Acı Reçete ve Sivri Sineğin Sazı

25 Kasım 2020

Her geçen gün ağırlaşan bu üç yıllık krizi artık çözmek zorundayız; krizi aşmaya başlamanın ön şartı, elle tutulur önlemler içeren bir yapısal dönüşüm programını hazırlayıp ilan etmek, güveni hızla artırmak için de tam bir şeffaflıkla ve ilan edilecek takvime uygun bir şekilde uygulamaktır. Değilse, krize parça parça yaklaşmak sözüm ona önlemleri etkisiz kılacağı gibi krizi daha maliyetli hale getirecektir. Bu kesindir.

Neler olmalı programda?
Liradan kaçışı caydırmak, devleti ve ülkeyi tasarrufa yönlendirmek öncelik kazanmış durumda. Bunu sağlayacak parasal ve bütçesel yöntemler bellidir. Krizin ensemizde boza pişirdiği bu noktada, yapısal dönüşüm programı, öncekilerden açık şekilde farklılık arzetmelidir: Dilek, temennilerden ibaret  temelsiz vaatler yerine yeni program somut bir eylem planı içermelidir. Takvimli eylem planı. Liradan kaçışı önleyecek ve tasarruf seviyesini ülke çapında artırmayı öngörecek bir program belirli seviyede ekonomik daralmayı açıkça öngörüp kabul etmelidir.

Evet, açıkça ifade edelim: Tasarrufu öncelemek zorunluluk olduğuna göre, programın vergi, zam, kesinti, kısıntı içermesi gayet doğaldır. Enflasyonist baskıları azaltmak için kaçınılmaz olan bu önlemler, kriz yönetimi literatüründe acı reçete diye geçer. Huzursuzluk verir, dar gelirli kesimler için ise acıdan öte düpedüz zehirdir. Üstelik bu tür köktenci önlemler, yeni bir sosyal uzlaşma sağlamayı  gerektirir. Bizde iktidarlar sık sık krize sürükledikleri ekonomiyi düzlüğe çıkarmak için acı reçete yazmaktan uygulamaktan çıkarları gereği kaçınırlar, seçmene acı gelecek önlemleri uygulamaktan, dosdoğru söyleyelim, korkarlar. Bu yüzden doğru önlemler uzun süre ertelenince, sistem, bugünlerde olduğu gibi tıkanır.

2000 öncesi yıllarda girilen dış ödeme krizlerini aşmak için reçete hazırlamak ve uygulamak sorumluluğu, İMF’yi yedeğine alan ya da onun güdümüne giren askeri rejimler yüklenmek zorunda kaldı. Başka deyişle, eski düzenin özelliklerinden biri acı reçeteyi askeri idarelere yıkmaktı, ne var ki bütün artık öyle bir imkan yoktur. Çözümü hükümet bulmak ve uygulamak zorundadır.

Şimdi şu soruyu sormak gerekir: Sürekli olarak aşırı genişlemeci politikalar uygulayan sisyasi iktidar bunu yapabilir mi? Başka türlü de soralım: Seçmenine ve yandaşına yıllardır borçla bal yedirmiş, on kez köşe döndürmüş, son kertede popülist bir siyasi yapıdan ülkemizde geçerli siyasetin tabiatına aykırı bir kriz çözme cesareti çıkabilir mı? Tarih tekerrür edecekse… Kolay kolay çıkmaz.

Ama belki de çıkar. Umut budur, böyle bir umudu besleyenleri saf bulanlar bir bakıma haklıdır. Ancak bugün koşullarında ihtiyatlı bir umut, bize çok daha gerçekçi görünüyor. Öyle bir iyimserliğin kaynağı ne olabilir, derseniz. Şöyle bir düşünce tarzı bize gayet akıllıca geliyor da ondan:

Seçime epey var; iki sene boyunca harcamalarda bir ölçüde frene basılır, tasarruf edilir, biraz da turizmden ve ihracattan gelir sağlanır, bu çizgiyi gören sıcak para negatif faizler dünyasından bizim görece yüksek faizlere tamah ederek ülkeye gelir. Bunlar gerçekleşirse, dış ödeme krizi aşılır, enflasyonun döviz kuru geçirgenliğinden beslenen kısmı bir ölçüde de olsa kontrol altına alınır. Böylece, krizden çıkış belirli ölçüde

tasarrufla ve ekonomi yönetimine artan güvenle birlikte zamana yayılarak başarılır. Belirttiğimiz gelişmelerin bir kısmı bile başarılsa, yıllara yayılı bir dengeleme yapmak için zaman kazanılır. Toparlanma sonrasında, seçimlerden önce faizler düşülerek daha büyük ölçüde normalleşme sağlanır.

