Gül Kökünde Diken

-Yolu Dicle’den Geçen Dostlara, Refik’e..

Kavaklıkta pembe esen düşlerimizin yeliydi
Canatan’da süt içmeyen şart olsun ki deliydi

 

İki dağ arasında durduğunda her tren
Kadim zamanlardan kanatlanmış bir ermiş gibi
Ağzında kavalı istasyonda belirirdi Hafız
Vagonlar boyunca eşinin kolunda
Trene, raylara ve dağlara nefes nefes çağların ağıdını yakardı

Sesinde kovanına sığınmış gücenik bir dil
Nefesi hem ateş hem de kül
Ezgileri köküne diken batmış bir kızıl gül ki göbek adı karanfil
Kıyıma kıyam ederken soluğundan ter damlar

Dağlarca dizesi gibi incenin incesi bir asalet, sırrını bir tek yitik zamanlar bilir
Derviş makamında görür Hafız, gönül gözü bakar gözden yücedir

Rivayet odur ki kavalını her üflediğinde
Zülfü titrerdi kara gözlü kızların
Zil zurna sarhoş olurdu Hoşot ovası
Kurt kuş, yer gök kulak kesilirdi
Yetmiş yedi renge boyanır gök kuşağı
Baştan başa sarmalardı Zülküf Dağını
Bulutlar yağmura durur, dağ dağa kavuşurdun
Pencerelerinden beline kadar sarkardı trende yolcular
Büyülenmiş gibi onu seyre dalardı

Dicle ergenlerinin aşk ateşinden gözleri mahmur
Başlarında alevli kavak yelleri ki istasyonda her daim yanık eserdi
Raylar kıvrılıp da kesişince makaslarında
Abiler ilk görüşte aşık olurdu
Cam ardından bakan kızların en alımlısına
Ve her 13:15 treninde bir başkasına
Bakış atılır, göz süzülür, gönül konurdu

Trenler gidince beterin suskunlaşırdı mekan
Artemis’in som altından sarayı görse çatlardı utancından
Kuşlara flüt çalıyor diye onun gözlerini oyduğu çoban
On binlerce mil ve nice yüz yıl uzakta
Her gün ete kemiğe bürünürdü Hoşotta
Yuvasından edilmiş iki gözün baktığı gül ağacı
Dalında diken kökünde diken 
Mağdurun gururu ile kavrulmuş bakır kırmızısı topraklarda
Naçar kalır, goncalarını dökerdi erkenden
Yetim doğup öksüz kalmış göğe usulca boyun eğer
Dermansız dertlerle gömülmüş cesede dönerdi mekan

Lakin, derler ki, Hafızın ezgileri kavalından yayılıp
Çelik raylar üstünden Geyik Köyünü nefes nefes geçerek
Dağ arasında kayaların feryadına tutunup
Kırlangıç kanadında göğe yükseldiğinde
Art arda üç yıldırım yemiş gibi sarsılırdı mekan
Her çağın kör tanrısına onun ezgileri eşliğinde
Hal diliyle merhamet dilenen ilahiler söylerdi

Anadolu’nun kadim ozanları Makam dağında halay tutardı
Kekremsi hayatları bal olurdu ezgilerde, tutuklu sevdaları şelale
Aşklar alevlenir, cesetler can bulurdu
Fersahlarca ötede Vivaldi mezarında dönerdi hasedinden

Köküne diken batmış her gül goncası
İstasyonun buzlu camında donmuş birkaç damla göz yaşı
Yaşam çağrısı ateş, su ve toprak kadar asil
Her ezgide alev ve kül, hem isyan hem tevekkül

Heco ile Siyabend için iki gözü iki çeşme ağlarken
Zorbanın zulmünden karanfil gölgesine sığınır her çoban

Tüm ezgiler barışa adanmış bir demet gül goncası
Dicle nesillerinin aydınlık davasının hikayesidir
Ol hikaye dalını sülük sarmış bir gül emsalince
Her kavalı sesinde halen sabırla inlemektedir

Hoşotta donan zaman su oldu aktı gitti
Her gün onun destanını söyler şimdi Makam Dağı
Hala onu anar, Diclenin er büyümüş çocukları

Dil acizdir, göz eksik, söz yetmez Hafızı anlatmaya
Ne zaman ney sesi duysam onun kaval sesine döner
Her kaval sesi onun nefesi, dolanır damarlarımda
O ezgiler besler ne varsa ovanın her köşesinde
Umut dersen gül biter nefesinde, sevda dersen karanfil
Yunusça yaşamak meramımız, benliğe yenilmek değil

VİVALDİ ZÜLFO
1950’li ve 1960’lı yıllarda Diyarbakır’ın Çermik, Ergani ve Çüngüş gibi ilçelerine bağlı köylerin kavruk, yoksul çocukları, ya köylerindeki ilkokulu bitirerek öğrenimlerini tamamlamış veya Ergani’de, o civarda tek orta dereceli okul olan Dicle İlköğretmen Okulu’nu bitirip öğretmen olmuşlardır. O yıllarda Türkiye’deki üniversiteler bir elin parmakları kadar az ve uzakmış. Üstelik öğretmen olmak, o yıllar, henüz halkın yüzde ellisinin okuma yazma bilmediği o dönemde daha da saygınmış.

Benim de birçok yakınım, vefat eden babam, dayılarım, Çermik’ten Ergani’ye, çoğu zaman yaya
yürüyerek Dicle İlköğretmen Okulu’nda öğrenim görmüşler.

Hikâyeci ve senarist Osman Şahin, yazarlığına ve dostluğuna önem verdiğim bir ağabeyimdir.
1989’da imzalayıp Diyarbakır adresime gönderdiği “Ay Bazen Mavidir” adlı kitabında yer alan
“Bozkırda Vivaldi” adlı nefis hikâyesinde, Ergani demiryolunda kaval çalarak dilenen yoksul, kör bir
dilencinin, Vivaldi Zülfo’nun öyküsünü anlatıyordu.

Her gün demiryolunda kaval çalan Zülfo, Dicle İlköğretmen Okulu öğrencilerinin gelip geçerken
rastlayıp pek ciddiye almadıkları biridir. Okulun müzik öğretmeni M. Kurtdemir ise, yoksul köy
çocuklarından oluşan öğrencilerine Beethoven, Vivaldi ve Brahms dinleten, piyano, keman çalan
gerçek bir müzik öğretmenidir.

O yıllarda evlerinde dengbejleri, çoban kavallarını veya radyolardan Zeki Müren ve Müzeyyen Senar’ları dinleyen Dicle İlköğretmen Okulu’nun yatılı öğrencilerinin müzik öğretmeni M. Kurtdemir, okulun mezuniyet töreni gecesinde, ”Sahneye gerçek bir sanatçının geleceğini” söyleyerek, birden Erganili “dilenci kör Zülfo”yu ellerinden tutup getirir…
Öğrenciler şaşırıp tepki gösterdiklerinde, öğretmen Kurtdemir, ortalama üç yüz kişilik
yemekhanedeki öğrencilerini, bu halk sanatçısını saygıyla dinlemeye davet eder.
Ve kör Zülfo kavalına abanır… O, yüreğindeki çığlıkları kavalına üfledikçe salondakiler taş kesilirler… Alnına ter biriken Zülfo, bir saat kadar soluksuz üfler kavalına.

Onun kavalı bozkırdaki Vivaldi’dir…
Öğrenciler, her gün demiryolunda kaval çalıp dilenirken gördükleri Zülfo’yu, o gün ilk kez dikkatle
dinleyince çok sarsılırlar…
Zülfo’nun kavalı sustuğunda, öğrenciler hep birlikte onu ayakta alkışlarlar. Hayatında ilk kez
alkışlanan Vivaldi Zülfo, o gece ağlayarak ayrılır sahneden. Müzik öğretmeni Kurtdemir,
öğrencilerine, Zülfo’nun “Adı sanı olmayan gerçek bir halk sanatçısı” olduğunu söyler…
Bu hikâyeyi çok etkilenerek okuduktan sonra, gündelik yoğunluklara koyulmuştum.
Sonraki günlerden bir gün Diyarbakır’ın Mardinkapı semtine köylerden getirilip stüdyosuz,
bandrolsüz üretilen dengbej kasetlerinden birkaç tane almıştım. Aldıklarım arasında üzerinde
çalanın adı sanı belirtilmeyen bir kaval kaseti de vardı. Kaseti kasetçalara koyup, ezgilerinin nasıl
doğaçtan ve yürek paralayıcı olduğunu düşünerek kasetin bütününü dinlemek için ayaklarımı
keyifle uzattığımda, bitişik odadan anamın hıçkırıklarını duyarak kalkıp yanına gittim. Anam bir şey söylemiyor, ağlıyordu…
Babam, onu despotluğuyla yıllarca güttüğü için onda bir koyun psikolojisi olabileceğini ve bir an,
kaval sesine bu yüzden ağladığını düşünmeye başlamıştım ki, anam sessizce hıçkırarak anlatmaya
koyuldu:
“Ben bu kavalı tam otuz yıl önce Ergani demiryolunda dinlemiştim oğlum. Bu, kör Zülfo’nun
kavalıdır. O yıllar baban Dicle İlköğretmen Okulu’nu yeni bitirmiş, tayini Konya’nın bir Çerkes köyüne çıkmıştı. Kucağımda sen ve yükümsüz bir kat yataktı. Hayatımda ilk kez köyümden çıkıp uzaklara gidiyordum. Daha on beş yaşımda bir anneydim. Ergani’den Konya’ya gitmek üzere trene binmiştik. Ben kompartımanda çevreme korkuyla bakınırken, baban, alışveriş yapıp döneceğini söyleyerek dışarı çıkmıştı, kucağımda sen…

O an, işte şimdi çaldığın bu kaval sesiyle hıçkırarak ağlamaya başlamıştım. Korkup sen de ağlamaya başlamıştın. Sonra trenin düdüğü acı acı ötmüştü ve yola koyulmuştuk…”
Bir an duraksadı ve gözlerinin nemini tülbentiyle kurulayarak:
“Bu kaval sesi, benim için bir gurbet çığlığıdır, çocukken anne oluşumdur; kaybettiğim gençliğim,
mahvolmuş düşlerimdir oğlum,” dedi…

Anamın söyledikleriyle anlamıştım ki, aldığım kasetteki kavalı çalan, Osman Şahin’in hikâyesindeki
Vivaldi Zülfo’dan, -bir diğer adıyla Hafız’dan başkası değildi… Hemen kasetin bir nüshasını Osman
Şahin’e postaladım. Aynı günlerde aldığım uzun yanıtında minnet duygularını iletiyor ve onu Vival di Zülfo’nun kasetiyle anılarına taşıdığım için yüzlerce kez teşekkür ediyor, anamı ve beni İstanbul’daki evine konuk etmek istediğini de sözlerine ekliyordu.

Sonra Vivaldi Zülfo’nun hâlâ Ergani’de, kötü koşullarda yaşadığını öğrendim. Sıkıntılı günlerimdi.
Ergani’ye gidemedim, ama muhalif bir gazetenin Diyarbakır bürosu çalışanlarına anlatıp, onu haber
yapmalarını rica ettim. 28 Nisan 1993 tarihli Gündem gazetesinde, üzerinde “Profilo” yazılı mukavva kutuların üzerinde, tek göz odalı bir evde- yaşayan Zülfo’nun haberi, “Ergani’de Bir Vivaldi” başlığıyla çıktı. Artık yaşlılıktan konuşamıyor, sorulara yanıt bile veremiyormuş. Gazete; “Tek parti döneminde Hoşan ovasının, Hilar mağaralarının, Çayönü kabartmalarının; kısaca susturulmuş bir tarihin ve halkın çığlıklarını kavalına üfleyen Zülfo, bir diğer adıyla Hafız,” diye yazıyordu gazete. “88 yaşında, yüzünde talanın paletleri ve postalları var. Yüzü Ararat dağı gibi heybetli. Ama artık o kaval çalamıyor,” diye yazıyorlardı…

Daha sonraki yıl yerleştiğim Ankara’dan Diyarbakır’a bir ziyaretimde, bir sabah minibüsle Ergani’ye geçip, ona vermek üzere ayırdığım sınırlı miktar parayla Ergani Bakur mahallesi’nde yaşadığını öğrendiğim “halk sanatçısı” Vivaldi Zülfo’yu aradım. Mahallesindeki bakkala, onu.”Vivaldi Zülfo” deyince çıkaramadı önce. “Demiryolunda otuz kırk yıl kaval çalan dilenci Zülfo,” diye sorduğumda ise:“Ha, o Zülfo, yane Hafız, ölmiştir,”dedi:
”Ölmiştir, vallahin kurtulmuştur dilenmahtan…”

Yılmaz Odabaşı “Sevginin Herkesten Şikayeti Var “kitabından

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir