Eşine az rastlanabilecek bir tesadüf. Yarım yüz yılın bir günü ruh ikizi iki insan karşılaşıyor, say ki milat gibi bir vuslat! Ayrı kutulara konmuş kol düğmeleri gibi her biri başka bir şehirde, ışıklı günün birinde bir araya gelip mutlu olmayı hep ümit ederek var olmayı sürdürüyorlar. Bir araya hiç gelemeden, bir olamadan tükenip giden, her an birbiri için çarpan bir çift yürek..
Birilerinin hiç hak etmediği halde avuçlarına konan saadetin bir dirhemi bile çoğu kişiye neden çok görülür ki? Koca dünyada bir yudum mutluluk için neden sadece bekler, niye hep bekler ve sürekli acı çeker tertemiz insanlar?
Bu mudur feleğin adaleti?
Ayrılık dediğin ölümden beter.
Ayrılık sevene bir tür zulüm, değil mi?
Neden bu benim hayatım, ölsem de sahip çıkacağım benliğime diyemez ki insan? Özgürlük hep şarkılarda bir nağme olarak mı kalır?
Özgürlük gerçekten ne zaman yaşanır?
Neden milyonlarca insan hemen her yaşta başkalarının hayatının taslakları, senaryolarının figüranları olarak kalır? Bu hayat, yani güya özgürce yaşadığımız bu hayat. Bizim hayatımız mı, yoksa iblisin yazdığı yönettiği bir oyun mu?
Silik gölgeler gibi varlık yokluk arasında gezindiğimiz bir kafeste var olmak. Yaşamak bu mu? Kendimi yaşamaya dışımda içimde hangi engel ne varsa, kahrolsun.
Bülbülüm paslı kafesinde feryat figan ediyor.
Var mı duyan?


