmıştım, koku çok ferahlattı beni. Berbat şekilde rahatlama ihtiyacı duyuyordum, genç müsteşar bunu nasıl bilmiş, zamanlamayı nasıl o kadar ustaca yapabilmişti?

Yığınla başka şeyle birlikte bunu da merak ederek çıktım binadan. Hoca kafedeydi, Liz’e olsa olsa beş dakika geç kalacaktım, o kadar. 

—Girne limanına yürüyelim, dedi.

— Otele doğru gidelim, dedim. İstersen yemekten sonra geliriz.

— Akşam yolcusun ya hocam?

Hoca görüşme sonucunu sanki merak etmiyordu. Etse de sormuyordu.

— Bu gece de buradayım, ama her şey yolunda.

— Ne kadar yolunda?

— Bu akşam gitmiyorum, dedim ya. Yarın sabah uçağı ile Ankara yolcusuyum, talimat almaya gidiyorum. O kadar yolunda yani.

— Şahane. Bundan iyisi Şam’da kaysı Emin hocam. Ben daireni hazırlatırım yarından itibaren. Terasın altındaki katta iki odalı bir dairemiz var. Hem de mutfaklı. Biraz yenileme ister, birkaç günde yaptırırım ben.

— Acelesi yok be hocam, hâle yola koymam gereken sürüyle ufak tefek işim var. Muhtemelen yıl sonunu bulur benim gelişim.

— Olsun da öyle olsun be hocam, hiç zorlama kendini, derken kitapçı dükkânına yaklaşıyorduk.

— Beni dükkânın orada bırak hocam, dedim. Kitapçıya uğrayayım, biraz açılırım, ama çok sürmez.

 Yemekte otelde olurum ben.

Hoca ilk kez başını sallamakla yetindi. İndim araçtan. Yavaş yavaş uzaklaştı hoca. Liz vitrinin önünde yalnızdı. Mavi beyaz giyinmişti yine. Dükkân açıktı daha. Oysa beşte kapanır, demişti.

Çok sıcak karşıladı. Selamlaştık, sarılıp öpüştük.

— Bu akşam yolcusun ve bu saatte zaman ayırıp tam da söz verdiğin zamanda buradasın. Çok teşekkür ederim Emin.

— Benim için değerlisin Liz, dedim. Fikir ayrılığı dostluğa neden engel olsun ki. Hatalar da yanlış anlamalar da olmasın hem seni görmeye hem de bunu söylemeye geldim ben. Hakkını helal et.

— Neler de söylüyorsun Emin, hemen kaçacaksın gibi.

Ayaküstü vedalaşırız demişti, artık o havada değildi.

— Yooo, senden kaçılır mı hiç, dedim, tatlı tatlı güldü.

 Daha Belfast’ta buluşacağız biz.

— Umarım, dedi. Çok isterim. Anitta’yı görmeyi, onunla sohbet etme fırsatı da bulmayı. Hadi içeri geçelim, dedi.

Dükkâna girdik. Beş gün öncesi canlandı gözümde. Nasıl dopdolu bir gündü tanrım. Neler hayal etmiştim burada. Nerelere gidip dönmüştüm. 

— Ama insan kendi aklınca planlar yaparken tanrı yukarıda onun saflığına gülümsermiş, dedi…

— Öyledir gerçekten, derken o masanın üstündeki ince belli çay bardaklarını gördüm. Babası bildiğim o neşeli adam önündeki küçük bir semaverle uğraşıyordu.

— Bob’la tanışmanızı istedim.

Gelip elimi sıktı Bob. Tanıştığıma memnun oldum faslı hızlı geçti. Bob başladı söze:

— Gördük birbirimizi.. Hem de iki kez, selamlaştık, konuştuk da. Öyle değil mi? Ama resmi tanışma bugüne kısmetmiş.

Candan bir adam, dedim kendi kendime.

— Dünden beri epeyce dedikodunu da yaptık Liz’le. Beş çayımızı içmedik, sana veda çayı hazırladık. Bizimle bir bardak çay içecek kadar zamanın vardır umarım.

Tuhaf bir şeyler oluyordu, Adam babasıysa büsbütün tuhaf bir şeyler diye kalbim çarpmaya başladı. 

— Elbette var zamanım, dedim ve oturdum.

Liz yanımdaki iskemleye ilişti, Bob kalkıp kapıya gitti, kilitleyip geldi. Semaverin kapağını kaldırıp kaynayan suyun fokurtusunu dinletti bize. Çayın kokusu yayıldı.

—Bu nefis koku bergamot, değil mi?

—Ta kendisi, diye cevap verirken gözlerinde hafif bir şaşkınlık gördüm.

— Herkes tanımaz Emin, diyerek gülümsedi. Berekettir, asalettir, sağlıktır. Her neye katılsa onu bir üst seviyeye çıkartır.

—Sana çay hazırlarken Bob bergamot katmayı akıl etti, yaptığımız bir şey değil. Bundan sonra sanırım hep katarız, değil mi Bob. 

—Elbette, hem de zevkle. Bu arada… Beş dakikaya hazır çayımız, dedi, ellerini keyifle ovuşturdu.

Böyle bir güzelliği bir daha ne zaman yaşardım ben acaba?

— Çok duygulandım, dedim. Ne kadar ince düşünceli ne kadar kibarsınız. 

Epeyce sıradan bir iltifat cümlesine iki birden neden güldü, önce anlayamadım.

— Size borcumuz çok büyük Emin, dedi Bob. Bu veda çayını düzenlemeye dün gece karar verdik. Sana çok minnettarız, bunu bilmeni istedik.

Şaşırmıştım, ne oluyordu? Gülümsemeye  çalışıyor, sadece izliyordum. Bu durumda da en iyisi susmaktı. 

— Sen anlatsana tatlım, dedi Bob. 

— Bob’la epeydir birlikteyiz biz.

—A ha, dedi şeytan. Bozuntuya verme sakın.

— Ne güzel, dedim, sesime sevinç katmaya çalışarak ekledim: Çok ama çok memnun oldum buna.

— Uzun zamandır çok düzeyli güzel bir ilişkimiz var, flörtle başladı, evrildi, dostluk oluştu, adını koymaya gerek duymadık hiç. 

— Çok ilginç, dedim ama sesim soğuk çıktı.

— Adını koyamamıştık, ama seninle tanıştığım gün içimde bir şeyler kıpırdadı. Turunç ağacının altındaki sohbette Anitta’yı anmamızla birlikte… O isim bende yığınla farkındalığı tetikledi. 

Bob gururla bakıyordu ona. Çayları koyarken demi uygun mu diye işaretle sordu bana, başımla onayladım.

Liz Anittanjn adını duyduktan sonrasını anlatıyordu.

— Çok zorlu, karmaşık bir süreçti. Kaybetmekten, vazgeçmekten korktum. Düşündükçe anladım ki, o kıpırtı Anitta ile farkındalığa sonra uyanışa dönüştü. Bob’la paylaştım bütün hislerimi. Apaçık ve tamamen sansürsüz olarak.

— İtirafların kadını olduğu ilk günden belliydi, diyerek yine pay çıkardı kendine şeytan, duymazlıktan geldim.

— Anlayacağın epey dedikodunu yaptık son günlerde Emin, dedi Bob.

— Memnun oldum, çok memnun oldum. İyi ki yapmışsınız.

— Her şeyle yüzleştik, ama her şeyle, dedi Liz, iki gece sabaha kadar konuşunca…

— On yıldır yaşadığımız şeyin aşk olduğunu anlamamız için seni beklemişiz sanki. Sen geldin, her şey yerli yerine oturdu. Liz’le konuştukça fark ettik sonunda, bizim gerçeğimiz buymuş.

Liz başını hafifçe eğdi, vitrinin önünde karşıladığından beri elinde tuttuğu ince kitabı göğsüne bastırdı.

— Seni hiç unutmayacağız Emin, dedi.

— Gülsen mi ağlasan mı şimdi, diye sordu şeytan. Binlerce bölümlük oyunun kaçıncı perdesindeyiz dersin Emin?

Bence yönetmen de bilmiyordu bunu. 

Liz bir kez daha haklıydı. İnsan plan yaparken hayat nerelere devinir, hayal bile edemezsin.

Liz bakıp sımsıcak gülümsedi, kitabı uzattı.

— Kitap senin için, diyerek kitabı uzattı, okursun, çok seveceğini düşündüm, dedi. İçindeki zarfta nikâha davet yazısı var, Anitta’ya. Ona da minnettarım; varlığından, hayatından sayende çok destek aldım.

— Üç hafta içinde Belfast’ta olurum. Biz de orada sizin dedikodunuzu yaparız, böylece ödeşiriz, dedim.

— Çarli, dedi Liz yutkunarak, bilmez beni. Yine de iyi dileklerle onu andığımızı söylemende sakınca yok.

— Belki, yeri gelirse.

— Nikâh Temmuz’da, Anitta ile gelin lütfen, gelirseniz biraz daha Çarli dedikodusu yaparız senle.

Şoktan şoka giriyordum. Çayımı tazelemeyi önerdi Bob. Yerine bir bardak soğuk su istedim. Suyu içtikten sonra zengin kalkışı yaptım.

— Mutlu olun, dedim sesime coşku katarak. Çok ama çok hak ediyorsunuz her tür mutluluğu. Sizleri tanımak bizim hayatımızı da güzelleştirecek.

Bob başını salladı, gözleri nemlendi.

— Olacağız. Sen de ol, dedi ikisi birden. 

—Nikaha gelin mutlaka, Anitta tanığım olsun isterim, mektupta yazdım zaten. Benim bildiğim Anitta ne yapar ne eder, gelir.

—Umarım geliriz. Bizim için de hep anımsayacağımız bir güzellik, olur.

Kapıdaydım, Liz yanımdaydı, tam çıkarken Anitta ile albümlerimiz geldi aklıma. Dükkâna döndüm. Uzaktan Bob’a bağırdım.

—Elimde bergamot kokulu çay ve her biriniz bir yanımda bir fotoğraf almadan bir yere gitmem buradan, dedim.

—Aklınla bin yaşa dostum, diye karşılık verdi Bob. 

Masanın çekmecesinden bir Polaroid çıkardı. 

—Sırf bu akşam için getirmiştim, fotoğraflarız bu vedayı diye. Heyecandan unutmuşum.

Üç poz aldık birlikte, fotoğrafın çıkmasını beklerken bir çay daha içtim. Belfast’ı konuştuk o arada. 

Tekrar teşekkürleştik, tekrar vedalaştık, kapıya yürürken:

— İyi ki varsın, iyi ki tanıştık Emin, dedi Liz. Anitta ile hayatımı değiştirdiniz.

— Sen de sevgili Liz, dedim, çok şey öğrendim senden.

Birkaç adım attık dışarıda.

— Anitta’ya gerçekten kibar bir adam gibi davranmaya çalış lütfen, dedi. 

—Ve kendine de, derken sesi değişti.

Ayrıldık, arkamda bana bakıyordu. Dönüp yaklaştım ona doğru.

— Bir daha görüştüğümüzde sana bir Gonca Bebek masalı anlatmak borcum olsun, dedim.

Ağzı açık kaldı bir süre, sonra çıldırmış gibi haykırdı:

— Olsun, lütfen olsun, ama illa olsun Emin!

Gözlerim doldu, çevirdim başımı. Uzaklaşınca dönüp tekrar baktım, oradaydı hala, el salladım.

Otelime ve kaderime doğru yürüdüm.

12. ANKARA’da AMCABEYLE SEHER’in İTİRAFI

Ertesi gün uçak Esenboğa’ya indiğinde Ankara epeyce sıcaktı.  Beni alandan Amcabeyin ofisinden birileri alacaktı, Müsteşar dün öyle söylemişti. Daha uçağın merdiveninden indiğim anda siyah gözlüklü siyah takım elbiseli bir genç yaklaştı yanıma. Sorar gibi adımı fısıldadı.

—Benim, dedim.

Uçağın biraz ötesindeki siyah Mercedes’i gösterdi.

—Buyurun lütfen, dedi.

Araçtaki şoför biz yaklaşınca koşup arka kapıyı açtı. Genç adam ön kapının önünde durup izledi, ben oturdum, o öne geçti. Araç yürüdü, alanı terk ediyorduk.

—Bagajım vardı, diye söylendim. 

—Başka bir araç alır onu efendim. Merak buyurmayın siz.

Bir gün önce elçilikten çıktığım dakikadan beri beni iliklerime kadar saran bir gerginlik vardı üstümde. Hocayla yemek yerken çaktırmak istemedim, bence sezdi yine de, ama kurcalamadı. Gecem de kötü geçti. Anitta’nın benimle üç ay yaşadıktan sonra kocasına döndüğü günün gecesinden bile berbat bir geceydi. 

Belfast’ta ikinci geceyle de kıyaslanamazdı. 

Ve yıllardan beri ilk kez Ankara’daydım. Yaklaşık otuz beş senedir görmediğim hayırlı amcamla karşı karşıya gelecektim. Çok özel ve çok gizli görevimle ilgili talimatlar alacaktım. Bu sabah beni alana götürürken Hoca huzursuzluğumun farkında değilmiş gibi davrandı, çok da konuşmadı. Uğurlarken:

—Amcabeye hürmetlerimi söyle, deyince hayretle baktım yüzüne.

—Tanır mı seni?

—Hiç sanmam. Yüz yüze gelmiş değiliz, ama ben gayet iyi bilirim onu. Adada çok kişi bilir. Başkent Otel’den Hoca desen yeter, belki duymuştur beni, dedi ve içimdeki huzursuzluğu iyiden iyiye körükledi.

Her şey her adımda biraz daha berraklaşıyordu. Dönüşü olmayan yolun başında değildim artık. Ve bu beni yoruyordu. 

—Korkmasana yahu, dedi şeytan. Belki Amcabeyin de adada oteli falan vardır, belki inşaat yapıyordur, belki adada bir ekmek fabrikası zinciri kuracaktır. Bütün Afrika’ya siyez unundan sağlıklı ekmek satacaktır. Olamaz mı?

—Dalga geçmesene, dedim.

Şeytan devam etti:

— Yorgunsun, uykusuzsun, günahın kadar sevmediğin amcanı göreceksin. İtiraf et ki ondan korkuyorsun.

Korkuyordum, doğru. Ama sesimi çıkarmadım.

Araç telefonu çaldı. Önümdeki adam konuşuyordu. 

— Evet efendim… Anlaşıldı efendim… Hemen iletirim efendim.

— Toplantınız bir saat ertelenmiş efendim, dedi.

Bir oh çektim. Çıksam bir soluk alsam iyi gelir diye düşündüm.

— Öyleyse iyi bir lokantada bir şeyler yiyip toplantıya öyle gidebiliriz, dedim.

— Ne yemek isterdiniz efendim?

— Ankara tavası olur. Karaman çullaması olur, çağ kebabı da olabilir. Askerliğimi yaparken Oltu’da her hafta sonu Çağ kebabı yerdim. Hangisi kolaysa…

Telefonu kaldırdı, kısa konuştu, kapatır kapatmaz döndü.

— Sayın başkanla yiyeceksiniz öğle yemeğini efendim. Menüyü arzunuza göre hazırlatacaklar.

Bu oyundaki yönetmen araçtan çıkmamı bile istemiyordu. Kurgu veya gerçek, paketlenmiştim ben… Amcaya teslim edeceklerdi beni. Kaçarım yoktu. Titriyordum. Ağzım kurumuştu yine. Keşke düş olsa, gözümü bir anda Stockholm’de açsam diye dua ediyordum.

O sırada Kavaklıdere’yi geçmiştik, Çankaya sırtlarına tırmanıyorduk, çok geçmedi, iki katlı, bahçeli bir villanın önünde durduk. Yüksek taş duvar, demir parmaklıklar, girişte camlı güvenlik kulübesi, üstünde kameralar. Görünürde hiç tabela yoktu. 

Issız sessiz bir yerdi. 

Kapı açıldı, girdik. Güvenlik kulübesinden bir el sallandı. Genç adam başıyla selam verdi. Bahçeye girince araçtan indik.  Bütün pencereleri koyu camlı, giriş kapısı çift kanatlı villaya girmek için üç basamak çıktık. Etrafta kuş uçmuyordu.

Genç adam yan duvardaki ekrana bakarak konuşunca açıldı kapı. Girmemi işaret etti. Ben yürüdüm, kapı kapandı, adam dışarıda kaldı. Nerede olduğumu bilemez haldeydim, o hal kısa sürdü, hoş bir koku ile tatlı bir serinlik hissettim.  Aynı anda güler yüzlü, esmer güzeli genç bir kadın karşıladı beni.

— Emin Abi hoş geldin, dedi, elimi güçlü şekilde sıkarken, biz kuzeniz sizinle diye ekledi.

Resmen afalladım. 

— Böyle olgun ve güzel bir kuzenim olduğunu söyleseler inanmazdım. Tanıştığımıza memnun oldum.

— Benim sizinle tanışmaktan ne kadar mutlu olduğumu anlatmam ise mümkün değil. Hoş geldiniz. Yıllardır sizinle tanışmayı hayal ettim ben. On beş yaşımdan beri. 

 Koridorda yürüyorduk, durdu.

—Babam hep anlatırdı. İstanbul’daydınız, üniversitede. Büyük adam olacak, ailemizin gururu, der dururdu.

—-Aman allahım, dedi şeytan, neler oluyormuş sizin oralarda, sen hayata tutunmaya çalışırken.

— Amcamın iyi görüşü, dedim. Adın ne senin?

— Herkes Hatice der bana, siz Seher deyin.

—Bana siz demesen daha iyi olur, dedim. Abi demesen de. Sen desen daha iyi.

Başını olmaz manasında iki yana salladı. 

—Abi dememeyi kolay başarırım, siz demesem olmaz, çok rahatsız olurum. Özür dilerim.

Güldüm, sarsıldım, çarpıldım, ama hızla toparladım kendimi.

Yönetmen, dedim içimden, ey keçi sakallı budala, elime ilk geçirdiğim gün eşek sudan gelinceye kadar pataklamazsam seni, adam değilim. Şeytan girdi araya.

— Neden kızdın şimdi durup dururken?

— Seher amcamın kızı olmasa… Bu esrarengiz villada değil, bir kitapçıda, bir kafede, bir mağazada tanışmış olsak. Ne güzel olurdu!  Söylesene… Onun Liz’den, Anitta’dan ne farkı var sence?

— Görünüşte yok, ikisinden de genç, ikisinden de güzel, ikisinden de sade. Bana kalırsa ikisinden de tatlı ve sıcak. Ama bir şey var ki o daha önemli.

— Neymiş o?

— Zarf değil mazruf derler, biz “şekil değil içerik önemli” diyelim.

— Babam sizi yemeğe bekliyor şimdi, zaman kalırsa yemek sonrasında, değilse toplantının ertesinde benim bir kahvemi içerseniz çok sevinirim. Bir de izin verin, bu akşam alana kadar size ben eşlik edeyim, size soracağım yüzlerce soru var. 

Kibardı, sokulgandı ve çok saygılıydı.

— Lafı mı olur, çok sevinirim. Benim de sana onlarca sorum olacak. Eski günlerden bugüne ne kaldı, merak ediyorum. Köyden senin gibi biri nasıl çıktı? Sahi… Uçağım saat kaçta bu arada?

—Gece on birde. Saat onda, hatta onu çeyrek geçe alanda olmamız yeterli, protokole koltuk için rezervasyon talimatı verdim. Çıkışı VİP kapısından yaparsınız zaten.  

VIP’in canı cehenneme, eve dönüşüme engel yoktu, o yeterdi bana.

— Program da şahane, derken derin bir nefes aldım. Senle tanışmak da öyle Seher. O zaman erken çıkarız buradan, belki orman çiftliğindeki otelde içeriz kahveyi. Orayı yıllar önceden bilirim, güzeldir. Ne dersin?

— Şahane bir fikir. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var, deriz ama ben kırk yılla yetinmeyeceğim bugün, lütfen hoş görün. Bence çullamadan sonra içeceğimiz kahvenin kırk bir yıl hatırı olacak. Önce çullama, ardından bol köpüklü bol şekerli bir Türk kahvesi, ne dersiniz?

Kahve kadar katmanlıydı kız.

—Şekersiz, diye düzelttim. Sade, deyince güldü.

—Güngörmüşler çok şekerli içer, der babam. İleri derecede şeker hastası olmasına rağmen o da çok şekerli içer.

 Kahve de yemek de iyi fikirdi… Amcabeyden erken kurtulma şansı da bulmuştum.

— Babandan sen kurtarırsın beni. Tamam mı?

— Elbette, nasıl isterseniz. Kaçta kurtarayım?

— Toplantı biter bitmez. Senle daha uzun konuşacak zaman olur…

— Tamamdır, derken gözleri parladı.

Babası kapıya çıkmış, bize bakıyordu. Saçları beyazlaşmış, göbekli ve cüsseli, şu gözlüklü yaşlı adam benim Fettah amcamdı demek. Lacivert pantolon, beyaz gömlek, ipek kravat ile çok da şık görünüyordu.

— Maşallah, maşallah, diyerek karşıladı bizi. Amca çocuklarının muhabbeti ne kadar koyu olurmuş canım, hem ikisi de okumuş hem de kan çekiyor, değil mi?

— Doğru, kan çekiyor baba, dedi Seher. 

Amcabeye sarıldığımda, hırıltılı nefesini duydum, yanağımı uzattım, önce iki yanağımdan sonra alnımdan öptü. Âdet yerini bulsun diye eline davrandım. Çekti elini. Verse, çeneme değdirip bırakacaktım zaten.

— Bir gittin pir gittin be Emin ne bir selam ne bir mektup ne bir haber, diye sıcak bir serzenişle söylenirken odasına girdik. 

Koltuğuna oturdu, yer gösterdi oturdum, Seher de karşıma oturdu. 

—Ama haklısın be yeğen, derken başını eğdi. 

Sanırımsakin görünmeye çalışmak da geriyordu beni.

—Yoksulluğun gözü kör olsun, dedi, zamanında sahip çıkamadık, it gibi pişmanım, bunu en iyi kızım bilir, sorarsın ona. 

Seher susuyordu, ben zaten konuşacak değildim. Onca yıldan sonra günah çıkarıyordu. Devam etti.

— Bana küsmekte yerden göğe haklıydın, bir başına kaldın ama sana yaradı bu. Kendi dişinle tırnağınla muvaffak oldun. Artık müsaade edersen… Yani artık şimdiden sonra sana karşı vazifemizi yapacağız, değil mi Seher?

Seher onayladı,

— Sağ olun, dedim, sağ elim kalbimin üstünde, başımı hafifçe eğdim.

Kulaklarıma inanamıyordum. Her Allahtan umut kesilmez diyene, insandan da umut kesilmez, diye karşılık veren İstanbul’daki davudi sesli ağır abimi hatırladım. Genç yaşında, Lalelideki bir çatışmada rahmetlik olmuştu.

—Aramıza hoş geldiniz Emin abi. Babam gibi ben de çok sevinçliyim, sonra görüşürüz, dedi ve çıktı.

Kızı yanımızda olmayınca Amcabey asıl yüzünü gösterirse ben ne yapacaktım, onu düşündüm. En iyi yol, anlamazlıktan duymazlıktan gelmekti. Sağır kulakla aptala yatmak derdik buna. 

— Göbek adı Hatice, ama kendi Seher ister, peygamberimizin mübarek zevcesinin adını neden beğenmez, anlamış değilim vallahi, dedi Seherin ardından…

Biraz durdu. Bir şeyler söylememi bekler gibiydi.

—Zaman değişiyor, dedim, ondandır.

— Öyle diyeceğiz artık, ne diyelim? Senin göbek adın, deyip hesaplıca sustu.

Ben de sustum, dayanamayıp sordu.

—Vardı değil mi göbek adın? 

— Muhammed… Ninem hep Muhammed Emin derdi bana, kimi zaman da rahmetli annem.

— İkisine de Allah gani gani rahmet eylesin.

Aklımın bir köşesinde epeydir büyük yengem vardı. Çok iyi bir kadındı. Çocuğu olmuyor diye kumaya razı olduğunu annem ölmeden birkaç gün önce söylemişti, ona acırdı. Kadıncağız canı gibi bakmıştı anneme.

Masaya otururken sordum:

— Yengelerim iyi mi?

— Küçük yengen maşallah domuz gibi, o da ikinciyi doğuramadı. Kısmet bu kadarmış. İkinci evlattan da erkek evlattan da mahrum etti bizi kader. Annesiyle Seher bir olup kanımı emiyorlar şimdi, dedikten sonra bir kahkaha attı.

Babacan bir yaşlı adam olup çıkmıştı, bir tek zalim damarın bile tümden kuruması ise bence imkansızdı. 

—Şimdi sen benden yana olacaksın. Erkek evladımın yerine… 

— Büyük yengem, diyerek dikenli meseleden çıkıp değiştirdim konuyu.

— O çoktan rahmetli oldu evladım. Şimdiye toprak olmuştur.

Amcam rakısının ilk kadehini yarılamıştı, denemek için:

— Allah rahmetini esirgemez inşallah, dedim.

— Âmin, dedi. Üstümde çok emeği var, küçük yengenin üstünde de, Seher’in üstünde de. Durmak bilmezdi, it gibi çalışırdı. Çok emeği vardır yani. Allah gani gani rahmet eylesin, dedi ve sanki onun şerefine içer gibi dipledi kadehini. 

Üstüne birkaç kaşık cacık aldı.

—Keşke yaşasaydı, diyerek iç geçirdi. Çok da güzel yemek yapardı, deyince masaya bakmayı akıl ettim. 

Masa şahane donatılmıştı. Beyaz örtü, pembe peçeteler, seramik tabaklar. Ankara tavası muhteşem görünüyordu, yanında pilav, zeytinyağlı barbunya, çoban salatası, beyaz peynir, cacık, birkaç meze daha ve kavunla karpuz dilimleri. Bir de tırnaklı ekmek ile küçük rakı.

— Her şey çok nefis görünüyor, teşekkür ederim.

— Lafı mı olur yeğen. Sana kurban olsun, dedi kadehlere önce rakı, üstüne su doldurdu.

Kadehi uzattı, başımı ‘hayır’ anlamında iki yana salladım.  O neden der gibi baktı. Şaka yollu:

— Görev başında asla, dedim, özür dilerim.

Kinayeyi anlamadı, içmem için üstelemek yerine:

—Herkes görev başında dinine yandığımın dünyasında zaten, dedi. 

Sesindeki inat, onun eski günlerini anımsattı bana. 

— Teklif var, ısrar yok, dedi. Buyur bakalım, tavadan başlayalım. Bu ekmekle bu mevsimde tadına doyulmaz tavanın, yanına da tereyağlı pilav al.

Dediği gibi yaptım. Gerçekten çok lezzetliydi… O da iştahla yiyordu. Sohbet olsun diye girdim konuya.

— Nedir bunu bu kadar lezzetli yapan amca?

— Kuzu eti, bir de kuyruk yağı. Bu sır değil. Bahar kuzu mevsimidir.

— Koyun etinden de yapılmaz mı?

— Yapanlar çoktur ama böyle lezzetli olmaz. Bahar kuzusu gençtir, ne kadar gençse o kadar yumuşak olur eti. O kadar da lezzetli olur tabii.

Konuşacak iyi bir konu çıkmıştı. Ona amca diyebildiğim için gerginliğim de azalmıştı biraz.

— Hayatımda bu kadar lezzetli tava yemedim ben, deyince hoşuna gitti.

Eski günlerdeki gibi övündü.

— Doğrudur, yememişsindir. Neyi nerede bulacağını bilmek önemli yeğen. Bak, herkes bilmez; iki hilesi var bu tavanın, o hileyi yılların ustası isen bilirsin. Bir de tava erbabı bilir. 

Toplantı saati yaklaşıyordu. Amcabey kendisi gibi tava erbabının bildiği sırları anlatmaya başladı.

— Hile dediysem, kötüye çekme hemen her mektepli gibi.

— Kötüye çekmedim, hile dediğin lezzetli tavanın püf noktası herhalde.

— Aklınla bin yaşa, aynen öyle Emin, dedi. Hile dediğim, herkesin akıl etmediğini akıl edip yapmak gibi bir şey. Tecrübeli ustalar mevsim kuzusunu koyun kuyruğuyla pişirirler. Genç kuzunun kuyruğu fersiz olur çünkü. Bir sır bu. Bir püf noktası daha var bu işin.

Kuzuların kesilip yüzülüp etlerinin kuşbaşı hâline getirilerek tavada yağla sotelendiğini düşündükçe önümdeki tabak bir başka göründü gözüme, lokmalar ağzımda büyümeye başladı. O arada sordum.