Açıkladığımız sürecin dışında tek seçenek, kusursuz bir fırtınanın dolaylarında patinaj yaparken dengesizlikleri artırmaktır. Ve er geç o fırtınayı yaşamaktır. Bu analizde çok ciddi bir hata yoksa,  yukarıdaki reçeteyi uygulamak çok daha akılcı olur. İktidarın bu kadarını göze alacak ferasete ve cesarete sahip olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Tekrarlayalım: Karar sahiplerinde ertelemenin büyük maliyetini görecek basiret ve somut önlemler alacak cesaret hala yoksa, er geç kopacak kusursuz fırtınadan sonra sistem hızla çözülür, sorunun kökenindeki tasarruf yetersizliği önü alınamayan ve giderek tırmanacak olan enflasyonla birlikte en çok dar gelirli halkın canını yakmaya başlar. Böyle bir süreçte, yoksulluğun hızla arttığını, yatırım isteğinin sıfıra indiğini, işsizliğin ve iflasların üretim kapasitelerimizi ve toplumu tahrip ettiğini göreceğiz. Kitlelerce ödenecek bedel bu durumda taşınamayacak boyutlara çıkabilir. Bu gerçeği göremezseniz, çözümleri hızla belirleyip kararlılıkla uygulamak yerine ertelemelere devam edersiniz. O durumda ise sadece ülkeye değil, kendinize de kötülük edersiniz.

Gelecek kuşaklara da yansıyacak bedel çok daha artmasın, yığınla kargaşaya yol açılmasın, sosyal doku büsbütün zedelenmesin yani ciddi bir ekonomik ve siyasal çöküş yaşanmasın diye uygulanacak çözüm için kabul edilmesi gereken yaklaşım kesin olarak belli: Düşük faiz ve düşük kurla yaratılan yalancı refahın körüklediği savurganlıktan, türlü çeşitli gösteriş yatırımından ve tüketim-israf çılgınlığından, yani hepimizi sarmış olan mirasyedi tavrından öncelikle devlet olarak vazgeçmemiz gerekiyor. Bunun için bütçe açığını ve cari açığı dizginleyecek önlemleri belirlemek ve uygulamaktır.

Birkaç yıl, yılda en az otuz kırk milyar dolardan fazla tasarruf etmeyi öngörmemiz gerektiğini  düşünüyorum. Gelecek yıl ortasından itibaren ihracatla uyarılacak büyüme süreci bunu gerçekten mümkün kılabilir. Bu tutarı her yıl borç olarak bulsanız da sorun belki ertelenir ama kesinlikle çözülmez. Ödemekte olduğumuz ve devlet bütçesinin yüzde onundan fazlasını, vergi gelirlerinin nerdeyse yüzde on beşini kemiren faizler çok daha artar. Borç ödeyerek enflasyonu dizginleyecekseniz, ayrıca lirayı güçlendirip rezerv biriktirecekseniz bunu ancak tasarruf ederek başarabilirsiniz. Bu gerçeği herkes anlasın lütfen. Özelleştirme ve benzeri bir kerelik kaynaklar çare değil, öylesi her pansuman gibi yapısal hastalığı ağırlaştırıyor, bir zaman sonra işe yaramıyor.

Bu bakış açısı geçerliyse, ekonomi gerektirdikçe önlem alırız, demek büyük hata olur. Durum nettir: Kriz tasarruf yapmamızı gerektiriyor. Bunu görmemek için sağır ve kör olmak yetmez. Fazlası gerekir.

Faizi artırmak da tek başına acı reçete yerine geçmez. Ne kendinizi ne başkasını aldatmanız marifet değil, mümkün de değil. Görün artık:
Yara büyük. Ufuk dar.
Dert ise dağlar kadar.

Özetleyelim:
Son beş yıldaki bol kredi, düşük faiz, düşük kur, yüksek cari açık ve yüksek bütçe açığı politikalarının yol açtığı ağır krizi aşmak için bunların tersini yapmak zorundayız. Mümkün müdür?

Haklı bir sorudur bu. Yanıtı bence aşikar: Evet. Peki nasıl? Paradigma şokunun etkisi ile başlayan hızlı öğrenme süreci sayesinde. Yani gittiğimiz yolun yol olmadığını duvara toslayarak görmek ve enflasyonun dört nala kalkması halinde doğacak sıkıntıları anlamamız halinde elbette yumuşak U dönüşü hem de kitlesel düzeyde elbette mümkün.

Kusursuz küçük fırtınalara da tutulmak dahil bir paradigma şokunu 2018 sonbaharından beri yaşamaktayız. İnanmayan, son günlerdeki Merkez Bankası kararlarını ve yapılan resmi açıklamaları gözden geçirsin. Geldiğimiz noktada, kriz çığlıkları artık başını alıp giden rakamlarla çarşı pazardaki naralara karışıyor. Önlem zamanıdır.
Anlayana sivrisinek saz.
Anlamayana davul zurna bile az.

Davullar çaldığında vakit çok geç olacak.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir