Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçimde gülüyor bana derinden
Tanpınar
Şöyle aptal ıslatan cinsinden mevsimin son yağmuru çiselemeli üstüme, dedi evden çıkarken. Saçlarımı, omuzlarımı ıslatacak kadar. Kollarıma sabah serinliğini değdirecek kadar çiselesin, yeter. Bahçelerden taşan şeftali çiçeklerinin kokusunu da getirmeli damlalar. Tatlı serinliğin dingin kokusu ile birlikte insin perde çise zamanı..
Hep güzel kokar zaten damlalar. Balıkesir işi bir kolonya markası vardı eskiden. Belki altın damlasıydı adı, belki de gül damlası.
Damla sade altında, gülde değil, denizde, bardakta, avluda, avuçta, aslına bakarsan her yerde her hal ve şartta güzeldi. Hele çiseleyen yağmur damlaları. Her biri farklı ses, değişik nefes verirdi, her güzel şeyin damlası kendine özgü kokular yayar, insana bir tür uhrevi duygular getirirdi.
Özünde duyguydu damla.
Bağında, üzüm salkımının üstündeki damla bir başka şirin göründü gözüne o sabah. Düşler getirmiş, geçmişe götürmüş, değişik hayaller uyandırmıştı. Hayatta döngüsel olan, erişilmez, kıskanılır olan ne varsa hepsi birden çiğ buğusu değmiş üzüm tanesindeydi. O minnacık damlaya sığmıştı o sabah.
Kalkmışken tekrar çömeldi, biraz daha yakından baktı. Ne kadar baksan hepsini göremezdin. Görmesen de hissederdin. Hisler yanılmaz derlerdi, yanılırsa da varsın olsun, dedi.
Yanında bir gölge, incecik bir gölge. Döndü baktı. Düşlerle sarmaş dolaş çıkmıştı karşısına. En çok da kediye kumruya bülbüle çalan alımlı çalımlı duruşu tanıdık geldi.
—Adım Damla, dedi, gözlerine bakarken.
Gözlerini kırpıştırıyordu, sıcacak gülümsüyordu. Fettan desen tam değil, ama işte biraz da öyleydi duruşu. Ona bir anlığına baktı. Çömeldiği yerde cin çarpmış gibi dondu kaldı.
—Bursa’da zaman her gün biraz daha bozuluyor, deyip önce lahavle çekti, sonra da içini.
Gözü tiyeğinde koparılmayı bekleyen üzüm salkımındaydı. Başını kaldırıp günün ilk ışıklarına baktığında, neler geçiyordu içinden tanrım, ürktü birden. Nefesi tıkandı, kafası karıştı.
Elinde o üzüm salkımı, eve yürürken onu düşündü.
Dünyasına bir damla iriliğinde bir anlığına şimşek çakar gibi girmişti, sel fırtınasında gök gürültüsü gibi bir anda yitip gitmişti.. Bakışlarında hiç bilmediği bir tat, duruşunda temiz bir anlamlar yelpazesi. Baktıkça beyaza dönen her renkten.
Bütün dilleri, şarkıları, çalgıları, bir arada kullansa anlatamazdı. Damla budur işte, dedi kendi kendine, yerden göğe karışmış uçsuz bucaksız bir umman, o ummandaki zaman ve zamanla insanı anaforlarla içine alan adına hayat da denen bir kasırga.
Evinin önüne geldiğinde, gözüne siyah tülden perde inmiş gibi önü karardı.
Sendeleyince duvara tutundu, tıkladı kapıyı.
Damla değil, bir ummandı, diye mırıldandı.
Devran yamandı, lakin her damla devrandan da yamandı.
Gün doğarken düşlerin gücünü bir güzel kuşanıp benliğini saran tek damlacığa sinmiş hayat da güzeldi. İnce bir gölgenin ışığında güneşe yürümek. Bir evrenden öbürüne geçip sonra bir başka evrende yine ve yeniden başka bir düşe uyanmak. Hepsi hepsi güzeldi.
O şirin kız da öylesine bir damlaydı, öylesine evreni de aşan bir umman.
Düşlerde tılsımlı.Uyanınca sihirli.
Hepsi her şey güzeldi…
Zaman daraldı burada, dedi. Herhal bu kadardır ol hikaye.