— O nedir?

Amcabey rakısından büyük bir yudum aldı, üstüne suyunu içti.

— Onu kimse bilmez pek. İyi tava, çekilmemiş kuzunun etini ister. Kuzu çekilmişse…

“Çekilmişse” diye tekrarladı, sustu. Bir yudum daha içti. Üstüne iki kaşık cacık. Saatine baktı.

— Şimdi çekilmemiş olması deyince sen anlamayacaksın, çünkü köyü bilmeyen, köyde yaşamayan kimse anlamaz bu lafı.

— Ben anladım, dedim. Çocukken, bizim mahallenin arka tarafında bir ahır vardı, deyince kesti sözümü.

— Bilirim orayı, dedi. Rahmetli Kör Haydar’ın ahırı.

— Evet hem bir gözü kördü adamın hem de biraz kamburdu. Ahırının önündeki bahçede bir inekle cins bir öküzü çektirirken gördük.  Ahmet abim de oradaydı, o anlatmıştı bize. Öküz cinsmiş, yavrusu pek kıymetli olurmuş.

— Damızlık birkaç öküzü vardı Kör Haydar’ın, o hayvanların şeyi sayesinde paraya para demedi. Köylüler sıraya girerdi hayvanlarını çektirmek için, diyerek kahkaha attı. 

Ben gülemedim. Şey dediğim aletin adını ismiyle cismiyle söyledi çünkü.

Hasılı, diyerek konuya döndüğünde çekilmiş kuzunun etinin pis koktuğunu söyledi, çekilmiş olsun olmasın, dişi kuzu eti de olmazmış tabada, kötü kokarmış. Hakiki tavacıların o oldu eti ağızlarına bile koymadığını söylerken yüzü ekşidi Amcabeyin, kadehinden birkaç yudum daha aldı. Ben cacığa başladığımda Amcabey duramadı, ilk komutunu verdi.

— Tabağını bitir, güzelim yemek ziyan olmasın.

Sesinin sert çıktığını sanırım fark eder gibi oldu. Hatırı için birkaç lokma aldım, kuyruk yağı bana ağır gelmişti. Salata aldım tabağıma, biraz da cacık. Sarımsağı fazla koymuşlardı, akşam uçakta olacaktım, yolcuları düşündüm, cacığı bıraktım. Çoban salataya başladığımda, Amcabey önündekileri silip süpürmüştü. Pilav üstüne bol kepçe Ankara tavası ekledi. 

Gayet yumuşak bir sesle dostça sordu.

— Senin Ahmet abi takıldı kafama, dedi. Onu görsen tanır mısın Emin?

— Çok değişmemişse tanırım herhalde, dedim. O hep korurdu bizi, sigara içmeyin diye nasihat ederdi, saçlarına zeytin yağı sürer, siyah güneş gözlüğü vardı. Bizim mahallede bir tek o.

— Anladım evlat, epey muhabbetiniz olmuş.

— Evet oldu, dedim, çok severdim. Bir gün üç adamın cami avlusunda onu dövdüğünü gördüm. Ben acıdım ama annem…

“Dövmek” deyince beyaz eşek geldi aklıma. Tutamadım kendimi, sordum:

— Sizin eşek, makamla anırırdı hani. O duruyor mu?

— Çok oldu, o da gitti Emin.

— Yani öldü mü?

Hayvanı döverken öldürmüş de olabilir diye geçti aklımdan.

— Yok yok, ölmedi, şehirde eşeğin işi ne canım, sattık gitti.

— Peki, beyaz at?

— O gitti işte, nereden baksan elli bin lira ederdi. Ahmak bir baytarın kurbanı oldu. Çok yazık oldu. Onu kaybetmek ağır geldi. Uyuyamaz, yemek yiyemez oldum. Evlat acısı gibi koyarmış insana, doktor öyle dedi. İşlere sardırdım da öyle avuttum kendimi, zamanla unuttum onu.

Bir süre sustu, birbirimize baktık. Ona inanmakta zorlanıyordum, bu bana haksızlık gibi geliyordu. Yine de buradan bir an önce çıkıp gitmek istiyordum.

— Sadede gelelim Emin, diyerek yeniden başladı. Onca yıldan sonra buradayız, yan yanayız. Artık şartlar çok farklı. İşi kabul etmiş olmana çok ama çok memnun oldum evlat..

Yıllar neleri alıp götürüyordu insandan.  Bir an acıdım haline. Ancak yetmişindeydi, ama çok yıpranmıştı.

— Açıkça söyleyeyim, Seher’le tanışmanızı çoktan beri istiyordum. O benden de çok merak ediyordu seni. Görüşmek bugün kısmet oldu, Allah’ıma şükürler olsun, bunu da gösterdi bana. 

Sözü göreve bir türlü getiremiyordu.

—Ölsem gözüm arkada kalmaz artık, dedi, sanki ölümcül bir hastalığı varmış gibi. Şimdi el ele verip hep birlikte çalışacağız, hem vatan ve millet için. Hem de sizin geleceğiniz için.

Nihayet girdi konuya derken, Şeytan benim epeydir gördüğüm şeyi taze haber sanıp fısıldadı kulağıma.

— Sizin ve çocuklarınızın geleceği için, diye de ekledi Amcabey içinden. Haberin olsun, hayırlara vesile olsun inşallah.

Bu görev meselesi derin bir dikenli çukur gibi her gün biraz daha içine çekiyordu beni. Toplantı başlasa, bitse de gitsek, diyen biri vardı içimde. Sonra Seher’le çıkacaktık. Kahve içecektik. Kahve derken yemek oldu. Altından başka neler çıkardı, kim bilir!

— Seher ve sen, dedi yeniden. Yeryüzünde başka kimsem yok benim Emin. Ecel ne zaman gelir bilinmez, Sehere bahsetme ama ben Azrail’in nefesini her gün birkaç kere ensemde hissediyorum. 

—Allah geçinden versin, maşallah turp gibisiniz, dedim.

—Rendelenmiş turp demeliydin, adamın ahı gitmiş, vahı kalmış, baksana, diyordu şeytan. 

—Görünen köy kılavuz istemez, besbelli vade doluyor Emin, dedi Amcabey. Geçmişe takılmamak lazım. Hep ileriye bakmalı. Haksız mıyım?

— Doğrudur, dedim, geçmişte yaşanır mı hiç?

— Yaşanmaz, diye onayladı hemen. Güzel söyledin ama yetmez. Hataları, kusurları unutmak da şart. Hatasız kul olmaz denmiştir. Hatasız kusursuz günahsız kimse yok dünyada. Cehaletimiz ise pek çok.

Dikkatle dinliyordum.

— Benim diyeceklerim bu kadar evlat derken bir dilim karpuz, bir dilim kabum aldı önüne.

—Şimdi sen konuş evlat, dedi hafif hırıltılı bir sesle.

 Ne istiyorsun, neye ihtiyacın var anlat. İmkânlarımız geniş, elimiz kolumuz uzun. Senin için ne yapabilirsem, çekinmeden ama hiç çekinmeden söyle. Sorgu, sual yok, sebep sormak da yok. Söyle, yeter.

Dile benden ne dilersen, diyordu.

Şok üstüne şok. O soruya muhatap olmak da şoktu. Sultan ‘dile benden ne dilersen’ deyince ne isterdi ki insan? Düşünmek bile ağır geldi. Buradan çıkıp gitmek, diyemezdim elbette. 

Şans eseri, Seher girdi içeriye. Kapıdan girerken konuşmaya başladı Seher.

— Amca yeğen tatlı muhabbete dalınca zamanı unutmuşsunuz babacığım, arkadaşlarla birlikte yarım saattir bekliyoruz toplantı için.

Hemen kalktık.

— Çok sürmez toplantı, değil mi babacığım?

— Yarım saat, en çok kırk beş dakika. O kadar. Emin ekiple tanışsın, Ahmet Bey ya da sen önemli konuları açıklayın, şimdilik o kadar. Sonrasını sonra konuşuruz.

—Haklısınız, izniniz olursa Emin abiyi çullama yemeye götüreceğim ben. 

—Çok iyi düşünmüşsün canım. Afiyet olsun size.

—Sonra da havaalanına kadar eşlik edeceğim ona.

— Allah Allah, havaalanı da nereden çıktı şimdi?

— Emin abi akşam Stockholm yolcusu. Ahmet Bey size iletti sandım ben.

Amcabey kızdı. Tansiyonunu bir anda fırlamış olsa gerekti.

— O da sen bildirdin sanmıştır. Her şey karmakarışık oldu şimdi.

Sırtını döndü, pencereden dışarıya baktı uzun uzun. Öfkesini kontrol etmeyi öğretmişti ona yıllar. ‘Sakin ol, az sonra geçer’ işareti yaptı Seher.

Bize döndü, bana bakarak: 

— İptal edip birkaç gün kalsan olmaz mı evladım? Otuz beş yılın hasreti var. İki saat yeter mi yahu? Vallahi ben doyamadım Emin, derken önündeki sandalyenin arkalığına tutundu.

— Ben de dedim ama benimki onun içtenliğinin yanında hava cıvaydı.

— Nasılsa ayda en az bir kez gelecek Emin abi. Davet edersek önce de gelir, bizi kırmaz artık, değil mi?

Ben “elbette” derken ‘hadi toplantıya gidelim’ deyip yürüdü.

Toplantı salonu sadeydi. Orta boyda yuvarlak bir ceviz masanın etrafında oturduk. Seher babasının sağ yanında, ben sol yanında, üç arkadaş da bizim karşımızda. Amcabey gecikme için özür dileyerek başladı konuşmaya, beni takdim etti, sözü Seher’e bırakmadan önce bana döndü.

— Arkadaşlara dikkatle bak Emin, dedi. Hepsi birer pırlantadır. Siz de ona dikkatle bakın. O göz bebeğimiz, bir mücevher, dedi sustu. 

—Bu karşılıklı bakışmadan sonra ilk kim bağıracak, merak ediyorum, deyince babası delirmiş gibi baktı Seher. 

Bir dakika bile geçmedi. Tanıdım. Üç kişinin ortasında oturan benim Ahmet abimdi. Saçları gitmişti ama bakışı, duruşu aynıydı.

— Ahmet abi, beni tanımadın mı, dedim.

Herkes birbirine hayretle baktı.

— Vaay peltek Emin, diyerek kalktı yerinden Ahmet abi, büyük bir coşku ile kucaklaştık. Onu dövdükleri gün bir kez daha geldi gözlerimin önüne, ama boşboğazlık edip de anmadım.

Amcabeyin sırtında bendeki yumurta küfesi yoktu.

— Geçmişi paylaşacak çok zamanınız olacak birlikte. Kör Haydar’ın damızlık öküzlerini, hayvan çektirme işini, mahalle maçlarını… Hepsini konuşacak zamanı ileride bulursunuz.

Sonra da bana döndü.

— Sana peltek diyorlarmış, diyerek takıldı, demek ki sen peltekmişsin çocukken Emin.

— Arkamdan konuşmuşlar, dedim. Ben ilk şimdi duydum ama Ahmet abim bilir, yalan da söylemez.

Ondan sonra Amcabey izledi, Seher yönetti toplantıyı. Net konuşuyordu.

Ben babasıyla ya da kendisiyle muhatap olacaktım. Araştırma konularını onlar bildirecekti ve ben sonuçları bir tek onlara bildirecektim. İkisinin de yokluğu söz konusuysa, acil bir durumda Ahmet Bey’i arayabilirdim.

Bütün araştırmalar, uygulanan ya da tasarlanan projeler, her türlü iş, işlem ve ilişki son derece gizliydi. Normal telefonlarla bunlar kesinlikle konuşulmazdı. Korumalı cep telefonunda ve özel bir dille konuşulurdu. Benim için de o telefonlardan biri hazırlanmıştı, toplantıdan sonra diğer gerekli şeylerle birlikte bana takdim edilecekti.

— Sorusu olan varsa lütfen şimdi sorsun, dedi Seher.

Amcabey talimatlarını sıraladı.

— Emin beyin hak edişleri, masrafları, maaşları muntazaman ve en küçük gecikmeye meydan verilmeden hesabına gönderilsin. Avans ödemesini de bence hemen bugün yapın. Hesap numarasını not etmeyi de unutmayın.

İşe hemen başlayamayacağımı söylemem gerekirdi. Onu Seher’le konuşmak daha akıllıca olurdu, dedim sustum. Amcabey ile Seher herkese teşekkür etti. Ben de herkesle tanışmaktan ve Ahmet abimle yeniden karşılaşmaktan çok memnun olduğumu ifade ettim.

 Sanırım o kadar ağır şeyi o kadar kısa zamanda iç duble rakı ile götürdükten sonra hafif de olsa Amcabey rahatsızlanmış, çıkmıştı.

Ahmet abiye on dakika ayıracağımı, yapacağımız başka bir şey yoksa sonra çıkmaya hazır olacağımı söyledim. Ahmet abimle ben kalmıştık odada. Yanına gittim, tekrar kucaklaştık. En az ellisinde olmalıydı. Hâlâ çok dinçti. Ona rastlamış olmaktan ötürü ne kadar memnun olduğumu söyledim. O benden de çok duygulanmıştı. 

Merakıma yenik düştüm, sanki çok önemliymiş gibi sordum.

— Ben hakikaten peltek miydim küçükken Ahmet abi?

— Öyle tabii ama altı yaşındaydın. O yaşta peltek olmayan mı var ilahi?

Güldüm. Çay söyleyecek oldu, sonraya dedim. 

Ofisine geçtik. Yaşadıklarımızı konuştuk. Avukat olmuş, yargıçlık yapmış, erken emekli olur olmaz amcamla çalışmaya başlamış. Ben anlattım, o anlattı. Lisedeki karşıt gruplar arasındaki kavgaları, maçları, incir ağaçlarından incir çalarken bizi sopayla kovalayan amcaları, felaket gününü andık. 

Çocuk Esirgeme Yurdu’nda beş yıl kaldığımı biliyordu. Felaket gününe söz tekrar gelince, cami avlusundaki olayı anımsattım ona. Bir anda gözleri doldu.

— Benim hatun o sıralar orta sonda. Mektuplaşıyoruz, ablası getirip götürüyor mektupları. Eli elime bile değmiş değil. Mektupları buluyorlar, kızı okuldan aldılar, eve kapadılar. Amcası, babası, bir de abisi olacak o zibidi, o gün camide sıkıştırdılar beni, çok dövdüler.

Dinliyordum.

— Ona neden zibidi dedim biliyor musun?

— Neden?

— O da benim kızla aynı sınıfta bir kızla o sıralarda mektuplaşıyordu. Bizi de zaten o kız ihbar etti. Öylece   yakalanmıştı mektuplar. Kız liseyi bitirince evlendiler. Usulünce. Üç yıl geçmeden de birbirlerine düşman oldular usulünce, boşandılar.

— Siz evlendiniz ama değil mi?

— Evet ama dinle. Ben daha üniversiteye girmeden kızı istedik. O zaman on yedisindeydi Nalan. Tabii ki vermediler, biz de usulünce kaçtık onunla. Onlara haber vermeden evlendik. İki çocuğumuz oldu. Oğlanın sünnetine geldi herkes. Zibidi gelmedi. Beş sene önce de mevta oldu gitti. Allah günahlarını affetsin.

Banka hesap numaramı, adresimi, telefon numaralarımı aldı. Vedalaşmak üzereydim. Seher küçük bir çantayla geldi.

— Babam çıkacak, onunla da vedalaşmak istersiniz diye haber vereyim, dedim.

Ahmet abiden ayrıldım. Amcabey odasında ayaktaydı.

— Yoruldum, erken çıkacağım Emin bugün. En kısa zamanda gene gel olur mu? Geç buldum, çabuk kaybettim gibi oldu bu. Teşekkür ederim geldiğin için.

Seher’e döndü.

— Avansını bolca verseydiniz. Ne kadar verseniz kırk yıllık borcumu karşılamaz. Beni affet Emin, dedi iki eliyle sağ elimi tuttu. Beni affet oğlum, diyerek kalbinin üstüne koydu elimi. Küt küt atıyordu.

Ellerine sarılırken hıçkırıklarımı tutamadım.

Seher bir bardak suyla yanımda bitti. İki yudumdan fazlasını içemedim, ama o manzaranın içimde kaç renk kaç desenlik bir karmaşa hatta kasırga yarattığını sayfalar yazsam anlatamam.

—Teşekkürler Seher, dedim sadece.

Aynı siyah Mercedes’e bu kez birlikte bindik, villadan çıktık. Çankaya sırtlarından inerken tatlı bir sohbete daldık. Söz Ankara’nın İstanbul’a üstünlüklerine geldi. Çok kısa zamanda çok hızlı büyümüştü, kasabaların dingin havasını yine de koruyordu. Ama deniz yoktu.

Buna rağmen Ankara’yı çok sevdiğini söylüyordu. Anitta’nın Belfast’la kurduğu gönül bağı gibi, Seher’in de Ankara’yla tutkulu bir ilişkisi vardı.

— Hava kirliliği, trafik keşmekeşi, belediyenin imar cinayetleri olmasa, burada çok rahat yaşanır. İstanbul’a belki gezmeye, eğlenmeye gidilir, dedi.

Onu hayranlıkla dinliyordum. Amcamın bu denli iyi yetişmiş, özgüveni bu kadar yüksek bir çocuğu olacağı onca yıl bir kere bile aklımdan geçmemişti. Geçemezdi. Hele Seher gibi, iş hayatının tepelerinde, mantıklı, makul ve güzel bir kadın.. Bir mucizeydi bu.

O mucizeyi merak ediyordum. Yapmakta oldukları büyük işlerin ne kadar gri alanda olduğunu, amcamın nasıl başardığını anlamak istiyordum. Nasıl bir işe evet dediğimi iyice görmek de istiyordum.

Uzunca bir zaman daha Stockholm’de olmak zorundaydım, onlara katkım hemen başlayamazdı. Bunu açıklamanın bir yolunu bulmalıydım. Öndeki genç adam bizi duyuyordu. Bunları yemek yerken konuşacaktım, epeyce zamanımız vardı.

Cinnah Caddesi’nden geçip Kuğulu Park’a doğru indik. Kızılay Meydanı cıvıl cıvıldı. Kızılay, Sıhhiye  derken Ulus meydanındaydık. Sanırım güvenlik kaygısı ile meydanda Zafer Anıtı’nın önünde bıraktı. Seher’le birlikte ara sokaklardan birine girdik. Beş dakikaya yakın yürüdük, camında kocaman harflerle ÇULLAMA ESNAF AŞEVİ yazılı mekânda tenhaydı. Seher, asırlık bir çullama lokantası diye pek övmüştü burayı.

— Esnaf lokantası.. Akşamları böyledir burası, dedi Seher. Saat sekiz olunca kapanır zaten. Öğlenleri iğne atsan yere düşmez. Ankara’nın çullama tiryakileri dört bir yandan buraya akar.

— İstanbul’da öğrencilik yıllarımda bile erken kapanmazdı esnaf lokantaları, dedim.

— Halim Usta aza kanaat eder. 

İstanbulda Kanaat Lokantası bile erken kapamazdı, diye düşündüm. 

—Hırsla, kibirle işi olmaz. Esnaf lokantası diye bilinir ama her sınıftan insan gelir buraya. Her kademeden memurlar, işçiler, öğrenciler.. Milletvekilleri, hatta bakanlar..

Bizi siyah takım elbiseli, ceketi ilikli, şişmanca bir şef garson karşıladı. Elimi sıktı. Masa tercihimizi sormak üzereyken Seher:

— Üst kata çıkalım biz, dedi, orası boştur şimdi.

— Nasıl isterseniz. Az sıcaktır yukarısı şimdi Seher

abla, vantilatörü açarız. Birazdan akşam serinliği de başlar zaten.

Şef önde, biz arkada çıkarken yeni cilalanmış ahşap basamakları inler gibi gıcırdadı, eski günlere götürdü beni. 

Yüksek tavanlı, eski ama bakımlı bir yapıydı. Ceviz rengi masalar, masalarda işlemeli vazolar, her vazoda pembe bir gül goncası. Etrafta bizim keçi sakallı yönetmeni aradım hemen. Burada her ne varsa, dikkatle bakan her göze tevazuyu, sadeliği, yitirip özlediğimiz birçok şeyi bir arada anımsatır gibiydi.

— Çok güzel, çok zevkli her şey, dedim, şef teşekkür etti.

— Zamanla oldu efendim. Halim Usta’nın eseridir hepsi.

— Ona da babasından kalmış, diye araya girdi Seher. Rahmetli de sanatçı ruhlu bir adammış. Hattatmış aynı zamanda. Eski yazıdan ölene kadar vazgeçmedi, diye anlatır onu Halim Usta.

Karşılıklı iki duvarda, tornadan çıkmış gibi hepsi aynı boyda dizilmiş resimler ilgimi çekti. Atatürk’ten başlayarak asker, sivil, gelip geçmiş devlet büyükleri… Hepsi de bu küçük aşevinde çullama masasında. Yaklaşık yetmiş beş yıllık bir tarih. Yan yana dizilmiş resimler, ilkokul dördüncü sınıftaki tarih şeridimizi hatırlattı. Bir ara şef garsona döndüm, karşımızdaki resmi göstererek sordum.

— Bunu neden koymuşlar peki buraya? Ne general ne de devlet adamı o.

— Vallahi beyim, “bunu her sorana “merak eden sorsun diye koyduk” diye cevap verir bizim patron.

Bir şey anlamadım, o aldırmadı. Seher bir şey demedi, ben de üstünde durmadım. Pencere kenarındaki masaya oturduk, Seher sık sık dışarıya bakıyordu.  Suskundu. Az sonra garson geldi.

— Çullama ile piyaz, dedi Seher.

— Çullamayı ocağa attı bile ustam. Senin piyaz özel, yine sumaklı, nar ekşili, maydanozlu. Abiye?

— Aynısı, diye cevap verdi Seher. Uygun mudur diye bana baktı. Göz kırparak uygun dedim.

— Halim Usta ülkenin nesli tükenen bir nüktedanı, dedi Seher. Zeki Müren’in resmini oraya koymasının asıl sebebi bence onun hakiki bir paşacı olması.

Paşacı olmak da ne demekti peki.

— Yani Halim Usta, müfrit bir Halkçı ve İnönü hayranı mı?

— Belki öyledir, hiç renk vermez. Hastalık derecesinde Zeki Müren hayranıdır ama. Bunu cümle alem bilir.

— Paşacıdır dedin. Zeki Müren yılların şarkıcısı, paşalıkla ne alakası var ki onun.

— Halim Usta burada olsa Türk sanat müziğinin kralıdır Zeki derdi. Bana sorarsanız, orada olmasının nedeni daha sade. Zeki Müren’e öteden beri Paşa derler eskiler. Lakabı odur.

Ben gülünce Seher, o ana kadarki ölçülü tavırlarına uymayan uzun bir kahkaha attı. Kahkahası sürdü, basamak gıcırtısının ardından nefes nefese garson geldi. Kısa bir an için afalladı. Laf olsun diye sordu.

— Önce cacık vereyim mi size abla?

— Hayır, dedi. Çullamaya rakip olmasın.

Uçağımın kalkmasına saatler vardı. Üstünde dumanı tüten çullamayı, piyazı ve ayranları getirdi, koydu masaya. Uzun yıllardan sonra ilk kez yiyordum. Tek kelimeyle enfesti. Sadece kuyruk yağının ekmek ve yumurta ile böyle bir lezzet yaratmasına hayret etmemek imkânsızdı.

— Bu lezzet yıllar öncesine götürdü beni bu akşam, dedim.

— Beni de öyle. Ben çullamadan ziyade onunla yediğim maydanoz piyazına bayılıyorum. Bir başka oluyor tadı. Sanırım çocukluğumun burukluğunu buluyorum ben de. Rahmetli üvey annemin hep yorgun ama hep güleç yüzünü görüyorum. Çullama bence yoksul mutfağının zengin yemek masalarına hediyesidir.

— Annem de güzel yapardı, dedim, ötesini diyemedim.

 Karaman’daki yıllarımda, köydeki günlerimde gezindim bir süre. Seher de dalmıştı. Ayranları içerken:

— Kahvenizi nasıl yaptırayım abla, diye sordu garson.

— Kahveyi başka yerde içeceğiz bugün, dedi Seher.

Durgunlaşmıştı. Sessizce oturduk bir süre. Hep masaya bakıyordu. Alnında birkaç damla ter gördüm.

— Sıcak geldi birden burası, dedi. Yüzüme su çarpsam iyi olacak diyerek kalktı.

Tuvalete girmeden önce basamakların önünde durup aşağıya seslendi.

— Vantilatör lütfen.

Garson tavandaki iki vantilatörden birini çalıştırdı, yan masaya küçük bir vantilatör koydu. İki dakika içinde içerisi fazlasıyla serinledi.

Döndüğünde rengi kaçmıştı. Bir şey demeden bekledim. Kafasında bir şeylerle uğraştığı kesindi. Çok geçmeden aşırı serinliği fark etti, yan masadaki vantilatörü durdurdu. Oturdu, sanki onlardan güç alacakmış gibi iki elini birbirine kenetleyip masanın üstüne koydu. Derin bir nefes aldı, zoraki gülümsedi.

— Daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yapacağım şimdi. Apaçık konuşacağım, derken, sesi titrekti.

— Elbette, açıklık en iyisi, dedim.

— Şimdi net olmazsam, sonra ne açık olabilirdim ne de sana karşı dürüst kalabilirdim. Belki aylarca, belki yıllarca rol yapmak zorunda kalırdım. Hayatımın sonuna kadar da için için kahrolurdum. Burada seninle baş başayken, içimdekileri olduğu gibi paylaşmaya karar verdim.

— En güzeli bu, dedim. Resmiyete hiç gerek yok.

— Ofiste bana siz diye hitap etme, abi de deme demiştin ya. Bana bir kapı aralamıştın aslında. Kör geleneğe uydum, aptal gibi reddettim. Toplantı sırasında Ahmet Bey’le konuşmana, sonrasında onunla sohbetine tanık oldum, villadan beri halin, tavrın, rahatlığın… Hepsi birden sana açılma cesareti verdi bana. 

—Hiç sakıncası yok, Seher. 

—Neden? Çünkü sen bizden birisin. Çünkü ben sana karşı çok derin duygularla doluyum. Sen demeden anlatılır olmayan duygular bunlar. Bu nedenle sana sen diyeceğim bu akşam. 

— Doğallık en iyisi, dedim, rahatlamış gibi güldü ama sesindeki hüzün dokundu bana.

— Beni mümkünse kesmeden dinlemeye hazır mısın? Çok zorlanacağım ama başaracağım, anla beni lütfen.

— Elbette, hazırım Seher. Hem de kendin olma cesaretini alkışlayarak. Lütfen rahat ol. Seni her durumda dinlemeye, anlamaya hazırım.

— On beş yaşıma girdiğimden beri… Yani tam yirmi yıldır aşığım ben sana. Hep hayatımdasın sen.

Bir sürpriz beklemiyor değildim ama kadarını. Hayır. 

— Ondan çok önce de hayatımızdaydın Şem. Bana babam anlatırdı seni. Annem de iki lafın başı överdi. Ben sana zamanla o kadar yakınlık duydum ki… Lise çağına geldiğimde her sorana gizli bir sevdiğim var, İstanbul’da derdim. O sevgili sendin. Sonra Londra demeye başladım. Bilkent yıllarımda ise İsveç diyordum.

—Keşke bilseydim Seher, ne güzel olurdu bilseydim.

—Keşke, dedi, iç geçirdi, Bir resmini bile görmüş değildim. Bir kez olsun sesini de işitmemiştim. Düşlerimde hayallerimde hep sen vardın. Şiirlerim sana dairdi. Günlüklerimde hep senle konuşurdum. Bir gün birkaç satırını benimle okusan dünyalar benim olur, deyince bir tuhaf oldum.

— Acıklı bir hikâye, dedi şeytan. Umutsuz aşkın daniskası. Hasta eder insanı. Keşke bulsaydı seni, hiç aramış mı sorsana.

—Soramam dedim. Anlatırsa o anlatacak. Değilse zamana kalacak. Bu adada yığınla şey çok tanıdık geliyor bana.

— Ve elbette zihninde Anitta’nın gölgesi düşüyor Seher’in üstüne, değil mi? Belki Seher’in gölgesi onun üstüne. 

Haklıydı şeytan, bunu ona dememe fırsat kalmadı.

— Senin benden haberin bile yoktu. Bu gerçek. Ama sana sığınmam sayesinde babama karşı direnme gücü buldum nem. Babamın baskısına, dayağına, yığınla başka huysuzluğuna senin sayende dayandım. Hem umudumdun sen, hem de rehberim. Senin çizgini izler de okursam ancak o zaman kurtulurdum.

Duygulandım dinlerken, gözleri dolu doluydu.

—Daha ortaokula başladığım sıralarda isyan eder oldum ona. Ya yatılı okula yollarsınız beni ya da kaçarım buralardan diyordum. Annem gece gündüz ağlıyordu. Babam benim asiliğim yüzünden onu suçluyordu. ‘Kızın kaçarsa adı orospuya çıkar, yedi âlemin diline düşeriz, herkesin ağzında sakız oluruz’ diyor, uyuyamıyordu.

Evlat katili olamam demişti bir gün anneme. El âlem ne der diye kara kara düşünen korkuyla  dolu bir insandı. Kararımı çoktan vermiştim. Onun gibi olmayacaktım. Ortaokula başladığımda bir karar daha verdim; senin gibi olacaktım ben.

O günlerdeki kararlılığını anlatırken gözleri irileşti, amcamın inatçı gözlerine benzedi.

— Az önce de söyledim ya. Ben kaçarım dediğimde, “bak, ben evlat katili olamam kadın,” demiş anneme. Kaçarsa kızın, anam avradım olsun, önce seni sonra kendimi öldürürüm, gözümü hiç kırpmadan hem de, demiş.

Umurumda bile değildi. 

Ölmeye dünden hazırdım ben zaten, söyle ona demiştim anneme. Eğer şehirde yatılı okumazsam evlat katili olmaz belki. Bin türlü zulmü yüzünden kızı intihar etmiş bir baba olur. Öyle bilir herkes onu. Üstüne bir de namus hikâyesi uydururlar.   Cesedim kalır ortada, namazımı kıldıracak hoca bile bulamaz. O zaman nasıl bakar el âlemin yüzüne. Asıl o düşünsün bunu.

Çektikleri ağırdı. Nefesim daralır gibi oldu. Suya uzandım, içtim. Onun da bardağını doldurdum.

— Emin, sen dayanamazsın bu hikâyeyi dinlemeye, dedi şeytan. Keşke sadede gelse artık.

Bardağını masaya koyduğunda boğuk bir sesle devam etti.

— Taşınalım buralardan diye üsteliyordum. Artık iyiden iyiye yıldırmıştım onu. Konya’da belediye başkanına iş istemeye gitti bir gün. Bizim köydenmiş adam, iyi tanırmış babamı. Elinden tuttu. Bir fırın kiraladı ona. Taşındık Konya’ya. Çalışmaya verdi kendini. Para kazandıkça yumuşadı. Başkan partiye yazdırdı onu, annemi, beni. Biz de başkalarını yazdırdık. TED sınavını kazanmıştım zaten. Aynı yaz oraya yazdırdı beni. Başkan sayesinde çok kolay oldu.

O sonbaharda ben bir başıma Ankara’ya geldim. Yoksa kaçmayı koymuştum kafama. Kaçıp her neredeysen sana gelecektim. Senden başka güvendiğim tek bir Allah’ın kulu yoktu.

Durdu, artık bitirecek sanmıştım.

— Ve bugün de yok, dediği sırada şef uzaktan seslendi.

— Bir arzunuz var mı efendim? Kasayı kapatıyoruz.

Saate bakmak ikimizin aklına da o zaman geldi. Kapanma saati geçmişti. Hemen kalktık. Elimi tuttu, başını omzuma koydu.

— Sana minnettarım beni dinlediğin için. Anlattım hafifledim ben, sana çok ağır gelmiştir, biliyorum.

Haklıydı, ne kadar ağır olduğunu çok geçmeden daha iyi anlayacaktım.

— Ben de sana minnettarım, diye karşılık verdim yine de. Böylesine önemsenmek müthiş bir şey.

— Önemsenmek, TED’e başlayıncaya kadar bildiğim bir şey değildi. Seni önemsemek ise çok iyi bildiğim bir şeydi. Gerçekten minnettarım sana. Dün, bugün, yarın ve daima.

‘Daima’ başlı başına ağırlık demekti benim için. İki saat kadar zamanımız kalmıştı, konuşulacak yığınla şey daha çıkmıştı.

— Tek bir fincan istemiştim, bir çift vermişler, dedim meydana doğru yürürken.

— Tek başına içilmez ki kahve. Muhabbet olmadan tadı olmaz. Ayrıca onu üretenlerin hatırı kalır, dedi.

Mercedes önümüzde durdu. Ne eskortu bekledim, ne şoförü, kapıyı ben açtım ona, araca binmeden fısıldadı:

—Teras Kafede sadece sen konuşacaksın. Ben sorduklarına cevap vereceğim. Anlatma hakkımı sonuna kadar kullandım ben. Sıra artık sende.

Bu şahane bir haberdi.

GÖKDELENİN KUZGUNU

Çullamadan ve Seher’in şaşırtıcı itirafının ardından kahve içmek üzere Zafer Anıtı’na doğru yürüyorduk. Son iki saat içinde üstüme binmiş yeni yüklerin ağırlığını tartmaktaydım kafamda. “Hiç de yük değil, yeni ve büyük imkânlar,” diyerek itiraz eden birileri de vardı içimde, onlarla da uğraşıyordum.

Siyah Mercedes yaklaşırken Seher fısıldadı.

—Gökdelen’de içelim kahvemizi, bu saatte Teras Kafe serin olur.

—Çok iyi fikir, dedim, Marmara Oteli uzak, Gökdelen zaman kazandırır bize.

Meğer tercihimizi değiştirmesinin zamanla alakası yokmuş.

—Ofiste Marmara Oteli demiştin, o arada açıklayamadım. Özür dilerim. On seneden çok oluyor, kapandı Marmara Oteli. O güzelim yapı da yığınla güzel şey gibi kirli hesaplara kurban edilip tarihe karıştı, dedi.

Gökdelen’e yakılmıştım, neden diye soramadım.

—Gökdelen daha kalın bir iz bırakmıştır hayatımda, kahveyi orada içmek çok güzel olur, dedim.

Araca bindik. İlk Meclis’in önünden geçerken önce öğrencilik yıllarım geldi aklıma. Gökdelen bana bizimkilerin buradaki yürüyüşlerine destek olmak için İstanbul’dan konvoy hâlinde gelişlerimizi hatırlattı. Üçüncü yılımdaki Haziran sınavlarından önceki gelişimizde dışarıdan birkaç dakikalığına görmüştüm ben orayı.

Ankara’ya her gelişimizde olduğu gibi, on beş belki de yirmi otobüslük bir konvoy hâlinde çıktık yola; en öndeki otobüste çok ağır abilerimiz, arkasında kıdemine göre daha az ağır olanlar, sondan beş ya da on otobüs ise bindirilmiş kıtalar. Ben ortalarda bir yerdeydim o zamanlar.

Güle eğlene gelirdik. O gelişimizde de otobüslerimizin üstünde bez pankartlar, pankartlarda sloganlarımız, ellerimizde bayraklarla çıktık yola. Yakınından geçtiğimiz her yerleşim yerinde konvoyla iki tur atar, marşlarımızı, sloganlarımızı haykırırdık. Halktan alkışlayanlar çok olurdu. Yuhalayan hatta taşlayanlar da çıkardı. Ateş edenler oldu birkaç kere. O zaman konvoy durur, ikinci otobüsteki ekip ellerinde sopalar, bellerinde kırk beşliklerle inerdi otobüsten. Yol hızla temizlenir, itler ürüse de bizim kervan yürürdü.

O sefer vukuatsız geçti. Ankara girişindeki son molada çayımı içiyordum, Turan Abi çağırttı beni yanına.

—Sen üçüncü arabaya geç, dedi.

Neden diye sormak hareketli geleneğimizde yoktu. Bir öğrenci yurdunda kalmak yerine ağır abilerle birlikte otelde olmak zaten büyük bir ödüldü.

—Yarınki yürüyüşte yanımda olacaksın Emin, dedi. Elime bir de Kırıkkale tutuşturunca birkaç ödül birden almış gibi sevindim.

Ayağımda hâlâ duran kurşun yarasının o ödülün eseri olacağını ise o sırada tabii ki bilmiyordum.

Ertesi gün Kızılay’da toplandık. Turan abinin hemen yanında, ön sıralardaydım. Gökdelen’in önünde ateşli konuşmalar yapıldı, sloganlar atıldı ve yürüyüş başladı. Konya yoluna kadar yürüdük. Yol üstünde, ağır abilerle birlikte Anıtkabir’de ATA’nın manevi huzurunda davamız için canımızı vereceğimize ant içtik. O yürüyüş de büyük bir vukuat olmadan geldi geçti.

Gökdelen’i ilk ve son kez gördüğüm günden birkaç ay sonra bir yurt baskınında Turan abinin yanında ayağımdan vurulduğum anı bir film gibi gözlerimin önünden geçirirken, Seher’le birlikte Bakanlıklardan Gökdelen’e doğru yürüyorduk. Mercedes bizi yine gideceğimiz yerden uzak bir noktada bırakmıştı, yine aynı noktadan alacaktı.

Kolumdan tutunca Seher’e döndüm.

—Yolda derin bir şeyler düşünüyordun sanırım, sesin çıkmadı.

—Merak mı ettin?

—Evet. Hem de çok. Seninle ilgili şeyi merak etmek benim kanıma işlemiştir. Marmara Oteli kalsın, mahremdir belki. Ama Gökdelen’in sende bıraktığı iz nedir? Çok sevinirim anlatırsan, dedi.

—Dizine kadar çek pantolonunu, göster kurşun yarasını, dedi şeytan.

Uydum şeytana. Elinden usulca tuttum, kaldırımın loşluğuna çektim onu. Hiç şaşırmadı, böyle bir şeyi bekliyormuş gibiydi. Sağ ayağımdaki kurşun izini görünce önce “aman Allah’ım” diye mırıldandı, yara izini okşarken sunturlu bir küfür etti.

Gökdelen’e çıkıp Teras Kafe’ye oturduğumuzda o küfrü ettiği ana döndü.

—Bir sürü sır paylaştın benimle, dedi. Borçlu kalmayayım, bir sır da ben vereyim sana.

Merakla baktım.

—Beni kaldırım kenarına çektiğinde ne sandım, biliyor musun?

Hiçbir fikrim yoktu.

—Beni orada dudaklarımdan öpeceksin sandım. Onu bekledim.

Yaramı gördükten sonra konuşmadan yürüdük bir süre.

—Şimdi daha çok merak ettim, anlatsana.

—Tamam, olduğu gibi anlatacağım, dedim. Gökdelen’e geleceğimizi söylediğin andan beri o anılar geçiyordu aklımdan. Kurşun yarası işin başka bir aşaması.

—Olsun, anlat işte.

Başladım anlatmaya. Üniversite yıllarımda buradaki dava arkadaşlarımızın düzenlediği eylemlere destek olmak üzere İstanbul’dan grup hâlinde her yıl birkaç kez geliğimizi söyledim. 

—Üçüncü yılımdaki ikinci gelişimde gördüm ilk ve son kez kez , orayı en az yirmi yıl sonra bir kez daha göreceğimi düşününce çok heyecanlandım, dedim.

—Ne güzel bir rastlantı, heyecan güzeldir, anlatsana.

—Tam önünde ve hiçbir şey gizlemeden anlatacağım.

—Hadi hızlanalım o zaman, dedi.

Hızlandık. Gökdelen’in önüne geldiğimizde durdum. Koca binanın ilk katındaki o boşluğa baktım ve o yürüyüş günündeki Emin’i düşündüm.

—Sen de düşün Seher, dedim, çiçeği burnunda bir delikanlı. Şimdi durduğumuz noktanın sadece otuz kırk metre kadar gerisinde gencecik bir çocuk. O gün burada toplanmış binlerce kişiden biriydim. Her verilen sloganı bir an bile düşünmeden, herkesle birlikte kendinden geçmiş gibi bütün bedeniyle haykırıyordu . Hayal edebilir misin?

—Devam et, sonrasınI çok metraj ettim.

—Davası vardı onun, o zamana göre devasa büyüklükte bir varlık yokluk meselesi. Karşımızda şimdi gördüğümüz boşluktaki güya değeli bir sanat eserinin oradan kaldırılmasını sağlamaktı davamız, dediğimde gözlerini ayırarak baktı bana.O sıralar bizimkiler aynı kişinin başka yerlerdeki eserlerinin kaldırılmasını da gündem yapmıştı, diye anlattım. 

—Sonra ne oldu biliyor musun Seher? O büyük yürüyüşten ve birkaç benzeri eylemden sonra…

—Biliyorum, deyince şaşırdım tabi. O eseri bir vinçle söküp götürmüşler, bir hurdacıya üç otuz paraya satmışlar. Bilkent’te herkes bilir bunu, deken kızgındı.

—Doğru, dedim. Aynı kişinin başka eserleri de aynı kaderi paylaştı. Boy hedefi hâline getirdiğimiz adamın yüzünü, çenesine kadar sarkan Mao bıyığını çok iyi hatırlıyorum. Onun kaldırıldığı gün arkadaşlar telefon açtılar.

—Müjde niyetine vermişlerdir haberi herhalde, dedi Seher.

—Aynen de öyleydi. Aynı günün akşamında Londra’da bir grup arkadaşla zaferimizi kutladığımızı da hatırlıyorum.

Yüzü gerildi, ondan bekliyordum bunu, hiç şaşırmadım.

—Eser sahibinin adı Kuzgun gibi yırtıcı bşr hayvan ya da benzer bir şeydi. Başka bir rölyef üstünde çalışırken merdivenden düşüp eceliyle öldüğünü de hatırlıyorum.

Asansöre doğru yürüdü, ben de arkasından.

—Ne yazık ki tam adı aklımdan silinmiş, dedim.

Fısıldayarak söyledi.

—Hadi Teras’a çıkalım, derken sesi soğuktu, ışığı sönmüştü.

Teras’ta oturmadan önce Ankara’nın gece manzarasını seyrettik birkaç dakika. Oturduk, ona soracağım bir sürü şey vardı, zamanımız ise azdı. Konuşma sırası sende demişti ama ben soracaktım, o konuşacaktı.

—İtiraf nöbetine tutulmuş gibisin, ne oldu sana böyle? Liz duysa fazilet madalyası takar sana.

Sebebi ne olursa olsun, o anda orada o günleri Seher’e anlatmak istiyordum.

—Aldırma Emin, dedi şeytan, amcan pişmanlığını itiraf etti, kız en gizli sırlarını açtı sana, ölümsüz aşkını itiraf etti; senin başın kel mi azizim? Hadi! Sen de döküldün işte, hem de hayatında bir kere, dedi.

Haddini her aştığında yaptığım gibi kestim sesini. Seher’e baktım, gülümsemiyordu, düşüncelere dalmıştı. Birden canlandı.

—Ben de bir sır vereyim sana, dedi, yaranı göstermeden önce beni kenara çektiğinde, oradaki loşlukta beni öpeceğini sandım ben.

Kahvelerimiz gelmişti. Benim aklım yaramda, eski günlerdeydi.

—Deli, çılgın, aptal bir dönemdi, şizofrenik bir dünyada yaşıyorduk sanki Seher.  Bizim keskin abilere kalırsa o rölyef Türkiye’yi paramparça, Anadolu’yu ise kurak gösteriyordu, bozguncu propagandaya hizmet ediyordu. Sahibi heykeltıraş geçiniyor, malum çevrelerce göklere çıkarılıyordu ama sonuçta meşhur bir tipti o, ultra solaklardandı, sosyalist olduğunu gizlemiyor, bütün bunlardan elim ve vahim olmak üzere Rus uydusu militan sol sendikalarla bağlantılı çalışıyordu.

Hatırlatır gibi, biraz da kinaye tınısıyla araya girdi Seher.

—Rus uydusu ve Moskova yolcusu.

— Kesinlikle hem de. Hatta dış güçlerin aparatı. Bizim arkadaşlar Fransızlardan hem ödül hem de burs aldığını ispatlamışlardı. Köken olarak da Afrikalıydı.

Adeta kahvesinden bir yudum daha alır gibi bu kez sorgular gibi sordu.

—Afrikalı olması kötü bir şey miydi yani?

Cevap veremezdim. O anda ben dışarıdaki vadiye bakan boşluğun içimdeki burukluğunu hissediyordum. Sorusuna kendisi karşılık verdi.

—Afrika kökenli olduğunu pek çok kişi bilmiyordu bence. Belki senin en üstteki, en ağır abiler, amcalar biliyordu. Ama onun eserlerinin linç edilmesinin esas sebebi, sosyalist bir parti olan TİP üyesi olmasıydı, diye söyleyip yazan da çok olmuş. 

Diyecek bir şey bulamadım, onlardan nefret ettiğimiz hiç de yalan değildi. Ama onlar da bizden nefret ederdi, hem de öldüresiye.

—Sonunda kaldırmışlar işte, dedim kırık bir sesle.

—Evet, kaldırmışlar, dedi. Birileri de sadece emeği göz nuru eserleri değil, bir şekilde sanatçıyı da linç edildi diyor şimdi. Kimse eserini almaz, iş bile vermez olunca balıkçılığa başlamış, öyle yazıyor kitaplar.

—Çılgın zamanlardı, dedim ya. Şimdi kim delirtti hepimizi diye birbirimize sorup duruyoruz. Benim gençliğim de milyonlarca insanınki gibi linç edilmişti. Belki bir milletin geleceği de.

—O militan tavırdan bugüne na kaldı sana? 

Şeytan sormuştu Bunu.

İçimdeki karmaşayı tırmalayan anılar ve pişmanlığa karşı aptalca direnen bir inkar, diye geçirdim içimden.

İnsana kucaklayan bakışları olurmuş annelerin, Anitta sıkça öyle bakardı bana. Seher de anlatamayacağım bir güzellikle rüzgar saçlarını hafifçe savururken gökdelende öyle bakıyordu bana. 

—Sana sır borcumu fazlasıyla ödedim sanırım, dedim.

—Hem de nasıl, Emin, dedi ve elini uzattı bana.

Usulca çekip kaldırdı beni. Terasın kuytu bir yanına götürdü. Dudaklarıma asıldı, uzun süre bırakmadı. Masamıza döndüğümüzde başım dönüyordu.

—Şimdi benim yüzüme su çarpmam gerekiyor galiba, dedim.

—Gelip yardımcı olayım sana, diyerek davrandı.

Az önceki fütursuz oyunu gözümü korkutmuştu.

—Sakın ha, derken azarlar gibi çıktı.

Tuvalette gerçekten de su çarptım yüzüme, sonra aynaya baktım. Çok yorgundum, çok da şaşkın. Artık gitsen buralardan diyen birini susturdum içşmde.

Döndüğümde Seher gayet ölçülü göründü.

—Bu kadar zor bir konuda böyle açık olabildiğin için çok sevindim, dedi. Ben zamanla  babamla barıştım, tam barışma değil ama ona tahammül edebiliyorum artık. Umarım sen de başarırsın bunu. Başka çaremiz yok.

—Doğru, dedim. Sonunda senin baban benim amcam. Hiç kolay değil ama denemek zorundayız. Tek yol da konuşmak, birlikte çalışmak. Başka yolu yok. Sadece bizim için değil, herkes için böyle. Ne yazık ki bizim nesil için öyle olmadı. Sizin nesil için inşallah öyle olur.

—Hastalıklar da nesillerden nesillere geçiyor sanki, dedi kayıtsızca. 

Saate baktım. Bana hayran gözlerle bakıyordu. 

—Bu noktaya geleceğimizi hayal bile edemezdim bir hafta önce, derken ellerimi tuttu. Babam ve benim için değerlisin, bunu bilmeni isterim.

Karşılık verinceye kadar elimi bırakmayacak gibi kararlıca bakıyordu. Çok dayanamadım.

—Sen de benim için çok değerlisin, onca yıllık hayaline, umuduna kayıtsız kalamam. Açıkçası sana da benim borcum var, dedim.

Gerçekten de öyle hissediyordum. Sağ elimi iki elinin arasına aldı. O anda kalbinin duracakmış gibi attığını hissettim.

—Sana minnettarım, dedi ve başını önüne eğdi, bir süre sessizce önüne baktı.

Duygularının yoğunluğunun farkındaydım. Araya girmedim, susarak baktım ona. İçimden sırtını sıvazlayıp yanağını, saçlarını okşamak, çenesinden tutup gözlerine bakarak içimi dökmek geldi. Onu öpmeye kışkırtmaktan korktum.

Başını kaldırdı, iki damla yaş gördüm gözünde, sırtımdaki yükü boğazıma çökmüş gibi hissettim. Saatime bakmak geldi aklıma. Gecikecektik.

—Zamanımız daralıyor Seher, dediğimde hırçın çıktı sesi.

—Allah kahretsin dar zamanı, dedi ve yalvarır gibi sordu.

—Neden bu gece gitmekten başka çare yokmuş gibi sınırlıyoruz ki kendimizi? Bekleyenin varsa ararız şimdi onu, derken çantasından çıkarıp cep telefonunu koydu masaya.

—Ararsın. Olur biter, diye ekledi.

—Yarın toplantı ama, diyecek oldum.

—Ertelerler bir gün ya da sensiz yaparlar. Çok çok önemliyse telefonla katılırsın.

Birkaç yıl sonra tüm dünyaya yayılacak iletişim devriminin gelişini o gece Gökdelen’de gördüğüm sonraki yıllarda sıkça gelecekti aklıma. 

Bir balıma çok doğru söylüyordu Seher, bekleyenim yoktu, işin gerçeği toplantı da yoktu, kendimle kalmaya ise çok ihtiyacım bardı. Ayrıca daha çok kalırsam, hem onunla hem Amcabey’le geri dönülmez yolda daha çok ilerleyecektim,  istemiyordum bunu. En azından, henüz istemiyordum.

—Bu yoldan zaten geri dönemezsin ki azizim, dedi şeytan. Para, makam, vatana millete hizmet. Ayrıca kız da güzel Allah için ve öyle birine çok ihtiyacın var. Al sana yerli Liz. İtiraf et, bu gece onunla otelinde İsveçli doktormuş gibi üç beş el tavla atmaya… derken sesini kestim onun.

—Yapamam, dedim Seher’e. Bence geniş  zamanlarımız da olur, olacak, belki sen çıkar İsveçe gelirsin.

—Ah keşke, haber verdiğin gün oradayım, iki gününü versen yeter bana, dünyalar benim olur.

Düşündüm, keşke yapsak dedim içimden. Belfast’ı hale yola koyduktan sonra, güzel olurdu. Onu her yanıyla her yönüyle tanımayı  istiyordum.

—Çok güzel olur, ama güzel şeyleri aceleye getirmek yanlış olur. Yaşanacaksa yaşanır ama her şeyin bir zamanı var.

—Çok haklısın, deneyim bu demek sanırım. Bekleyeceğim, dedi ve ben saatime baktım.

—Sanırım yirmi dakika içinde çıkmalıyız yola. Uçağımı kaçırmak istemem, dedim.

—Ben çok isterim ama senin istemediğin bir şeyi arzu etmeyi de istemem.

—Bak bu çok güzel, dedim ve hemen konuya girdim. Hep ben konuşacaktım, olmadı. Beş dakikada aklımdan geçen soruları sorayım sana, sonra sen konuş ve kalkalım artık, dedim.

—Tamam, dedi. 

Benim Stokholm ile ilişkimiz kesmem birkaç ayı alırdı, ne Ankara’ya ne de Kıbrıs’a sürekli kalacak kadar zamanım olmayacaktı. Önce bunu haber verdim.

—Arada bir gelmen de yeterli olabilir, Kıbrıs da bekler.  Sorun olmaz bu, deyince sevindim.

—Baban neden ulaştı yıllar sonra bana, neden aranızda bu kadar çok istiyor beni? Herhalde duyduğu suçluluk değil tamamen, başka hesapları da var gibi. Aynı soru senin için de geçerli, tutkulu hâlini görüyorum, buna aşk desen de yadırgamam. Ama içimde biri “hepsi bu kadar değil” diyor. 

Cevap verceköoldu, durdum.

—Unutmadan şunumda söyleyeyim, işiniz hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Bu kadar çok parayı nasıl kazandığınızı merak ediyorum. Beni açıklayıcı sorular sorma zahmetine sokmadan birkaç cümleyle anlatmayı becerirsin sen, bundan kuşkum yok. Sözünü hiç kesmeden dinliyorum seni.

—Ben de rölyef olayında senin yaptığın gibi hepsini bir arada, açık açık anlatacağım. Babamın sağlığı iyi değil: kalbi, şekeri var, tansiyon ve nefes darlığı da cabası. Ömrü uzun değil. Kız başıma beni ardında yalnız bırakmak ise bu hastalıklardan çok daha fazla korkutuyor onu. Benim sana olan duygularımı bütün derinliğiyle değil ama epeyce biliyor. Gerisini tahmin ededeköladar da cindir.

Beni bir milletvekilinin oğluyla evlendirirken de “başkasını seviyorum ben” diye epeyce direnmiştim. Annem çıtlatmış ona. Beş yıldır beni ve işini sana miras bırakmayı hayal ediyor adam. Çirkin gelse de gerçek bu.

—Böyle bir  mirası reddecek kadar aptal değildir bizim Emin, dedi şeytan.

—Belki haklısın, dedim ona. Ama Seher miras değilse…

—Aynı pakette gelecekler, birini reddedersen öbürü de yok olur.

Yine hızlı düşünüyordu.

—O kadar da emin olma, dedim. 

—Çünkü o gidince etrafındaki sırtlanların beni parçalayacağını iyi biliyor, dedi o sırada Seher.

—Sırtlanlar mı?

—Yaptığı işten havadan kazandığı para onlarca kişinin iştahını kabartıyor. Atmaca gibi bekliyorlar. Beyfendi ölse ya da babam gitse parça parça ederler beni, Emin. Bu çok kesin. Bana gelince…

Durdu, ağlayacak gibi baktı yüzüme.

—Manyakça bir takıntı olduğunu biliyorum ama bu manyaklık artık benim kimliğim, ben buna da tutkunum: Seni seviyorum, seni yanımda istiyorum, yatağımda da istiyorum, mümkünse çocuğunu da istiyorum.

Hayallerin bir sınırı olmalı türünden, zaman ne gösterir bilinmez kabilinden bir şeyler söylemek gerek diye düşünerek ağzımı açtığımda durdurdu beni.

—Dün doğmadım ben, kör de değilim, bilmez de değilim. Gerçeklerimiz sınırlar bizi. Senin önceliklerine sonuna kadar saygılıyım. Her zaman. Sen serbestsin, ben bağlı; 

 

hayallerimde olman bile yeter. Burada karşı karşıya içtiğimiz bir fincan kahve de kırk bir yıl yeter bana.

Karmaşık duyguların girdabında fena hâlde yorgundum. Söyleyecek söz bulamıyordum. Teşekkür etmek üzereydim ki o arsız kız yeniden çıktı ortaya.

—Şu köşedeki anın tenimde bıraktığı tadı ölene kadar korurum Emin, derken hıçkırır gibi oldu, tuvalete koştu.

Döndüğünde iyiydi. Hafifçe gülümseyerek sordum.

—Su iyi gelmiş sana galiba, öyle mi?

—Sular kesilmiş, dedi.

Uçağa kaza yapmadan yetişmemiz bir mucizeydi. Bana sarılıp birkaç kez öptü. Beni uçağa götürecek araca doğru koştum. Hareket ettiğimiz sırada bağırışlar oldu arkamızda. Durdu araç. Bir görevli telefonumu uzattı bana.

12a. ORUÇ SONU ÖFKE: Büyük Mesafe Meselesi

Kafede Troli’yi anlatıyordum, Anitta dinler görünüyor, tepki vermiyordu. Öyküyü baştan sona özetledikten sonra umutla sordum.

-Dahl neden öyle bitirmiş öyküsünü sence?

Sadece dudak büktü, üstüne gitmedim, somurtmak yerine sustum. Epey bir zaman sonra önüne bakarak ‘sana kızgınım’ diye başladı. 

-O kadar zamandan sonra bizim ilk günümüz, bütün sabahı aramıza kitapları koyarak geçirdin. Bunu yakıştıramadım Emin, diye sert çıktı.

-Dahl ve kitapları, dedim, onlar unutturdu bana her şeyi canım.

Duymadı bile. Her zamanki sevecenliğini bir yana bıraktı. Bizim Karamanlıların deyişi ile, yer misin yemez misin demeden verdi sırtıma odunu. Çok eskilerde kalmış ufak tefek yaralarımızı kaşıdıktan sonra da devam etti. 

Kızgındı. Üzmüştüm, hem de çok üzmüştüm onu. Ona kalırsa, görüşme tatili süresince kendisine karşı ciddi bir kayıtsızlık geliştirmiştim. O tavrı benim Dahl’e yüklemeye kalkmam bahaneydi. Doğrusu, tepkisini başta ölçüsüz bulmuştum. Haksız sayılmazdı, en azından bir saat kadar sohbet etmeden Dahl ve Dillons, demiş olmam yanlıştı. Evet, ilişkimizdeki yoğunluğu düşürmek için son beş yılda o kadar mesafeye kafayı yemeden dayandıktan sonra taze aşıklar gibi davranmam kolay değildi.

Yine mesafeler meselesiydi işte.

Onca zamandan sonraki ilk buluşmamız tartışma ile başlasın istemezdim. Hata bendeydi, tepkisi haklıydı. Buna rağmen, o kadar öfkelenmesi doğru değildi. Adadaki haşin yağmur gibi esip yağarken sustum. Hırçınlığı beni etkilesin istemedim. Boşalsın bir güzel, rahatlasın dedim. O öfkesine kapılmış konuşurken, ben içimden bir ak, bir kara keçileri kaç kez saydım, bilmiyorum; bir an geldi ki aklarla karalar birbirine karıştı, çözdüm her birinin yulvarını, saldım çayıra, artık orda onları Mevla’m kayıra. Üzülür öfkelenirim, kan beynime sıçrar, korkarım sabrım da taşar, bakarsın Allah verdi demem, tepeden tırnağa bir güzel haşlarım yaralı kadını, sonra da pişmanlıktan kafayı bir kere daha yerim diye korkumdan dilimi bir zaman dişlerimin arasında tuttum, yetmedi, zaman zaman benden çok çekmiş zavallıyı kanatacak kadar da dişledim. 

Adada küçük bir sele sebep olan haşin yağmur, onun o günkü esip yağışını hatırlattı bana. O da durmak bilmiyordu. Onun da bana kastı vardı sanki. Niyeti arıtmak yıkamak, temizlemek değildi, baştan aşağı boyamaktı beni. Belki de coşkumu boğmak. Boğmak gırtlağıma sarılmak manasında zinhar değil. Allah için, Anitta o adadaki yağmurdan daha insaflıydı, Karaman’daki yağmurla kıyaslamak ise haksızlık olurdu. 

O adadaki yağmurdan daha insaflıydı, onun gürlemesi bendeki Eyüp sabrını taşıracak kadar sürmedi. İyi ki de sürmedi. Biraz sürüp gitse, dersi gürültüye getirmeye ant içmiş cüce haylazlara yaptığımı yapmayı düşünüyordum; istiklal marşımızın muhteşem melodisini, ona arabesk makamında ıslıkla çalmaya başlayacak, sustuğunu görünce de ona nanik bile yapmadan masadan kalkıp otelden eşyalarımı toplayıp ilk uçakla evime dönmeyi… 

Büyük bir ihtimalle başaramayacaktım, ama bu tavrı hayal etmek bile yepyeni bir mesafe yaratmadan rahatlattı beni…

Bu ilişkiye verdiği emeği hatırlatıp bana beslediği sonsuz güveni sorgulamaya başlayınca şeytan hassas noktalarımdan ben. dürtmeye başladı. Dilimin kanadığını sızıdan ziyade ağzımdaki tattan anlıyordum, art arda lahavle çekerek şeytanı kovmaya çalıştım, o arada derin nefes alıp durdum; artık beni afakanlar basmak üzerdeydi, burnumdan soluyordum. 

Tabii ki iyi tanırdı beni, yumuşak atın çiftesi pektir lafını ne Rumlar ne İngilizler bilirdi. İki kurnaz milletin hoş bir kırması olmasına karşın Anitta, beni başka bir nedenle ziyadesiyle iyi tanıdığı için bilirdi. Benim tersimin utanç derecesinde berbat olduğuna en azından birkaç kez yakından görmüştü, gözü kara bir kıyametin kopmak üzere olduğunu yüzümün katılaşıp sol gözümün seğirmesinden sezmesi ile susması bir oldu. 

Kırılmıştı, bunu bir daha söyledi. Sonra da bildiğim Anitta’nın bildiğim sesiyle konuşmaya başladı, ben biraz gevşedim, gülümsemiş de olmalıyım. Dinliyordum onu. Aramızda karanlık olmazdı, olsa da çok sürmezdi. Er geç şafak söker, güneş doğar, hayat aydınlanırdı.

-Seni üzdüm, biliyorum, dedi yeniden.

-Ben de seni üzmüşüm, inan ki hiç istemeden, ama Dahl…

-Aramızda onu bile istemiyorum şimdi Emin, diye tekrar yükselip sertleşti. Üzüldüm, kırıldım; duygularımı bastırmak yerine açıkça söylemek istedim sana. 

-Teşekkür ederim, iyi ediyorsun, bize yakışanı yapıyorsun, dedim.

-Bu sabah bize yakışanı neden tercih etmedin sen? Dillons dedin, Dahl deyip durdun, neden? Anlayamıyorum.

-Bunu anladım canım, düpedüz eşeklik ettim. 

-Eşeklik deyip geçiştirme, nedenini düşün?

-Haklısın, nedeni bulmak gerek. Üstünü örtünce pisliğin kokusu bitmiyor, dememle birlikte biraz daha rahatladı.

Düşün diyordu. Düşünmüyor değildim ki.

Mesela, bir anda kalkıp onu kucaklasam sorun biterdi. Ama o meselenin üstünü örtmek tam da öyle bir şeydi işte. Elbette düşünmüyor değildim. Farklı açılardan bakıp değişik  kaygıları ön plana alarak düşününce, en akıllı insan bile düşünceden saymıyorsa ne yapacaktın ki? Kalkıp kucaklasam mesele kapanırdı, yeterli mi? Mesele kapansın da yıllarca katlandığım onca derdin mesafenin anlamı nerede kaldı o zaman? 

Boşuna mıydı? Aylarca çektiğim uykusuz geceler. Terapist kılığında cinden bozma gardiyanın divanında paylaştığım düşmanlaştırma saçmalıkları… Boşuna mıydı? Hırkası tütün, odası küf kokan şeyh efendinin ağız kokusu… Onun özel abdesthanesinin kapısına sırtımı verip eşiğindeki taş üstünde geçirdiğim saatler… Ya da daha lüks mevki diye dizinin dibinde uyuklayarak geçirdiğim saatler… Ve mesafeye çare diye diye sarıldığım bir sürü başka dangalaklık. Boşuna mıydı? Kendime hesabını nasıl verecektim onca şeyin, hiçbir şey olmamış gibi davranırsam? 

Boşuna mıydı yani binlerce gün verdiğim emek, çektiğim çile, harcadığım para? Keskin dönüşlerin adamı değildim ben. Bilmez miydi bunu? Elbet bilirdi. Bilirdi de unuturdu işte.

–İki cümle yeterdi sana aslında, diyerek içini çekti o arada. Ben az söylesem de sen hep çok anlarsın. Böyle tepkisel olmam gereksizdi aslında. 

–Olsun, dedim. Herkeste oluyor böyle patlamalar. 

—Molayı beklemekten bıktım, yoruldum Emin. İnsanın duyguları galiba öfkenin şehvetine kapılıyor bazan, birkaç yıldır sıkça oluyor bende bu, diye ekledi.

Neden diye sormamı bekliyordu. Sormadım. Nedeni belliydi zaten. Benzer bir dert bende de vardı. Bilmez değildim. Kendimden de, mızrağı çuvala sığmayan başkalarının hallerinden de biliyordum. Sormadım işte. İsterse anlatırdı.

–Şehvetten zarar gelmez, bırak olsun dedim, şakaya vurdum.

Eski günlerdeki gibi şen bir gülüşle karşılık verdi. Sırf hinlik olsun diye:

—Hepsi dostumuz Dahl yüzünden, diye devam ettim.

–Haklısın. Dahl denen herif şeytanın tekidir, bugün bozgunculuğa ve günah keçiliğine terfi etti sayende.

‘Sayemizde,’ diyerek gülüyordum, o ciddileşti.

–Kinaye yarıştırmayalım bugün Emin. Şu gerçeği gör artık. Biz o kadar zamandan sonra hiç konuşamadık. Beş yıl, dile kolay. Bugün buluştuk, bu saate kadar da konuşamadık. 

-Konuşalım, dedim. Neden buradayım ki?

-Gerçeği gör. Patlamasam, yeni çıktığın bir kadın muamelesi yapacaktın bana, hep yüzeyde dolanarak, hep içimizden kaçarak.. Hep söz oyunlarına, yüzeyde kalan küçük konuşmalarına sığınarak. Yüzeyden az derine inmeyi görgüsüzlük sayan bir tavırla… 

Ağır konuşuyordu. Dinleyecektim.

—Kendinden söz etmeyi, tartışmalı konulara girmeyi terbiyesizlik sanan naylon iletişimlerle geçiştirecektin beni.

Sabır, deyip duruyordum kendi kendime başka bir şey demiyordum. Boş konuşmuyordu.. Ama aşırı kırıcıydı.

-Sözünde duran, ince adamı oynayacaktın, o görüntü yetecekti sana. Etrafımdaki, etrafımızdaki sürüyle iskeletin yaptığı gibi yüzleşmekten, kendin olmaktan kaçacaktın, içinde şekli kurtarmış olmanın sahte huzuru ile. Belki de ‘bir beş sana daha’ deyip  gidecektin evine. İçindeki içimdeki kemirgeni yok sayacaktın, meselemizle yüzleşmeden gidecektin ve kendi kendimizi mahkûm ettiğimiz boşluğun sebebini kim bilir neye kime yükleyecektin.

-O kadar da kara bir resim çizmesen keşke, diyebildim ancak, o cümlesini tamamlar gibi devam etti.

—Benim de yarın ayrılıp gitmemi bekleyecektin için için. Gitse de postu rahat rahat Dillons’a sersem, Dahl şeyhimin dünyasında hayretten hayrete düşmekten kendimden geçsem, diyecektin…

Kızgınlığını anlıyordum. Ama bu kadar öfke fazlaydı. Daral gelmeye başladı bana.

-O kadar da değil Ani. Senin benim için ne denli değerli olduğunu unutmuş olamazsın.  

-Keşke unutmuş olsaydım. Unutmadığım için aşırı tepkiselim, öfkeliyim. O kadar da değil, diyorsun ya, demek ki sende bir azalma belki duyarsızlaşma var, ama o kadar derin değil. Öyle mi?

Şeytan çıktı sahneye, şımarık çocuklar gibi kıkır kıkır gülüyordu.

–Topuğundan vurdu seni, kaçabilirsen kaç bakalım. 

Kaçacak değildim: Haklıydı, haklı olmasına da… Aradan geçen bin sekiz yüz elli günden, yaklaşık elli bin saatten sonra nasıl başka türlü olurdu ki insan?

Çekilmiş o kadar acıdan çileden, harcanmış onca emekten sonra nasıl normal olsundu? Sebebini o da benim kadar iyi biliyordu zaten. 

-İnkâr etmenin manası yok, dedim. Beş yıl bu, ondan önce bir beş yıl daha var. Demir olsa aşınır, insan yorulur Anitta. Sende de var yorgunluk. Yoksa nasıl dayanırdın şu koca beş yıla?

Gözlerime baktı, uzunca sustu.

–Sen istiyorsun diye dayandım Emin, sen istedin diye. Buna inanmayabilir misin?

Yüreğim cız etti. Gerçeği söyledim. 

–Ben de sizin hayatınız bir düzen tutsun artık, diye dayandım.

–Buna inanırım canım, dedi.

–Doğurmak istiyorsun, hakkındır; hamile kalana dek kocana daha iyi odaklan diye… 

-Bunu da iyi biliyorum, anlıyorum. 

-Biliyor musun peki, senin benden daha dayanıklı olduğuna inanarak dayanabildim ancak ben. Öyle kolayca dayanmana da gücenip içerledim aynı zamanda.

Terapistimin haftalar boyu yaptırdığı şeytanlaştırma alıştırmalarından söz etmenin yeri değildi. O kadarını söylemem yeterdi.

Başını iki yana salladı, acı acı güldü.

—Biliyor musun, onca zaman aklıma en sık gelen ihtimal buydu. Sen ancak Çarli ile benim için yapardın bunu. Ben dayanıyorsam sen de dayanırdın. Bilirdim seni. Kimsenin bilemeyeceği kadar iyi bilirim.

—Belki benim kendimi bildiğimden de iyi bilirsin Ani, dediğimde durdum.

Boğazımda kelimeler düğümlendi. Zorladım ve söyledim. 

—Seni benim için vaz geçilmez yapan şeylerden biri de bu, derken hıçkırığımı bastırdım.

Elime dokundu, günün en yumuşak en dost sesini duydum.

–Sen de beni canım, derken. Sen de beni, dedi bir daha, sesi titredi. 

—Yani çok iyi bilirdin, dedi kısık bir sesle.

Serzenişini duymamış gibi yapamazdım. İçimde bana karşı isyan etti biri.

-Halen de bilirim Ani, dedi. Beş yıl neyi unutturur ki bize?

Bütün bedeninin sarsıldığını  gördüm. Beni o kır kahvesinde insanların gözü önünde ilk öpüşünde benim sarsıldığım gibi sarsıldı.

— İyi ki de gelmişsin, dedi şeytan.

Başımı herkese hepimize ve en çok da kendime hem acır hem kahreder gibi manasızca birkaç kez iki yana sallarken o çantasını açtı. Özenle ütülenmiş olduğunu iyi bildiğim o işlemesiz beyaz mendillerinden birini çıkardı. Gözlerine hafifçe değdirdi, dikkatle katlayarak yerleştirdi çantasına. 

Yüzüme baktı, bir mendil daha çıkardı.

—Bir şeyi çok daha iyi biliyorum artık, derken gözümdeki yaşı sildi. 

Yüreğim kalktı. Tuttum elini. 

—Yedi kere öp dedi şeytan, ben üç kere öptüm. Elini çekmeden günün en büyük lafını etti.

—Özveri her zaman erdemli bir tutum değil galiba Emin.

-Bencil mi olmalı insan, öyle mi diyorsun?  

—Kendi olmalı, diyorum. Kendi özünü yakalamalı. Ona sadık kalmalı.

–Kendi özümüz var mı ki Ani? Sonuçta belirli ihtiyaçlarla kısıtlı olanaklarla ve beyni boş olarak doğuyoruz. O özü yakalayacak olan irade, akıl, güdü, yani her neyse onları kalıba döken mimar o boş beyinli doğmuş yaratık mı ki?

Sordum ona.

–En sevdiği insanı bile üçüncü beşinci plana atarak, kendi arzularını öne almalı, öyle mi? 

-Tam olarak bu değil dediğim. Sürüyle insan taslağı var dünyada öyle yapan. Ömrü tüketirken yaşamıyorlar. Neyse işin garip yanı şu: Bu kadar duyarlı bir kişi olmasan bu kadar değerli olamazdık biz birbirimiz için. Hayatımız bu kadar sorunlu olmazdı belki. Belki asıl sorun da bu olurdu. Her şey ilk aşamada tıkansa, biterdi. 

-Aptallık olurdu, bence de çok yazık olurdu. Öyle olurdu, değil mi? 

Karşılık vermek yerine düşünüyordu. Devam ettim.

-Sadece benim duyarlılığımdan söz ettin, hakça olmadı, senin Çarli’ye olan duyarlılığını da unutma. Çarli de bizim ilişkimizi kabul etti, gürültüsüz patırtısız taşıdı yıllarca. Onunki de kolay değil. Konuşmayız pek biz onu, ama umarım öyledir.

Çok düşünmesi, sessizliği seçmesi garipti… Bir ara başını arkaya atıp gözlerini yumdu… 

-Yazık olurdu, bu kadarı çok doğru, dedi. Ama aptallık mı olurdu, dürüstçesi çok emin değilim artık. Aklıma şu geldi az önce.

Sustum, dinliyordum.

-Çarli’ye dönmemle birlikte ilişkimizi kesip atmadınsa, sebebi bendim, biliyorum. Sana ihtiyacım var, diye yapamadın. Ben de bana aşırı ihtiyacı var, diye dönmek zorunda kaldım Çarli’ye. Stockholm’de senle birlikte olduğum her gün dakikalarca ağladı telefonda. İntihardan da söz ediyordu ara sıra, biliyor musun? Sana söylemedim bunu.

-Söylemedin, evet. İyi ki de söylemedin. Ama sanki biliyordum.

–Özveriyle, belki de bencilliğe dayanan türden bir özveriyle  birbirine bağlı üçlü ilişki oldu  çıktı sonunda. İmkânsız üçlü desen de olur. Bu mimaride bu yapıda bir sakatlık yok mu sence? 

–Post modern bir mimaridir belki canım, dedim.

—Evet, gecekondular ne kadar post modern mimari ise bizim hayatımız da tam o kadar. Benzerlikleri aşikâr, tek tek sayıp dökmek bence gereksiz. 

–Tamamen haklısın, dedim. 

-Soru önemli, bu mimaride bir sakatlık yok mu sence Anitta?

Benzetmeler zihnimi açar benim, o da sever benzetmeleri.

–Var, sen bunu on sene önce sezdin, dedi. Çünkü sen ikimize de muhtaç değildin. Bu yüzden de son beş yılı daha farklı yaşadın. Sorunsuz, çilesiz yaşadın demiyorum. Daha farklı bir kabulle yaklaştın o beş yıla. İlişkimizi aşama aşama bitirmek için her gerekeni asaletle incelikle yaptın. Ya da bana öyle geldi. Şarkıyı bilirsin. Killing Me Softly denen şey. 

Ölmekten öldürmekten söz etmezdik biz hiç. Her koşulda yaşamak ve yaşarken iyi hissetmekti hayat. 

-Taksitle yavaş yavaş ölmek yerine kesip atmak ve bedeni değilse bile ruhu kurtarmak daha mı iyi olurdu diye kendime sıklıkla sordum ben bu beş yılda, dedi. Benim Çarli’ye bağlılığımı sana taşıtmak, bedelini sana ödetmek ahlaksızca bir şey diye düşündüğüm de oldu. Kulağa iğrenç geliyor, değil mi? 

–Evet, hem de çok ürkütücü. Söylediklerine yanlış diyemem. Ama onları şu dediğimle birlikte bir daha düşün: Ben istemediğim hiçbir şeyi yapmam Ani, hiç yapmadım. 

–Yapında var bu, iyi biliyorum, defalarca tanık oldum. Sen de şunu ekle, öyle düşün o zaman. Neyi hangi nedenle ister insan. Bunu pek bilemez. Bilse de unutmak gelir işine. Eco’yu, sunum sonrasındaki sohbeti anımsa. 

Eco’ya aldırmadım. Savunmaya geçtim, içimden öyle geldi.

—Şunu net söyleyeyim o zaman: Ne yaptıklarımdan ne yaşadıklarımdan pişmanlığım var Ani. Bencillik ve kesip atmak. Bildiğim şeyler değil bunlar. Senin de değil. Dokunduğumuz her kişi değerli. Hatırlasana. Epeydir doğurmak anneliği yaşamak istiyorsun, senden ondan olması fark etmez, demiştin. Nihayet senin çocuğundu, sen taşıyıp sen doğuracaktın.

-Hala da öyle diyorum, bugün de öyle diyorum işte. Kırkıma girmeye ne kaldı. Anlasana. Ama sen bunu istemedin. Belki bencil olman gereken yer tam da orasıydı. Korktun.

Korkuyu kendime hiç yakıştırmış değildim, hayatım boyunca cesaretimle övündüm. Karaman’dan çıkıp buralara cesaretim getirdi beni. Ağzımda gümüş kaşıkla doğmadım. Elimden tutan sırtımı sıvazlayan olmadı. Kan kustum, kızılcık şerbeti dedim. Direne direne, her şeyi dişimle tırnağımla söke söke.. Kendi bileğimle cesaretimle… 

Korkaklık, ağır geldi, hayatımın en yakın en dürüst tanığı korkak dedi bana.  Sabır ve zaman. Pirimiz üstadımız EYÜP… Haklıydı belki. Ana rahmine zaten düşmüş Gonca bebeğin resmi babası olmaya her şartta hazır olduğum günü on beş seneden sonra unutmuşsa eğer, haklıydı. Postmodern mimaride doğal baba olmaktan kaçınmamı ise anlamıyordu. 

Şaka yollu kördüğümü kılıç darbesiyle çözer gibi  sundum itirazımı:

–Gecekonduda çocuk mu yapılır ilahi Anitta, dedim.

Kahkahalarla güldü. Eco bu cümledekİ göstergeleri duysa beni ayakta alkışlardı. Öte yandan. her şeyin koptuğu yer burasıydı, yeniden bağlanacağı yer de aynı yerdi. Anadoluda ‘zurnanın zart dediği yer,’ denirdi.

–Anlıyorum seni, elbette anlıyorum, dedi. 

— Bem de seni anlıyorum. Gonca bebeğin yüreğindeki acısına o kadar yakından tanık olup da nasıl anlamaz ki insan seni? Stockholm’de son görüşmemizde şömine başında konuştuk senle bunu.  Hatırlıyorsun, değil mi?

–Elbette, unutulur gibi değil ki. Sonunda sen uzaklaşmamız gerek, demiştin, Allah’ın belası o beş yıllık tatil fikri de öyle çıktı. Çarli’ye açık bir kötülük yapmış oluruz, diyordun. O bebeğin öcünü almak için benle yaptığını sanırdı bebeği ve delirirdi adam, diyordun ki sanırım yanlış değildi. 

—Evet, aynen öyle. Ne ben ne Çarli taşıyabilirdi bunu. O sorumluluğu alamazdım. Halen de alamam. Bencilliktir bu desen de ilkinde Çarli şimdi de sen kaçıyorsun desen de üzgünüm ama kaldıramam bunu.

Başını ‘zaten biliyorum’ der gibi salladı.

—Özveriyi erdem sınıfından çıkarmaktan söz ettin ya biraz önce, diyerek devam ettim. İçinden geleni kim ne derse desin yapmak. Sahi, sence de kendin olmak tam olarak bu değil mi? 

–Yüzeyde bu kadar elbette. Haklısın. Bak Emin. Seni anlamadığım hiç olmadı, çok iyi anlayamadığım ise çok oldu. Bu da onlardan biri, tarihimize bunu seni iyi anlamadığım örneklerden biri diye not düşüp geçelim mi? Ne dersin?

–Yarabbi şükür derim, canım. Minnettar kalırım. Yüzünü kirece bulanmış gibi görmektense, derken kesti sözümü.

Buz gibi bir sesle sordu:

-Belki kana bulanmış görmeyi tercih ederdin, öyle mi?

Kötü bir şakaydı. Yüzüne bulanmayan kan beynime sıçradı sanki. Suratım asıldı. Etrafıma baktım.

-Şu garsonlar hangi cehennemde yahu, iki parça bir şey yemek için bu kadar çile çekilir mi? Kalk gidelim.

-Dillons’a mı?

-Muhteşem bir fikir, aklınla bin yaşa Ani. Oranın alt katında bir kafeterya vardı, değil mi?

-Kaçacak delik görmüş fare gibisin Emin, dedi kalkarken.

Ben de kalktım. Döndü bana.

— Dillons’a git sen. Ben evime dönüyorum, diyerek yürüdü.

Arkasından gittim. Sabır, diyordu şeytan. Ardımdan yetiştim, sordum.

—Noldu gene?

–Dayanamıyorum Emin, Dillons deyince afakanlar basıyor beni.

—Tamam, demem artık, dedim koluna girdim. 

Biraz yürüdük, parktan yola çıktık. Sakinleşti.

—Yapmayalım böyle canım, çözecek meselemiz var. Çözelim. Dönüp dönüp aynı şeyleri konuşmanın yararı yok, dedi.  

Haklıydı, sorun ortadaydı. Bir üçgen ve bir bebek. 

—Anladık birbirimizi. Konuyu bağlamadan bir sorum var sana. Benim öfkem nedendi, farkında mısın?

-Beni tamamen kaybettiğini sandın, diye cevap verdim.

-Güzel, bunu tarihimize not düşüp geçelim. Bu kadar hesaplaşma yeter, bugüne gelelim, şimdiye gelelim, önümüze ileriye bakalım. 

-Hiç itirazım yok, dedim. Benim aklımda da bir büyük soru var, sormayacağım. Günü kurtarmak hatırına… 

—Yalnızca senin aklında kalacağına ikimizin aklında olsun. Sor, canım dedi. Ama cevap bekleme. 

-Cevap verecek durumda olduğunu sanmam. Olsa  verirsin. Sorayım: Sen beş yıldır neden hamile kalamadın sence?

Yine şeytan karıştı meseleye. 

“Belki senden istiyor bebeği kadın? Vücut başkasından hamile kalmayı reddediyor belki, olamaz mı? Olur mu olur valla.”

Sen, dedim şeytana, yorgunu yokuşa sürüyorsun. Yokuşta da çıkmaz yaratıyorsun. Pislikte kimse yarışmaz seninle. Bizim yönetmenin uşağısın sen. 

—O pislik senin uşağındır mirim, diyerek kahkaha attı.

—Hayır o hepimizin efendisi bana kalırsa.

—Yanılıyormuş gibi yapıyorsun Emin. Hepimizin efendisi sensin. Anitta da Çarli de dahil.

Çok manasız buldum bu lafını, Anittaya baktım. Sahi, beş yıldır neden hamile kalmamıştı? Düşünüyordu. 

—Akıllısın. Zor soru, yine de cevap veriyorum, dedi. Biyolojik bir engel yok diye biliyorum. Neden bir türlü olmuyor, bilmiyorum.

—Belki Çarli biliyordur, dedi şeytan. 

Bunu soramadım, burnumu ikisinin arasına bu kadar sokmak hoşuma gitmedi. 

—Biyolojik bir engel yoksa… Yani psikolojik olabilir, diyorsun.

Yüzü değişti. Başını konuşmak istemediğini söyler gibi iki yana salladı.

—Bunların ne yeri ne zamanı şimdi, dedi. Hadi kalk da günü kurtaralım. Günü rezil ederek gelecek kurtarılmaz zaten.

Gerçekçiydi. Hayal dünyasında zinde olunca her şeye karşın güçlü kalıyordu insan. Bunu en iyi o bilirdi. 

-Sabah sana gelirken çok tedirgindim ben. Paris’teki günlerimizde hissettiğim heyecanla doluydum. Evet, neredeyse her zamanki gibi. Ama bu kez korku da vardı. Aldırmadım pek. 

—İyi etmişsin, dedim, korku sana yakışmaz. 

—Kimseye yakışmaz da senin hücrelerine bile sinmiş korku. 

Sert çıkmıştı, yumuşattım göğsümde.

—Riskler, dedim. Onları yok sayamam.

—Her neyse. Yendim korkumu, diyerek kesti sözümü. Çok özlemiştim seni, en çok da bir köpüklü kahve seansı istedi canım. 

Neden aklıma hiç gelmemişti bu?

—Kahvenin ardından senle uzun uzun konuşmak vardı aklımda. Alışmıştık buna biz. Kahveyi mi sonrasındaki sohbeti mi daha çok özledim. Onu da bilmiyorum. 

—Kahve sohbetsiz kalmaz ki canım. 

O anda canlandı.

—En çok bunu özledim ben beş yıldır. Sarılıp sohbet etmeyi. Buna odaklanmıştım otele girerken. Başka her şeyin, ama her şeyin canı cehenneme, diyordum. 

Şaşırdım. Bense onu beklerken tamamen başka bir yerdeydim. 

Eski günlerdeki gibi kucaklanmak arzusuyla gelmekte olduğunu hiç mi hiç düşünmemiştim. Haklıydı Anitta. Dahl’i bana uygun gelen hikâyenin günah keçisi yapıp ona ardında sığınmıştım. 

Asıl neden kaçıştı. Çözümsüzlükten kaçış. Aşikardı bu, ama ancak onun gözü ile keşfetmiştim. Bunu onca zamandan sonra net görmek tatsız geldi. Başımı kaldırdım, gözleri üstümdeydi. İçimden geçeni okuyor gibi bakıyordu.

–Ben öyle dolu dolu geldim sana. Ama sen Dahl, dedin canım, Dillons dedin. 

Evet, tam olarak öyle demiştim.

—Kırmak istemem seni, gerçek şu ki senin aklın bende değil, onlardaydı. 

Tamam da bir sor neden diye, mesafeyi açmak istediğimiz mesafeyi onlar kısaltırdı çünkü. Sen kestin yolu, diyebilirdim, gereksizdi.

—Uzun zamandan beri, bir ihtimal diye düşündüğüm felaketin başıma çoktan gelmiş olduğuna bu sabah bir anda inandım. Bağımızı beslemez olmuştun artık. Yüzüme bakmakta zorlanıyordun. Farkında değilsin belki, bugün daha sarılmadın bile.

Sen istemedin ki, istesen sen sarılırdın, aramızda protokol mü var, diyecek oldum, demedim. Gönlünü almalıydım.

-Olur mu hiç? Mesafeler, sadece mesafeler canım. Hem zamanın hem uzaklığın dayattığı mesafeler… Konuyu bitirelim artık, demiştik ama biz, değil mi?

Karşılık vermeyince devam ettim.

—Unutma ki, anlamsız değildi. İstersen sen sorumluluktan kaçış de, birilerine ağır gelmekten yorulmak, derim ben.

—Birileri dediğin ben miyim canım?

—Çarli daha çok, ama sana da ağır geliyorum bence. 

Acı acı güldü. 

—Bunu ayrıca konuşacağız. Ne dersen de abartılı bir kaçıştı seninki, beş yıl bu, dile kolay. On üç yıldır ilk kez, bu kadar uzun oldu. Bir kez olsun konuşamadık bile. İki satır yazmadın da. Ben bu saate kadar o berbat duygunun pençesinde çırpınıp durdum.

—Hangi korkudan söz ediyoruz şimdi?

—Kopuş korkusundan. Bağımızım zincire prangaya dönmesinden… Kafalarımızın artık hiç uzlaşamayacak kadar birbirinden uzaklaşmış olmasından… Çok korktum. Senin de onun gibi olmandan da…  

Bomba buydu işte. Zavallı Çarli gibi olmak yakışır mıydı bana?  Birkaç kez yutkundum. O devam ediyordu.

—Görüşme tatilinden önce de öyle bir tavrın izleri vardı sende. Beş yıl boyunca, o izler bir ur gibi büyüdü durdu. Beş yıl bitti, aramadığın her gün daha irileşti, bu sabah Dillons aşkın sayesinde zirvesine ulaştı.

Beş yılın onda yarattığı hasarı, kendi derdine düşmüş herif pek düşünmüş bile değildi. Tam tersine, kadının ayrılığa kolayca dayanmasını bir ihanet diye görmeyi deneyip durmuş sonunda becermişti. Terapistin büyük başarısı buydu.

—Ona sığınmasan olmaz mı? 

Şeytan konuşuyordu, dinledim.

—Ona yıkma şimdi yükü. Sen Anitta ile hep mesafeli oldun zaten. Onu hayatının merkezi yapacak kadar, bırakmadın kendini. Onun gidişine daima hazır yaşadın. İstersen Stockholm sendromu de buna.

—Ne alaka yahu! Stockholm sendromuymuş. Sen celladına âşık olmaktan söz ediyorsan alakası yok, dedim, çünkü ortada cellat yok.

Kızmıştım, o kahkaha attı.

—Herkes herkesin celladı ama ben bundan söz etmedim. Çarli’yi arkada bırakıp senle yaşamaya Stockholm’e geldiği günleri hatırlasana sen…

—Anladım seni şimdi…

—Öyle geçiştirme. Kaçma gerçeklerden. Arabanı göle sürmeyi kaç kez düşündüğünü anımsa. 

—Haklısın, dedim.

—Onun gibi bir güzelliğe ulaşamayacak olduğunu öteden beri nasıl içselleştirmiştin, anımsamaya çalış. Kabul et ki Stockholm denemesinden sonra Anitta artık kavuşulacak bir sevgili olmaktan büsbütün çıktı senin için. Artık eski bir sevgili oldu. Eskimedi, doğru. Ama birlikte yaşayacağın biri de değildi. O kasvetli günlerin acısını bir kere daha ne yaşamak istersin ne de ona yaşatmak. Değil mi?

Ağır çok ağır geldi bu kez şeytanın dedikleri. 

—Sen deve kuşu gibisin azizim. Başını kuma gömünce kıçının açıkta olduğunu unutuyorsun. 

—Terbiyeni takın yahu, diyerek susturdum onu. 

Gözlerimin dolduğunu, Anitta’nın beyaz mendili gözüme değdiğinde fark ettim. Paris günlerimizdeki gibi. Yine katlayıp çantasına koydu mendilini.

Sesim ezik çıktı.

-Çok haklısın Ani, Sersemin teki gibi davranmışım. Hele bugün için tamamen haklısın…

-Haklı olmanın da canı cehenneme, dedi. Beni anla, yeter. Bence sen kaçıp durdun benden son yıllarda, bu çok net. 

Belki de başka bir Stockholm sendromuydu bu, şeytan haksız değildi.

—Başka bir şey daha var aklımda Emin, onu da söyleyeyim: Gariptir, ben de ayrılığa senin benden daha dirençli olmana kızıp durdum. Bu beş yılda aklıma en sık gelen şey şuydu; Çarli için ya da başka biri için çıksam hayatından, sen kolayca katlanmayı da becerirsin. 

Şaşırdım. Sormuş bulundum. 

—Nasıl yani? 

—Kılın kıpırdamaz ben hayatından çıkacak olsam, deyince kan beynime sıçradı.

O kadarı aşırıydı, aşırıdan da fazlaydı. Üstüne gitmek istemedim ama susamazdım.

-Kılım kıpırdamaz, öyle mi? Bir gecede lüle lüle saçlarım dökülür, ertesi gün kel olurum, dedim.

 

—Bırak şakayı, dedi.

—Şakayı sen başlattın, söylediğin lafa bakar mısın? Neymiş? Beni terk etsen kılım kıpırdamazmış. Ne dediğinin farkında mısın sen? Saçlarım dökülür yahu. Yolunmuş tavuğa dönerim bir gecede, belki pişmiş kelleye, belki kuru kafaya. 

-Neler diyorsun şimdi sen, diye şaşkın bir halde bakıyordu bana.

-Sen ne diyorsun Anitta, senin sevgilim dediğin adamım ben. Bir de kılım kıpırdamazmış. Duvarda taş mıyım? Kale duvarı mı? Çelik duvar mı? Nasıl dayanırım ben yokluğuna? Günlerce belki aylarca kendime gelemem. Terapist eline düşerim. Biri kesmez, öbürüne giderim. Belki hepsi bir olur delirtirler sonunda beni. 

Gülmeye başlamıştı.

-Tamam, tamam kızma o kadar. Düzeltiyorum hemen: Kılın kıpırdar elbette. Ama sen hep hazır yaşadın yokluğuma.

Doğru olmasına doğru da bir sorsana nedendir, diye başlayıp şeytanın teşhisinden söz etmenin tam yeriydi. Acısının üstüne tuz biber olsun diye suçluluk eklemenin manası yoktu.  Bu duyarsızlık olurdu. Kıla sarılmak o anda çok daha akıllıcaydı.

-Sadece kılım kıpırdar diyorsun, değil mi? Bırak şakayı Anitta. 

Durdum, sakin kalmaya daha dürüst olmaya çalışarak döktüm içimi.

—Zor olur, Anitta, çok zor. Her kadında her kitapta her tabloda, her filmde, Dahl’in, Marquez’in, Buzzatti’nin ve daha nicelerinin her öyküsünde, gezdiğimiz her yerde… Sevgi duvarının önünde., Paris’in kafelerinde, sen nehri kıyılarında. Dalida şarkılarında. Dillonsda, paylaştığımızı ya da bir türlü paylaşamadığımız her şeyde yani her güzellikte seni ararım.

 Bulamayacağımı bilsem de aramak yarama merhem olur diye. Ararım. Ararken, acısıyla tatlısıyla inişiyle çıkışıyla her ne yaşadıksa senle, şu tatsız anlar da dahil her ne yaşadıksa hepsine birden, evet hepsine birden şükrederim ve elbette sonunda ölüm yoksa hayat sürer derdim.

O araya girmeyecek olsa zincirinden boşalan duygular başını alır kim bilir nerelere ulaşır, kim bilir nasıl delice bir teklifle soluklanır ya da noktalanırdı?

Kendimi toparladım ve sordum.

-Duygular sözün şehvetine sende de böyle mi kapılır Anitta?

Bu soru halletti her şeyi: Kahkahayla gülmeye başladık.

-Bunları senden duymak çok iyi geldi canım, dedi. Hayat yine de devam eder dedin ya.  Çok doğru, her koşulda devam eder, devam etmeli hayat.

Ne diyeceğimi bilemedim. Ederdi zaten. Bizsiz ya da bizimle. 

Galiba anlıyordum. Her türden ayrılığa, her zaman çok daha hazırdım ben. Aramızdaki fark buydu. Mesele bencillikse, o öyle görmese de ondan çok daha bencildim ben aslında. Onun özveri alanı, tanıdığım bildiğim herkesinkinden fersahlarca genişti. O nedenle benden daha kırılgandı. Daha da geçirgen belki. Mantığına uymadığı, kendisine yetmediği, ilişkisi yürümediği halde Çarli ile bir türlü koparamadığı bağ kesin kanıttı buna. Merhameti belki bir tek Çarli için aklının mantığının hep önündeydi. 

Ben düşünürken bölmedi beni. Konuşmaya döndüm yeniden.

-Evet, her zaman öyle oldu. Varlığım ne sana ne ona yük olsun, varsın bana zor olsun, diye baştan kabul ettim ben Anitta. Baştan dediğim gibi Gonca bebeği doğurmak yerine aldırdığında benim konumum kesinleşti. Çarli en eski, en değerli bağındı, bense sonra gelen. O evde ben konuk. Senede birkaç kez gittiği evi sanıp sahiplenen adama gülerler Anitta. Hayalle gerçeği güneşle gölgeyi karıştırıyorum diye bana da gülenler çok oldu. Oysa ben her yoksul gibi hiç olmamaktansa az olsun dedim.

—Yoksulluk da nereden çıktı şimdi, diye girdi sahneye şeytan.

—Malım mülkün yokluğundan söz etmiyorum cahil herif, diye fısıldadım.

—Bana da çok zor geldi bu ayrılık Ani. Çok zordu. Aylarca terapi aldım. Aylarca kendimle yüzleşmeye katlandım ben. Senin derdini kendi derdi sayan, hayata küskün, doğduğuna pişman, öfkeli bir terapiste haftalarca iki gün iki saat katlanmak, öyle bir zulmü Allah’ım düşmanımın başına bile vermesin. Sekiz ay yedi bitirdi kadın beni. Bağırma çağırma hakaret… İki kere nefret muskası yazdırdı bana kadın yahu ve ben boynuma taktım onu, daha ne olsun.

—Ben beş yıldır alıyorum, dediğinde cız etti içim, besbelli onunki şeytanlaştırma reçetesi vermemişti. 

Yorulmuştum, susamıştım. Garsona bakındım. Yoktu ortalıkta. Merak edip neye baktığımı sorunca söyledim. Sırt çantasından çıkarıp verdi su şişesini. Bazilikada, mezarlıkta, Soho’da, Green Parkta, Stockholm’de, Kapalı Çarşıda, Ayasofya’nın önünde, Büyükadada, Heybelide, sıkıyönetim günlerinde nöbet tuttuğum üniversitemin yemyeşil bahçesinde beş sene sonra el ele gezdiğimizde.  

Suyunu içerken, onun dingin gülümsemesinde sevgiyi görürdüm hep. Emziren besleyen sevgiyi. Ankara’da Seher bana su verdiğinde de aynı anaç bakış vardı gözünde. Liz bir başka çeşit sevgiyle doluydu. Ve Hülya. Toprağa zamansız düşüp filizlenemeden kavrulan bir umut. Hepsi birden yan yana, kıl kola, güle oynaya sardılar beni. 

Dört bir yandan çapraşık duygular sıkmıştı boğazımı. Yutkuna yutkuna birkaç yudum içebildim ancak. 

Anitta dert ortağım, sakin dinliyordu. Anlattıkça içim karıştı. Göz yaşlarına boğulacaktım birazdan, o beyaz mendilini çıkaracaktı çantasından, dayanamayacak haykırarak ağlamaya başlayacaktım.

Ani bir kararla tuvalete diyerek kalktım.

 

—Benimle de ağlayabilirsin Emin, dedi, gitme burada kal, ağlasan da olur. Çok da iyi olur.

13. EMİR KOMUTA ANİTTA’DA

Yorulmuş gibiydi, dudağını bükerek etrafına bakındı.

-Sen öyle bir insansın canım, biliyorum. Ama tatil dediğin, beş yıl süren görüşme orucu. O kadar uzun zaman o kadar uzak kalman yanlıştı, bunu anla. Ben kaçışını anladım, sebebini de. Kopuş değilmiş. Buna hem saygı hem hayranlık duydum.  

—Öbür uca fazla hızla gitmek yanlışmış, dedim. 

—Sen uzaklaşmanın ölçüsünü kaçırmışım diyorsun. Oysa konuşmaktan kaçmanın yanlış olduğunu anlasan… 

—Ben konuşmaktan hiç kaçmadım canım. 

—Yapma, dedi. Ben seni tanırım. Aklından geçenle dilinden dökülen arasındaki farkı anlamakta benle kimse yarışamaz Emin, bilirsin. Bir kez olsun arasan, bu anlattıklarından birkaçını böyle gümbür gümbür de değil her zamanki üslubunda de söylesen…

Durdu, düşündü.

— Karşına böyle bir zibidi gibi çıkmazdım belki.

—Sen aramayınca, iki satır bile yazmayınca… Belki öylesi daha iyi senin için diye düşündüm ben. Hem oruç deyip hem nar gibi kızarmış piliçten söz etmek olmazdı. Olsa olsa tutarsızlık, derken sözümü kesti.

—İçinden taşan bir tutarsızlıktan daha aziz bir şey yoktur, diye ışıldadı Anitta. Melamin bardaktaki bir yudum suda Arap sabunu kokusu hariç, tabii, deyince sarsıldım, elini aldım iki elimin arasına. 

Gözlerini kapadı, bakışını geriye attı. Köpüklü kahve seanslarından birini yaşamış gibi bulutların üstündeydi şimdi. Sustum. 

Kem gözlerden uzak bir ağaç altında saatlerce oturup da ikisi de öpüşme arzusu ile yanarken bile edebini takınan yeni yetmelere döndürmüştü bizi beş yıllık oruç. 

İçten taşabilen çelişkilerin kutsallığına tekrar döndük.

—İkimizin içinde de taşmadığı meydanda Ani. Ürkek yeni yetmelere döndük. Gerçeğimiz bu.

—Canı çıksın gerçeklerin, hayallerimi ediyorum, derken kalktı yerinden.

 

Kalkarken baştan çıkarıcı bir bakışla baktı. On üç yıl önce, Paris’teki bir kır kahvesindeki manzarayı getirdi gözümün önüne. Kendinden geçmiş gibi dizime oturup dudaklarımdan ilk kez öptüğü şahane dakikalar. İki kez üst üste hem de.

-Nasıl göremiyorsun benden kaçmanın yanlış olduğunu Emin, inanamıyorum, deyince yeniden başladık.

-Görmediğim belki doğru. Ama şunu net gördüm, halen de öyle görüyorum. İkinizi de çok yordum ben. Bebek gündeme gelince, sorun daha boyutlandı. Uzaklaşmamız farz oldu. Sen de kabul ettin bunu. Değil mi?

-Sorunun boyutlanması inkâr edilemez bir gerçek. Ama bu neden beş yıl görüşmeme kararına götürdü ki seni?

-Bizi, diye düzelttim. 

-Hatırla lütfen, sen ısrarla önerdin, kıramazdım seni. Yanlış mı hatırlıyorum?

-Ben önerdim, sen de hemen kabul ettin, başka yol yok mu diye konuşmadık hiç. Beş yıl olmasın üç yıl olsun da demedin. Hamile kalır kalmaz oruç bozulsun diye de önermedin. Öneriyi, kararı değiştirmek için hiçbir istek gelmedi senden. Ne karar verirken ne beş yıl boyunca. Ancak beş yıl dolunca…

İçini çekti, sonra güldü.

-Bunu ısrarla istemişsen, canım benim, seni rahatsız etmem hakça olmazdı ki. Senden bekledim ben. 

-Ben de senden canım, dediğimde, anında salladı başını.

-Bunu tahmin ettim Emin. Ama beş yıl geçti, yine ses çıkmadı senden. Deliriyordum az kalsın. Bendim dayanamayan. Arayan da bendim. İkinci arayışımda gelsene, diyebildim ancak. İkinci kez aramasam buluşmayı hiç düşünmeyecektin belki bir daha.

-Bunu başaramazdım canım.

—Ama deneyecektin, diye üsteledi.

—Denesem de yapamazdım Ani.

—Neden yapamazdın ki!

—Çünkü sana muhtacım. Hava gibi, su gibi. Sadece ben değil ruhum da hayallerim de muhtaç sana be kadın. Yapamazdım. Sen söyler söylemez, ne zaman istersen, dedim. On gün geçmeden geldim, karşındayım. Önce de, şimdi de ne dersen de. Yine de karşındayım işte. 

Sorun hep vardı, artık katmerli hale geldi. Zorlanıyoruz, ilişkimiz ağaçkakan gibi kemiriyor beni, yine de karşındayım. Dayanıyorum. Bu her şeyden daha önemli değil mi Ani?

Gülümsedi, kararmış havada her yanı sele boğan bir yağmurdan sonra nazlı nazlı yükselen güneşin aydınlattığı pırıltılı gün burdu sanki yüzüne. Ve sarıldı bana, ıpıslak öptü. Ardından bir kez daha.

-Hadi gidelim, bize köpüklü kahve yaraşır artık, dedi buğulu bir sesle, sen de özlemiş olmalısın.

Her ne olursa, hepsine hazırdım.

 -Tabii ki canım, dedim. Her şeyin hatta Dahl denen şeytanın da canı cehenneme.

-Olmaaaaz, dediğinde, günün ilk oyunbaz titreşimleri tınladı sesinde. Dante’ye haber yollayalım, komedyasında cennetin bakire huriler semtinde yer ayırsın Eminin günah keçisine, Kevser şarabını da eksik etmesin önünden.

-Yanına da Çarli’nin çikolata fabrikasını kurdursun, diyelim. Olunca tam olsun. O İskoç içer.

-Ohh zavallı Çarli, dedi, şimdi onu konuşmayalım. Hadi öyleyse, gidiyoruz, deyip çantasını taktı koluna.

Yine boş bulundum, ‘hemen mi’ diye mırıldandım, iyi ki duymadı.

-Nasıl istersen, dedim ve kalktım, yürümeye başladık.

…..

Yürürken şeytan karşıma dikildi.

“Dahl’ın Çarlisi ile bizim Zavallı Çarli ne kadar benzerdi acaba?” diye sordu. Hiç fikrim yoktu.

Aklıma Algernon’un Çarli’si geldi önce – öğrenme engelli, zekâ patlaması, sonra trajik düşüş.

Sonra Çarlinin Melekleri dizisindeki patron çıktı ortaya: telefondan emir veren, görünmez, kül yutmaz, keyifli herif.

Dahl’ın zavallı Çarli’si ise onların yanında masalsı kaldı.

Hangisine daha yakın bizimki diye düşündüm. Cevap gelmedi.

Anitta tuttu elimden, karşı kaldırıma geçtik. Bir taksi durdurdu, bindik, şoföre otelin adresini verince dönüp baktım. Otelde gerçekten kahve mi içecektik yoksa? Tedirgin oldum. Gülerek ensemi okşadı Ani.

— Merak etme, dedi kulağıma. Bu kez emir ve komuta bende. Ayrılıncaya kadar.

— Bu kulağa fısıldanarak ilan edilen yeryüzündeki ilk askeri müdahale tatlım, diyecek oldum.

— Her neyse o, dedi, bir süre hiç itiraz etmeden her şeye uy, rahat et…

Şeytan kıkırdadı:

Biat et.

İtaat et.

Rahat et.

Anitta’nın aklından geçen oyunun yabancısı sayılmazdım.

Bir kez bir saat sürmüştü sadece, bir kere de akşamın geç saatinden gece yarısına kadar. İkisinde de otelde değildik, bu kesin.

Niyeti, neyi ne kadar ve nasıl isterse öyle yaparak kalıplarını kırmayı denemekti. Böylece koşulsuz sevgi ile şartlandırılıp uysal kılınmış içindeki özgür kadını kışkırtıp uyandıracaktı. Onu keşfedip benimle paylaşmak kendisine derin hazlara geçit veren çiçekli yollar açıyormuş diye öyle diyordu.

Ne yadırgamıştım ne anlamakta zorlanmıştım onu. Büyük bir keşfe çıkmış, çakırkeyif gelgitlerle yüzerken onu izlemek bana da değişik tatlar verdi. Hoştu, ama ona kendimi kısa süreliğine bırakmak bile, bende öteden beri yer etmiş kaygıyı çok daha fazla hissettirmişti.

— Beni kendi arzularına alet ettiğin duygusundan bir türlü kurtulamadım, dedim duşta ona.

Bu kez her şey biraz farklı görünüyordu, ancak…

— Lütfen direnme adam, dedi. Pişman olmayacaksın. Sana da iyi gelecek.

— Olsun, olsun da. Bana iyi geleceğini nerden biliyorsun?

— Kesinlikle eminim, deyince resmen kıkırdadım.

Sözcüklere aşırı saygısı vardı çünkü, kesinlik hiçbir şekliyle hiçbir durumda yoktu dilinde. Neden emir ve komutayı eline almayı istiyordu, aklında bu kez ne vardı, merak ediyordum. İtirazımı baştan önleyerek, beni edilgen kılıp yapmak veya yaptırmak isteyeceği ne vardı ki acaba?

Üstelik bana da çok iyi gelecekti. Öyle diyordu.

— Bebek meselesi, dedi şeytan. İpi koptuğu yerden bağlamak istiyor belli ki. Olamaz mı? Gonca bebek doğsa, birkaç boyutu biterdi sorunların. Değil mi?

Yoo, Anitta istemediğim hiçbir şeye zorlamazdı beni. O konuya girmek bile gereksizdi.

— Kaçmak işine geliyor da kadın hamile kalamamış beş yılda. Yeni bir beş yıllık tatil mi gelecek gündeme?

— Böyle ölümcül şeyler getirmesene aklıma iblis diye çıktım şeytana.

— Ne kadar sürecek bu anlaşma Ani?

— Ayrılıncaya kadar demiştim, kabul ettin.

Dudaklarım büzüldü, bu kez o sordu.

— Peki, sen ne kadar sürsün istersin canım?

— Bence gece yarısına kadar olsun, yeter, dedim ve damarına basmak için ekledim: Sonra Dahl okumak istiyorum biraz.

— Avucunu yalarsın sen, diyerek tatlı tatlı güldü. Kendine gel lütfen, derken sesi azıcık yükseldi.

Şoför aynada bir anlığına dikizledi bizi.

— Eve gideceğiz adam, diye fısıldadı. Oynamayı bırak, ben bu kadar ciddiyken bir başına oynaman hakça değil.

— Oynamıyorum canım benim, diye mırıldandım, görünüşte gayet masum bir bakışla ekledim: Kahveyi otelde içeceksek buradan oralara bu saatte neden gidiyoruz?

Yüzü asıldı ama üstüne gitmeden edemedim.

— Bu gece odamda benle kalırsın… Sayıklasan da kabulümdür, deyince tepkisi sert oldu.

— Otele profesyoneller gider canım, kırmızı çizgimdir, bilirsin, derken sesi biraz daha yükseldi, şoför bizi tekrar dikizledi.

— Bu arabada karı koca kavgası yasak beyim, dedi şakayla karışık.

— Biz sadece dostuz, diye kızgınca karşılık verdi Anitta.

Benim ‘sadece dost’ dememe takılırdı, yaptığı kinayenin etkisini görmek için dönüp bana sitemle baktığı sırada, ben şeytanın fısıltısına kulak vermiştim: İçindeki kalıpları kırmaya çok istekli, bir de dışındakileri de kırmayı denese ya, dedi. Bunu bir kere daha söyle ona, tam yeri geldi.

— Doğru sahiden, tam yeri ama hiç zamanı değil, diyerek geri çevirdim önerisini.

Onca yıllık korkunun ardından berbat bir sabah geçirmişti zaten. Üzmeyi istemezdim. Dönüp gülümsedim, bir güzel baktım ona. Yine anlamıştı içimden geçeni.

— Ayırım yapmam, yapamam. İçimde olsun, dışımda olsun. Son yıllarda en çok onlarla uğraştım ben, çatır çutur kırıyorum kalıplarımı.

İï

Anitta buydu. Hep devinirdi.

— Çok sevindim tatlım, dedim. Otel odasına benle çıkmayı yasaklayan on birinci emir hala geçerli ama, değil mi? O sapasağlam duruyor olmalı.

— Evet öyle. Öyle de o kadar ikincil bir şey ki. Bin birinci emir bile değil, istersen takıntı de, belki geçmişten bir travma kalıntısı… Bu arada… Senle otelde kaldığımız da oldu, değil mi?

— Unutur muyum canım, oldu tabi. Sadece bir kez. Paris’te. Yan yana yattık soyunmadan, kardeşçe öpüşüp uyuduk. Sabaha kadar sayıklayıp durmuştun. Öğlene kadar uyanamadığını da hatırla…

— Çok kötüsün adam sen, dedi gülerek. Uyku tutmamıştı işte. Ne yapabilirdim? Takılıp duruyorsun, hala oyun havasındasın, bense hayatımız için bir şeyler başarmaya çalışıyorum.

— Hayatımız için öyle mi? Şahane, yoksa boşanıyor musun?

— Yok öyle bir şey, biliyorsun ki olmaz.

— Katolik olmak öyle bir şey dedim, bir yumruk daha yedim mideme.

Şoför ben ıııh deyince fark etti.

— Adam dövmek de yasak bu araçta hanımefendi, dedi, hele dostlar arasında, asla. Bir de şu trafik denen keşmekeşin ortasında.

Ben güldüm. Şoför güldü. O somurttu.

— Trafiği tıkayan biz değiliz ama, dedim.

— Haklısınız beyefendi, diye yanıtladı. Kaplumbağa gibiyiz.

— Sustum konuşmayacağım artık. Otelde konuşuruz, dedi Anitta.

Susmak bana yaradı. Düşündüm. Kafam karmakarışıktı. Bana güzel bir sürpriz yapıp bu kez odama çıkacak, sonra emir komuta müzakeresi son bulacak diye umuyordu bir yanım.

Eli elimde lobiye geçtik. Arkalarda bir divana, koca bir palmiyenin altına ve yan yana oturduk. Kahveleri söyledik. Zafer bakışı vardı gözünde. Anlat der gibi baktım yüzüne.

— Kendimle çok uğraştım bu beş yıl boyunca. Erdem ve özveri meselesinde de yol kat ettim. Aştım bazı şeyleri. Bunu kutlamak yakışır sana. Sen muziplik edip duruyorsun, sanki yokuşa sürüyorsun beni.

— Seni daha iyi anlamaya çalışmaktan başka bir şey yaptımsa oyundur, şakadır, başka bir şey değil.

— Şakayı bırak, oyunu da bırak biraz, anla beni, dedi, buna ihtiyacımız var.

— Seni dinliyorum. Neler var aklında? Neler oluyor? Haydi anlat o zaman.

— Elbette, anlatacağım. Yeni bir aşama benim için. En çok da senle Çarli’yi ilgilendiriyor.

— Bir dönüm noktasındayız yani.

— Evet ben ve üçümüz birden. Çok sürmez, her şey hepimiz için farklı olacak artık.

— Anlat o zaman, çatlayacağım meraktan.

— Tabii ki anlatacağım, ama evdeki ilk kahveden sonra, sabaha kadar…

— Haydaaaa, diye haykırdı bu kez şeytan.

— Sabır, diyerek susturdum.

Demek ki yine Suzan’ın şehrin öte yakasındaki yarı çıplak evi bekliyordu bizi, sabaha kadar. Varsın olsun, diye düşündüm. İyi de otele neden geldik şimdi? Sormadım. Makul olmalıydım.

— Sen nasıl istersen öyle yapalım. Sonunda uzlaşacağımız besbelli. Değil mi? Bu kez ne kadar sürsün patronluğun? Onu söyle sen, yeter bana…

— Patronluk demesene, bal gibi bilirsin öyle bir şey olmadığını. Liderlik de önderlik de ne bileyim.

— Peki, öyle derim. Süre?

— Ayrılıncaya kadar demiştim, kabul ettin, hatırlıyor musun?

— Tamam da ben Susan’ın evinde olacağız sandım. Otele gelince de odamda oluruz, diye düşündüm. Ama on birinci emrin hükmü sende hala sürüyor, bunu görünce…

— Yine oynuyorsun adam, yine yan çizmeye çalışıyorsun. Numara yaptığın o kadar belli ki. Öfke damarım kabarsın istiyorsun…

— Hiç de değil. Tamam. Ciddiyim artık, tamamen ciddi. Ne zamana kadar? Bunu bilmeye hakkım olmalı değil mi, sevgili liderim?

— Yesinler sevgili liderini, o zaman iyi dinle. Hemen başlayacak, seni dönüş uçağına yolcu edene kadar sürecek.

— Ama neden?

— Çünkü, öyle gerekiyor. Bana beş yıllık ayrılığın faturasını ödetmek yerine her zamanki gibi güvensen, hiç dert etmezdin. Bende korktuğun, kaldıramadığın her neyse tanıyıp tanımlasan da yüzüme söylesen… Beş dakikada çözeriz.

Yalan da değildi hani. Bir şeyler içimi rahatsız ediyordu. Belki terapistin zırvaları. Belki şeytanın sorgulamaları, belki yönetmen. Belki hepsi birden. Anitta beş yıl aralıksız, ayrılığa dayanmıştı, bir kez bile konuşma ihtiyacı duymadan. Ayrılık ki ölümün kan kardeşi. Belki de bu. Sadece buydu sebep.

— Terapisti anımsa Emin, dedi şeytan. O ne dedi, sen ne yaptın o zaman? Hatırla.

— Bu ayrılığa dayanıp sürdürmenin belki bir tek etkili yolu var, demişti. Aranızda geçen bütün tatsız şeyleri, seni rahatsız eden en minik şeyleri bile hatırla, onun sana azıcık aykırı gelen huylarını alışkanlıklarını düşün. Hep egoist, çıkarcı, düşüncesiz yanlarını ara ve bul. Mutlaka bul, bir deftere yaz, her gün oku. Kendi kendine oku, kulağın da duysun diye yüksek sesle de.

— O bir melek değil, normal bir akılda hatta çok akıllı sen söylüyorsun bunu her fırsatta. Artık sana verdiklerini unut, senden aldıklarını gör, katlandığın bedellere odaklan.

— Melek gibi görmen onu, senin saflığından. Melek olsa senden ayrılmaya üç ay bile dayanamazdı. Arardı, sorardı. Ölsen haberi olmazdı, ölümünü kimden duyardı dersin? Duyunca, bir bağ eksilirdi hayatında, yeni bağlar kurardı. Belki kurmuştur bile.

— Bu bir savaş, unutma Emin. Acıyarak, anlayarak, savaşamazsın. Nefret eder, savaşırsın, düşman eder, yenmek için savaşırsın. Başka yolu yok.

Kahkahasını duydum şeytanın.

— Şeytanlaştıracaksın da demedi mi defalarca?

Demişti.

— Ölümcül hastanın yokluğuna o ölmeden alıştır kendini, o zaman onunla birlikte acıdan ölmezsin demedi. Her gidenle gider insan, her ölenle ölmemek için.

Demişti, Yaşar’ın ölümünü hatırlatıp durmuştu hem de.

— Nerde şimdi o düzenbaz, biliyorsun değil mi?

Biliyorum ama cevap vermedim.

— Diploması sahteymiş, sekiz yıl hüküm giydi.

— Senin dayanamadığını görsem, ben hiç dayanamazdım Ani, dedim. Sende büyük bir korku yaratmış mesafe, bende ise en hafifinden derin bir gücenme.

— İkimizin de itirafı diye kayda geçelim bunu.

— Anlaştık.

— Ve ikimiz de korumuşuz dengemizi. Hasarlıyız, ama buradayız işte, dedi, o arada ensemi okşayınca, şoför aynadan gördü, ona aldıracak değildim, yine de usulca çektim kendimi.

— Yapma lütfen dedim, fena tahrik ediyor. Delhi’deki maymun hikayesi geliyor aklıma.

Anlamamış gibi baktı.

—O hikâyeyi biliyorum muyum ben? 

—Biliyorsun, iki kere daha anlattırmıştın daha önce bana.

—O zaman bir daha anlat, diye fısıldadı kulağıma, sevgi duvarının önünde benim seslendirdiğim ‘bir daha söyle’ nakaratını taklit ederek.

—Burada olmaz, dedim hikayedeki maymuncu gibi.

—Ama neden?

— Müstehcen, dedim. Şoför baştan çıkar bakarsın, arabayı devirir.

—Çok merak ettim Emin, lütfen anlat derken bir yumruk daha yiyince anlattım.

Delhara’nın harikalar dünyasında büyülenmiş gibi dolaşmakta olan bizim hacı amcaya omzunda küçük maymunla birlikte bir fakir yaklaşır.

Hayal bile edemeyeceği bir numarası var bizim Çitanın. Onu görmek ister misin, beyim? Sadece bir dolar.

Hacı amca merak eder tabi…

“Nedir o? Göreyim.”

“Burada olmaz. Otelinde, odanda.”

Doları verir hacı amca. Fakir maymunu yatağın karşısına oturtur, yatağın üstüne birkaç tane uygunsuz resim koyar. Ensesini okşamaya başlar başlamaz, maymuncuk öyle bir heyecana kapılır ki üç beş dakika içinde kendinden geçer, bağırışı çağırıcı ortalığı inleten bir doruğa ulaşır ve odanın önü içerideki kadını kurtarma heveslisi bir sürü adamla dolar.

Bu kez daha çok güldü Anitta. Şoför takıldı;

—Barış zamanı, öyle mi?

…..

— Neyse ki ne maymuncu ne de maymun kadar çaresiziz. Buradayız, konuşuyoruz. Hem de birbirimizin gözünden görmeye çalışarak konuşuyoruz.

Yürümek istedi canım o anda. Onunla birlikte o parka Selanikliye gitmek istedim. Loş dehlizlerde yolumuzu el yordamı ile bulmaya uğraşırken boğuşup durmak yerine ele ele yürümek… 

Bu saçmalığı gerzekçe sürdürmektense gürül gürül bir inen ya da kendi halinde çiseleyen bir yağmur altında ıslanırken…

Veya güneşi iliklerimizde hissederken kuş sesleri arasında…

Bir fincan köpüklü kahve diye düşünüyordum ki…

— Konuya dönelim hadi, diyerek böldü Anitta beni. Emir komuta meselesinde, diye devam edecekken… 

— Sımsıcak güneş ya da yağmur altında kuş sesleri arasında bir fincan kahve, diyerek ben de onu böldüm.

Afallamış gibi baktı bana.

—Yürümek istiyorum senle, ele ele yürümek. Yağmur ya da güneş altında bir fincan kahve içmek, dedim. 

Tamamlamam gerekmedi, nasıl baktıysam ona, hemen anladı.

— Sağda bırakın bizi, dedi şoföre.

İndik. On dakika sonra büfedeydik.

Ve ben tatlı tatlı başlıyoruz, diye geçirdim.

…..

……

Zorlayacak değilim seni. Hiçbir zaman zorlamadım. Vermiş olduğun sözden şu anda da cayma hakkın var.

-Dönmem sözümden de söz verirken bu kadar uzun olacağını düşünmemiştim. Sen kuzeninde kalıyorsun, bu gece de onun evinde kalırız diye sandım, olsun dedim.

-Takma kafanı. Yine de akşamdan sonra günaydın sana. Susan okulu bitireli üç yıl oldu. Kaliforniya’da şimdi. Ben sabah ilk uçakla geldim Londra’ya.

-Anladım, dedim. Bu kez ne kadar sürsün patronluğun?

-Patron deme demiştim. Sen de müşterisin o zaman.

-Yok canım, ezilen sömürülen bir işçi parçasıyım ben… 

-Bari köle deyiver de olsun bitsin.

-Emriniz her ne olur ise başım üstüne efendim, diye boynumu büktüm.

Karşılığında karnıma bir yumruk daha yedim, gardiyan kılıklı garson gördü, sırıttı.

-Cıvımasan da artık şu meseleyi halletsek, diyerek adeta dişini gıcırdattı.

-Tamam, sen ne kadar sürsün, diyorsun?

-Uçağın beş gün sonra, değil mi? Üç gün için olsun şimdilik, istersen uzatırız. Önderliği sen alırsın belki ondan sonra.

Yanlış mı duydum diye baktım, kaşlarımı çatmış gözlerimi kısmış buldum kendimi.

-Üç gün için. İstersen uzatırız, diye tekrarladı.

Uzatma ihtimali de varmış, demek ki?

Düşündüm. Bu bir ilkti. Ayrıldıktan sonra Londra’daki iki görüşmemiz de bir gecelikti, ikisi de Suzan’ın evinde. Stockholm’e beş kez geldi, ilkinde üç gün diğer ikisinde dörder gün. İstanbul’da adada ise bir arkadaşımın villasında kaldık, baş başa beş gün. Paris’te iki kez buluştuk. Bebeğini aldırmak zorunda kaldığı günlerin ertesindeydi ilki. Okulunu yeni bitirmişti. Otelime gelmesi gerekmedi. Tek gün. İkincisinde ben bir seminere gitmiştim. O Belfast’tan çıktı geldi, evlenmişti. O da tek gün. Belfast’a bir geceliğine gittiğimde de çıkmadı oteldeki odama, ‘çok istiyorum bunu’ diye üsteleyerek, evine götürdü beni. Gece yarısı döndüm otele.

Ancak bunları düşününce geldi aklıma. Eğer Çarli ile ilişkisi kopmuş değilse, nasıl üç gün birlikte olacaktık ki evlerinde biz? İkisi de Katolik değildi, ama hala boşanma yoktu gündemde.  Bir de Belfast’taki üç günü uzatmak ihtimali vardı. Ve besbelli emir komutayı alması planının bir parçasıydı. Neydi planı tam olarak? 

Zavallı Çarli oralarda hele evinde olduğumu keşfederse kalbine inerdi adamcağızın. Onu gerçek yüzüyle tanımış değildim daha. Kırmaktan üzmekten sakınıyordum. Huzursuz oldum düşündükçe. Uzunca bir iş seyahatine çıkmıştır belki. O zaman bile büyük riskti, kötü bir fikirdi bu.

-Ya Çarli, o nerede peki?

-Hallettim ben onu, o benim işim, diyerek kestirip attı. Kaygılanacak hiçbir şey yok, diye tekrarladı…

-Senin için de onun için de kaygılanırım ben, bilirsin.

-Bilmez miyim tatlım, dedi. Sen de seversin onu. Hep sevdin. 

-Ama senin sevdiğin gibi değil, dedim. 

-Hayır, bence sen onu tam da benim sevdiğim türde bir şekilde sevdin hep. Ve bence biliyorsun, ben söyleyeyim gene de: Ben o nedenle de seni çok daha sevdim. Farkında olmaman imkânsız bunun.

-Ona haksızlık edemem, hele senin için o kadar değerliyse, hiç edemem. Daha fazla incinsin de istemem. 

Şeytan fırsatı kaçırmadı.

-Aslında onun kedisi Şirini sever gibi sevdin o adamı sen. Çarli yoldaşıydı, onu önemsiyordu, üstelik zavallının biriydi. Ondan sevdin. 

Şeytan haklı diye geçirdim içinden.

-Seni ondan çalmış gibi hissettim ben sık sık. Ben hayatınıza girmesem, hep eskisi gibi birbirine saygılı iki dost olarak kalsak… Evliliğiniz tatlı tatlı sürer giderdi belki.  

-Bırak şimdi bu saçma suçluluk triplerini yahu. Belki değil, büyük bir ihtimalle çoktan biterdi evliliğim sen olmasan. Ne zamanı ne yeri şimdi bunu konuşmanın. Bilmeni şimdiden istediğim şu: Bu buluşma bir ilk, öncekilerden farklı. Hiç kimse için risk yok, yalan da yok canım.

Diyecek bir şey bulamadım. Çarli orda üç gün kalacağımı biliyor mu yani, diye soracaktım. 

-Beni lütfen yorma adam, diyerek susturdu beni. Zaman daraldı. On beş dakikada karar vermen gerek. İki seçeneğin var: Ya sözünden gerçek bir centilmen gibi hemen burada cayarsın. Hakkındır bu. Emin ol ki ne kırılırım ne de suçlarım. 

-Suçlamazsın da anlarsın da sanırım. 

-Hayır, sadece suçlamam. Ama senin anlamanı beklerim, bana hala güvendiğini görmek bilmek isterim. Olmuyorsa… O beş yıl yüzünden bir şeyler kopmuştur o zaman, belki paslanmış çürümüştür. Hayır dersen bana hayal kırıklığı olur, berbat üzülürüm. 

-Peki sonra ne yaparsın… Tepkin ne olur yani?

-Sen anlaşmadan cayınca, çarem kalmaz. Tıpkı senden öğrendiğim gibi. Üzülürüm ama yıkılmam, dudaklarından bir güzel öperek kucaklarım seni…

-Bu çok güzel, ardından lobide kahve seansı mı gelir? 

-Bırak şimdi şakayı be adam. Hayatımızın en önemli anlarında bana takılmaktasın, belki de çözümden kaçmaktasın… Yapma bunu, hiç değilse bugün. Yalvarırım şimdi yapma hiç değilse.

Ağlamaklı haline dayanamazdım. Zevzekliğin gereği gerçekten yoktu. Özür diledim. Sustum ve dikkatle dinledim.

-Hayır, dersen, üzülürüm, yine de seni bir güzel öperim, sonra da her buluşmamızın son karesinde yaptığın gibi ‘dostluk baki’ derim giderim.

Gözlerimi ayırarak başımı sallayarak baktım, durum o kadar ciddiydi demek.

-Nereye böyle Anitta diye arkamdan haykırmasan da emin ol ki o ses içimde yankılanmış gibi dönerim kapıdan. Bu kez de ömrümün sonuna kadar yetecek şekilde kucaklar koklarım seni. Sonra da her ayrılışımızda senin yaptığını yaparım yine.

Kaşlarım çatıldı meraktan.

-Alnından öper ‘dostluk baki’ derim önce. Sonuna ve başına birer sözcük ekler, sözünü tekrarlarım. Gerçekten dostluk baki artık.

Gözlerimin yuvasında dönüşünden açıklama istediğimi anladı. 

-Yanisi şu. Madem bütün çabamıza rağmen birimiz bile kalıplarını kırıp çıkamadı bu çemberin dışına. 

Çember değil üçgen, diye düzeltecektim. Yapmadım.

-Demek ki sadece dostluk baki Emin. Demek ki biz de mükemmel değiliz, deyince daraldım .

-Sence mükemmel olmaya yakın da mı değiliz Anitta? 

-Bak canım. Yakın olmak yetmiyor. Hem, hayat her gün böyle tüketirken bizi, ölmeye böyle hızla yaklaşırken yakın mıyız uzak mı bunu ölçmeye neden zaman harcayalım ki biz?

-Ölmeye yaklaşmak da ne demek yahu, diye söylenerek yerimde doğruldum. Bilmediğim bir şey mi var?

-Benden daha hızlı yaşadığın için benim kadar düşünmeye vakit bulamadığın bir şeyler elbette var, diyelim.

-Yani şu veya bu nedenle ama artık hiç görüşmemek üzere, bu kapıdan çıkar gidersin? Öyle mi? Bunu bize yapabilir misin sen?

-Çok düşündüm Emin. Aylardır yıllardır bütün oruç boyunca düşündüm. Başka yol bulamadım canım. Bulduğum bu daracık geçidi el verip açmak yerine, bana güvenmez de tıkarsan… Umudum biter. Çaresiz kalırım. Seni odanla, okulunla, kitaplarınla, başına bizzat benim bela ettiğim güzelim Dahl ile baş başa bırakırım. Üçümüzü de tüketen bu cendereden çıkar giderim.

Yazık olur, diye mırıldandı bir yerlerde biri. Yönetmendi, şeytandı, belki de çiselemeye başlayan yağmur.

-Sana kalsa, ayrılsak da beraberiz nasılsa, dedi. Dayanıklısın ya sen.

Ne çektiğimi gel de bana sor, diye tutturacak zaman değildi. Aslında, o çok daha dayanıklı gelmişti bana. Son lafı hariç, otele girdiğimizden beri söylediği her şeyi ben de zaman zaman geçirmiştim içimden. Epeyce kahra bulanmış haliyle ondan duymak sert geldi, yine de doğruydu. 

On beş yıla yakın bir zamandan beri hayat üçümüz için de zor oldu. Yalanlar, korkular, suçluluk duygusu, iç hesaplaşmaları ve tuhaf hayal kırıklıkları. Sürmesi, evet hepimizi tüketiyordu, bitmesi ise yok edici olurdu. Sanırım üçümüz de bunu görüyorduk. O benden daha cesurdu, daha açıktı. Kalıpları kırmakta belli ki geçen zamanla birlikte daha ustalaşmıştı. Çabasına hiç değilse bir şans verecek kadar saygı duymalıydım.

Ona dönüp gülümsedim, o da gülümsedi. Ayrılık pek kararlı yapmış seni sevgili önderim, bir o kadar da şirinleştirmiş, diye takılmak isteyen herifi durdurdum.

-İkinci seçenek… Onu anlatsana biraz daha, derken kısık çıktı sesim.

-Stockholm uçağına binmek için en geç 24 saat önce oteline dönersin. O gece burada dinlenir, ertesi gün uçarsın. Bunda sorun yok. Anlaşma şartlarını tekrar söylüyorum: Ayrılıncaya kadar bir kez bile mızıkçılık istemem. Tam teslimiyet.  Hepsi bizim hayatımız için. Buna inan. İyi düşün, doğru karar ver. Koşulsuz aşk pazarlığı kaldırmaz, bilirsin.

-Cayma hakkı yoktur kölelerin, diye başladığımda, elini sertçe kaldırıp susturdu beni.

-Bırak şu köle-efendi, patron-işçi saçmalığını. Söz hakkı yoktur onların, bilmez misin? Emir komuta yetkisini her fırsatta sana bırakacağımı biliyorsun zaten. Bırak şu tedirginliği.

O dikenli meseleye geldik işte, diye düşünüp sordum.

-Neden tedirgin olabilirim sence?

-Tedirgin olacak hiçbir şey yok canım bence, tam tersine…

-Peki, neden hemen anlatmıyorsun planını da emir komutayı almak istiyorsun, derken yine kesti sözümü.

-Emin, lütfen takılmayı bırak artık. Lütfen güven bana, yorma beni. Bu şakacı hatta muzip halini öteden beri bilmesem ve normalde çok sevmesem her şey çoktan berbat olurdu. Hayatımıza bir boyut eklemeye veya bir yön vermeye, anla bunu canım, sensiz olmuyor çünkü.

Şeytandan önce benim içimden geçti bu kez: Besbelli Çarlisiz de olmuyor. Şeytan katıldı hemen,

-Çarli bademli çikolata fabrikası istiyor kendine Emin, dedi şeytan. 

Neden Dahl’in en meşhur kitabını o bağlamda öyle andı şeytan? O sırada anlam veremedim.  Belfast’ta ikinci gecede anlayacaktım.

-Yanılıyorsun, en çok da sensiz olmuyor be adam diyerek birden ayağa kalkınca kucaklayacak ve gidecek sandım bir an.

-On beş dakikan var, sen karar verirken kahvemi dışarıda içeyim dedi, fincanını alıp çıktı.

14. KALBİ KIRIK ADAM YANILIYOR

Bu kez de içimdeki kalbi kırık adamı dürttü şeytan, on yıl kadar önce ayrılığa giden hayal kırıklığı ile dolu günleri hatırlattı, onun ‘pazarlığı kaldırmaz aşk’ lafını ‘ne yaman çelişki’ diye etiketledi. 

Haklıydı, evet çok haklı. 

Çarli’ye dönmesi ile biten uykusuz geceler, soruna  çözüm arayışı ile geçti gitti. Elbette çözüm ararken bir tür müzakere ve pazarlık da vardı. O yıldırıcı süreç haftalarca sürdü, en yakın tanığı şeytandı, bir de içimdeki kalbi kırık adam. Suskunluğu masum, haykırışı başkaldırış olurdu. 

Şeytan bir ölçüde haklıydı haklı olmasına ama şeytanlığı her şeyi olduğu gibi görmesine engeldi. Kalbi kırk adama kalırsa, Anitta biraz da müzakere kokan o sürçte de son derece samimiydi. Dahası, o sürecin sonunda kocasına döndüyse, bu bizzat kendisinin önerdiği çözümdü. 

Şeytan yüzledi:

-Seni o noktaya getiren kimdi peki? 

Evet, evet elbette Anitaydı gerçekten. Ama desteğine  fena halde ihtiyacı olan eski kocasının yıkık haline aldırmazlık edecek biri değildi Anitta. Öneri benimdi, çünkü ona ancak ben be öylece destek olabilirdim, olmalıydım. Ben daha dayanıklıydım çünkü..

-Neler yitirdiğinin farkında değilsin sen, diye yine araya girdi şeytan.

-Neler kazandığımı da sen fark edemezsin, diye karşılık verdim ona.

Anitta’nın içtenliğinden dürüstlüğünden habersiz olan herkes suçlar, çoğu ayıplardı onu. İki tarafın rızası ve kabulü ile imzalanan boşanma kâğıdını daha birkaç ay önce Çarli ile birlikte doldurmuşlardı, yedinci evlenme yıl dönümlerinin ertesi gün, bavuluna klasik müzik ve film cd lerinden onlarcasını, birkaç ilk gençlik giysisini ve yarısı Dahl’in eseri bir düzine kadar kitabını alıp kedisi ile birlikte Stockholm’e uçmuştu.

Noel’in ertesi gün, buz gibi soğuk bir Pazar akşamı.

Onu karşılama anını günler öncesinden defalarca hayal edip durmuştum. Sanki uçağı vaktinden çok önce gelecekmiş gibi epeyce erkenden gittim alana. Elimde tek bir mavi gül ve pembe bir zarf, içinde pembe kâğıtta gönlümden taşan birkaç cümle. Ömür boyu sürecek mutluluk yoluna çıkıyorduk, ilk adımı atıyorduk.

O gün bekleme salonu tenhaydı, oturmak bir yana yerimde duramaz haldeydim. Yaşayacağımız o an kaçıncı kez geçiyordu gözlerimin önünden, aynı zamanda kim bilir kaçıncı kez boydan boya arşınlıyordum salonu. Cüsseli bir adam yaklaştı yanıma, güvenlik görevlisiymiş, kibarca sordu.

-Yardıma ihtiyacınız mı var?

-Hayır, yok. Çok teşekkür ederim, neden kuşkulandınız ki?

-Gergin göründünüz bana. Belki destek gerekir, diye görev gereği ilgileniriz biz böyle durumlarda.

-Sorun yok, dedim. Belfast’tan geliyor, sevgilimi bekliyorum. Tabii ki büyük coşku var, heyecan var, daha yığınla şey.

-İlk kavuşma sanırım. Keyfini çıkarın. Rahatsız ettim, özür dilerim.

Tekrar teşekkür ettim, gidip yerine oturduktan sonra her göz göze gelişimizde gün görmüş adam, gıpta eder gibi imrenme dolu bir bakışla gülümsedi bana.

Uçağın indiği anons edildi, kalbim duracak sandım. Çırpınır gibi çarpmaya başlayınca oturup bekledim, babacan polis beni gözlüyordu. Kapıdan girdiğinde fırladım yerimden, bin yıllık bir özlemle kucakladım, boynuma sarıldığında cılız çıktı sesi.

-Çok yorgunum’ dedi.

Bitkindi aslında. İkinci kata asansörle çıktık, eve girer girmez divana yığıldı, hemen doktor çağırdım, ateşine, nabzına baktı, tansiyonunu ölçtü. Nasıl hissettiğini sordu:

-Yorgunum, hiç halim yok, dedi.

-Nabız düşük, tansiyon yerlerde, ateş de biraz yüksek, dedi… Ne oldu böyle size?

-Üç gündür uyuyamadım, son yirmi dört saatte her ne yedimse üstten alttan çıkardım. 

-İki olasılık geliyor aklıma, dedi doktor ve bana döndü… Zehirlenme, psikolojik şok. İkisi de geçer birkaç gün içinde.

Ben küçük dilimi yutmuştum sanki, suskun ve son derece şaşkındım, ayağının ucundaki kedisi gibi gözlerimi dikmiş ona bakıyordum. Yüzü sapsarıydı, gözleri birer derin çukura düşmüş, sesi kısık çıkıyor. Kedisi Şirin ayak ucunda, ben yanı başında.

Çantasından seçtiği bir şurupla bir kutu hapı masaya bıraktı doktor. Haplardan ikisini hemen içmesini söyledi. İki saat içinde kusarsa, haber vermeliydim, iğne yapmak zorunda kalacaktı. Ertesi gün gelişmeleri öğrenmek için arayacaktı.

-Bol su içirin. Hap iyi uyutacaktır onu. Stres ve yorgunluk. Başka bir şey yok sanırım, merak etmeyin.

Onu uğurluyordum ki yattığı yerde hafifçe doğrulup mırıldandı.

-Çok zararı yoksa doktor, iğneyi hemen yapsanız. Uyumak istiyorum, hemen uyumak.

Karşılık vermeden döndü, çantasını açtı, iğneyi yaptı ve çıktı. 

Başucuna oturdum. Saçlarını okşadım. Şirin ayak ucundan kalktı daha yaklaştı yanına.

-Neler oldu sana canım böyle?

-Merak etme, hepsi aşktan, dedi uyuklarken. Aşkın deli coşkusundan.

Sempatiyle gülümsedim. Zorlanarak devam etti. 

-Yani yirmi dört saat içerisinde bir muhteşem adamdan ayrılıp bir başka muhteşem adama kavuşmak coşkusundan, dedi. Başka bir şey yok. Merak etme sakın.

-Sen iyi ol yeter Ani, dedim. Ötesi önemsiz.

Bir zaman sonra mırıldanır gibi konuştu bu kez.

-Sana haksızlık yaptığımı sakın düşünme, olur mu?

Bu sözüme anlam veremedim, uykuya geçiş sürecinde zayıflayan irade ürünü manasız bir cümle olarak düşündüm. Çok geçmeden manasız olmadığını görecektim. Az sonra uyudu. On altı saat sonra gözlerini açtığında çoktan öğlen olmuştu. Susamıştı. İki bardak ılık su verdim. Beyaz peynirli yumurtalı sandviç hazırlamıştım, bir bardak muzlu sütle yedi. Kahvesini içti. İki saat geçti. Çıkarmadığını görünce ikimiz de rahatladık. Hapını içti, kedisini okşarken:

-Şeriyi beslemeyi unutmayalım sakın, dedi.

Şirin demeye alışmıştı ona, Ferhat ile Şirin hikayesinden almıştı. Doktor ikinci gün de aradı, duyduklarından memnun oldu, ayağa tam kalkıncaya kadar hapa şuruba devam etmesi gerekiyordu.

-Su ve uyku. Mümkünse yürüsün, canı ne isterse yesin. 

İki gün sonra yüzüne iyice renk geldi, gücünü topladığı sesinden de belliydi. İştahlıydı. Henüz yataktaydı, hafta sonu şehirde kısa bir yürüyüş yapmayı konuşur hale gelmiştik. Sanırım gelişinin beşinci günündeydik. Yatakta oturmuş kahvesini içiyordu, kedisine de Şirin diyordu artık, tatlı tatlı miyavlamaya başlayınca, geldiğinden beri ilk kez bir güzel güldü Anitta.

-İyileştiğimi doktordan önce haber veriyor bize Şirin, dedi.

Kedinin de gözleri parlamaya başlamıştı.

-Şimdi duş almak istiyorum. Sonra sana sarılarak biraz daha uyurum. Ha… Yaramazlık yapmak istersen, şimdiden söyleyeyim.

Olur mu hiç, her şeyin bir zamanı var türünden bir şeyler diyecektim.

-Açıkça söyleyeyim ki hiç itirazım olmaz. Senin vücudun da iyileştiğimi haber verirse bana, emin ol ki yarın turp gibi olurum.

Öyle de oldu. Turp gibi dediği için akşamki menüye turp salatası da ekledim. 

O akşam ilk kez masamızda oturduk, etli kuru fasulye de yapmıştım ona, yanında nar ekşili semiz otu salatası, şehriyeli pirinç pilavı ile bol sarımsaklı cacık. Ardından kırmızı şarap.

Dışarıda diz boyu kar vardı, şöminenin karşısına oturduk. Şömineden yansıyan gölgelere ad takıyordu o sırada, Vivaldi çalıyordu, Şirin ya da Şeri divanda uyukluyordu. Anitta iyiydi artık. Yanağından öptüm onu.

