Çığlığa çalardı gözlerinin çağla yeşili
Bakışı yad ellerden kardelen başkaldırışı
Bir tek onun muradına uyardı çölde bulutlar
Tek gülüşüne kırk gün kırk gece yağardı yağmur
Kumların ıssızlığı sadık sırdaşı
Kolunda kırık bir testi, can yoldaşı
Kimse onun gibi okumadı zamanın çöle işlediği nakışı
Kum fırtınalarında hep yalnız ve baş başayız
Tüm gözler ırak bizden
Fil uçuran girdabında fırtınanın virgüle tutunmuş iki noktayız
Öylece seyre dalardık, kum tanelerinin fırtınalarda çırpınışını
Tırnağına bir katre çamur bulanarak
Nuh tufanını savuşturmuş kısır düve
Bir yudum su için eşelenirken dile gelirdi
Aksak semai makamında bize eşlik ederdi
Bir elde pala bir elde hançer
Kervan gözler çöl eşkiyaları
Göğe yükselen kum bulutunu görür görmez
Sudan ziyade kanla ganimete susarlardı
Mensa Musa’nın hac yoluna çıkmış büyük kervanı
Haraç diye on beş deve yükü bırakıp kaçmış bir gün
İpek balyaları arasında ayet işlemeli bir şal parçasına
Bir kese altınla birlikte sarılı bulmuşlar onu
Gözündeki yeşilin şavkından işkillenmişler de
Kıyamamışlar boncuk gözlü bebeğin canına
Korkudan nutkunu yitirdiğini keşfetmişler sonra
Tek dokunuşta kaktüste yaban kirazı açtırdığında
Çöl Kirazı demişler adına
Her göreni akla ziyan hayallere çağırırdı narin bedeni
Sabahları daldırırken tasını obanın solucanlı sarnıcına
Kara çadırına sinmiş sırlarını sen nerden bileceksin
Belki ak gerdanı süsleyen mor sümbül filizindedir
Bir dinlenip iki dönen gül kızılı yıldızın izindedir
Çaresiz alınların yazılarını keşfeden kahve telvesinde
Belki çıplak tenini heybetine saran kum denizindedir
Saçlarının her teline düğümlenmiş binlerce gizemi
Korla mühürlü tek gözle sen nasıl göreceksin
Ne teninde kül olma sevdası ile tutuştuğum bir sevgili
Ne sırrından mecnuna döndüğüm dilsiz bir fal sihirbazı
Yedi kat kumdan süzülmüş yağmur suyu duruluğunda
Gözleri sevda hıçkıran korku bilmez bir dünya güzeli
‘Kucaklarsan helmelenirsin,’ diye ışıldadı gözleri
Kumlar da dile geldi, ’helmelen’ dedi her zerre çöl
Arzu da isyan da bilmezdi o, suç dolunaydaydı
Daha gün batarken yıldızlar kaydı
Çağla yeşili gül pembesine
Gözlerinin cıvıltısı yakarışa döndü
Mezarında mevtayı baştan çıkaran bakışından bin pişman
Pembeleşti yanakları, titredi dudakları
Orada öylece dondu kaldı çölde zaman
Dedim ya, o gece suç ne bende ne ondaydı
Yeminler olsun ki tüm fesatlık dolunaydaydı
Tanrısıyla bir kez sevişmeye canlarını adayan keşişler bilirim
Cezbeye kapılmış gibi titreyerek içimi her çekişte o gece
Kim bilir kaç bin kez o keşişleri iliklerimde hissettim
Süt bebeleri gibi sabaha kadar sarılmaya didindiysem
Gözlerinden fışkıran o helmelenme çağrısındandı işte
Sabrında emzirir sevincini çöl, varlığına katık eder ömrünü
Garibanları soyan keçi sakallı leş tacirlerini tanrı sanan
Azgın sırtlanlarla çiftleşen aç kurtlarındır dolunaylı geceler
Derler ki aykırı ve azılı sevda masalları yazan
Yalancı bir sevimli hayduttur çölde zaman
Bir sessiz güzellikti Çöl Kirazı; ne dile gelir, ne söze sığardı
Göğe, kuşlara, güle oynaya esen rüzgarlara dalardı
Kafilelere kum falı, kahve falı, el falı, yıldız falı, bulut falı bakardı
Şen bir bir ezgi dudağından çadırlara yayılırdı akşamları
Kat kat kumdan koca burçlu devasa kaleler üstüne
Bülbülce şakıyan şiir kokulu resimler yapardı
Kimi günler saatlerce uzaklara ufuklara uzardı bakışları
Her Allah’ın günü karıncalarla, böceklerle, örümceklerle oynardı
Her gün batımında göğün derinliğinde yıldız arar gibi
Karanlık basana kadar göz falıma bakar, sonra kalkar giderdi
Gün batımları hançer olur, geceler kanatırdı yüreğimi
Gecelerse sihrlerle gizemlerle büyülerle delirtirdi beni
Her sabahın erinde kolunda testi, sarnıç başına gelirdi
Hayaller tükendi bir gün, gündüzler geceye imrendi
Önce kaktüsler kurudu, derken sarnıçlarda su
Verilmemiş söze kandı çölde bütün obalar
Ilgıtına kekre bir süt kokusu bulanarak esti bir deli yel
Ardında Azrail’in arsız coşkusu sardı çölü
O deli yelle yedi yılda bir yağmura duran bulutlar
Bir de solucanlar bilir onun gerçekten gittiğini
Tümü lanetledi feleğin kuşluk vakti katlettiği kaderi
Yüzlerce kervana umut eken binlerce fala inat
Göz falları öksüz kaldı, kumlar ise yetim şimdi
Herkes her şey yedi kat göz yaşında yıkadı ağıdını
Çöl uysaldır çilekeştir, tek telli sazla avunur şimdi
Göklerden tek niyazı yitip giden çöl kirazı
Ulu ulu başların kirazdan da niyazdan yok haberi
Kaktüslerde kiraz bitmez obada
Kuş uçmaz, kervan geçmez oldu
O kara günden beri
10 Ocak 2019
20 Şubat 2019
01 Mayıs 2019
15 Ağustos 2019
29 Şubat 2020
13 Şubat 2023
29 Kasım 2025
HELME
Hikayeyi belki bilirsiniz.
Yeni seçilen Papa, testisleri test edildikten sonra Vatikan meydanında inananlarla kucaklaşma merasimine katılır, törenden hemen sonra da New York’a uçar. Kennedy Havaalanına çiçeği burnunda Papa’yı bir gazeteci ordusu karşılar. Fotoğraflar çekilirken, en çok ruhban sınıfının bel altındaki meşhur karanlık işleri sorulur. Papa çocukluğundan beri doğru yolun öğreticisi olduğunu anlatır. Zaten bütün hayatını iman sahiplerini günaha girmekten korumaya adamıştır. Her türlü fuhşu önlemek her çabayı göstermekte kararlıdır. Bu uğurda, gerekirse kendisi gibi diğer ruhbanların da sahaya inerek kampanyalar düzenleyeceğini söyler, Her türlü fuhuş derken, kiliseye bulaşmış olan kibir ve istismar gibi kiri pisliği de temizleyeceğinden söz eder.
Hinliği ile nam salmış bir gazeteci atılır:
-Kampanyanıza başarılar dilerim Muhterem Peder, der ve ekler: Buradaki genelevde de kampanya başlatıp saha çalışması yapmayı düşünür müsünüz?
Papa şaşkınlıkla bakar.
-Bu muhteşem şehirde genelev var mı?
Gazetecilerden kahkahalar yükselir.
Ertesi gün, Amerika’daki bütün gazeteler aynı manşetle çıkar:
Papa uçaktan iner inmez genelevi sordu.
Küçük bir ülkenin küçük bir kentinde geçen bir manşet olayı daha var. Her seçim dönemi ‘Bana oy vermeyenlerin günahlarını açıklarım’ diyerek yürüttüğü etkili kampanya sayesinde yirmi yıldır her belediye başkanlığı seçimini kazanan bir papaza karşı aday olan kendi halinde naif bir çiftçi var bu kez manşette. Bilgi ve yetenekleri konusunda kimseyi inandıramıyormuş. Kentin yakınındaki büyücek bir gölde su üstünde yürüyeceğini ilan etmiş, marifetini görsünler de seçim öncesinde güzel bir şeyler yazsınlar diye gazetecileri oraya çağırmış. Gerçekten de suyun üstünde kimi zaman sekerek, arada bir de koşar adım yürüyerek bir kıyıdan ötekine üstelik ayağı da ıslanmadan geçmiş. Alkışlar, fotoğraflar, kucaklaşmalar, kutlamalar. Ve ertesi gün kentteki tüm gazetelerin manşeti aynı: Aday yüzme de bilmiyor.
Bir ‘suda yürüme hikayesi’ daha var.
Onun kahramanı ise bir papaz. İsa’nın mucizesini tekrarlayarak imanları pekiştirmek ve günahkar kulları korumak sevdasında. Su üstünde ıslanmadan yürüyeyim derken, kilise cemaatinin gözü önünde timsahlar tarafından parçalanmış. Papazın koca gövdesini iç etmesinden sonra timsahın göz yaşı dökmesini bir mucize kabul edip imanını pekiştirenler olmamış değil ama, küfre saplanıp kalanlar, timsahın göz yaşlarında başka bir amaç olduğunu savunmuşlar. Oradaki bir doktor, timsah gözlerinin zaman zaman göz yaşı akıtmak zorunda olduğunu anlatmışsa da nafile. Timsah göz yaşlarında mucize görenler fikirlerinden vaz geçmemişler.
Seçimi yine papazın kazandığını söylemeye bile gerek yok sanırım. Onun insanları günahtan arındırmaya takmış altın koltuklu altın taçlı Papa’yla veya imanları güçlendirmek için eski mucizelere baş vurmaktan başka çare bulamayan ve bu uğurda rahmete kavuşan Papaz ile diğer iki din adamının da aynı meslek hastalığını değişik seviyelerde paylaştıklarını hatırlatmakta ise yarar var. Üçünün de elbette manevi anlamda en azından aynı çanaktan veya aynı kutsal kaseden su veya şarap içtiklerini kabul edebiliriz. Esas hikayemizin esas kahramanı ile onların yolu bir yerlerde kesişecektir.
Görmek için hikayeye gelelim:
Bizim gibi çiğ süt emmiş ölümlü ve sıradan insanlar büyük ölçüde etten kemikten, kabul edelim ki, bir ölçek de şeytan tüyünden yaratılmıştır. Kahramanımız ise merak tozundan, ona eş değer ölçüde cesaret ve empati gölgesinden yoğrulup yaratılmıştır. Yaradanın fazlası ile günahkar ama elbette sevgili kullarından. Sadece deryalara okyanuslara değil, kadın erkek her cinsten insana yakıştığı için adına Deniz diyeceğiz. Güneşli günlerden bir gün erkenden uyanmış. Film setlerini, sahne ışıklarını, televizyon stüdyolarını, tiyatro salonlarından yükselen alkışları, magazin gazetecileri ve gözeticilerini, tek adamlar için reklam yapacak ve gereğinde yağdanlık olacak sanatçılar avlayan muhabbet tellallarını ardında bırakmış, o günkü randevularına nanik yapma gereği bile duymadan sabah uçağına atlamış, kuzey ülkelerinden birine uçmuş.
Neden? Uluslar arası bir sosyal sorumluluk projesine destek vermek için. Projenin ne amacını, ne hedef kitlesini, ne de onu her şeyi arkada bırakıp gidecek kadar etkilemesinin sebebini ucundan kulağından da olsa biliyorum şimdi.
Kuzey ülkesi deyince, o yıllarda bile oraların serbest aşk cenneti olduğunu unutan varsa, şimdi hatırlasın lütfen. Aşk deyince gül ve bülbül çilesinde kalmış olan varsa, titreyip gerçeğe dönsün ve bi zahmet ruhbanları hatırlasın. Hikayenin sonunda çok gerekecek çünkü bize.
Kente inip oteline yerleşir Deniz. Proje yetkilisini arar, ikindiye doğru otelde buluşurlar, iki saat kadar konuşup görüşürler. Konuğunu uğurlar, odasında birkaç sayfa kitap okur. Hava kararmadan uzun bir yürüyüşe çıkar. Bizim Tarabya’ya benzeyen güzellikte sakin bir deniz kıyısında, kendi halinde, sakin sakin söyleşen ama sık sık tatlı kahkahalar atan insanlar arasında gezinir, sonra da küçük bir lokantada somon balığı ızgarası ile bir bardak kırmızı şaraptan ibaret akşam yemeğini yer, sahil boyunca ‘bu yaz ada sensiz, içime hiç sinmedi’ şarkısını ıslıkla tutturarak yürür.
Kent meydanında, kırmızı telefon kulübelerini görünce, merakı bir kez daha dürter onu, oraya doğru yürür. Cep telefonlarının ve sosyal medyanın hayatımıza henüz egemen olmadığı zamanlardır. Bakınırken, her kulübenin dört bir yanına yapıştırılmış el ilanlarını her birini okumaya başlar. Akla gelebilecek her türden ilişkiye çağıran çeşitli renkte ve boydaki el ilanlarına bakarken sürekli gülümser, gülümser ama aklından ne geçtiğini kendisi de bilmez.
Yüreğinden geçenin ise farkındadır. Sevişmek veya çiftleşmek gibi bir arayışı yoktur, dindar filan değildir ama uçuk ilişki çağrıları hayatı boyunca merakı dışında kalmıştır. Her nedense o akşam sevgili merakı dürter onu. Telefon kulübesinin kapısına yapıştırılmayıp arka tarafına tutuşturulmuş olan, inci gibi bir el yazısı ile yazılmış iki satırlık duyuruyu bir kez daha okur ve kapıp cebine tıkıştırır. Hemen telefon kulübesine girer. Numarayı çevirir. Kayıt cihazı karşılar onu, hoş bir ses kağıttaki daveti bir kez daha tekrarlar, adresi iki kez yineler.
Ruhunu mayalamış olan merakla cesaretin güdümünde, çiselemekte olan yağmur altında yürürken hep dolu geçen taksilere bakınır. O boş taksi bulmaya çalışırken, papazları unutup Papa’nın saha çalışmaları kapsamında Deniz’e eşlik etmek için duaya oturduğunu hayal etmeye ne dersiniz?
Papa’nın her duası bu kadar hızla kabul edilir mi, bilinmez. Deniz taksiye bindiğinde onun sol yanındaki deri koltukta, gayet babacan hatta ilahi bir bakışla bakar ona. Saha çalışması kapsamında oraya kendisiyle gitmek için izin istediğini söyler, Deniz bu isteği reddetmek için sebep bulamaz. Herkes gibi muhtemelen Papa da yalnızdır. Belki herkesten daha çok ve en çok o yalnızdır. Kalabalıklar içindeki yalnızlığın sızısını duyan birine sırf Papa olduğu için ayırımcılık yapmak Deniz’in kitabında yazmaz. Taksi adrese ulaşır. Üç katlı binanın altı zilinden en üsttekine basılır, otomatiğin sesi çınlarken kapı da açılır. Üçüncü kata çıkarlar.
Orada sabaha kadar ne yaşandı, bilmiyorum.
O geceden sonra Papanın tahtını tacını bırakıp din değiştirdiği yolunda söylentiler yayıldı. Başkan adayının kıtayı baştan başa deniz üstünde yürüyüp geçerek o gece, aynı yerde kareyi tamamladığını anlatanlar da oldu. Papazı yiyen timsahın göz yaşlarının ne denli içten olduğu çarşıda pazarda çok konuşuldu. Bir geceden uydurulan o kadar çok şehir efsanesi ve söylentiler arasında, kuşku duymadığım sadece iki şey var.
Telefon kulübesine iliştirilmiş duyuruda şöyle yazıyormuş:
‘Samimiyetle konuşmaya varsanız, göz falınıza saatlerce bakarım; hiçbir karşılık gerekmez.’ Bu gerçektir, çünkü bana bizzat Deniz söyledi.
Bir de ertesi gün Çöl Kirazı diye bir şiir yazmış. İstanbul’a döndükten sonra da şiiri kendi kendine ve günlerce okuyup durmuş. Adını Helme koyacak olmuş, ama öyle yapsa o geceki Çöl Kirazı’na ayıp olurmuş. Bir televizyon söyleşisinde, sesi titreyerek söyledi. İnanırım. Yalanı yoktur.
..
Xxxx
Çığlığa çalardı gözlerinin çağla yeşili
Bakışı yakıcı çöllerde kardelen başkaldırışı
Bir tek onun arzusuna uyardı çölde bulutlar
Bir gülüşüne, kırk gün kırk gece yağardı yağmur
Kumların sessizliği sadık sırdaşı
Kolunda kırık bir testi, can yoldaşı
Kimse onun gibi okumadı zamanın çöle işlediği nakışı
Fırtınanın fil uçuran girdabında birbirine sığınan iki nokta
Kem gözlerden ırak hep yalnız hep baş başa
Öyle seyrederdik kum tanelerinin çırpınışını
Tırnağına bir katre çamur bulanarak
Nuh tufanını savuşturmuş kısır düve
Bir yudum su için eşelenirken
Aksak semai makamında bize eşlik ederdi
Bir elde pala bir elde hançerle
Kervan gözlerdi çöl eşkiyaları
Kum bulutları ufukta her yükseldiğinde kana ve ganimete susarlardı
Mensa Musa’nın hac yoluna çıkmış kervanı
Yüklü on beş deveyi haraç bırakıp kaçmış bir gün
İpek balyaları arasında ayet işlemeli bir şal parçasına
Bir kese altınla birlikte sarılı bulmuşlar onu
Gözündeki yeşilin şavkından işkillenmişler de
Kıyamamışlar boncuk gözlü bebeğin canına
Korkudan nutkunu yitirdiğini keşfetmişler sonra
Tek dokunuşta kaktüste yaban kirazı açtırdığında
Eşkiyalar Çöl Kirazı demişler adına
Her sabah daldırırken tasını obanın solucanlı sarnıcına
Her göreni akla ziyan hayallere çağırırdı
Kara çadırına sinmiş sırlarını sen nerden bileceksin
Belki ak gerdanını süsleyen sümbül filizindedir
Bir dinlenip iki dönen gül kızılı yıldızın izindedir
Çaresiz alınlarda yazılar keşfeden kahve telvesinde
Belki çıplak tenini heybetine saran kum denizinde
Saçlarının her teline düğümlenmiş binlerce gizemi
Korla mühürlenmiş tek gözle sen nasıl göreceksin
Ne teninde tutuşma sevdası ile yandığım bir sevgili
Ne sırrından mecnuna döndüğüm dilsiz fal sihirbazı
Yedi kat kumdan süzülmüş yağmur suyu duruluğunda
Gözleri sevda hıçkıran korku bilmez bir dünya güzeli
‘Kucaklarsan helmelenirsin,’ diye ışıldadı gözleri
Kumlar dile geldi onun yerine, ’helmelen’ dedi
Zinhar isyan bilmezdi o, yeminle suç dolunaydaydı
Gün batmadan yıldızlar kaydı
Çağla yeşili perde perde gül pembelendi
Gözlerinin cıvıltısı yakarışa döndü
Al kırmızı oldu yanakları, bir hoş titredi dudakları
Bin yıllık mevtayı baştan çıkaran bakışından bin pişman
Onunla birlikte öylece dondu kaldı çölde zaman
Dedim ya, yemin olsun o gece suç dolunaydaydı
Tanrısıyla sevişmeye can adayan keşişler bilirim
Cezbeye kapılmış gibi içimi her çekişte
Kim bilir kaç yüz kez
Ruhumda o keşişlerin nefesi
Sımsıkı sarılma açlığından
Bebekler gibi didinip uykusuz sabahladımsa
O yaman helmelenme çağrısındandı işte
Adıma andolsun ki suç dolunaydaydı
Sabrı ile emzirir yoksulluğunu çöl, varlığına katık eder ömrünü
Garibanları soyan keçi sakallı leş tacirlerini tanrı sanan
Azgın sırtlanlarla çiftleşen aç kurtlarındır dolunaylı geceler
Derler ki her çaresize azılı sevda masalı yazan
Acımasız ama sevimli bir hayduttur çölde zaman
Dilsiz güzellikti Çöl Kirazı; ne dile gelir, ne söze sığardı
Göğe, kuşlara, güle oynaya esen rüzgarlara dalardı
Kafilelere kum falı, kahve falı, el falı, yıldız falı, bulut falı bakardı
Şen bir bir ezgi dudağından obalara yayılırdı akşamları
Koca burçlu kumdan kat kat kaleler üstüne
Bülbülce şakıyan şiir kokulu resimler yapardı
Kimi günler uzaklara ufuklara uzardı bakışları
Her Allah’ın günü karıncalarla, böceklerle, örümceklerle oynardı
Göğün derinliğinde gün batımında yıldız arar gibi
Göz falıma bakar, karanlık basınca kalkar giderdi
Her günbatımı hançerdi, akşamlar kanatırdı yüreğimi
Geceler delice hayallerle delirtirdi beni
Gün doğarken kolunda testi, sarnıç başına gelirdi
Hayaller tükendi bir gün, gündüzler geceye imrendi
Önce kaktüsler kurudu, derken sarnıçlarda su
Verilmemiş söze kandı çölde obalar
Ilgıtına kekre bir süt kokusu bulanarak esti bir deli yel
Azrail’in arsız coşkusu sardı çölü
Yedi yılda bir yağmura duran bulutlar
Bir de solucanlarla o deli yel bilir onun gerçekten gittiğini
En çok onlar lanetledi feleğin kuşluk vakti katlettiği kaderi
Göz falları öksüz kaldı, kumlar ise yetim artık
Herkes her şey yedi kat göz yaşı ile yıkadı ağıdını
Çöl dediğin çilekeştir, tek telli sazla avunur şimdi
Çölün gökten tek niyazı yitip giden çöl kirazı
Kırk bir kervana umut eken binlerce fala inat
Kuş uçmaz, kervan geçmez artık buralardan
Kaktüste çöl kirazı da bitmez oldu
O kara günden beri
..
10 Ocak 2019
20 Şubat 2019
01 Mayıs 2019
15 Ağustos 2019
29 Şubat 2020
13 Şubat 2023