-Çok mutluyum. Bir daha öpsene beni dedi, öptüm. Lambaları söndürsek, daha mı güzel olur dersin her şey?

Kapadım ışıkları. Birkaç mum yakıp masaya koydum. Oturdum yanına. Başını dizime koydu. Ben saçlarını okşuyordum. Şöminede oynaşan alevleri izleyerek, müziğe kulak vererek öylece kaldık, hayatın zamanı durduğumuz bir dilimini daha yaşıyorduk. Nihayet birlikteydik, her şey güzeldi, şaraplarımızı yudumladık uzunca bir süre.

-Sana öyle bitik gelmeyi hiç hayal etmemiştim canım ben, dedi. Seni hayal kırıklığına uğrattım. Geçti gitti ama çok üzgünüm.

-Onu da aştık, ona bak sen.

-En çok da bu yanına bayılıyorum ben, biliyor musun? Daima olumlu, daima sakin, hep güven veren, hep güvenen… Ve hep açık sözlü…

-Abartmasan olmaz mı?

-Çabalarsam başarırım, ama dürüstçe olmaz o zaman… İster misin?

-Sen hınzırın tekisin Ani. Dürüstlük olmazsa olmazımız bizim, dedim. Birilerinin cephanesi, birilerinin zırhı veya sığınağı, çoğu insanın ise peçesi ya da örtüsü. Birilerinin ise huzuru. 

-Ben huzuru alayım, yeter bana, dedi. 

-Al, dedim.

-Dürüstlük deyince… Sen sormadın ama anlatmak istiyorum. Böylece öyle bitkin bir hale gelmiş olmamın nedenini de anlatmış olurum.

Noel akşamını Çarli ile geçirmişti. Hem evliliklerinin yedinci yıl dönümünü hem Anitta’nın otuzuncu yaş gününü kutlamışlardı, bir de veda etmişlerdi. Baş başa. Sadece acı tatlı anılarını konuşarak, zaman zaman da ağlaşarak. Sabaha kadar uyumadan…

-Duygu yüklü… Çok uzun bir Noel gecesi… Ne içtiniz? 

-Çarli yarım şişe Skoç ile getirdi sabahı. Çok sayılmaz. Tam bir şişeyi içtiği ve ayakta kaldığı çok olmuştur. İki cin ve tonikle başlamıştı. Ben bir şişe şarapla yetindim. Önden de bir cin tonik. İkimiz de sarhoş olmadık.

-Yine de zorlu bir gece olmuştur, içkiden ziyade, derken sözümü kesti. 

-Çok zor oldu Emin, tahmin edemeyeceğin kadar zor. 

-Doğru, ben tahmin edemem tabi.

-Ardımda öksüz ve yetim kalmış koca bir çocuk bıraktım sanki. O kadar zor.

Kalakaldım. Öksüz ve yetim olmak nedir, en iyi ben bilirdim. Gelecekte yaşayacağımız sorunların o gece uç vermiş olduğunu gördüm, onunla yüzleşmek yerine zamana bırakmak daha doğru geldi.

-Bilmeni istediğim bir şey daha var. Sabaha kadar aynı evde geçmiş yedi yılımız için birbirimize onlarca kez teşekkür ettik. Defalarca duygulandık, birkaç kez de sarıldık birbirimize. Ama bir kez olsun öpüşmedik bile, inan ki böyle, dedi. 

-Şehvet hissetmeyecek kadar doluymuş demek ki yürekleriniz, dedim ve başının dizimde kıpırdadığını hissettim, onaylamıştı sanırım. 

O geceyi o kadar uzun kutlamak, vedayı öyle içe işleyen hale getirmek kimin fikriydi acaba diye sordum kendi kendime. Öte yandan, kavgasız dövüşsüz ayrılan iki olgun insanın anılarına ve birbirine karşı saygıyı koruması çok güzeldi, çok uygarcaydı ama… 

-Başka diyeceğin bir şeyler vardır, ne düşündün söylesene…

-Kaygılandım doğrusu. Yaşanmış bitmişse üstünde durmaya gerek yok. Tamam da güçlü duyguları yok saymak yanlış olur, diye de düşündüm. 

-Çok doğru, dedi, başını dizimden kaldırdı. Senden bir şeyler çaldığımı düşünüp durdum gece boyunca, duygusal olarak çok yorucuydu… Beni öyle bitik hale getiren de dürüstçesi asıl buydu.

-Anlıyorum. Keşke çılgınlar gibi sevişseydiniz de birbirinizin içinde öyle saatlerce erimiş olmasaydınız… Bir itiraf da benden gelsin ortaya: Seni ondan çalmışım gibi hissettim az önce… İlk kez bu kadar tatsız şekilde.

-Yapma canım ya, lütfen sen abartma. Biz hata yapıp abartmışız, şimdi açıkça görüyorum. Duyarsız olamayız, tamam. Ama gerçek şu ki Emin, biz ikimiz birbirimizi hak ediyoruz. 

-Evet, bunda kuşku yok. Bir gerçek daha var ama: Çarli için de çok önemlisin. Sana fena halde muhtaç olduğunu bugün çok daha iyi anladım ben.

-Bu da doğru, dedi, epeyce yorgun çıktı sesi. 

-Sense aynı derecede ihtiyaç duymuyorsun ona. Duysaydın, boşanmayı göze almazdın, burada da olmazdın.

-Bu da çok doğru, dedi. Oysa sen ve ben. İkimiz de muhtacız birbirimize. Muhtaç derken bir eksiğin tamamlanması bir yoksulluğun giderilmesi için hiç değil… Boyutlanmaktan, coşkudan, derinlikten… devinmekten… Anla işte.  Güzellik yaratmaktan söz ediyorum.

-Gayet güzel söyledin, anlıyorum. Birbirimizin hayatını güzellik ve huzurla zenginleştirmek genişletmek için diyelim istersen.

-Sonuç olarak, diye sordu başını tekrar dizime koyarken. Ne dersin?

-Bir sonuç çıkarmamız şimdi neden gereksin ki canım, dedim. Her şey nasıl gidecek, göreceğiz.

-Ben bir sonuç çıkardım ama, dedi biraz düşündükten sonra.

-Öyle mi, dedim, acelen ne yahu?

-Bu karmaşayı sen bu konuşmayla yeni algıladın belki, benim epeydir içimde. Acele etmiyorum sonuç çıkarmak için, bence geç bile kalmışım.

-Nedir çıkardığın sonuç, merak ettim ama sen söylemeden önce ışığı açabilir miyim?

Başını kaldırdı, kalktım, önce tuvalete gitmek geldi aklıma. Dönüp ışığı açtım, yine çok solgundu yüzü.

-Yorma kendini artık, dedim.

-Birazdan uyurum canım, şimdi biraz su ver bana lütfen. 

Suyu içti. Öksürdü.

-Sonuç şu: Hem orda hem burada yaşayamam. Her ikinize haksızlık olur. Çarli defterini açılmamacasına kapatmam gerek benim. Ne kasar hızlı, o kadar iyi.

Akıllıydı, bunu duyunca aklımdan geçeni onun da düşünmüş olduğu ise kesindi: Demesi kolay, yapması zor.

-Zaman, dedim, yaşayıp göreceğiz. Hepsi bizim için, diyerek yatağa görürdüm onu. Üstünü örttüm. İyi geceler diledim. Yanağını okşayıp öptüm onu. 

-Bana kardeşinmişim, kızınmışım gibi destek ol. Başaralım bunu. 

Söz verdim. Teşekkür etti. Işığı kapadım. Az sonra uyudu.

Yatağıma girdiğimde düşündüm: Sahiden ona hiç muhtaç değil miydi? Ya ben, neden ve ne kadar muhtaçtım ona? Olmasam, ona kendimi bu kadar kaptırmazdım herhalde. Peki, tam olarak neydi onda olup da başkasında olmayan? Sahi, onun neyime ihtiyacı vardı ki, akşamdan sabaha kadar birlikte göz yaşı dökecek derecede yakını ve dostu olan adamcağızdan kopmuştu benim yüzümden?

Zamanla bulduk bu soruların çoğunun yanıtını. Kimisi, birçok kişinin ağzına alamayacağı kadar tatsız gerçeklerdi. Onca çaba ne işe yaradı peki, diye sorarsanız, son on yıldır ayrılıkla sürmesine karşın, arada bir fena halde tökezleyen, ama tükenmeyen çok boyutlu ve hep yeniden yeşeren bir dostluk yarattık biz. Bu çorak dünyada azımsanır gibi değil. Kendini gerçek manada aşık sanan, burun buruna yaşama lüksüne sahip görünen sürüyle çiftin bulduğundan çok daha fazla sevinç ve coşku yarattık, coşku yaşadık. 

O kadar da değildi. Anitta sayesinde terapistimden de çok şey öğrendim ben.

-Kocasını ya da her ikisini birden mesela zehirle öldürmek hiç aklından geçti mi, diye sorduğu seanstan üç seans önceydi. Kalp kırılınca algılar mutlaka değişir, demişti. Başka türlü görür, başka türlü hisseder insan. 

Terapistim gibi şeytanın da algısı bozuktu, o yüzden ikisi de Anitta ile aramızda hep var olan bir şeyi fark edememişti: Gerçek dostluğa olan sadakatimiz. Onun Çarli’ye olan sadakatini görüp yaşadıkça öğrendim ben bunu. Olan bitene ötekinin gözüyle bakmak yeteneği farklı kılıyordu her şeyi. Sempati de empati de yetmez bunu anlamaya. Tam empati gerek. Ondan öğrendim bunu, bu adı verecek kadar da benimsedim… 

15. OTEL ODASINDA BİR İLK ve KUZEYİN KARLI KIŞI

Şükür ki şeytanın kışkırtmasına bir ara kanan adamdaki kırıklık en azından o derinlikte kalmamıştı bende. O otelimin giriş kapısının önünde, elimde kahve kararımı beklerken içeride lobide ona tam empati ile bakmaya ve anlamaya çalışan, onum içtenliğine hiç toz kondurmamış bir adam vardı. 

Ve son sözü daima o söylerdi. 

Düşündükçe o kadar çok şeyi, öyle berrak bir şekilde gördüm, öyle derin düşündüm ki başımı ağrı tuttu. Kahvemi bırakıp kalktım, resepsiyondaki oğlandan hesap istedim. Az sonra çantamla indiğimde, beni gözlediğinden emindim. Otel ücretini ödedim, Stockholm uçuşumun öncesindeki bir değil iki gece için yer ayırtmak istediğimi söylerken Anitta arkamdaydı. Döndüm, kusur işlerken yakalanmış bebek gibi gülümsedim ona. O kusuru görmedi, ya da fark etti, umursamadı; boynuma sarıldı arkamdan:

-Her şartta sana, senin sevgine yüreğine güvendim ben, diye fısıldadı ve birden hıçkırdı. 

Dönüp sarıldım ona. Çenesi omuzumda, kısık sesle konuştu.

-Hiç yanıltmadın sen beni adam, biliyor musun? Teşekkürler ediyorum sana, her şey için sana ve tanrıma şükrediyorum.

-Ben de tatlım ben de, derken ilk zamanlarımızdaki gibi çarptı yüreğim.

Çantamı kaptı elimden, durdu beni. Resepsiyondaki oğlana sordu: 

-Yola çıkmadan hızlı bir duş almamız gerek, mümkün müdür?

Oğlan boynunu eğip anahtarı uzattı, elinde çantayla asansöre doğru hızla yürüdü. Kendini profesyonel sanmasın diye geri durdum ben.

-Gel be adam, dedi asansörün önünden bana el ederek, odanda sensiz duş almak olur mu? Yardım edersin belki biraz.

Bendeki jeton odanın kapısını kapatır kapatmaz beni soyup bir anda çırılçıplak bıraktığında düştü ancak. 

-Gel yanıma, dedi bizim filmlerdeki mesleğinin ustası hatunlar gibi yatağa uzandı. Tam bir saatimiz var tatlım. Uçağımız üç saat sonra. Anlaşma tam olarak geçerli. Yarım saat için, hiç kımıldamadan kendini bana bırakmanı istiyorum, dedi. Ellerin kıpırdamasın. Sesin de çıkmasın. Şimdilik kısa program, sadece on beş dakikalık. Bence dayanırsın. Değilse, ellerini bağlamak zorunda kalırım. Bilesin.

Dudaklarının ıslaklığını kulak memelerimde de hissetmemle birlikte çırpındım, az sonra da koptum her şeyden. Soluğum nasıl kesildi, kalbim kaç kez duracak gibi oldu, kaç kez dağlar ırmaklar geçti üstümden, nasıl yüzdüm o kaynar denizlerde ve nasıl dinlendim serin kuytuluklarda, bilmiyorum. 

Bandolar mızıkalar kornalar yırtıcı hayvan haykırışları hatta makamla eşek anırışlarından sonra yağmur ormanları. Rengarenk dalların fısıltısı eşliğinde dört mevsimi yaşarken ıslak bir el sildi terimi alnımdan. Dünyamı Vivaldi doldurdu, tatlı bir serinlik dolaştı dudaklarımda. Sızmışım. Çarli’nin şuh melekleri ile şeytan girdi rüyama. Var olsun sağ olsun diye mırıldanıyordum ki, nemli sıcak ve dost bir ses:

-Haydi bakalım, şimdi sıra sende, dedi ve güçlükle açtım gözlerimi. Senin de on beş dakikan var. İstersen yirmi. Şimdi bana kıpırdamak yasak, dedi. 

Kımıldayacak halim kalmamıştı ki benim. 

-On dakika sonra başlasam, diye mırıldandım.

-İlk günlerimizdeki gibi sımsıkı sarıl, içinden geçen her ne varsa ninni söyler gibi söyle bana. Fazlası gereksiz, söz verdik, daha duş alacağız, 

İçimdeki herkes birden rahatladı. 

-Beni kimse böyle ağırlamadı. Nasıl yarattın bu kadını sen bunu Ani?

-Her buluş ihtiyaçtan doğarmış, o kadar zaman sensiz kalınca… İçimdeki özgür kadını saran engelleri bir bir kırınca, gerisi geldi.

-İnanılmazdın sen. Şimdi ulaşılmaz olmuşsun canım.

-Bu kadar övme lütfen beni. Güven, yeter. Şimdi duşa gireyim. Sen düşün ve dinlen. Sonra sen girersin.

Olağandan uzun sürdü duşu. Ben beş dakikada bitirdim. Otelden ele ele çıktık, taksi beklerken yanağından öptüm, taptaze bir bakışla baktı.

-Neler düşündün bakayım ben duştayken. 

-Seni ne kadar özlemiş olduğumu.

-Onu biliyorum, yanındayken bile seni özlediğimi de sen biliyorsun. Bilmediğim şeyler söyle bana. 

-Tamam, dedim. Değerlendirme istiyorsun. Kısaydı program, evet. Çok düşünülmüş iyi çalışılmış. Üstelik tam bir profesyonel işiydi canım, dedim gülerek ve karnıma sıkı bir yumrukla aldım karşılığını.

-Sen de sürekli öğrenirsin, dedi. Bilirim.

-Ben bu seviyeye nasıl sıçradığını çok merak ediyorum.

-Anlatırım. İlk basamağı çıkarken elimden tutan sendin, bunu unutma.  ‘Eti senin kemiği benim’ bilgeliğini öğreten de…

-Teslimiyet, dedim sadece, adını bilgelik koyan sensin…

-Belki de öyledir. Dört koldan öyle bir saldırıya kıvransan da dayanmayı nasıl becerdin, sen de onu anlatmalısın bana. 

-Söz verdim, tutmak zorundaydım.

-Sözünün eri… Şahanesin adamım, dedi ve o jokey ben yarış kazandırmış atıymışım gibi sıvazladı sırtımı.

“On numara beş yıldız yakışır sana koçum” demedi, ama demiş kadar oldu. 

Onu kayıran bir dost olarak hem mutfakta sebzeli pilavın her çeşidini yaparken, hem yatakta eski günlerin üstünden hiç tadılmamış lezzetler yaratarak geçerken söz dinleyeceğimi bir kez daha ve bu kez ant içer gibi söylediğimde havaalanı yolundaydık. Başını omzuma koydu. 

-Daha fazlasına hazırla kendini, dedi. 

-Aklında tam olarak ne var, bir bilsem, dedim, parmağını dudağıma yapıştırdı, yanağımdan öptü.

-Bekle ve gör. Çok sorma. Malum, merak hep öldürmez kediyi, ama mutlaka sürprizin içine eder.

Boynumda hafif bir morluk, dudaklarımda tatlı bir sızı ile uçakta derin uyuyacaktım. Benden belki kırk kere duyduğu lafı bu kez de gülerek söyledim kulağına.

-Böyle birbirinizin iliğini söker gibi sevişmeseniz, bu kadar düşkün olmazdı bu kadın sana diyor şeytan.

Birkaç aylık kahkaha kotasını bir ağızda boşalttı bu kez…

-Yanılıyor senin şeytan, hem de ölümüne yanılıyor. Güvenmesem sevmem, sevmesem sevişemem ben. En iyi bir sen bilirsin bunu, bir de Çarli tabii.

Hoppala, diye birlikte çemkirdiler bu kez, içimdeki şeytanla, onun koluna girmiş benim Karamanlı. 

Haklıydılar, Çarli’nin adı nadiren geçerdi çünkü Anitta ile aramızda. Kimsenin kahve geçmişini, hele onunkini pek konuşmazdık, hele Çarli bağlamında asla. 

Onu daha sık anmak, beş yıl sonraki ilk buluşmamızda hayatımıza giren yeni gerçeğimizdi. 

Hakçası, alımda doğru söylüyordu Anitta.

Yönetmen öyle demesini istemiş olsa da doğruydu. Nerden baksan, Çarli benden en az yedi belki de on sene önce tanımıştı çünkü onu. 

Asla dediğimde abarttım mı acaba diye yeniden düşündüm, adını anmadan onun genel ve özel performansını ima eden birkaç konuşmamızı hatırladım. Ayrılışımızın üçüncü yılında, kışın ortasında İsveç’e gelmekte çok ısrarcı olmuştu Anitta. Mektuplarında, sık sık çocuk yapmaktan söz ediyordu; her ay test yaptırdığını, her olumsuz çıkan sonucun kendisini bezdirdiğini anlatıyordu. Bir süre üniversite ortamından, etraftaki tatsızlıklardan uzak kalmak da ona iyi gelecekmiş.

—Varsın kuzeyin kışı olsun, gelsem senle biraz soluk alırım, yanılıyor mıyım, diye yazınca sevindim tabii.

Ona sürpriz olsun diye İsveç’in bir kış turizmi cennetinde, iki günlüğüne şömineli mutfaklı küçük bir villa kiralamıştım. Kar altımdaki ladin ve köknar ağaçları çevrili iki odalı villa, içinde çıtır çıtır yanmakta olan şömine, ince ince çalmakta olan Vivaldi’nin Dört Mevsimi, dolapta Türk kahvesi ve üç şişe Şili şarabı… Hepsini, daha yola çıkarken tesise haber verip ayarlamıştım. Beyaz örtü altındaki ormanı ve küçük yuvamızı görüp de Vivaldi’yi duyunca büyülenmişti. İlk dans ve ardından Noel köpüklü Türk kahvesinin ardından karda az soğuttuğumuz kırmızı şarap. Şaraptan değilse de keyiften sarhoş olmasak bir metreyi aşan karda yürümeye kalkışmazdık. Yıldızlar çok parlaktı o gece, kahkahalarımızı onlara ulaşmış olmalıydı. 

Üçüncü günde de denedik. Güneşli bir gündü. Kar pırıltısı altındaki görüntü muhteşemdi.

 

—Çıkalım, dedi Anitta. Güneşin altında olmalıyız şimdi. 

Kar elbiselerimizi çizmelerimizi çıkardım dolaptan. Çıktık.  Anlatılması imkânsız bir güzelliğin içimde yürüyorduk, soluduğumuz havaya da sinmiş bir lezzet vardı her şeyde.  Ama içine dönmüş olmalıydı ki sesi çıkmıyordu Anitta’nın. Besbelli düşüncelere dalmıştı, bölmedim onu. Gökyüzüne baktım, pürüzsüzdü, geceki yıldızları düşündüm. Bizden epeyce ileride tatil köyünün ana binasının tüten bacası, önünde ateş yakmış birkaç kişi görünüyordu. Yanından geçip gittiğimiz çınar ağaçlarından birkaçının resmini çektim. O durmadı, dalgın bir havada yürümeye devam etti.

Arkasından yetiştim. Yanında yürüyordum, önüne bakarak yürümeye devam etti. Düşüncelerinin arasına girmek istemedim ama tedirgin de oldum. Kafasını neyin meşgul ettiğini tahmin ediyordum. Dayanamadım:

— Birkaç fotoğrafını çekeyim istersen, dedim.

—Sonra çekeriz, diye karşılık verdi. 

Yığınla güzellikten birkaç fotoğraf bile çekmemiştik daha. Kar altında kalmış köknar ağaçları istemişti beşinci albümümüz için. Çıkarken de öyle demişti. Biraz daha yürüdük. Birden hepsini unutmuş gibi eve doğru döndü.

—İçeri girsek artık, senle konuşmaya ihtiyacım var, dediğinde hemen meseleyi anladım.

Zor bir konuşma kalacaktı. Uzunca bir zamandan beri hamile kalmak istediğini biliyordum. O nedenle, kahve seanslarımızda, hamileliğe sebep olmamak için daha dikkatli olmaya çalışıyordum. Bu ikimiz için de sır değildi. Son iki günde önlemsiz birlikte olmayı tercih ettiğini de açık etmişti, ben çekinmiştim.

Eve döndük, şarap doldurup karşılıklı oturduk.

Bildiğimiz şeyleri tekrarlamadı, doğrudan girdi konuya.

—Geçtiğimiz beş yılda da hamile kalamadım Emin, diyerek girdi konuya. Her ay hayal kırıklığı yaşıyorum, çok hırçın, Umut kırıcı bir süreç. Tüketiyor beni. Çarli de ben de bir sürü muayeneden testten geçtik, görünürde bir sorun yok. Ama olmuyor. Çıldıracağım neredeyse. Bütün hücrelerim bebek diye çığlık atıyor ve ben hamile kalamıyorum.

İçim titredi, hiçbir şey diyemedim, sözüm bittiği yerdi. Onda daldı bir süre. 

—Keşke aldırmasaymışım ben Gonja bebeği. 

—Keşke, dedim. Şimdi on beş yaşını doldurmuş olacaktı.

Gözlerinin dolduğunu görüyordum. Şarabından bir yudum aldı.

—Belki başka yollar denemelisiniz, dedim.

—Suni dölleme, dedikleri şeyden söz ediyorsun, değil mi? 

—Evet, iyi sonuç alıyorlar.

Her şeyi deneye hazırdı, ama tercihi doğallıktı.

Me dediğini anlıyor, ama anlamazdan gelmeyi içimiz için de daha akıllıca buluyordum. 

Olaylar çok hızlı gelişti Belfast’ta.

Belfast’taki evlerinde Çarli ile sabaha kadar kilit altında kalıp konuşmaya çalıştığımız geceden onun istediği kadar hızlı bir uzlaşma yazık ki çıkmamıştı, ama çıkacağını biliyordum, o süreçte onun umudunu kırmamaya dikkat etmeliydim.  

Çözüm var, dememe çok sevindi. 

Ben de sevinsin istiyordum. Şimdi bütün gereken biraz daha zamandı, Çarli ile iletişimimiz sürecekti, herkese uygun bir çözüm uzak olmayan bir gelecekte bizi bekliyordu. O çözümü bulmakta Çarli de istekliydi, ben de Çarli’nin benden de istekli olduğunu söylesem yalan olmazdı. Her şeyi ona olduğu gibi yansıtmam ise büyük bir şoka yol açacağı için yanlış olacaktı.

Bu kadarı yetmişti onun umudunun solmamasına bir kez daha sımsıcak kucaklamış ıpıslak öpmüştü…

16. ŞEYTANIN İKİNCİ GECE SORGUSU

Ters günündeydi şeytan. 

Anitta ve dükkandaki gün yüzlü kızla birlıkte, hayal kurmaktan nasipsiz ahmaklara karşı kazandığımız büyük zaferden söz etmiştim ona. O zaferi kutlamak için içimde gururla dalgalanan bir bayrak olduğunu da anlattıktan sonra o  bayrağın neden ıslandığını sormuştum.

Resmen sapıtmıştı. Şehit ve kurban kanından söz etmiş, birkaç başka safsatanın ardından imana geldiğini bile söylemişti. Kendi cenaze töreninde neler istediğini vebal vererek sıralamaya başlayınca adeta çıldırdım, onu kovmakla kalmadım; kulaklarımı tıkadım, gözlerimi yumdum, beynime saldığı eşek arılarından bir zaman öylece kurtuldum.

Epey zaman sonra gözümü kulağımı açtım, ama şeytan aynı şeytandı. Derdi besbelli beni iyiden iyiye hırpalamaktı. 

— Bok yoluna gitti ya. Niyazi’nin kanı ıslatmıştır senin göndersiz bayrağı, diye başladı.

Öfkeyle karşılık verdim.

— Niyazi kim be adam?

— Çarli, diyeyim. Ha Niyazi ha Çarli. Niyazi gitti, şimdi Çarli’ye bak sen.

— Ne alaka? Çarlinin onca yıl zavallı görünüp ne haltlar yediğini bilmiyor musun? Belfast’taki ikinci gecede kendini…

—Bırak laf kalabalığını yahu. Kaç yıldır nasıl da  kemirdin hayatını zavallının. Kıtır kıtır, çıtır çıtır yedin.. İşkence ede ede tükettin onu.

Buz kesildim. Yalanın ölçüsünü kaçırana şeytan derlermiş.

— Ben ona kötü bir şey yapmadım. Onlar incinmesin, birlikte mutlu olsunlar istedim. Her zaman fedakârlık yaptım. ‘Anitta ile birlikte yaşamalısın Paris’te’ diyen sen değil miydin, zibidi herif? Ben istedim mı bunu hiç?

— Onu dediğim zaman kız bekârdı. Sen o evlendikten sonra çıkardın onu baştan. İnkâr etme ey Müslüman.

Allahım, nasıl da çarpıtıyordu her şeyi.

— Ben hiç baştan çıkarmadım. İlişkisine saygılı oldum. Kendisine herkesten çok değer verdim.

— Saygıyı geç. Onları nasıl bir cin planı ile baş başa bıraktığını unuttun mu? İtiraf et: Elini hiç çekmedin kızın üstünden. Sahiplenmedin ama iyiliğinle, beyninle kendine köle yaptın.

— Hadi canım sen de. Kimse kimsenin kölesi değil. Kendi hallerine bırakalı on yıldan çok oldu. Tamamen bırakalı beş yıl bitti. Beş yıllık oruç…

— Haa, orucun sebebini biliyoruz. Hadi itiraf et. Korkup kaçtın sen. Bebek sana kuma olacak diye korktun. Çarli zayıf rakipti. Bebek Anitta’nın gerçek aşkı olurdu. Bebek doğsa onun da senin de pabucunuz dama atılırdı. Bunu gördün. Kaçtın.

Anitta daha öğrenciyken Gonja bebeğe hamile kaldığında onu doğursun diye elimi değil tüm varlığımı taşın altına koyduğumu nasıl unuturdu bu velet? İnanılır gibi değildi.

— Şeytansın sen. Keşke doğursaydı. Ben de çok severdim onun bebeğini. Kendi evladım gibi.

— Anitta senden çocuk yapmayı çok istedi. Beş yıl önce açık açık söyledi. “Ondan değil, senden olsun isterim” dedi. Sen yanaşmadın.

Sustum bir an.

— Çarli’den yapsa severdin tabii. Zahmet ona, keyif sana.

— İnsaf et be şeytan, diyebildim ancak..

Derken de kendi saflığıma güldüm. O da güldü katıla katıla.

— İşte böylesin. Her zevke sonuna kadar varsın. Onunla her şeyi dibine kadar yaşarsın. Sorumluluk olunca, anında kaçarsın. Korktun çocuk yapmaktan. Yalan de. İnanayım sana.

— Elbette yalan. Kırk kuyruklu yalan hem de. Korkmadım, korkmam. Senden bile korkmam. İçten pazarlıkçısın sen.

— Neden kaçtın o zaman? Söylesene.

— Çocuk benden olsa Çarli intihar ederdi. Onu incitmekten bile korktum yıllarca. Onun nasıl bir düzenbaz olduğunu bilmiyordum o zaman.

— İntihar etse kurtulurdu adam. Her gün taksitle ölmektense bir günde biterdi.

— O zaman Anitta akıl hastanesine düşerdi. Belki o da intihar ederdi.

— Sonra sen intihar ederdin. Kurgu biterdi. Ben senden kurtulurdum. İntihardan da korktun.

— Ölümden intihardan söz etme bana, duymak bile fena yapıyor beni. Bilirsin.

—Elbette bilirim. Çocukluk aşkın senin yüzünden öldü diye..

—Yapma bunu bana ey İblis, dedim. Hülya’nın  ölümünde zerre kadar günahım yok benim, bal gibi biliyorsun bunu da neden böyle diyorsun.

Tanrım, bunu bile çarpıtacak kadar ne kötülük yapmıştım bu mendebur herife. 

—Sen anlat bakalım nasıl yokmuş günahın? 

—Bırak anlatmayı, hatırlamak bile acı verir bana, bilmez misin?

— Tamam anlatma. Şimdilik kalsın. Önce kendini sonra herkesi yalanlarına inandırmayı becermekte çok ustasın. Beni bile çok uzun zaman kandırdın. Şimdi söylesene.. Neden hep kaçtın Anitta’nın çocuğunu yapmaktan? Uydurma da asıl nedeni söyle bana. 

—Felaketler ölümler nasıl korkutur, bilmez misin beni? Çarli berbat olurdu,

—O nedenle sessiz sedasız kanını kurutarak hani taksit taksit  ölmesini sağlarsın insanların? Sen suçlu olmazsın o zaman. 

—Ben kimseyi taksitle bile öldürmedin.

— Senin hüsnü kuruntun o Emin. İşine geliyor diye öyle diyorsun. Çarli geçen ay söyledi. “Her gün yerine bir gün ölmek daha iyi.”

Sırdaşın hainliği de, Brutus’unki gibi bir başka olurmuş meğer.

— Öyle dedi. Doğru. Ama kimin için? Kendisi için mi? Benim için mi? Anitta için mi?

— Acı çektiğini anlatırken dedi. Hem de Anitta duymasın diye kulağına fısıldadı. İnkâr et hadi.

— Sen delirmişsin. Her şeyi çarpıtıyorsun yine.

— Çarpıtan sensin. Az kalsın “Kadın ikimizin yüzünden acı çekti, her gün öleceğine birlikte öldürelim onu” diyecektin Çarliye. Demiyorsun ama.. Bana dedirtmeye çalıştığını da bunun içinden birkaç kez geçtiğini de iyi biliyorum..

— Deli saçması bu. Aklımdan bile geçmez öyle bir şey. Kimseyi öldürmem. Öldüremem. Hele Anitayı?

—Eve konmak için, hiç düşünmedin mi bunu sen, diye sorunca acı acı güldürdü beni.

–Evle hiçbir alakam yok. Olmaz. Biliyorsun. Çarli’nin hesabı bu desen anlarım. O demişti: “Eriyor kadın her gün üzüntüsünden. Bu ikimizin de yüzünden. Ama en çok benim yüzümden.”

— Bunlar yalan değil, Emin. Sonra da “Evli kadınla ilişki öldürür adamı” dedi. O anda anladım evli kadınla ilişkisi olduğunu..

— Sen şeytansın. Pislikleri kurmak senin mesleğin. Apaçık söylediğinde inanmakta zorlandım da oğluyla birlikte fotoğrafları gösterince inandım. Evlenmeden önce varmış ilişkisi. Kadının da ilk çocuğunu aldırmış. Sonra ikinci çocuk olmuş.

— Gonca bebeği aldırmaya zorladığında zaten bir yaşında bebeği varmış Çarli’nin, deyince onayladım,.

— Onun yatacak yeri yok, dedim.

O gün beni delirtmeye ant içmişti. Yine salladı.

— Senin yatacak yerin varsa onun Huriler Otelinde kral dairesi olur öte tarafta Emin. Sen derdine yan.

— Bırak safsatayı. Yalan yok. O lafı söyledi Çarli. Niyeti göz dağı vermekti. Anitta ile bitirmek için şartlarını sezdirdi bana. İstediklerini alırsa boşanıp çocuğunun annesiyle evlenecek. Ama aileyi nasıl geçindirecek? Onu düşünüyor.

— İyi bir nafaka verin. Boşansın. Destek olursanız mümkün, diyor. Değilse Anitta eriyip gidecek. Anla işte.

Evet, Çarli tam bunu diyordu. İstediğini alamazsa her şey eskisi gibi devam. Onu kurtarırsak o da biz de kurtulacaktık. O bunu diyor, intihardan ise söz etmiyordu.

— Anitta’nın acısına son vermek derdindeydi sanki. Bir yandan da fidye pazarlığı yapar gibi göründü bana. Çok çirkindi, dedim. Duyunca beynimden vurulmuşa döndüm, ama anlamazlıktan geldim. Çok sarhoştu zaten.

— Çarpıtmakta senden ustası yok Emin Hoca. Bütün Karaman bilir seni.

—Neresi çarpıtma bunun ey gafil?

—Adam çökmüş, eşi olacak o kadın onca zamandır ne haldedir acaba? Neler geldi başına? Düşünmüyorsun. O kadının kocası olacak adamcağız? Aklına bile gelmiyor. Çarli fidye pazarlığı ediyor, diyorsun. Süründüreceksin adamı gene.

Hiç öyle öyle bir niyetim yoktu. Belfasta gider gitmez, Seherden gelen parayı ona verip kapıyı açacaktım. Anittanın evi kendisine kalacaktı. Bunu söylediğimde:

—Yani size kalacak ev, Emin. Gizlemesene. Evleneceksiniz, orası sizin eviniz olacak. Bunu görmezlikten geliyorsun, söylemiyorsun. Gerçeğin işine gelen yüzü. Daima onu  gösteriyorsun.

—Aklıma bir kez bile  gelmedi böyle bir şey, diye bağırdım. 

—Bak buna inanırım. Bukalemun gibi sen de farkında olmadan uyuyorsun ortama. Bir karar meselesi değil, duruma uyma ustalığı. Bunu yaptığının farkında bile değilsin, önce alıştın, sonra huy edindin. 

—Nasıl da uyduruyorsun yahu? 

—Bunu sende ilk gören kimdi hatırla. 

—Olmayan bir şeyi ilk göreni mi soruyorsun sen bana? Manyak mısın sen? 

—İlk gören Turan Abin oldu. Hani şu kendisini koruman için sana tabanca veren abin, gördü ama söyleme fırsatı bulamadan öte dünyaya gitti. Anitta daha ilk Montmartre seferinde farketti bu yanını. Yüzlemedi, söylemedi. Bağını korumak çok daha öncelikliydi. Faydasını da gördü zaten, onun hep yanında hep hayatında oldun. Sendeki marazı görüp de yüzüne vuran tek kişi var: Liz. Ona ikinci limonatayı Girne’de ısmarladığını eminim hatırlarsın, daha bir ay bile olmadı, aklındadır. 

—Nerelerden neleri çıkardığını ibretle dinliyorum, dedim. O bir oyundu nihayet. Hoca yüzünden kız bozulmuştu, gönlünü aldım, bağımı korudum. Sen bundan neler de çıkarıyorsun. Garezle kalkıp maraz diyorsun. Hayret ediyorum.

—Hayret etmene şaşırmam. O huyunu yakından görüp de ima eden çok oldu aslında. Adlarını bilmediklerim de var. Ama sadece bir kişi ima etmekle kalmadı, yüzüne karşı birkaç bukalemun fıkrası ile anlattı bunu sana. Shayegandan yardım alarak hem de. Hatırlamazsın bunu belki. Anitanın ilk Açlık sunumunda hemen sonra.. 

O sustu, ben onun neden bu kadar büyük bir öfkeyle dolu olduğunu soruyordum kendi kendime. O yemeği hatırlıyordum. Anitta ile ışıklı yıllarımız, Yıldızımızın hep parlak olduğu zamanlardı. Anitta’yı kutlama yemeğinden, Eco’dan söz ediyordu şeytan. Tamam da,  o masada hiçbir zaman konu ben değildim ki, bunu çok net olarak  hatırlıyorum. Sadece ülkeleri, insanları, tarihi, Osmanlıyı konuştuk.

Sakinleşmiştim biraz. Onun da sesi çıkmıyordu,

—Biliyor musun? İyi ki de hatırlattın Eco’yu, Bana her kötülüğü yakıştırmaya yaftalamaya çalıştığın için her göstergeyi bu amaçla kullanır olmuşsun sen. Farkında mısın? 

Sadece güldü. Ben yüklendim,

— Bana haksız olarak yüklemeye çalıştığın suçu işlerken suç üstü yakalanmış durumdasın şu anda. Farkında mısın? 

—Senle uğraşmayacağım artık, dedi. Anlamak istemezsen anlamazsın. Senin birkaç haftadır yaptığın gibi kör ve sağır olurum sana karşı. Ben de kafamı dinlerim.

Öfkesinin sebebi aşikardı artık. Şimdi de yokluğu ile tehdit ederek kapris yapıyordu bana. 

Sahi şeytanlar ölür müydü? Küsmedi ile ölmesi aynı şeydi bence. Alttan alan bir sesle sordum.

—Bana küsecek misin şimdi yani?

—Benden de senden de her şey beklenir Emin. Küsmek ne kelime, ölmek de öldürmek de dahil her şey beklenir. Bunu iyi biliyorum artık.

Afallamıştım, şeytanı öldürmek ya da şeytanın beni öldürmesi. Nereden çıkıyordu bunlar, nelerden söz  ediyordu ki? Sustum kaldım,

— O kadar da tedirgin olma Emin. Senin içinden geçmeyen hiçbir şey benden yansımaz sana. Biz bize benzeriz azizim, başka kime benzeyeceğiz? Şeytan ve şeytana pabucunu ters giydiren adam. İçine dehşet ve şehvet katsınlar, film  yapsınlar.

İkimiz de güldük. Rahatlamıştım sonunda. Yataktan kalktım, bir bardak su aldım musluktan, hırçın bir kıştan sonra bol karlı bir baharın ardından yaza nihayet kavuşan benim sahile baktım. Doğum sevinci her yerde, dedim kendi kendime. Derin bir soluk aldım, odama dönünce sormak geldi aklıma.

—Evleneceğimizi nereden çıkarıyorsun? Zaten evli olduğumu nasıl unutmuşsun sen?

—Sen yıllardır hatırlamamışsan ben nasıl hatırlarım ki!

—Hadi bunu kabul ettik. Seher’i neden yok sayıyorsun?

—Yok saymıyorum, onun evlenmene diyeceği olmaz ki. Ankara’da açıkça söyledi. Hayatına karışmayacak o. Tıpkı senin Anitta’ya karışmadığın gibi. Konuk sevgili rolü.

—O yönden değil, Kıbrıstaki Ankara’daki görevlere engel değil midir evlenmek? O yeni bağları kesip atabilir miyim? 

—İkimiz de biliyoruz, istersen kesip atarsın. Riskli ama istersen yaparsın. Ama yapmak istemediğini, en azından köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceğini ikimiz de biliyoruz. Ayırca amcanı da öfkelendirmek istemezsin. 

—İkimiz dediğinde sana canım diyesim geliyor şeytan.

—Bir daha söyle de bana.. Hemen söylerim. Bin kere söyle de, zevkle söylerim. İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız şarkısını söyle, desen de hemen söylerim. Ama neyi doğru bildiğimi sormasan da söylerim. 

—Çok iyi anladım seni. Şimdi sıra bende. Dinle. Nefretten başka bir şey yok sende, insanlarla oynamaktan başka bir becerin de yok, ama kurnazsın. Ve en önemlisi sevgin yok, inancın yok, diyerek boşalttım bütün öfkemi.

İyice gevşemiştim artık.

—Çok haklısın Emin, diyerek karşılık verdi. Bunca zamandır sana şah damarından yakın ortağınım, beni elbette herkesten çok sen bilirsin. Ama bana bile her şeyi çarpıtarak söylersin.

—Aynen öyle, dedim. İstanbul yıllarımda hocalarımdan aldığım terbiye ile seni usulca dizginlememiş olsam seri katil yapardın sen beni.

—Seri katilden ne farkın var ki şimdi senin?

Tuzağına düşmeyecektim, üç kez derin nefes alıp birkaç lâhavle çektikten sonra  cevap verdim.

—Beni zıvanadan çıkarmak için böyle  söylüyorsun, sen de biliyorsun katillikte hiçbir alakam olmadığını. 

—Haklısın ama, bundan çok da emin değilim. Hele bir de etrafındakilere kulak verirsem… onlar belki nesne iyi bilirler seni.

— Yanılıyorsun. Onlar birbirlerine  anlattıkları kadar bilirler beni. Hiç bilmezler aslında.. Kasaba kapanına tıkılıp kalmış bir ahaliden ne beklersin? Birkaç tavuk, birkaç horoz. Her gün yumurta. Unla bulgur. Doldur babam doldur. Bir de her lafın başı, hepsi birden “Karaman’ın koyunu” diye tutturur.

—Yani?

— Bırak çarpıtmayı şimdi. Çarli on dört şişe bira içip gelmişti o gece. Üç bardak viskinin üstüne. Dili dolanıyordu, gözleri gidip geliyordu. Ettiği laflara bakıp katili yapacaksın beni. 

— İşine geleni duyan, gelmeyeni keyfince yoran soyundansın sen Emin. Az önce de söyledim, 

— Hangi soydanım ben?

— İnsan soyundan.

— Felsefe yapma. Niyazi kim onu söyle. Sonra defol git başımdan.

— Söylerim. Önce şunu söyle: Neden Çarli’nin itiraflarını gizledin Anitta’dan? Şeffaflık sözü vermiştin ya Emin Bey?

— Kadın kalpten giderdi söylesem. Nasıl söyleseydim? Senin zavallı dediğin Çarli, acıyıp kayırdığın adam. Sen Gonja bebeğe hamileyken evli kadından bir oğlu varmış. Bir de onun gibi futbolcu olacakmış. Boşanmaya hazır ama koşulları var mı deseydim? Olacak şey mi?

—İncelik, nezaket, merhamet., Bunlar senin sayısız maskelerinden birkaçı azizim. İkimizin de bildiği sebeple Kıbrıs işi netleşin diye beklettin onu, umut verdin ona. “İki aya çözeriz” diye kandırdın.

— Çözeriz, çözeceğim. Kandırmadım hiç. Tam tersine korudum onu.. Herife yığınla emek vermiş, o kadar değer vermiş. Düzenbazın tekiymiş aslında. Hiç denir mi? Denmez. Nokta.

— Peki. Nokta değil ama bu. Virgül.

— Uzlaşalım. Noktalı virgül olsun. Şimdi söyle, şu Niyazi kim? Söyle de defol.

—Ben onu söylerim de sen kendini Hülya meselesinde nasıl temize çıkarıyorsun? Önce onu anlat bana. 

—Tamam anlatayım, diyerek başladım.

Hülya orta sonda bizim sınıftaki üç beş kızdan biri. Ön sırada otururdu. Tam o sıralarda bizim öksüz yetim yurdunda bir moda var: Elçiliklere mektuplar yazıp ülkeleri hakkında bilgi edinmek istediğimizi söylüyoruz. Bize rengarenk kitapçıklar haritalar broşürler gönderiyorlar. Manzara, şehir, sahil fotoğrafları ve her yerde güleç yüzlü tertemiz güzel insanlar. Başka bir dünya. Koca zarfların içinden kartpostallar da çıkıyordu bazen, onları bayramlarda uzaktaki dost ve akrabalarına  gönderiyorlardı abiler. 

Hangi ülkeydi, aklımda kalmamış.  Oradan, ağzıyla ayağıyla resim yapan sakat sanatçıların resimlerini de kartpostal halinde göndermişti. Onları sınıfta birilerine gösterirken, Hülya gördü, bakmak istedi. Verdim birkaç tanesini ona. Ertesi gün, birkaç Doğan Kardeş Çocuk Dergisi getirdi bana. Bir kısmı çizgi romandı. Tarzan, Tenten. Kimileri de kısa hikayeler. Okuduklarımızı sadece birkaç kez birbirimize anlattık. Benim yaptığım bundan ibaret. Daha sonra işlediğim bir günahım daha var tabi, eğer bu günahsa dünyada günahsız insan yok, demektir.

Evde iki abisiyle babası, resimleri görünce büyük kıyamet koparmış. Büyük abisi geldi okula, bir köşeye çekti beni, yakama sarıldığında öfkeden gözleri dönmüştü. 

—Aranızda ne var? Doğruyu söyle, deyip duruyordu. 

Olduğu gibi anlattım inanmadı. 

—Ondan uzak dur, bir kelime bile konuşmayacaksın onunla. Görürsem ikinizi de yaşatmam, dedi.

Söz verdim. Yetmedi. Dinim üstüne yemin ettirdi, gitti.

Hülya benden uzak duruyordu, ben de ondan. Bir kes olsun konuşmadık artık. Ertesi yıl babası kızı bizim liseye yazdırmadı. Başka bir liseye yolladı, Hülya aracılarla mektuplar yollamaya, abileri ile babasının kendisine benim yüzümden ettiklerini anlatmaya başladı. Ahmet abinin camide yediği dayağı unutmuş değildim, annemin o günkü öğüdü aklımdaydı. Bir mektubuna bile karşılık vermedim. 

Anlatırken boğazım düğümleniyor, göğsüm sıkışıyordu. 

—Ama bir günahım var, diyordun. O neydi?

—Haydarpaşa’da okuyan bir abi haber verdi, Hülya tıp fakültesine girince babası bürosunu da evini de İstanbul’a taşımıştı. Tam beş yıl geçmişti aradan. Merak ediyordum. Telefon rehberlerinden buldum babasını adını, bürosunu değil evlerini aradım. Annesi çıktı telefona. 

—Hülya orta okuldan sınıf arkadaşım, dedim. Onunla konuşmak için aradım. 

Sesimi duyunca nutku tutuldu kadının, bir zaman sonra toparladı kendini.

—İçinizde bir kötülük yok oğlum, biliyorum, dedi. Ama babası sizin onu aradığınızı duyarsa vallahi öldürür onu. 

–Tek bir tek laf daha etmeden kapadım telefonu. Benim bütün günahım yemin olsun ki budur, dedim ve o bir şey desin, diye bekledim.

İşkence eder gibi sustu herif. Sonra da pişkin pişkin sordu.

—İki gün sonra gazetelerde kızın intihar haberini okuyunca ne yaptın? 

—Beni öldürtmeye kalkarlar diye hem de sınav döneminde terk ettim İstanbul’u. Evi aradığıma da bin kere pişman oldum.

—Yine kaçtın sonunda yani.

—Ne yapsaydım yahu? Kalkıp önce babasını, sonra abilerini, ardından kendimi mi öldürseydim yani? Beladan kaçmak ibadettir bence. Aynı zamanda cesaret.

—Yok canım. Mersin’de vatan kurtaran abilerine sığındın. Üç ay sonra da döndün İstanbula, eski tas eski hamam, devam etti hayatın. Bir gün kızın olursa adı hazır deyip durdun, o kadar.

Hülyayı anmak  çok yormuştu, anlatmak ise ilklerime kadar titretmişti beni.

—Kızı araman genç yaşında ölümüne kapı açtı, değil mi? 

—Kötüsün, dedim. Sahi, ihbar etsene sen beni, dedim. Mahkum olursam memnun olurum.

—Yine yiğitlik taslıyorsun bakıyorum, nemde kuru sıkı. At bakalım, helal olsun. Niyazi de pisi pisine gitti, Hülya gibi.  Öyle mi?

—Kim yahu!  Tanımam, bilmem. Söyle artık.

— Öğrencindi. Unuttun mu? Üç yıl üst üste İngilizceden bırakıp hayatını kaydırdığın genç. Babası mahallenizde  bekçiydi. Babasının beylik tabancasıyla üç kurşun sıkmıştı oğlan beynine.

— Hiç hatırlamıyorum. Uyduruyorsun. Acemi romancılar gibi.

—Halt etmişsin sen. Adı Niyazı miydi? Bilemem ama. Oğlunun bekar kız kardeşinin defalarca ırzına geçtiğini ancak kız hamile kaldığında  fark eden bir bekçi hatırlıyorum. Oğlunu beylik tabancasıyla öldürmüştü adam.

—Gene yazıyorsun Emin, ilk defa duyuyorum bunu.

—Ben uydurmuyorum. Namus cinayeti diye küçük bir cezayla çarptırdılar onu, iki yıl sonra çıkınca, kızını da asarak öldürdü, sonra Filistin’e kaçtı dedi bizim abiler. Başka bir şey hatırlamıyorum ben.

— Hahah. İlahi Emin. Unutmak sende her derde deva. Bak. Az önce kafanı yoran soruyu unutmadım. Ne ıslarmıştı sizim zafer bayrağınızı? İşte cevap: Onun kanı mı ıslattı yoksa senin bayrağı?

Bir daha bastım küfrü. Yetmiş yedi sülalesine birden..

Hemen yumdum gözlerimi, kulağımı tıkadım ona.

17. KARAMANIN KOYUNU

Adım gibi eminim.
Bir gün yolunuz bizim ellere düşer de benden  bizimkilere söz edecek olsanız, söz birliği etmiş gibi üç aşağı beş yukarı hepsi aynı şeyi söyleyecektir:

-Haa, şu bizim gariban Emin Hoca’yı diyorsun, diyeceklerdir.

-Yazıp da başı derde girmesin diye karısından köşe bucak sakladığı saçmalıklara siz öykü mü dersiniz beyim?

Beni eleştirirken yalan da söyleyeceklerdir.

 -Otuz beş yıldır, kırık dökük bilgisiyle İngilizce öğretmeni diye geçindi, emekli olunca ne yapacağını bilemedi. İşsizlikten böyle şeylere verdi kendini, diyenler çıkacaktır.

-Londra, Stockholm, Belfast hepsi uydurma. Otuz yıl önce kasabanın lisesine atandı; o gün, bugün buradan Konya’ya bile gitmedi.

-Yıllardır Anzilha Hanımla gül gibi geçinip giderler. Kadın sıcak sudan soğuk suya değdirmez elini Emin Hoca’nın. Gak dediğinde ekmek, gurk dediğinde su…
-Hoca karısının kadrini kıymetini bilir doğrusu… Gölgesinden bile korkar.

Lisedeki öğretmenlerin atacak çok çamuru vardır, atarken acımazlar.

-Hayatında kitaplık diye bir tek bizim kasaba kitaplığını bilir Emin Hoca. Öyle koca koca kitapçılar, kitaplıklar, nerede efendim? Baştan sona hikâye!
-Liz dediğiniz kimdir, bizim hocayla ilgisi alakası nedir? Bilemeyiz. Ama zil deseniz, gayet önemlidir Emin Hoca için. Ömrü zille geçmiştir çünkü. Haftada beş gün, günde beş kez… Sekmeden, sektirmeden. Zile kolay! 

Uyduruk hikayeler de katarlar yalanlarına.

-Kitaplıkta çalışan o kısa saçlı, çocuk yüzlü, kitap delisi kızın müdürle İstanbul’a kaçması Emin Hoca’yı çok yaraladı. 

-Olayın ardından, “Kitaplık Müdürü yoz herifin tekiydi, ancak ayda bir tıraş olurdu, dişi fırça bile görmemişti,” diye kahvede camide az laf etmedi Emin Hoca.

 -Kızcağızın babası yaşındaki adamla kaçması ona çok koydu, o kadar ki kitaplığın sokağından bile geçmez oldu.

Öğrenciler durur mu? 

Onlar da katılır öğretmenlerin çamur kervanına.
-Belfast, Londra, Anitta, Karamanlı Liz, Karamanlis. Bunları da nereden çıkarıyor? Biz ne duyduk ne gördük. Gerçekle bir gıdım bile ilgisi, alakası yok bunların, hepsi baştan sona uydurma.

Son sınıf öğrencileri, işlenmemiş suça kanıt bulmuş yeni müfettişler gibi yılışırlar, yerlerinde tepinerek bağırırlar:
-Daha işlemedik ama Dillons, üçüncü dersteki okuma parçasında geçiyor. Oradan göçürmüş Emin Hoca.

-Tersten okuyunca Atina sözcüğünün Anitta olduğunu geçen yıl birkaç kez söylemişti. İstanbul’a gidenlere hep kasetli İngilizce kitabı ısmarlardı. Evinde onlardan bir sürü varmış. Kaset kitap tamam de bir türlü üç beş cümleden fazlasını öğrenemedi.

Birkaç öğrenci ise hınzırlık edecek:
-Onun manitası Anitta’ymış, diyerek gülecektir.

Hiçbir konuda anlaşamayan köylüsü esnafı, öğrencisi, öğretmeni, amiri, memuruyla bütün kasabalı tek ses, tek nefes, tek yürek, zevkle yineleyecektir:

-Tümü uydurma, tümü düş, tümü kurgu bunların.

Bu kadarla kalsalar iyi…

“Anitta Karamanliz-Atina” adresine her hafta aşk mektupları yazdığımı, Anitta ile aramızdaki aşkı Türk-Yunan dostluğuna benzetecek kadar ileri gittiğimi söyleyeceklerdir; Anitta’ya aşık filan olmadığımı, yalnızca dil öğrenmek için ilgilendiğimi ileri sürenler olacaktır. 

Bu arada Anitta’ya yazıp Atina’ya gönderdiğimi söyledikleri mektupların hep “adres yetersiz” diye açılmadan iade edildiğini iğdiş keyfiyle anlatanlara da rastlarsanız, doğrusu hiç şaşmam.

Onların hayalinin sınırı olmadığını bilirim, anlarım da kendilerinden başkasının hayal gücünden yoksun olduğunu sanmalarına şaşarım ben.

Sevgili Okuyucu!

Kafanız karışmasın diye işte burada açıkça söylüyorum: 

O ada, o adada yaşadıklarım ne denli bizim yönetmenin kurgusu ise bizimkilerin anlattıkları da kendilerinin kurgusu değilse, kuruntusudur.

Son bir şey daha var: Bizimkiler, bir zamanların ele avuca sığmaz, şair ruhlu kızı diye tanıttıkları Hasip’in karısı Filiz diye bilinen kenar mahallede bir başına yaşayan dul bir kadına alıp götürebilirler sizi. 

On yedi sene önce liseyi bitirdiğini, üniversiteye giremediğini, parmak ısırtan güzelliği sayesinde tez zamanda kısmet bulup, telli duvaklı gelin ve ardından biri erkek beş çocuk annesi olduğunu anlatacaklardır. 

Kendi halinde yaşayan o kadının öğrencilik günlerinde tuttuğu şiir defterine yazmış olduğu şu satırları da bulup sizden okumanızı isteyeceklerdir. 

Çekinmeyin, okuyun:

“Başkalarının gerçek diye gördükleri,
düşlerimize kavuşmak için
katlandığımız bir bedeldir bizim.
Bu bedeli ödemeyenlere deli diyorlar.
Sakın deli olma!”

Bizim eblehler bununla da yetinmeyip herkesin bildiği bir sırrı gizlice paylaşma havasında, Filiz’in ve çocuklarının ölümcül bir derde düşmüş olduğunu söyleyecekmiş gibi kulağınıza eğilecekler ve Filiz’in son beş yıldır günde beş kez ve her” vakit namazı” sonrasında, tespih duasından önce doksan dokuz kere şiir defterindeki o beş satırı okuyarak tespih çektiğini fısıldayacaklardır.

“Başkalarının gerçek diye gördükleri,
düşlerimize kavuşmak için
katlandığımız bir bedeldir bizim.
Bu bedeli ödemeyenlere deli diyorlar.
Sakın deli olma!”

Onlara uyup da Filiz’e bu sözleri benim yazdırdığıma ve başını bağlatıp tespih çekmeyi de benim öğrettiğime inanmaya başlarsanız, durum felakete gidiyor demektir.

O durumda size ancak şunu salık verebilirim: 

Kulaklarınızı tıkayın, düştüğünüz bizim kasaba kapanından kurtulmak için KURGU’yu yeni baştan bir kez daha okuyun! Gerçeğe ancak o zaman biraz daha yaklaşırsınız.

Ve bu keşmekeş içinde köpüklü kahveniz.

Sadece höpürdeterek içtiğinizde aldığınız kahvenin tadı, yalnızca o tartışmasız kuşkusuz bir gerçektir.

Ötesi kasaba karmaşasıdır.

Küçük kasabaların yaman tuzaklarından kurtulmanın, o kasabalar gibi kapana kısılmış engin gönüllerin sırrını çözmeye kalkışmanın bedeli çok ağırdır.

Siz böyle bir bedele katlanabilir misiniz?

  

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir