KURGU ve GERÇEK
Bir Fincan Kahvenin Kırk Bir Yıllık Hatırı
…….
“İnsanların aptallığı her şeye bir cevap bulmalarından gelir.
Romanın bilgeliği her şeye bir soru bulmasından gelir.
Don Kişot dünyaya çıktığında, dünya onun gözleriönünde bir sırra dönüştü.
İlk Avrupa romanının, romanın tüm sonraki tarihine bıraktığı miras budur.
Romancı, okura dünyayı bir soru olarak algılamayı öğretir.
Bu tavırda bilgelik ve hoşgörü vardır.
Kutsal kesinlikler üzerine kurulmuş bir dünyada roman ölmüştür.
Totaliter dünya, sorulardan çok yanıtların dünyasıdır.Orada romanın yeri yoktur.”
Milan Kundera, Kahkaha ve Unutuşun Kitabı.
- “Her nesil, kuşkusuz,
- dünyayı yeniden kurmakla yükümlü olduğuna inanır.
- Benim neslim ise bunu yapamayacağını biliyor.
- Ama görevi belki daha büyüktür: dünyanın yok olmasını engellemek.
- Albert Camus
“Her zaman, bir kitabın, yazarından daha zeki olduğunu düşünürüm.
Okuyucusuna yazarının farkında bile olmadığı şeyler söyleyebilir.”
Umberto Eco
Herkes bir gölge peşinde.
O gölgenin, bazen gerçeğin ve adaletin peşinde koşanların gölgesi olduğunu umarak.
Ben de bir gölgeye hizmet etmeye devam edeceğim.
Gölgenin gerçek, gerçeğin gölge olmadığını umarsızca umarak.
Anonim
Beni ağlamayan bilgelikten, gülmeyen felsefeden ve
çocukların önünde eğilmeyen büyüklükten uzak tutun.
Gevezeliği bilgi, suskunluğu cehalet ve şefkati sanat sananlardan
ellerimi yıkıyorum.”
Halil Cibran
Kendi kültürlerinin gölgelerinin ve yalanlarının
ötesini gören kişilere kitlelerin bırakın güvenmelerini, onları anlamaları bile olası değildir.-Plato
dünya biter o yerde ki mağlub olur hayal
temdîd-i ömre kudreti kalmaz tahayyülün’ – Yahya Kemal
İçindekiler:
1 DİNMEYEN BİR YAĞMUR ALTINDA 4
2 ANİTTA İLE RESSAMLAR TEPESİ 24
2a BAKARSAN BAĞ BAKMAZSAN DAĞ 32
3. PARİSTE SÜRPRİZLER YARIŞIYOR 43
3a. EMİN’İN SÜRPRİZİ 43
3b. ANİTTANIN KARŞI SÜRPRİZİ 50
3c. SUNUM SÜRPRİZİ: İRLANDA BÜYÜK AĞAÇLI 52
3d. SARIŞIN BOMBANIN GÖZENEKLERI 66
3e SORUN INSANIN FABRIKA AYARLARINDA 86
3f AGATHA TÜRK KAHVESİ SEVER MİYDİ? 94
3g BOĞAZDAKİ KAHVENIN SIRRI 97
4. AŞKIN KÖZÜ KÜLLENİNCE 106
5. MESAFELİ BİR AŞKIN HAZİN HİKAYESİ 88
6. ROALD DAHL: TROLİ’nin DERİSİ 96
6a. ISLAK DALGALANAN BAYRAK 103
6b. BAKMA GÖZLERİNE KIZIN DEDİ ŞEYTAN 110
7. BEŞ BENZERİN TERAS KUMPASI 125
7a. KALP Mİ BEYİN Mİ? 138
8. İMZASIZ BİR NİKAH TÖRENİ— Karşıt Gruplar Çatışıyor 151
9. LİZ BİR KAYBOLUP BİR GÖRÜNÜNCE 165
10.TURUNÇ AĞACININ ALTINDA LİMONATA 174
11. GİRNE YAT LİMANINDA LİZ 187
11a. ADADA BERGAMOT KOKULU VEDA 196
11b. KIBRISTA BİR EĞİTİM ADAMI 203
12. AMCABEY ve SEHER’in İTİRAFI 214
12a. ORUÇ SONU ÖFKE: Büyük Mesafe Meselesi 240
13. EMİR KOMUTA ANİTTA’DA 261
14. KALBİ KIRIK ADAM YANILIYOR 281
15. OTEL ODASINDA BİR İLK 290
16. ŞEYTANIN İKİNCİ GECE SORGUSU 298
17. KARAMANIN KOYUNU 303
-
- DİNMEYEN BİR YAĞMUR ALTINDA
Gök buluta kesmeden şakır şakır yağmur yağdığını gördünüz mü hiç? Öylesini uzun seneler sonra, ikinci ve son kez o adada gördüm. Hem de güneşli bir havada, yaz serpintisi gibi başladı, renkten renge girerek bardaktan boşalır gibi yağdı.
Başkent Oteli’nin yakınındaki caddede kitapçı vitrinine bakıyordum, yağmurla birlikte dükkâna attım kendimi. Kapıda çıngırak çınladı, köşedeki masada genç bir kız kitabını okuyordu, başını bile kaldırmadı. Ben de vitrinin arkasından dışarıya baktım. Yağmur daha şiddetli yağıyordu. Caddede on beş yaşlarında bir kızla birkaç erkek çocuk, portakal renkli lastik bir topun ardından koşturuyordu. İri yarı bir simitçi, yıkık bir duvarın üstüne tablasını koymuş, müşteri kolluyordu. Yağmura aldıran yoktu. Karşımdaki kızın da gözleri kitabında, kendisi başka dünyadaydı.
Allı morlu bir ışık seli sardı her yanı. Caddede denize doğru akan suyun üstünde süzülerek uzaklaşan lastik top… Topun ardından koşturan çocuklar. Ve bıyığını burarak onları seyreden simitçi…
Ufuk sarardı, bir anda hepsi kayboldu.
Caddenin önündeki bahçelerde turunç, limon, portakal ağaçları birer birer mora dönerken, gök önce maviden laciverde, ardından bakır turuncusuna boyandı. Hava kararmaya başladığında yine ter bastı beni.
Dönüp içeriye baktım.
Raflarda dizi dizi kitaplar. Masasında kıpırdamadan oturan kız. Bir kitaplara bir kıza bakarak oyalanmaya çalıştım, ama aklımı haşin yağmurdan, kararan havadan alamıyordum. Yağmurun kulağımı tırmalayan şakırtısının ardından başlayan uğultu birlikte o felaket günü canlandı.
Dışarıda korkunç bir yağmur saatlerdir yağıyordu. Damımız akıyordu. Annem yatağımızın üstüne tava tencere yetiştirmek için koşturuurken, Yaşar kucağında ağlıyordu. Az sonra her yanı karanlık bastı, bizim üç numara gaz lambasını yakıp usulca camın kenarına koydu.
—Kıyamet kopuyor herif.
Annemin mırıldanır gibi verdiği haberi duymamış babam, yatağının üstünde iki büklüm oturuyordu.
—Rahmet değil bu felaket, dedi. Allah’ın gazabı yağmur olmuş, yağıyor.
Havanın karardığını fark ettiğinde ellerini çırparak bağırdı.
—Güneş tutuldu, güneş tutuldu!
Nasıl tutulurdu, kim tutardı güneşi?
Çocuk aklımda cevap hazırdı: Olsa olsa kötüler tutardı güneşi. Yani cinlerle periler, devler, timsahlar, ejderhalar, kuyudan çıkan cadılar.. Ninem her gün sabahtan akşama cam kenarında oturur, ya meraklı kuşların kadınların kahve falına bakardı, ya da döner döner cinden, şeytandan, iblisten, Azrail’den söz ederdi, Hep aynı masalları anlatırdı; bazen bana, bazen babama, çoğu zaman da kendi kendine.
Ninemin masallarındaki düşman yaratıklar birlik olmuş, tutmuşlardı güneşi. Kaf Dağı’nın ardına defler ülkesine götürseler, bir hamlede binlerce adam yutan devler şahının önüne koysalar.. O zaman kim kurtaracaktı güneşi? Tabii ki bizim cengaverlerimiz. Kırk bir atlı ile kırk bin kişilik dev orduları yalın kılıçla yenersin onlar.. Her biri yedi canlı birer devdi, karşılarına çıkan kötüleri mutlaka alt ederlerdi.
Kılıç-kalkan şakırtıları yağmur sesine karışıyordu, gök gürül gürül gürlüyordu, bizimkilerle ötekiler arasında güneşi kurtarma savaşı başlamıştı. Bizimkilere destek için çqlınwn teneke ve davul seslerine arada bir sıkılan mavzer sesşleri karışıyordu. Şimşekler çaktıkça annemle babamın bir anlığına yüzü aydınlanıyor, düşen yıldırımlar her defasında ürpertiyordu beni
Ev sarsıldı bir ara.
—Aman Allahım, diye çığlık attı annem.
Yaşar daha yüksek perdeden ağlamaya başladı.
Güneşi kurtarma savaşı elbet şiddetli olurdu. Ev yeniden sallandı, tavandan su boşaldı üstümüze. Lamba düştü, çul tutuştu. Mutfaktan kap kacak bardak sesleri geldi. Annem kardeşimi yatağın üstüne bıraktı, çulun üstüne su döktü.
—Zelzele oluyor, diye haykırdı babam.
Ben zelzele nedir, bilmiyordum.
—Sallanma da kalk herif, dedi annem, kalk da gidek.
—Kıyamet kopuyor be kadın, nereye gidecen bu havada?
—Kıpırda hade. Dam üstümüze çökecek, hade kalk.
Babam yatağım üstünden ağır çekimde kalktı. Üç adım attı atmadı, eşiğe çöktü. Elleri kalktı.
—Bizi gazabından esirge ya rabbi, diye duaya başladı.
Yine sallandık. Yağmur durmuyor, babam kımıldamıyordu, Annem iç geçirerek kalktı, onun üstüne bir şeyler örttü, bana ceketimi giydirdi, kendi başına bir şeyler sarıp çarşafını giydi.
Kapıyı açınca yelle yağmur birlikte çarptı yüzüme.
—Eteğimi tut Emin, eteğimi iyi tut, dedi, ben koluna tutundum.
Evlerden bağırışlar haykırışlar, minarelerde ezan sesi yürüyorduk, Birileri “bu yana, camiye, camiye doğru” diye seslendi, değiştirdik yolumuzu. İleride birkaç asker çıktı karşımıza. Önce yüzümüze, sonra yola tutuyorlardı el fenerlerini.
—Eteğimi tut Emin, diyordu annem.
Güneşi kurtarma savaşını, yedi canlı cengaverlerimizi unutmuştum. Eteğini çektim annemin.
—Babam da gelsin, babamı bekleyelim.
—O kendi gelir, dedi. Sen beni bırakma.
Cami avlusunda bir tabutun üstüne kocaman bir lüks lambası koymuşlardı. Namaz yerine giriş kapısında onlarca insan vardı. İçeriden bizim müezzinin sesi geliyordu.
—Arkaya doğru ilerleyin ey cemaat, daha arkaya doğru.
Yağmur berbat yağıyordu, hava soğuktu. Avlunun kapalı bölümüne Kızılay çadırı kurmaya başladı askerler. Her cuma namazı çıkışında bir abi ve üç beş arkadaşla hücresine gidip duasını, nasihatini alarak elini öptüğüm İstanbuldaki merhum hocamdan yıllar sonra öğrenecektim; avlunun o kısmına “son cemaat yeri” denirmiş. Oradaki çadıra girer girmez, kıbleye dönüp diz çöktü annem, birkaç kez secde etti.
O ellerini kaldırıp şükürler ederken benim aklımda önce güneş sonra babam vardı. Güneşi kurtarırdı kahramanlarımız, babam, o ne yapacaktı?
Askerle çorba dağıttılar epey bir zaman sonra; şilteler örtülerle birlikte bize kazak, yelek, tulum, mintan verdiler. Güneşi kurtarma savaşı hala devam ediyordu herhalde, şiddetşnden yer de sarsılıyordu. Her defasında caminin içinden çığlıklar yükselince bizim müezzin bağırıyordu:
—Şehadet getirin ey cemaat, şehadet getirin…
Annem Yaşar’ı göğsüne bastırarak dualar oluyordu.
Ne zaman akşam oldu, ne zaman gece, fark etmedim. Altımda kuru hasır, üstümde kalınca bir örtü, anneme sarılıp uyumuşum. Derin uyumuşum, ezanı duymamışım. Gözlerimi açar açmaz çıktım çadırdan, göğü aydınlık görünce dünyalar benim oldu. Bizimkiler zaferi kazanmıştı.
Yaşar annemin kucağında tatlı uykusundaydı. Yağmur da durmuştu. Babam yoktu. Birden dilimin damağımın kuruduğunu fark ettim. Abdesthaneye sular akmıyordu. Çadıra dönüp başımı annemin dizine koydum, dalmışım. Annemin dürtmesiyle kalktım. Yüzü sararmıştı.
Avludan ağlayan biri:
—Kurtarın beni, diye bağırıyordu, ona küfürler ediyordu birileri.
—Kavga var, dedi annem, ben çıktım hemen.
Ahmet abiyi dövüyorlardı. Üç kişi birden. Biri ellerini arkadan tutmultu, ikisi tekme tokat yumruk vuruyordu. Beyaz sakallı bir adam araya girecek oldu, ona da vurdular. Ahmet abinin ağzında burnunda kan vardı. Sonunda ellerinden kurtulup kaçtı, ben çadıra döndüm.
—Üç adam bir olmuş Ahmet abiyi dövüyordu, dedim.
Ne ahlanıp vahlandı annem, ne de şaşırdı. Ahmet abiyi uzakten bilirdi. Mahalle takımındaydı, iyi kaleciydi. Liseye gidiyordu. Çok severdi beni.
—Yazık, dedim. Sahipsiz diye fena dövdüler onu.
—Elin namusuna bakmış, cezasını bulmuş, dedi annem.
O zaman anladım. Lise yıllarımda yurttaki abiler de söylerdi; elin namusuna kem gözle bakmanın cezası ağır olurdu. Kızlardan uzak durmak lazımdı, yoksa insan belasını bulurdu.
Annemin Ahmet abiyi dövenlere hak vermesi kırmıştı beni, çadırdan çıktım. Avluda oynayan birkaç çocuk arasında Ahmet abinin kardeşini görünce ona gittim. Abisini dövenleri sordu bana, tanımıyordum. Yakası açılmadık küfürler ediyordu. Ben de ettim.
Ellerinde torbalarla ekmek, tabaklarda peynir zeytinle geldiler asker abiler az sonra. Onlara dopru koştuk. Payımızı aldık. Çok tuzlu, çok da siyah diye zeytinleri yemedi annem, onunkileri de yedim. Bğrden fark ettim, susamıştım; abdest yerinde sular hala kesikti. Biraz oyalandım. Kovalarla su geldiğini görünce koştum. Birkaç tas, üç beş cam bardak, çocuklar için birkaç da melamin bardak vardı ellerinde. Ardı ardına üç bardak su içtim melamin bardaktan, bir daha istedim, vermediler. O sabah içtiğim suya sinmiş Arap sabunu kokusu o günden sonra her şeyden aziz oldu bana. Ve bir sır gibi sakladım bunu.
Yirmi yıl kadar sonra, ilk kez Anitta’ya açacaktım o sırrı..
—O kokuyu misk kokusuna bile değişmem, dediğimde bana aklımı yitirmişim bakacaktı.
Melamini görmüş duymuş değildi. Oysa bizim nesil iyi bilirdi o kokuyu. Yurt yıllarımda melamln bardak yerine kahvaltıda çayı o kokudan nasibini almış tabaklardan kaşıkla içerdik. Okullarda Amerikan süt tozundan yoğurdu da o tabaklarda verirlerdi. Yiyemeyenler yer gibi yapardı.
Asker abilerden annem için de su istediğimde cam bardakta verdiler.
Aynı gün, Cuma selası okunurken, taş mektebe taşıdılar bizi. Sınıflar ağzına kadar doluydu. Avluya bizim için bir çadır kurdular. Yeni çadırımız daha büyüktü, içinde iki döşek, birkaç kalın battaniye de vardı. Yağmur dinmişti, güneş açmıştı. Yaşar ağlamıyordu. Eve neden gitmiyorduk, babamı merak ediyordum, soramıyordum.
İkindiden sonra, mahalleden bir ablaya bıraktı beni, bir koşu eve gitti geldi annem. Döndüğünde saha solgundu.
—Bizim dam da çökmüş, dedi komşulara. Ahır yıkılmış.
Ağlamıştı, gözlerinden belliydi. Bir keçimiz, birkaç tavuğumuz vardı; onları her gün ben yemlerdim. Ahır yıkılmış deyip de onları anmayınca, onları selin götürdüğünü düşündüm.
Babamı da anmamıştı. Sormadan edemedim artık.
—Şükür kurtarmışlar onu, iyileşince gelir, er geç gelir, dedi ve başımı okşarken eli titredi.
—Tez gelir inşallah, diyordu o sırada komşular.
Anladım. Kalkıp abdesthaneye gittim, orada ağladım biraz. Sular akıyordu, yüzümü yıkadım iyice. Bir daha da sormadım babamı. O da hiç anmadı. Babam zaten iyi değildi. Ölüm bana yabancı değildi. Okula başlamadan önce, bir yıl arayla iki kardeşim doğdu; biri üç, öbürü iki ay yaşadı. Ömrü uzun olsun diye üçüncünün Yaşar koydular adını, o da felaketten sonra ancak bir hafta yaşadı. “Allah verdi, Allah aldı,” diyerek kendini teselli ederdi annem. Yaşar ölünce de saatlerce ağladı. Ben ağlamadım. İki kardeşim gibi onun da öleceğini baştan biliyordum. Annem her cuma hocaya götürüp okuturdu onu, dönünce beşiğinin başında yüksek sesle dualar ederdi. Emzirirken sık sık öper, gül koklar gibi koklardı. Bense hep uzak durdum ondan. Ölecekti, biliyordum. Öbürleri öldüğünde annemle birlikte ben de ağlamıştım. Yaşar’a ne dokundum, ne kucağıma aldım, ne de öptüm. Ne de gömüldüğünü gördüm. Ona hiç ağlamadım.
Fettah amcam Yaşar’ı gömdükleri gün at arabasıyla okula geldi. Eve gittik, duvarımız çökmüş ahırımız yıkılmıştı, içerden yataklarımızı aldık, taş toprak arasından ele gelir eşyalarımızı topladık. Ben defterimi kitaplarımı aldım, ninemin kahve fincanını da annem bile görmeden koydum cebime.
Annem yol boyunca sessizce ağladı.
Amcam sigara üstüne sigara yakıyor, ağzını bıçak açmıyordu. Üzgün mü, kızgın mı bilemedim. Üç göz evin küçük odasına yerleştirdi bizi. Misafiliğimiz iki gün sürdü, üçüncü sonra herkese yerli yersiz bağırmaya başladı. Bir tek küçük yengeme kusur bulmuyor, ses çıkarmıyordu. O hamileydi, bebeği düşmesin diye ayaklarını kaldırıp gün boyu duvara dayıyordu. Büyük yengemin beş yıl çocuğu olmamıştı, evi o çekip çeviriyordu, kumaşına da küçük yengeme o bakıyordu. Annemin hastalığını da bir tek o dert etti kendine. Her gün türlü çeştili otlar kaynatıp içiriyordu. Ama annemin öksürüğü azalmadı arttı. Bşr hafta sonra, balgamla birlikte kan tükürmeye da başladı, halsizlikten ayağa kalkamaz oldu. Birkaç kez onu doktora götürmesini söyledi amcama yengem, duymamış gibi baktı, aldırmadı.
Gideceği belliydi. Hocalar getirdiler sonra, muskalar yazdırdılar; her gelen dualar okuyup yüzüne üfleyip gidiyordu. Derken “nefesi kuvvetli” diye bir hoca daha geldi; o dua etmedi, başını ayağını ovdu annemin, okunmuş su içirdi ve gitti. Ondan sonra birkaç gün daha dayandı annem. Sonra o da gitti.
Mezarlığa onlarla gitmemek için direndim, amcam tekmeyle tokatla götürdü beni. Dua okunurken dayanamayıp kaçtım. Peşime düştü, kovalayıp köyün çıkışında yakaladı. Çeke çeke geri götürdü, gömmğşlerdş annemi, bir mezar taşına yatırdı, küfürler ederek vurmaya başladı. Herkes uzaktan bakıyor, kimse bulaşmak istemiyordu ona. Yengem koşup geldi.
—Öldürüp de katil mi olacaksın be adam, diye baıparak elinden aldı beni
Annemin taziyesi bitti, ertesi sabah ezandan önce uyandırdı yengem. Bir donla bir gömlek, iki çift çorapla, defterimi kitaplarımı azık torbasına koydu. Torbayı elime verirken yanağımı okşayıp öptü. Ninemin fincanını da attım torbaya. Amcam beyaz eşeğine bindirdi beni. Hem sever hem döverdi. Döverken hayvanın anırması çok keyiflendirirdi onu.
—Bu kancık makamla anırıyor valla, derdi onu izleyen çocuklara.
O sabah beyaz atına bindi, gün ağarınce yola koyulduk. Öğlen üzeri mola verdik, köyün mescidinde namaz kıldık, önündeki dut ağacının altında azığımızı yedik. Beni eşeğe yeniden bindirirken elini başımın üstüne kadar kaldırınca, bana tokat atacak sandım, irkilerek çektim başımı. Bir tuhaf baktı, acınacak kadar tuhaf. Sonra dudaklarını büktü, iki yana salladı başını. O an pişmanlık duyduğunu hissettim. Başımı okşamak istemişti belki. O gün Karamanda yetiştirme yurduna yazdırdı beni. Eşeğin yularını atın kuyruğuna bağladı sanırım, belki de eğerin bağladı, emşn değilim şimdi. Bindi atına, dönüp bir kez bile bakmadan gitti. Ardından bakarken artık kimse dövmeyecek diye içim içime sığmıyordu.
Sonra çok döven oldu. Ama öyle öldüresiye döven olmadı.
Adada o acayip yağmura yakalanmamdan sanırım beş yıl önce fakültedeki odama İsveç’e yeni gelmiş bir köylümüz girmişti. Bizim bölümde temizlikçi olarak işe girmiş. Amcamı da iyi tanırmış. Sözü ona getirdi.
—Partici olmuş, çok zenginleşmiş, dedi Turan.
Karaman’da, sonra Konya’da ekmek fırını açmış. Oradan Ankara’ya, derken İstanbul’a geçmiş. Koca koca binalar yapıp satıyormuş. Bir sunta fabrikası da kurmuş. Devlet kapısında sözü geçermiş ama ne yanında iş vermiş, ne başka bir yerde iş bulmasına yardım etmiş. Sonunda yolu gurbete çıkmış işte.
Amcamın zenginliğini bir kahramanlık hikayesi tadında kahraman kendisiymiş gibi anlatırken Turan, yengemi düşünüyordum. İyi bir insandı. Sağ mıydı, sağsa sağlıklı mıydı acaba? Küçük yengemin çocuğu olmuş muydu, doğduysa yaşamış mıydı, ikisini de soramadım. O “makamla anıran” beyaz eşek vardı aklımda hep, onu sorsam yakışır olmazdı. Amcam için içimden geçeni ise sakınmadan söyledim.
—Sağ olsun, var olsun. Fettah amcam benden uzak olsun.
Kitapçı dükkânında yağmurun dinmesini beklerken çocukluk günlerime dalmıştım. Ama artık sadece amcam değil, Karaman da çok uzaktaydı benden. İstanbul’daki cemaat, tarikat, devlet yurtları da geride kalmıştı. “Güzel ülkemizi kurtaracağız” diye dövüştüğümüz hain kamplar da yoktu artık. Kalan kavgalar varsa, hiçbiri benim kavgam değildi. O sağ-sol çatışmalarını sağ omzumda bıçak izi, sol ayağımda kurşun yarısıyla atlatmıştım. Sonra Londra, doktora, asistanlık… Son durak Stockholm.
Yağmurdan kaçıp sığındığım kitapçıda canlanan çalkantılı yıllarımı kurtulup kitaplara, kitabanı okuyan kıza bakıyordum.
Sonunda o soru geldi aklıma:
“O berbat günü, güneş tutulmasını, ondan sonraki zorlu yılları bu güzel adada da bana hatırlatmak hangi insafsızın işiydi acaba? Bu kötülük kimin kurgusuydu?”
Kız masasında, kitaplar yerli yerindeydi. Yağmurun şakırtıyordu. Ne zaman o felaket gününe gitsem, ardından o günlerle ilgili yerli yersiz bir sürü soru üşüşürdü kafama. Dükkânda da öyle oldu.
Kimin kurgusuydu bunlar? Somra da Ümit koysalardı adımı keşke, dedim içimden. Bunu çok istemiştim bşr ara. Ömrü uzun olsun diye adını Yaşar koymuşlardı, ama ancak birkaç ay yaşamıştı kardeşim. Belki ondan. Annem bana Muhammet Emin derdi; tıpkı kuran kursundaki hocanın kalfası gibi. İstanbul’daki hocam ise hep Muhammet Emln derdi. Öyle bir havada söylerlerdi ki sanki ağır bir yükün altında ezilirdim. Ümit olmak bana belki bu sebeple bana daha güzel gelirdi.
Lise yıllarımda bizim golcünün adının Ümit olduğunu keşfetmem o arzumu iyice körükledi. Almancıların izne gelirken getirdiği pilli radyolardan maçlarımızı dinledikça büyümüştü ona hayranlığım. Her yıl gol krallığına koşardı Ümit. Uzun saçlıydı, yakışıklıydı, centilmendi, herkes efendiliğini överdi, Üstelik o günkü film yıldızlarının en güzeli, yeşil gözlü, fidan boylu, fındık burunlu eski güzellik kraliçesi, onun sevgilisiydi.
Büyüyünce karım çocuklarım olacaktı, ama, hiç sevgilim olmayacaktı. Ayıptı çünkü, elin namusuna kötü gösleöbakılmazdı, Abiler yurtta söz birliği etmiş gibi böyle derdi, lisedeki çoğu öğretmenimiz de öyle diyordu.
Abilere adımı değiştirmek istediğimi söyledim bir gün, “yurt müdürüne çık, ona söyle” dediler, anında tırstım. Gerçi yurda girişimin ikinci yılında yirmi çocukla birlikte onun kucağında sünnet olmuştum, kirvem sayılırdı ama nedense o da el gibi davranıyordu bana.
Günler geçti. Azarı tokadı da göze alıp kapısını tıklattım bir hafta sonu. Akşam çayını yudumluyordu. Adımı değiştirmek istediğimi duyunca renk vermedi, ters ters baktığını fark ettim. “Baba” derdik ona, çok da korkardık.
—Fettah amcan mahkemeden karar çıkarırsa olur, dedi.
Dayanamayıp sordu yine de.
—Neden değiştireceksin adını evladım?
—Ümit olsun istiyorum, dedim.
—Olur olmasına da, annenin babanın ruhu sızlar mezarda oğlum, adından vaz geçmek ahlaklı bir insanın yapacağı iş midir? Olur mu hiç! Adınla yaşa, adınla ecdadınla milletinle devletinle gurur duy. Senin adın gibi güzel ad mı var!
Müdürün odasından kitapların arasına döndüğümde hemen dışarıya baktım. Hava açıyordu, yağmur tam dinmiş değilse de sanki dinleniyordu. Az sonra yeniden şakırdamaya başladı. Gözlerimi kapadım, derin nefes alarak dinledim. Ve bir ara, Ümit dediğim o cingöz canlandı içimde.
—Güneşi kurtarıyorlar, derken gözleri ışıldadı.
Görünmeyen bir el düğmeye basmış gibi o anda kesildi yağmur. Güneş parladı, dükkan aydınlandı, ben ferahladım. Kız da kaldırdı kitabından başını. Şişeden çıkan cin gibi birdenbire beliren o kadınla konuşmaya başladı.
—Özür dilerim bayan, Bay Oscar’ın telefonunu izinsiz veremem size. Buna hakkım olmadığını bilirsiniz.
—Bana adresini verin o zaman, lütfen.
—Çok üzgünüm, yapamam. Gördüğümde aradığınızı söylerim. Ne yazık ki bütün yapabileceğim bu.
—Şimdi adada mı? Bir iyilik edin, bari bunu söyleyin bana, lütfen.
—Bilsem söylerim. Dün de söyledim size. Son kez iki hafta önce gördüm, İstanbul’a gidecekti. Sonrasını bilmiyorum.
O yağmurla başlayan her tuhaflık gibi bu konuşma da kurgunun bir parçası gibi geldi. O kadın da bizim yönetmenin figüranlarından biriydi.
…..
Bütün bunlar hayaldi belki, düş olamazdı. Gece yarısı inmiştim adaya, geç uyumuş, erken uyanmıştım. Çantamda diş fırçamla tıraş sabunum yoktu, canım sıkıldı. Odamın balkonundan Akdeniz’in enginliğine baktım. Güneş yükseliyordu. Oda güzeldi, havada bahar kokusu vardı. Yol yorgunluğu da yoktu üstümde.
Etraftaki bahçelere, turunç ve portakal ağaçlarına bakmak bile huzur veriyordu insana. Onca güzelliğin içinde, kendime haksızlık edip tatsız düşüncelere kapılmamın manası yoktu. Bir ay önce Londra’ya Anitta’yı görmeye gittiğimde ne tıraş sabunumu ne diş fırçamı unutmuştum. Başka seyahatlerimde de hiçbir şey unutmuş değildim. Unutmış olsam da hatırlamıyordum. O halde canımı sıkmamın gereği yoktu. Aylarca Stockholm’ün dondurucu kışına katlandıktan sonra burada güneşli bir tatil hayal etmiştim. Buradaydım, tadını çıkarmalıydım.
Geçen ay araya giren Londra seyahati ise Stockholm kışından besbeterdi. İlk günümde uzun bir gerginlik yaşadık, gün sonumda resmen el koyup Belfast’a kaçırmıştı Anitta beni. Birinci gecede baş başa kaldık, hasret giderdik. İkinci gece ise tam bir felaketti. Karşımda yıllarca zavallı bildiğim düzenbaz Çarli ve çirkin itirafları vardı. Ve Anitta çözüm bekliyordu.
Ertesi sabah yolcu salonunda uçağa çağrılmayı beklerken üzmeyecek şekilde durumu söyledim ona: Çözüm vardı, kolay değildi ama mümkündü. Üç yetişkin insan ve uzun yıllardır paylaşılan, herkes için zorlu bir düzen…
—İtiraf edelim, zaman zaman işkenceydi, dedi.
Gerçekçiydi. Gerçekle yüzleşmemizi istemekte haklıydı. Ama her şeyi bir anda bozmak üçümüzü de sarsacaktı. Bunu söyledim. “Çarli’nin bana anlattıklarını bilsen yıkılırsın” diyemedim ona. ‘Bedeli herkes için ağır olacak,’ gibi bir laf etsem daha dürüstçe olacaktı, edemedim.
Ona karşı elbette dürüst kalmalıydım, ancak Çarli’yle bağını zayıflatacak bir şeyi de söylememeliydim. Bunu başarmak zordu. Sesimden tavrımdan zorlandığımı anladı.
—Kıvranıp durmasana Emin, dedi. Acısız sancısız değişim olmaz. Bilmez olur muyum hiç!
Yedi ülkede çok satmış üç kitabın yazarı, seçkin bir uluslararası ilişkiler uzmanı, değişimin zorluğunu elbette bilirdi. Ama kişisel ilişkiler başkaydı. Bir bağın yavaş yavaş zincire dönüştüğünü fark etmek, kabul etmek epey zamanını alırdı. İki yanı da karşılıklı besler zannettiğin bir ilişkide, yıllardır hileyle, yalanla aldatıldığını keşfetmek ise elbette harap ederdi insanı. Olan biten pisliklere katlanmak da, onu hayatından koparıp atmak da kolay değildi.
Ne kadar acele edersek hasar o kadar ağır olacaktı. Kesindi bu. Bunu böyle demedim.
—Olası hasarı azaltacak yollar bulmalıyız, üçümüzün de iyiliği için, dedim sadece.
—Ne var aklında?
—Çarli’yle birkaç kez daha konuşmamız gerekecek, dedim, rahatladı. O değil, ben konuşacaktım çünkü. Belfast’taki ilk gecede ısrarla o istemişti bunu.
Uçağa son çağrı yapılırken tedirgince sordu:
—Ne zaman peki, ne zaman geleceksin?
—Önce şu ada tatili, dedim. Oradan Stockholm’e dönerim, birkaç gün sonra Belfast.
—Benim acelem var Emin. Gonja bebeğimi doğurmak istiyorum, derken gözleri doldu.
On beş yıllık o yaranın sızısını bir kez daha, bu kez çok derinden duydum. O adı bulduğumuz gündeki uçsuz bucaksız duygusallıkla savrularak sarıldım ona. Omzuna koydum başımı. Gözlerim doldu. Göstermedim ona. Koltuğuma oturunca boşaldım.
O andan beri o büyük soru ile uğraşıyordum. Üçümüzü bağlayan düğümü çözmek zorundaydık. Ama yeni sorunlara yol açmadan, nasıl yapacaktık bunu?
Tatilimin ilk sabahı odamın balkonunda otururken de kafamda aynı soru vardı, düşündükçe daralıyordum.
—İlahi Emin, diye fısıldadı şeytan. Bu kadar ağır yükün altındasın, böyle bir adaya gelmişsin; yüzmek, eğlenmek, bol bol uyumak yerine niye kafanı bu kadar takıyorsun?
—Hiç akıllıca değil diyorsun ama başına gelsin de gör, dedim.
—Hadi bu mesele neyse. Peki diş fırçasını, tıraş sabununu neden dert ettin sabah sabah? Unutmuşsan unutmuşsun. Yeryüzünde unutmayan mı var? Atla deve değil ya, çıkar yenisini alırsın.
Haklıydı. Neden benim aklıma gelmemişti ki!
Kalktım hemen, hızlı bir duş ardından sahile indim. Sabah güneşi nefisti, hava henüz ılıktı. Biraz yürüdüm, nasılsa bir dükkân bulurum diye caddeye çıktım. Tek katlı evlerin bahçelerini seyrederek yürüdüm. Portakal ve limon ağaçları arasında renk renk güllerle karanfiller bahçelerin duvarını aşıp kaldırıma taşmıştı. Kitapçı dükkânının önünde durdum, vitrinde kitaplara bakayım derken yağmur bastırdı.
Birkaç saniye bile geciksem sudan çıkmış balığa dönecektim. Girerken çıngırağı duydum. İleride masasında oturan genç bir kız kitabına dalmıştı. Üstümü silkeledim, vitrinin arkasından dışarıya baktım. Yaz yağmurudur, gelip geçer sandım. Durmadı. Dükkânın içine doğru yürüyüp kitaplara göz attım, sonra da kıza baktım. Bir anda her yer, raflar ve kitaplar bile renkten renge girince gerildim. Ve düşündüm. Rengârenk yağmur ve yağmurla ıslanan hava, bu dünyadan başka âlemlere uçmuş gibi kitabına kapanmış kızı benimle bütünler gibiydi; o yağmurdan da bundan da habersizdi.
Her şey bir garip göründü birden. “Kurgu bunlar, kafana takma,” dedim kendi kendime. Hepimiz, herkes ve bunca şey, tümü aynı anda… Üstelik kitap dolu bir mekânda kendiliğinden mi oluyordu? İmkânı yok, olmazdı, olamazdı.
Benim şeytan bu kez de bilge kılığında çıktı karşıma.
—Sakın o keçi sakallı herife aldırma Emin, dedi.
Keçi sakallı bizim yönetmendi.
—Dünya âlem ne derse desin, takma kafanı. Yağmuru da boş ver; Karaman’ı, Belfast’ı, Çarli’yi, bütün geçmişi, geleceği. Hatta iç ve dış düşmanları da boş ver. Hepsini at kafandan. Günü yaşa. Gerisini merak etme sen.
—O kadar yükten kurtulmayı kim istemez azizim, ama biliyorsun olmuyor işte!
—Olur olur, tam olmuyorsa olduğu kadar olur. Yeter ki sen iste. Şimdi bana laf yetiştirmeyi bırak da şu tatlı kıza alıcı gözle bir bak. Allah’ını seversen bak. İyice bak.
Heykel gibi duruyordu koz.
—İlk gördüğün gün Anitta’ya nasıl baktınsa öyle bak kıza, Emin. Kaçamak bakmayı bırak, yüzünü zihnine kazımak için bak. Karaman değil, kanıyla kadınıyla havasıyla fıkır fıkır kaynayan yeşil ada burası. Keyfini çıkar.
Ona ilk kez uzun uzun baktım. Çok güzeldi. Hokka burun, kiraz dudak, bebek yüz; usta işi bir bibloya benziyordu kız. Saçları ıslak saman sarısı, kısacık, dümdüz. Gözlüğü tel çerçeve, yusyuvarlak; çingene pembesi mi, gül kurusu mu seçemedim. Nereden, nesine baksan sıradan değildi kız.
—Sıradansa mutlaka ön sıradandır, dedi şeytan.
Gerçekten başkaydı kız. Ne bizim kütüphanedeki tombul yüzlü kara kız gibi on parmağında dizi dizi yüzükler parlıyordu, ne Stockholm varoşlarındaki dişilik delisi kasaba kızları gibi kollarında altın bilezikler hışırdıyordu. Kendini yüksek sosyetede marka sanan uçuk süslümanlarla ise hiç alakası yoktu.
Biraz daha dikkatle baktım.
Yüzüne bir batman boya sürünmüş değildi, kulaklarında inci damlalı taklit küpeler sallanmıyordu.
—Tam kıvamında, aynen Anitta, diye fısıldadı şeytan yeniden.
Evet, hem kenar mahalle dilberlerinin naylon hallerinden fersahlarca uzaktı. Hem de Anitta gibi kitap okurken çekmişti dikkatimi. Üstelik daha gençti Hayal dünyası onunki kadar zengin, ufku onunki gibi geniş olmalıydı.
Peki, onun kadar gerçek miydi acaba?
Yağmuru, dükkânı, geçmişi, geleceği unutmuş, gerçek de olsa keşke diyordum. Hem benim dünyam değişir, hmm Anitta’nın hayatı güzelleşirdi. Görünüşler aldatırdı insanı, beni daha sıkça aldatırdı. Sayısız deneme, onca umut, onca çaba, boşa gitmişti hepsi. Bu kez yanılmasam bari, diyordum.
O kurgu korkusu bir kez daha sardı beni. Ya bu dükkânda görüp yaşadığım her şey ve herkes gibi o da bu kurgunun bir parçası ise? O da yönetmen efendinin kuklası ise?
Figüran değilse, sıradan veya ön sıradan bir oyuncuydu belki. Yağmur, kitaplar, dükkân, simitçi, lastik topla oynayan çocuklar ve kitabını okuyan kız. Anitta o gün Russo’nun itiraflarına gömülmüştü okuma salonunda. o Sahi, bu kızın dalıp gittiği kitabın adı neydi acaba? Belki kız gibi kitap da gerçek değildi. Kim bilir? Dükkana girdiğimden beri, bir yaprak bile çevirmiş değildi. Birkaç satırını okuduğu her kitapta kendini bulup hayallere kapılan uçuk tiplerden biri miydi yoksa? Baktığı sayfayı ayna sanıp orada kendini gören şaşkınlardan olabilir miydi?
—Aynaya bakar gibi bakıyor kitaba, belki narsisttir, dedi şeytan…
Oyununa gelecek değildim onun.
—Anitta gibi biri narsist olamaz, diye kestirip attım.
Oyuncu ise eğer, naylon sayılırdı, o zaman ancak keçi herifin sakalı kadar gerçek olabilirdi. Buradaki her şey ve herkes gibi, yoksul yaşayıp borçlu ölmüş taşralı gariban yazarın altmışlarda ünlenmiş öyküsü için yönetmen onu da mı kurgulamıştı yoksa? Ya da filmin daha arabesk bir kurgusunda sadece put ya da heykel taklidi yapan biri… O zaman o da ben de başkaları da çalakalem yazılmış rollerden birini oynamak için vardık; film bitince yok olacaktı o kadar.
Şeytan bana güldü, aldırmadım, yönetmenden kurgudan alamıyordum. Onu göremezdik, ama hepimiz güdümünde olduğumuzu bilirdik. Onun yazdığı v yönettiği oyunlarının esiriydik. Süzme bir salaktı üstelik, gücü ise mutlaktı. Şiddetlenen yağmurun sesi dükkanı baştan başa doldururken daha berbat bir soru çıktı geldi: Allah’ın belası bu yağmur da onun işi miydi acaba? Ondan başka kimse beni hırpalamak istemezdi.
Bir dolaplara bir kıza bir beni dükkana tıkmış dğnmek bilmeyen yağmura baktım ve ürperdim.
—Bırak yahu bunları, diye seslendi şeytan, lafımı dinle. Bırak keçi sakallı herifi, kısa bak sen. Böylesine on senede bir rastlıyorsun be adam.
—Yirmi sene desen de başın ağrımaz, dedim.
Ancak aklımı yönetmenden alamıyordum.
Başında sekiz köşeli şapkası, çenesinde Fransız taklidi keçi sakalı, ağzında piposu ile her taşın, her şeyin altından çıkardı. O lanet pipoyu hiç çekmezdi ağzından. Konuşurkenden adeta tıslardı, her tıslayışında sakalı titrerdi. Garip takıntıları vardı; uyumazdı, yemez içmezdi, yıkanmazdı, üstelik çok bilmişin tekiydi ve her boka karışırdı.
En lanet huyu mu? Anitta’dan hazzetmezdi. Benim sevdiğim kimseyi pek sevmezdi zaten. Bu güzel kızla Anitta’yı as önce birlikte düşünerek hayallere dalmış olmam da tabii ki hoşuna gitmedi. Kendimi onlarla birlikte halleşirken hayal ettiğimde de cereyana kapılmış gibi titredi sakalı.
—Hadi, kitaplara odaklan, dedi. Konyalı bir gurmenin etli ekmeğe baktığı gibi iştahla bak kitaplara.
Onun dediği gibi yapmaya çalıştım. Hepsi yemek kitabı olsa daha kolay olurdu ama neyse artık, dedim.
—Olduğu kadar, olamıyorsa kader diye geçirdim içimden
O arada, herifi öfkeden kudurtmak için inadına Anitta’yı düşünüyordum. Yıllar önce ressamlar tepesine keşif yürüyüşleri yapmıştık. Kavak yelleri eşit birden. O günlerim coşkusu bir kez daha sardı beni. Üç gün boyunca yığınla güzellik yaşadık.
Üçüncü günün akşamında paylaştığımız anlar ise içmeyeni bile körkütük sarhoş ederdi.
2. ANİTTA İLE RESSAMLAR TEPESİNDE
Paris’e uçacağım günden tam bir hafta önce de aramıştı Anitta. Telefon sohbeti her zamanki gibi epey sürdü, kitaplar şakalar, anılar derken gelecek haftaki programı için sözleştik: Bu kez her buluşmamızda Montmartre dedikleri ressamlar semtine keşif seferleri yapacaktık.
İlk iki gün, iki şahane sefer yaptık.
Ertesi gün çok erkenden İstanbul’a gidecek, aynı gün gece yarısı Stockholm’e uçacaktım. Paris’e yakışan bol ışıklı bir gündü. Sorbonne’daki seminerim sabahki oturumla kapandı. Anitta öğleden sonraki derslerini kırdı, ben de seminerin vedalaşma töreninden kaçtım. Üçüncü ve son sefer için böylece zaman yarattık.
Anvers metrosunun ana çıkışında buluştuğumuzda kıpır kıpırdı Anitta.
— Hızlı bir tur yapalım. Gezip gördüğümüz yerlerden birkaç fotoğraf daha alalım. Bir albüm yapar, o güzelliklerle bağımızı kalıcı kılarız.
Fikir güzeldi. Kamerası da elindeydi zaten.
Dingin bir bahar ikindisinden gün batımına kadar ressamlar tepesinin parke taşlı sokaklarında yürüdük. Her yanı sanat ve şöhret kokuyordu. Semtin küçücük meydanları bile hayat doluydu. Hem fotoğraf çekiyor hem tepeden Paris manzarası seyrediyorduk. Önceki iki günde olduğu gibi, o seferde de felekten çaldığımız günün keyfini doyasıya çıkardık.
Kutsal Kalp Bazilikasını ilk günde iyice gezmiştik. Arı duru yağmur sularıyla kendini temizleyen, halkın düğün pastasına benzettiği yarım yumurta biçimindeki kubbe güneş altında bir başka parlıyordu. Hem oradan hem semtin tarih kokan stüdyolarından çok güzel fotoğraflar aldık. En büyük keşfimiz ise Sevgi Duvarı oldu. O gösterişsiz duvarı o kadar zengin hale getirmek fikri bize olağanüstü geldi. Üç yüze yakın dilde “seni seviyorum” yazılıydı, önünde Heidi’ye benzeyen bir turiste fotoğrafımızı çektirdik. Duvarın sol üst köşesinde Türkçeyi görünce Anitta’ya gösterdim. Okumamı istedi. Okudum. Tekrar okumamı istedi, kendisi okumaya çalıştı ardımdan. Çok da zorlanmadı.
— Türkçe melodik bir dil, diyerek kamerasına davrandı, benimle cümlenin fotoğrafını çekti ve duvarda Karamanlıca cümle aramaya başladı.
Epeyce aradı, bulmayınca içini çekti, çantasından bir boya kalemi çıkardı, duvarın altına Grek alfabesiyle o iki sözcüğü yazdığında afacan çocuk sevinci dolaştı gözlerinde. Sonra tatlı bir aksanla kendi kendine okudu cümleyi.
— Seni seviyorum, diye gözlerime bakarak tatlı bir aksanla cümleyi okuduğunda ise tuhaflaştım. Üstüme alınacak değildim. Daha yüksek sesle ve bu kez daha ve melodik bir şekilde söyleyince aksanını düzeltsin diye yüksek sesle ben de tekrarladım.
— Seni seviyorum, dedi bir daha.
— Bir daha söyle, deyip cümleyi tekrarladım.
— Seni seviyorum.
— Bu daha iyi, dedim. Bir daha söyle.
Epeyce yüksek sesle, şarkı söyler gibi söylemekle yetinmedi, tekrar tekrar söyleyince çevremizdeki turistlerden birkaçı onun gibi “seni seviyorum” demeye çalıştı. O tekrarladıkça aynı cümleyi aynı tonda söylemeye kalkanlar arttı. Şakayla karışık olsa da Anitta’nın o sözü bana bakarak yineleyip durması, turistlerle birlikte beni de havaya soktu.
O cümleyi kendime söylemeyi sürdürürken bir an fark ettim: Ona “seni seviyorum” demekte tatmadığım bir lezzet vardı. Onun benim dilimde “seni seviyorum” deyişini duymak da bambaşka bir zevkti. Her defasında değişik ama biraz da garip hazlar hissettiriyordu bana. O haz, üniversite yıllarımda İstanbul’un her köşesinde dinlenen bir plaktaki düeti hatırlattı birden. “Seni seviyorum” diyen kadın şarkıcıya erkeğin karşılık verişini taklit ederken buldum kendimi. Hem de düetteki aynı ton ve benzer melodiyle:
— Ben de seniii, dedim.
O düeti sanki yüzlerce kez dinlemişti, oradaki gibi “seni seviyorum” diyerek karşılık verdi Anitta. Üstelik candan bir vurgu ile. Turistler duvarı bırakmış bizi izliyordu.
Sırf oyun olsun diye bizdeki sürüyle aşk filmindeki gibi onun gözlerinin içine bakarak söylemek geçti içimden, anında vazgeçtim. Vazgeçtim, çünkü içimde aşka tamamen yabancı ama arsız fütursuz bir yeni yetme türemişti; kendisine utana sıkıla aşkını söyleyip karşılık bulan kızların umduğu sıra dışı güzelliği bekliyordu benden.
Filmlerde gördüğü türden bir hoşluktu.
Sarılıp öpmek. Dudaklarından değilse yanağından.
Ama öte yanda, gök gürültüsünü ilk kez duyan bebek gibi biraz sarhoş ve çokça ürkek bir düzine adam koşuşturup tepiniyordı içimde. , da iç içeydi. Benzer veya çelişik duygularla yakası açılmamış arzular arasında şaşkındı hepsi. Anittanın tertemiz duygularına kirli arzularımı bulaştırıp güvenine ihanet mi etmiştim? Pek de adını koyamadığım başka bir şeylere alet ermemeliydim onu? Değil mi?
Kutsal emanete hıyanet etmiş bir günahkâr gibi gözlerine baktığımda sevgi ve şefkatle gülümsedi bana.
—Yaşanmış ve yaşanacak ne varsa. Hepsi normal, doğal, olağan..
İçimdeki kargaşayı kucaklayarak böyle diyordu. Anlayan bir bakışın binbir cafcaflı sözden daha anlamlı olduğu yerde, sevgi duvarının önündeydik. Duvarın önünde turistlerle birlikte beni alkışlamaya başladı, alkışlayarak karşılık verdim.
— Seni seviyorum, diye bağırdı bir kez daha.
Bu kez meydan okur gibi dümdüz söyledi. Alkışlar durmuştu, birkaç turist neşeyle gülüyordu. Etraf tenhalaşınca Anitta kalemini yeniden çıkardı. Az önceki Karamanlıca iki kelimenin sonuna bir kelime ekledi. Keşke Karamanlıca okuyabilseydim diye hayıflandım. Saydım; dokuz harfliydi sözcük. Dört harfli olmadığını görünce biraz gevşedim ben, öte yanımdaki arsız oğlan somurttu.
—Onca ateşli aşk ilanından sonra elde kalan hüzün, diye mırıldandı.
Anitta üç sözcüklü cümlesine noktayı koydu, ellerini kavuşturarak boyanın kurumasını beklerken gözlerini ayırmadan ve tatlı tatlı gülümseyerek baktı. Önce bana sonra her yana. O sırada aklımdan geçenleri görmek için neler vermezdim.
Duvardaki yaklaşarak:
— Çeksene bizi, dedi az sonra.
Kamerayı doğrulttum.
— Yaklaş da yakından çek, yazı iyi görünsün.
İlk iki kez titrettim kamerayı, üçüncüsünde oldu. Cümleye yeniden baktım, merak ettiğimi anladı. Türkçe okudu.
— Seni seviyorum misalidis.
Nerden çıkmışı bu misalidis?
Bilemezdim. Belki bir şeyin adı. Belki onların dilinde bir çiçek, belki bir sevgi sözü. Belki de kendisi için önemli biri.
— Belki de sevgilisinin adı, dedi şeytan.
Sert bir yel esti o anda, hafifçe ürpertti beni.
Keyifli anlar zamanı unutturmuştu bize. Oradan ayrılırken artık birlikte bir fotoğrafımız var diye hoşnuttum. Sonraki yıllarda ilk albümümüzün ilk sayfasına baktıkça:
—Yeni tanışmış iki acemi asker gibi nasıl da mesafeli durmuşuz, diyerek yıllarca gülecektik.
Mesafenin kaderimiz olacağını ö gün bilemezdik tabii. Dahası, dostluğumuzun sayısız engele rağmen ilişkiye dönüşeceğini en azından ben ummuş bile değildim.
Sevgi Duvarı önündeki resmimiz bizi besleyen bir güzellik oldu. Bazilika da öyle. Montmartre mezarlığı da.
Dalida ve mezarının zihnimde bıraktığı izler, bende her anlamda çok derin oldu. Paris’teki herhangi bir mezarlık, birkaç yeşil selvi ardına gizlenmiş bizim kabristanlara hiç benzemiyordu. Her yıl milyonlarca turisti cezbeden Montmartre mezarlığı ise eşine rastlanmayacak derecede harika bir yerdi.
Bazilika da çok etkiledi beni. Dünyadaki en kapsamlı on kadar kiliseden biriymiş. Özgün mimarisi kadar, dinine hizmet yolunda başını kucağında taşıyarak ülke ülke dolaşan azizin öyküsü de çarpıcı geldi bana. Bazilikayı onun anısına gömüldüğü toprağın üstüne yapmışlar.
Prusya savaşından selametle çıkmaları halinde öyle bir kilise vaat eden iki cömert iş insanının bağışları sayesinde inşa edilmiş. İki hayırsever de eser tamamlanıncaya kadar yaşamış. Onlardan birinin kalbini, zemin katta, değerli taşlarla süslü kâse benzeri bir vazoda gördüm. O manzara sarstı beni. Anitta bazilikanın kubbesi ile o kalp arasında kendince kurduğu bağı anlatırken aklımdan bir sürü düşünce geçti, uğultularım arasında çınlayan sesler duydum.
— İmanlı adam ölmüş, kalbi halen yaşıyor.
— Hem kubbede hem de gönüllerde.
Önümdeki vazo içindeki kalple birlikte çınlamaların ritmine uyarak salınmaya başlayınca ben de onlara uyarak sendelediğimi fark ettim. Anitta’ya tutundum. Nutkum tutuldu, su dedim, başka bir şey diyemedim.
Kaşla göz arasında bakır bir kâsede su yetiştirdi Anitta. Kan gibi sıcaktı, biraz da tatlıydı galiba. Tas dudaklarıma değdiği anda, dışarıdan bakan bir gözle resmimi hayal ettim. Bir de resim altı ibaresi: Kilisede kutsal kâseden kan gibi ılımış su içmek.
O gece, neden o suyu kana kana içemediğimi sorup durdum. Aslında, o seferlerde gördüğüm her yerde sürüyle soruyla cebelleşiyordum. Benim tarikat yurdundaki kitap ehli vatansever abilerim, bana ders veren aziz hocalarım, her hafta elini öpmeye gittiğim merhum delilim, her biri sıra sıra karşımdaydı, hepsinin yüzleri yıkık, kaşları çatık. Her birinin sorusuna karşı birkaç cevabım vardı ama hiçbiri kafalarına yatmıyordu
Ertesi sabah çok yorgun uyandım. Ve aynı gün ikindi vakti mezarlıktaydık.
O geceki soruların üstüne yığınla başka soru yığıldı üçüncü gün. Çiçekler, düzen, estetik, zenginlik, aşk, sevgi, ölüm.. Mezarlık deyip geçmek olmazdı, tam bir açık hava müzesiydi. Şöhretler mezarlarında yaşıyordu. Yazarlar, ressamlar, düşünürler. Çoğuna şöyle bir bakıp geçtik. Dalida’nın anıt mezarına geldiğimizde, onun gerçek ölçülerine göre yapılmış altın sarısı heykelinin önünde donup kaldım ben.
—Acılı kadınlara özgü kederli dirençli bir gülüş. Müthiş yakalamış sanatçı, dedim. Yaşama sevinciyle çaresizliği tek bir çizgide göstermiş adam.
— Dalida’nın hayatının özeti, dedi Anitta.
Mezarlık keşfi Anitta için de bir ilkti.
—Para, şöhret ve her şey. Yanı sıra, art arda trajik travmalar. O hayatı boyunca hep aşk, yalnızlık ve ölüm şarkıları söyledi, boşuna değilmiş.
Travmasız hayat mı vardı ki.
— Söylentiye göre iki kez canına kıymaya kalkmış, üçüncüde başarmış. Onu hamile bırakan iki erkek de doğum zamanı gelmeden önce veya sonra intihar etmiş. Çocuksuz ölmüş kadın, dedi Anitta, içimin burkuldu.
Anıt mezarının önündeki çiçek bahçesine, heykele, şapele bakarken buraya yaptığımız seferlerin ilk gününden beri kafamı kurcalayıp duran soruların ağırlığının üstüne bir de onun acı dolu hikayesi bindi. Vurgun yemişim de kasılmışım gibiydim, yürümek bir yana ayakta durmakta zorlandım. Kocaman bir çiçek saksısının kenarına iliştim.
Anitta tuhaflığı fark etti. Çantasından su şişesini çıkardı, bana uzatırken laf olsun kabilinden sordu.
— Mezarlıktan korkar mısın yoksa sen?
— Yoo, burası mezarlık değil… Emsalsiz bir mekân, dedim.
Öyle dedim ama sanki yerime bir başkası belki düblörüm konuşuyordu.
Ressamlar tepesine yaptığımız seferlerin hiçbiri ne zaferle ne fetihle sonuçlandı. Atalarım hocalarım abilerim ablalarım affetsin beni.
Evet, o günler çok güzeldi. Ama o güzelliklerin üstüne abanmış deve dişi gibi sorular ve anlatılması yıllar alacak korkular da kaldı bana. Fethe çıkarken fethedilmiş değildim, ama ilk kez orada sorduğum, yanıtını onca zamandan sonra bu satırları yazarken bile bulamadığım, ağır yükünden de kurtulamadığım sorular biliyorum.
Zamanla farkettim ki güzellikler insanın içine sessizce yerleşiyor, yanıtsız sorular ise yılan olup çörekleniyor içine. Ama sanıldığı gibi her zaman fesatlık zehri akıtmıyor. İlla ihanete yol açmıyor. Deri değiştirir gibi, başka sorulara türeterek katmanladırıyor insanı. Dedim ya o seferler, ne fetihti ne de zafer, hep biliriz ya, hamama giren terler.
O seferleden birkaç yıl sonra Anştta ile bunları konuşunca söylediği bir şey hep aklımdadır.
—En çok da hamama çıplak girmeyenler sıcaktan şikayet eder galiba.
Sevgi duvarındaki, mezarlıktaki, daracık sokaklarda, minik meydanlardaki taşların dili olsa keşke. Hem o resmi, hem oradaki ürkek halimi, hem de üstümdeki yedi kat görünmez zırhı o resme benim gözümle bakıp bir güzel anlatsalar. Bir düzineyi geçen ortak albümlerden ilkinin kapağındadır o resim. Anştta’nın Gonja bebeğe yazdığı mektuplardadır.
Otuz ikinci doğum günümde yazdığı o müthiş şiirde de o resmi anar:
Derin duyguyla aşırı yüklü ve güneş gibi parlak
Yalnız bedenler birbirine yıldızlar kadar uzak
Aşkın en asil en uzun baharını yaşadığımız zamanlar der, Anitta o resmi her görüşünde. Asaletini bilmem, o mevsim bizde yıllarca sürdü, bunu iyi bilirim. Biz köpüklü kahvenin ruha ve bedene işleyen büyülü tadını iliklerimizde hissetmeyi o resmi çektirmemizden ancak beş yıl kadar sonra..
Buz gibi bir Stokholm gecesinde keşfedecektik.
2a. BAKARSAN BAĞ BAKMAZSAN DAĞ
Ressamlar tepesinden inerken Paris’te akşam oluyordu…
Anitta çok neşeliydi, dönüp ona baktıkça “ne şanslı insanlarız biz,” diye düşünüyordum. Her buluşmamız hayat, sanat, coşku dolu, sohbetlerimiz sımsıcak, keşiflerimiz emsalsiz. Stockholm veya İstanbul’da olduğumdan çok ama çok daha iyi hissediyordum onunla; sadece kendimi değil, kendi dışımdaki her şeyi daha canlı, daha renkli, daha anlamlı buluyordum.
Onun seferlerdeki rehberliğine, yoldaşlığına teşekkür ettim. Biraz ileri de gittim; varlığı mutlu ediyordu beni, bunu da söyledim.
— Benim için de öyle, diyerek başladı. Sana gelirken ayaklarım yerden kesiliyor, telefonla konuşurken de, sen ne zaman arasan bir başka oluyorum.
— Heyecan mı, coşku mu yoksa korku mu Anitta?
Alakasız bir şeyden söz etmişim gibi gözlerini ayırarak baktı. Sonra başını yana eğdi.
— Anlamıyorum, dedi. Korku neden olsun ki? Heyecan var belki, bence en çok coşku ve sevinç. Çok güzel ama çok güzel.
— Güzellikler hiç korkutmaz mı seni? Sevinçler tedirgin etmez mi!
— Güzellikler çoğaltılır, sevinçler paylaşılır, varken doyasıya yaşanır bunlar. Neden korkutsun ki! Anlamış değilim.
Kaybetmekten korkarsın, eskir, aşınır diye korkarsın, ağırlaşır ve taşınamaz olur diye korkarsın. İstersen daha sayayım, diyemedim.
— Ben de açıkça söyleyeceğim, dedim. Seninle olmak çok iyi geliyor bana.
— Seninle olmasam da sen aklıma her gelişinde çok daha iyi hissediyorum kendimi ben.
Aklıma her gelişinde, demişti… Çok daha cesurdu kız.
Aynı duygular bende ta ilk günden beri vardı. Her aklıma düştüğünde içimde bir şeyler kıpırdıyordu – sanki bir kelebek kıpırtısı. Ne zaman bir güzellik görsem, onunla paylaşmak istiyordum.
Aklımdakine yakın bir söz daha söyledi:
— Her defasında iyilik güzellik de geliyor aklıma. Ve hiç korkmuyorum, inan bana.
İnandım. Onun bir değer olduğundan emindim. İçimde bir ses, belki şeytan, şu seminerlerde laf kalabalığı dinlemek yerine, onunla daha çok vakit geçirsen, diyordu. Dersleri vardı, bitirmesi gereken tezi, benim ise görevim. Hayatımız ayrı kulvarlarda akıyordu, ama zaman zaman ve giderek daha sık kesişiyordu yollarımız.
Şahaneydi. Oburluğun gereği yoktu ama. Bendeki duygu yoğunluğu onu ürkütürçsan ıştım, hiç söz etmemiştim bunlardan. Ürken o değil, benmişim meğer.
Ama onunla tanıştıktan sonra gayet cesurca bir şey yaptım. Önceki yıllarda hep davet alır, aldırmazdım. Sorbonne’da düzenli seminerlere yazıldım, o Paris’teydi çünkü. Tedirgin olur diye, bunu bilsin istemedim. Korkmuyorum dedikten sonra da söylemedim.
Dikkatle baktım, gülümsüyordu, ama sanki biraz hüzün de vardı yüzünde. Dalida’nın anıt mezarı geldi gözlerimin önüne. Durdu birden. Önüme geçti, gözlerime baktı.
— Bilmeni istiyorum. Seninle konuşuyor olmak bile benim için değerli. Bu bağı koruyacağım ben, dediğinde kalbimdeki çarpıntıyı hissettim.
Onunla ilk karşılaşmam geldi gözlerimin önüne.
Paris’e ilk gelişimdi. Sorbonne’da “Türkiye’nin Yeni Anayasası ve AET Entegrasyonu” sempozyumuna davetliydim. Avrupalı meslektaşlarımızın işi gücü bizi ustalıkla yokuşa sürmekti. Kendilerine göre haklıydılar adamlar, biz onlardan değildik. Dinimiz tarihimiz örfümüz farklı. Onlar gibi zengin de değildik. Bizim askerlerin hazırlattığı Anayasayı halkın yüzde doksanı evet demiş olsa da aziz dostlarımız beğenmediler tabii.
İlk günün özeti buydu. Güler yüzlü gerginlik.
İkinci gün erkenden gitmiştim okula. Amerikan dergilerinden birinde bizim modernleşme tecrübemiz üzerine saçma sapan bir makale buldum, şahane bir müzeyi andıran okuma salonunda pencereye yakın bir masada okumaya başladım.
‘Genç cumhuriyet altmış yılını hiç yoktan millet yaratmak için onca güçlüğe katlanmak yerine, bütün enerjisini ekonomik refah yaratmak için harcasa, demokrasisini daha sağlıklı bir tabana oturtmak yolunda daha güvenli ilerlerdi,’ demeye getiriyordu.
Milletsiz devlet nasıl olurdu, diye sorsa yazamayacaktı yazıyı. Baba ya da abi havasında üstten bakıyordu bize, Bir yandan okuyor, bir yandan ‘ama siz hiç rahat bırakmadınız ki bizi efendi’ diyordum. Teyzemin şeyi olsa dayım olurdu, derdik biz gençliğimizde böylelerine.
O sırada boylu poslu genç bir kız karşıma oturdu, çantasından kitaplarını çıkarırken göz göze geldik, başıyla selamladı, günaydın, diye fısıldadı. Sonra da Rousseau’nun İtiraflar’ını aldı eline, ortasından açtı, okumaya daldı. Bir ara elimdeki dergiye baktı, göz göze geldik. Okuduğum yazıyı merak etmişti. Tekrar bakınca, dergiyi uzattım, yazının başlığına göz attı, okumaya başladı. O okuyor, ben ona bakıyordum. İtiraflar’ı aldım önünden. Ben de onu okumaya başladım. Beş dakika sonra, koridorda, hem o hayalci yazı hem İtiraflar üzerine konuşuyorduk.
O günden ressamlar tepesine çıktığımız güne kadar geçen sekiz aya çok şey sığdırmıştık. Paris’e seminer için yaptığım ziyaretler sayesinde tabi. Ve o akşam ressamlar tepesinden inerken ilişkimizin yeni bir evreye girdiğini adeta ilan etmişti Anitta. İlan ederken “akasya ağaçlarının üstüne yağmur ne de güzel çiseliyor” der gibi doğaldı.
—Bağ kurmayı severim. Bağımı beslemeyi de.
O sırada biraz da yadırgar baktığımı fark ettim, gülümsemeye çalıştım.
—Ne zaman karar verdin sen buna?
— Sen karar verdikten hemen sonra, diyerek yine şaşırttı beni.
Ona öyle bir şey söylemeyi aklımdan bile geçirmiş değildim ben. Bakışımdan anladı beni.
— Şaka yapıyorum, dedi sonra.
Ama dediği yine de doğruydu, daha ikinci görüşmemizde onunla bağımı kurmuştum ben.
— Üç ay önceki gelişinde karar verdim, üçüncü buluşmamızdı. Şubat başındaydı, değil mi?
Açık sözlüydü, doğaldı, özgüven doluydu, bayılıyordum. Gerçeği söyledim.
— İtiraf ediyorum. Sen benden sonra karar vermişsin.
— Biliyorum, tek yanlı olursa bağ değildir zaten…
— Tek yanlı olunca nedir sence?
— Tutku, takıntı, zincir… Ne desen olur. Bunlar da birine, bir şeye, bir yere, bir fikre bağlar insanı. Ama ne besler ne de geliştirir. Tersine, kısıtlar, sınırlar, boğar insanı. Kimi zaman da tüketir.
Güzel anlatıyordu,
—Oysa karşılıklı bağlar anlam katar hayata, insanı boyutlandırır, deyince takılmak için sorar gibi söyledim.
— Göbek bağı da öyle, demiyorsundur umarım.
— Hiç düşünmemiştim bunu, dedi, sustu, o önüne bakıyordu, ben de ona. Gözleri biraz daha parladı.
— Bence göbek bağı da öyle, dedi az sonra. Bebek için hayat demek o bağ. Anne için koca bir evren. Ama onun karnında beslediği bebek için asıl hayat o bağı kesmekle başlar.
—-Yani?
—Bağ kurmayı da bilmeli, kesmeyi de. Ama en çok da bağını beslemeyi bilmeli.
Bu denli berrak bir kafa, bu kadar cesur bir temiz yürek… Böyle geniş bir ufka sığan bir yaşama sevincine tanık olmak bile zor bulunur bir deneyimdi.
— Bu kadar açık olmana çok seviniyorum, dedim. Kendini ifade edişine ise hayranım.
—Sen de öylesin, dedi. Ama her zaman değil. Ben yine de her şeyi anlıyorum.
—O nasıl oluyor yahu?
Cevabı unutulacak gibi değildi.
—Sessizliğin de konuşuyor çünkü senin.
Ne diyeceğimi bilemedim.
—Susuyorum o zaman, diyerek şakaya sığındım.
Bir süre gerçekten de sustuk, gözlerini dikmiş bana bakıyordu.
—Şimdi sessizliğimi dinliyorsun, sanırım.
—İyi bildin.
—Ne söylüyordum?
—Parazit yapan yığınla yabancı ses arasında içten içe ta derinlerde iyi ki de diyordun bence sen. İyi ki… Ben de öyle diyorum, iyi ki de, iyi ki diyorsun.
Bu kadar güzellik nasıl korkutmazdı ki adam olan adamı? Ama ben adam mıydım?
—Peki, parazit yapan sesler, onlar ne dedi sana?
—Karışıktı, zaten senin sesin değildi, anlayamadım.
Teşekkür ettim ona, öyle durup dururken sarılmak istedim.
Epeyce bağlarla, bağlanmakla ilgili şeyler konuştuk.
— Ben sana kendi deneyimimden söz edeyim, öylece her şey daha berraklaşır, dedi ve iştahla Belfast’ı anlatmaya başladı.
O sırada metroya giriyorduk.
— Bir şeyler yesek, dedim. Açım, çok da susadım.
— Su kolay, dedi, sırt çantasından cam şişeyi çıkardı.
Bazilika ’da benim aniden terleyip susamamdan beri bir şişe suyla geliyordu. Mezarlıkta da işe yaramıştı. Suyu uzattı.
— Ninem “iki su bir ekmek” derdi, birkaç yudum al, açlığını yatıştırır, dedi ve şirince dokundurmadan da edemedi.
—Merak etme kilise suyu değil bu.
Orada da iyi okumuştu içimi, hoşuma gitti.
— Haklıymış ninen, dedim. Selam saygı söyle benden.
— Elbette söylerim, diyerek güldü, şişeyi aldı..
—O seni biliyor zaten.
— Ne zamandan beri?
— Bağ kurduğum günden önceki geceden beri. Onunla konuşmadan bağ kurmam ben.
— Nasıl yani? Burada, seninle mi yaşıyor?
— Hayır hayır, onu sonra konuşalım. Şimdi midemizi susturalım. On dakika sonra metrodan inince bildiğim bir yer var, çok yakınında, indikten birkaç dakika sonra orada olacağız, İtalyan mutfağı, uyar mı sana?
Ne derse uyardı. Gün iyice akşama dönmüştü, metro kalabalıktı. Ayaktaydık. Metrodan çıktıktan birkaç dakika sonra küçük, temiz bir kafedeydik. Üstelik çok tenhaydı.
— Nerede kalmıştık, diye sordu beyaz mermerden masamıza oturunca.
— Ninende, dedim, ondan önce de Belfast. O şehre aşıksın sen biliyorum.
— Evet, Belfast, ama bir tek o değil, dedi.
Önce de konuşmuştuk Belfast’ı. Oraya aşıktı.
Doğduğu, çocukluğunu yaşadığı, anılarla sevinçlerle ve evet acılarla da dolu bir kentti orası. Son yıllardaki göç yüzünden kent çok tenhalaşmıştı.
Liseden sonra Londra’da kalmıştı, orada hem okumuş hem çalışmıştı. Üniversiteden hemen sonra kazandığı bir lisans üstü burs Paris’e getirmişti onu.
— Yaşadığım her yerle bağım vardır benim. Paris’le, Londra’yla da vardır, başka birkaç kentle de. Belfast’la bağım ise bambaşkadır. Orada en çok Lagan nehriyle derindir dostluğum.
— Yeni yıldan önce gitmiştin, değil mi?
— Noel’de oradaydım, gece yarısı nehrin üstüne lapa lapa kar yağarken görmeliydin. Ninemle her Noel gecesi seyretmeye giderdik, yaş günümü bir de orada kutlardık, nehre şarkılar söyleyerek, aramızda şakalar yaparak, sebepsiz yere kucaklaşarak. Dört ay önceydi, ama sanki dün gibi.
— Şahane bir doğum günü partisiydi eminim.
— Evet, her Noel akşamı herkes için öyledir. Ama katmerlisini yaparız biz. Bütün yıl boyunca hasadını yapacağımız yaşama sevincinin tohumlarını serperiz nehre.
—Ninenin buluşu muydu nehre tohum serpmek?
—Iıııh, onun icadı değil. Ona ninenesinden kalmış. Kıtlık günlerinden kalma bir aile geleneğimiz bizim. Ben öyle bir günde doğmuşum işte.
— Eh, bazıları daha doğarken şanslıdır, diye takıldım.
Benim hikayemi sormasın şimdi, diye Allah’ıma yalvardım o arada.
— “Noel babanın hediyesi olarak gelmişsin, doğuştan talihlisin,” böyle derler hep. Buna inandığım da oluyor. Oysa büyük tersanenin kapanıp babamın işini kaybettiği günmüş. Ama yime de şanslıyım ben.
—Her şeye olumlu baktığındandır belki.
—Doğru, onun payı mutlaka var, ama hepsi ondan değil sanırım.
—Mutlu bir ailede doğmakla da ilgili olmalı, dedim.
— Bence de çok ilgisi var. Şenlik varsa, şenlenir bizimkiler, kaybetmeye alışkındırlar. Babamın işsiz kalmasına hiç takmamışlar mesela kafayı, Beş seneden sonra çocukları olmuş diye günlerce çılgın gibi içip kutlamışlar. Bu arada Noel babayla da vardır sağlam bir bağım.
Duraksadım.
— Biz bilmeyiz Noel’i pek, diyebildim ancak.
Noel diye bilinen azizin bizim Ege kıyısındaki Demre’de yaşadığını söylemek geldi aklıma. Bağ konusundan kopmasa, dedim ve sordum.
— Nehirlerle, ağaçlarla, köprülerle, kitaplarla da var mı bağın?
— Evet, var. Ama Laganla bağım bir başkadır, bizim için nehirden çok başka bir şeydir. Nil gibi değil ama bizim hayat kaynağımız. Yani ailemizin. Bizimkiler gelir gider, ama Lagan hep oradadır. O orada oldukça gidenler de her zaman aramızdadır. Ninem de.
Duygusallaşmıştı.
—Anladım, dedim.
—Tabii ki anlarsın sen Emin. Her gece yazarım ben ona. Nehre her gidişimde konuşurum.
Konuyu değiştirmeliydim.
—Ağaçlarla, kuşlarla de var mıdır bağın?
—Olmaz mı hiç? Senin de vardır, biliyorum. Ama kafeste kuş görmeye dayanamam. Yakından tanıdığım insanlarla da bağım vardır. Onları özlemek hoşuma gider, özlemden sonra kavuşmak ise şahane olur. Göremesen de var olduklarını bilmek, onları anmak, hepsi her şey güzeldir.
— Söylediklerin herkes için doğru, yani herkesin bağları var. Ama sen öyle dolu bir coşkuyla anlatıyorsun ki olağanüstü geldi bana, dediğimde güldü.
— Haklısın, diyerek devam etti. Çünkü ben tadını, lezzetini, hayatıma kattığı güzelliği dolu dolu yaşarım her bağımın. Çoğu kişi kendisini besleyen, hoşnut kılan bağların farkında bile olmaz. Onları kedisine bağışlanmış sayar. O bağ için emek vermek bir yana, o bağ var oldukça kendisi için değerini de düşünmez. Her öğün yemek yerken yediğinin değeri üstüne düşünmemek gibi bir şey.
— Öyleleriyle nasıl bağ kurar ki zaten insan. Nasıl sürdürebilir ki?
—Öyleleriyle, ilgileniriz, sadece ilgileniriz. Bağ dediğin tek yanlı süremez çünkü, zaten sürmemeli.
Keskin bir kararlılık geldi birden yüzüne.
—Nehri, ağacı, kuşu hatta Noel babayı bir yana koy. Kişilerle bağların mutlaka iki yanlı olması gerek. Değilse, bir takıntı, bir pranga olur çıkar baş dediğin. Gerçek bağ öyle bir şey değil. Yani üreten, çoğaltan, incelten, yani hayata güzellik katan. Yani baktığın, beslediğin, kayırdığın, seni sen yapan bir varlık. Karşılıklı emek vererek yarattığın iki kişilik bir değer.
— Bizde bakarsan bağ yani, iyi bir üzüm bağı olur, bakmazsan dağ, derler.
— Çok bilgece, diyerek yerinden heyecanla bir kalkıp bir oturdu. Tam da budur, diyorum. Hayat tümüyle bu bence. Bakmazsak dağ olur.
— Hepsi iyi hoş, dedim. O kadar bağ yormaz mı peki? Hayal kırıklıkları yaşatmaz mı ki?
— Yormaz. Sahiplenirsen belki yaşatır. Avucunda tutmak istersen de olur. Kırılır hayaller o zaman. Sahiplenmek yerine onun bir uzantısı olduğunda kurduğun bağ değerli kalır. Değilse sonu hayal kırıklığıdır.
Birden değişti sesi.
— Bu arada. Hayal kırıklığından neden yakınırız, hiç anlamam. Hayaller kurulur da kırılır da yıkılır da. Hayal bu, değil mi?
— Söylemesi kolay, yaşaması pek değil, derken güldüm.
— Alışmışsan kolay. Püf noktası şurada: bağ kopmuşsa onu zincir haline getirmeyeceksin. Özlediğin olur, beklediğin olur, bağların çoksa özlemek güzeldir.
Sustu. Söyleyecek şey bulamadım.
— Neden bu kadar çok konuştum ben şimdi, o arada yemeyi de unuttum diyerek peynirli naneli makarnasından biraz aldı, anlatmaya devam etti.
— Bağı yoksa özleyemez insan, değil mi? Mesela Paris’teyken Londra’yı da Belfast’ı da özlerim ben. Dönem aralarında, başka tatillerde Belfast’a gidince Londra’yı özlerdim.
— Paris’i de özlersin sen, ben de hemen özlüyorum çünkü, diye girdim araya.
— Doğru, dedi. Şimdilerde Belfast’a gidince burayı özlüyorum. Bağ kurmak böyle güzel bir şey. Özü özeti şu: Ne kadar bağ kurarsan ve o bağı ne kadar iyi beslersen o kadar keyifli oluyor hayat. Bunu öğrendim ben.
Bunu bu kadar duru ve bu ölçüde vurgulu söyleyen birine ilk kez rastlıyordum. O konuşurken makarnamı yemiş, kahvemi içiyordum. Soru sorsam alıkoyacaktım. Merak da ediyordum. Biraz yedi, su içtikten sonra o sordu.
— Nereden öğrendiğini kahveni içerken sorsam daha iyi değil mi?
Dopdolu bir kahkaha attı.
— Sordurdum sana işte. Önce ninemden, sonra Küçük Prens’ten öğrendim, dedi.
Küçük Prens, hayatımın çok uzaklarında kalmıştı. Hayatla, bağ kurmakla, sorumlulukla, mutlulukla ilgili sözlerini hatırlar gibi oldum.
— Biraz ninemden söz edeyim. Büyük açlık felaketinin anıları ile beslenerek büyümüştü ninem. Dedesi yargıçmış. O da açlığın kurbanı olmuş. Ninem berbat zamanlarla pembe masalları daima harmanlayarak anlatırdı. Sonunda hepsini getirip bağ kurup güçlendirmeye bağlardı.
— İlginç, dedim. Küçük Prens ne zaman tanıştın sen?
— Noel babanın hediyesiydi. İlkokulu yeni bitirmiştim sanırım. Okudum, çok sevdim. Küçük Prens ninem gibiydi. Hep bağ kurmuştu. Önce gülüyle, sonra pilotla, sonra tilkiyle. Tilki hikayesi birkaç paragraftır, altında koca bir dünya yatar.
— Ve tanıdığım herkesten daha farkındasın o dünyanın, dedim.
— Umarım sakıncası yoktur, dedi, kinaye ile ironi arasında.
— Elbette yoktur, dedim ve ironi ile kinaye arasındaki oyunbaz akışta onunla dans etmek için ekledim.
— Her şeyi daha ışıklı yapmak, gözlerimi kör etmecesine kamaştırmak hariç, hiç ama hiç sakıncası yoktur Anitta. Hep böyle kal yeter.
Gözlerini gözlerime dikerek işaret parmağını dudaklarına götürdü. Sustum. Kalktı yerinden, garsona gitti. Ona her ne söylediyse, adam masanın arkasına geçerken o masanın önündeki genişçe kısımda durdu, başını tavana kaldırıp gözlerini yumdu, kafeyi bir anda dolduran kıvrak bir şarkı çalmaya başladı.
Anitta müzikle birlikte kendinden geçmiş gibi dansa başladı. sağ eli havadaydı, avucu göğü, sol eli yeri gösteriyordu. Semazen duruşu.. Cezbeye kapılmış sufileri andırıyordu. Salama ya salama diyordu şarkı. Mekanda ışıklar da kısılınca başka bir dünyada sufilerle Anitta arasında ben de salındığımı hissettim. Bir anda karşımdaydı. Müziğe bırakmıştı kendini.
— Hadi, kalk da dans et benimle, diye fısıldadı. Şimdi ve burada, her zaman, her yerde, daima. Dans et benimle.
Kıpkırmızı kesilmiş olmalıyım. Utanmak mı, mahcublyet mi, budalalık mı, bilemem. Birkaç yıl sonra beni ilk kez dudağımdan öptüğünde de öyle şqşıp kalacaktım. Kalbim göğsümden fırlayacakmış çarpıyor, dizlerim titriyordu, yime çarnaçar kalktım, birlikte dönmeye başladık. Arada bir de zıplıyordu o. Şarkı bitince sarıldı bana. Teşekkür etti. Yanağından öptü beni.
— Dalida da dans etti bizimle, farkında mısın?
Doğrusu değildim.
Ayrılma vakti geldiğinde metroya yürüdük, şarkıyı konuşuyorduk, şarkının adı ile bizdeki selamın bağlantısını konuştuk. Sordum ona:
—Ne demişti sonunda Dalida bize?
Ne yapıp edip coşkular, sevinçler yaratmalı, hayata güzellik katmalıydık, bunda anlaştık.
Ayrılırken sarıldı, tekrar teşekkür etti.
— Dolu bir gündü. Ninemle paylaşacağım çok şey birikti. Çok sevinecek bu gece.
Dedim ya, o seferleri yaptığımız birkaç günde aylara sığmayacak güzellikler paylaşmıştık.
O akşam otele dönerken Misalidis de takılmıştı kafama. Salama la salama bizim selamla komşuysa, Misalidis neyle bağlantılı olabilirdi acaba?
3. PARİSTE ŞAŞIRTMACA
3a. Anittaya Şaşırtmaca
Nisandaki seminer sırasında yaptığımız Montmartre seferleri aramızdaki bağı sağlamlaştırmıştı. İki ay bile geçmeden çok özlemiştim onu. Seminer programı gelince, güzel haberi ona hemen vermek için elim telefona gitti. Son anda tuttum kendimi. Habersiz gitsem, onu şaşırtsam güzel olurdu.
Birkaç haftadır her telefon görüşmemizin başında ya da sonunda ‘seminer ne zaman’ diye soruyordu. Yaz tatiline giriyorduk, artık seminer olacağını sanmıyordum, her soruşunda öyle demiştim.
İki hafta önceki konuşmamızda da sordu.
— Seminer olmayınca gelemiyorsun sen, öyle mi?
— Gelirim elbette, dedim. Özledim seni.
— Ne zaman mümkün?
— Haziran sonu tatile gireriz, en iyi zaman ondan hemen sonra… İstersen bu kez sen gel buraya. Stockholm’ün en güzel zamanı, aydınlık olur artık biraz.
— Bakarız, dedi. Tatillerde Belfast’a gideriz biz. Bu yaz bir araştırmaya yardım edeceğim okulda, gözümde tütüyor oralar ama bu yaz burdayım..
Biz derken kimden söz ediyordu? Sormakta tereddüt ettiğimi anladı.
—Biz, dediğim, Çarli ve ben..
Çarli Misalidies mi? Sormadım bu soruyu. İyi ki de sormadım, çok gelecekti yoksa.
—Çarli Londra’da yaşıyor. Bu yaz Belfast’ta buluşamayacağız. Herhalde Noel’de görüşürüz artık bu sene onunla.
— Anladım, dedim, ama yalandı, beyaz yalan.
Hemen araştırma konusunu sordum.
—Politik bir konu, tarihle de ilgili.
Araştırmayı konuşmaya başlayınca, Çarli’yi unutmuş olduk, bence iyi oldu.
Bir hafta sonra ben aradığımda bu kez sormadı semineri.. Çok yoğunmuş, sınavlar yetmezmiş gibi bir de sunum zamanı yaklaşmış, gece gündüz ona hazırlanıyormuş. O sormayınca ben de açmadım seminer konusunu. ‘Yaz boyunca seminer olmaz,’ fikri artık kafasında iyice yer etmiş olmalıydı.
Seminerin başlamasından bir gün önce, sabah uçağı ile indim Paris’e. Bavulum çıkmadı uçaktan. İki saat aradılar, bulamadılar. Öğlen oldu, bavulu beklemekten sıkıldım, onu aradım.
— Paris seni özlemiştir, dedi telefonu açar açmaz.
— Ben de Paris’te bir Belfastlıyı çok özledim.
— Kim bilir kim, diyerek güldü. Yoksa seminerden haber mi var?
— Var, dedim.
—Oooh. Çok güzel, ne zaman başlıyor?
—Yarın.
— Kesinlike inanmam, diye bağırdı.
— İster inan ister inanma. Uçağım Orly’e ineli üç saat oldu.
—Hey. Çok güzel bu? Neden oradasın hala?
—Bavulum kayıp, onsuz kendimi çıplak hissediyorum..
—Oh canım ya. Abartma. Bulurlar nasılsa.
—Bulurlar da, ne zaman? Bıktım yoruldum beklemekten..
—Ben de, dedi. İyi ki de geldin, Hoş geldin Paris’e.
Artık beklemeyecektim, otelime getirirlerdi. Böyle dedim, o yine şakaya boğdu.
—Beklemeye değmez, nasılsa alırız sana bir bavul.
Sarışın aptal numarası. Seviyordu oynamayı.
—Bir saate kadar otelimde olurum, duş alırım, beni aramanı beklerim. Zamanın var mı?
— Zamanım yok, dedi. Ama çıkar gelirim. Benden de şaşırtıcı haberleri var sana.
— Nedir? Çok merak ettim.
— Sürpriz, diyerek güldü. Buluşuncaya kadar bekle. Merak et, beni şaşırttığın gibi sen de şaşır biraz.
Otele giriş yaparken ‘odama bavulsuz girmek de varmış kaderde,’ dedim resepsiyondaki Çinliye. Alışkındı anlaşılan, gülüp geçti. Odama çıktım. Soyunup uzandım, biraz uyusam iyi olacaktı.
Anitta’nın sürpriz neydi? Düşündükçe uyku tutmadı.
Duşa girdim. Çıktım, kapı vuruldu az sonra. Bavuluma kavuştum sonunda. Uzanıp Buzzati okudum biraz. Seminer hazırlık raporlarına göz attım. Anittaya soracağım şeyleri düşündüm. Tabii Çarli meselesi vardı. Bir de sürpriz.
Neyle ilgiliydi acaba bu sürpriz? Me tür tatsız haberler gelebilirdi ondan? İhtimaller çoktu.Hastalık, Belfast’a dönüş, okulda sorun, bambaşka bir şey?
Korkularımızın çok azı gerçekleşirmiş, gerçekleşenlerin de çok azı korktuğumuz kadar kötü olurmuş, diye avuttum kendimi. Yine de huzursuzdum, yataktan kalkıp pencereden baktım; aşağıda insan kaynıyordu. Sokağın köşesinden kıvrak bir akordeon sesi geldi.
Yeniden uzandım, azıcık bile uyusa iyi olacak, derken dalmışım, telefonu ilk çalışında aldım.
— Yarım saate kalmaz oradayım, dedi Anitta. La Dôme. Unutma, köşedeki masa. On beş otuz beş gibi.
Sesi keyifliydi. Kötü değil, hoş bir sürprizle gelecek gibiydi. Aynaya bir kez daha baktım, saçımı elimle düzelttim, kravatımı bağladım ama omu takmaktan vaz geçtim. Hızla çıktım otelden. Koşuşturan kalabalığın arasına karıştım. Yakıcı haziran sıcağı üç beş dakikada terletti beni. Dôme’a yaklaşırken heyecanım arttı, kötü sürprizle karşılaşma korkusu da vardı içimde.
Çok azı gerçekleşirmiş korkuların, dedim bir kez daha, La Dôme’a girdim. Evet, orada, köşedeki masada otutyordu. çok da güzeldi. Elini kaldırarak ayağa kalktı. Kollarını açtığı anda, kaygılarım uçtu gitti.
Masanın önünde, bir an karşılıklı durduk, birbirimize sarıldık. Sımsıkı. Geri çekilip yüzüme dikkatle baktı.
— Şahane görünüyorsun.. Yüzüne renk gelmiş, çok da aydınlık.
— Sen de, dedim. Paris daha şımartmış seni. Görmeyeli iyice güzelleşmişsin.
Gözlerini ne önemi var ki der gibi devirdi, omzuma dokundu.
— Ninem her bağ güzelleştirir insanı, derdi.
— Bizdeyse aşk insanı güzelleştirir derler. Bilge bir kadın ninen, dedim. Sözlerinden biliyorum, üstelik torununda da görüyorum.
Gelir gelmez kahvelerimizi söylemiş olmalıydı, garson su getirmişti. Kahveden önce su farzdı bizde, bir yudum da kahveden aldım. Anitta’ya baktım. Yumuşak bir gülüşle, bir sanat eserine bakar gibi bakıyordu her yere. Her şey yolunda gibiydi ama yime de birçkurt içimi kemirip duruyordu.
Bardağını masaya bıraktığında sordum:
— Kötü bir şey yok, değil mi? Sesin iyi geldi telefonda.
Gülümsüyordu, gözlerini benden kaçırmadan:
— Kötü mü? Hayır, dedi. Tatsız mı, evet. Nereden baktığına bağlı, her şey gibi.
Üsteledim, uzatmadan verdi haberi.
Yarın Belfast’a gidiyordu. Proje liderinin eşi trafik kazasında ölünce çalışma ertelenmiş. Çarli izin almış, aylar sonra ilk kez Belfast’ta buluşacaklarmış.
—Buyrun burdan yak, diye sırıttı şeytan.
İçimde bir sarsıntı oldu, çabuk durdu. Yüzüm sararmış olmalıydı.
— Ne zaman dönersin?
Sesim kısık çıktı. Omuz silkti, kahvesinden bir yudum daha aldı.
— Belli değil henüz. Bir-iki hafta olabilir, belki daha uzun.
Seminer bittikten sonra dönecekti yani.
Onsuz nasıl geçerdi ki Paris?
Haber tatsızdı, çünkü aklıma kötü sorular getirdi. Anitta duyarsız biri değildi, ama neden bu kadar edilgendi? Neden ben dönmeden gelemezdi, neden gitmeyi birkaç gün erteleyemezdi? Neden dönüş tarihi bile belirsizdi?
Acı ya da tatlı, gerçek şuydu: ‘Bağlar.’
Onun elbette başka bağları vardı ve eski bağlar insanı en çok bağlardı. Doğaldı.
Dışarıya baktım, hava bulutlanmıştı. Yağmur çiselese, hava serinlese, yürüsek. Bunlar geçiyordu içimden; o zaman daha kolay sindirirdim belki her şeyi. O önerdi.
— Yürüsek mi biraz?
Kalktı, çıktık. Yürürken koluma girdi. Bir ilkti. Hoşuma gitti.
— Üzüldüğünü biliyorum, belki kırıldın, deyince olağan sesimi bulmaya çalıştım.
— Kırılmadım, kırılan ben değilim. Kırılan seninle keyif paylaşma hayalim.
— Seninle paylaşacağım yığınla şeyi kaçırdığım için.. İnan ki ben de üzülüyorum.
— Belfast iyi gelir sana. Bağların olacak orda, dostların, arkadaşların, ailen…
Çarli de geldi dilimin ucuna, demedim.
—Özlemişsindir, iyi zaman geçirdiğini düşünüp ikimiz için de teselli bulmaya çalışırım.
—Çok iyisin, dedi. Keyifli sohbetler, yürüyüşler hayal ettik. İkimiz için de yok oldu şimdi. Evet, özlediğim yığınla şey var. Evet, sen buradasın, ben yokum. Böyle bakınca insanın içi kararıyor, değil mi?
— Kararma demeyelim, ama insan etkileniyor.
— Tamamen haklısın. Sorular, soruların ardından kaygılar başlar. Sürekli buradan bakacak olsan, üzüntü basar insanı.
Bir çocuk parkına girdik, devasa bir kestane ağacının altındaki bir banka oturduk. Kaydıraktan kayan çocuklar, anneleri. Cıvıltılı bir öğlen sonrasında kucaklaşmalar. O yokken bu bankta oturup çocukları seyretmeliyim, dedim kendi kendime.
— Öyle bakacak olsan, üzüntü boğar insanı. Oysa biz buradayız, bağımız da burada, çok da güçlü, diye baksak… Zorlukları aştıkça güçlenecek. Birbirimizi tanıdıkça, anladıkça, her zorlukta birbirimizin gözünden baktıkça. Kaybettiğimiz en çok bir hafta. Çok daha kötü şeyler olmadığı için şükretmek de var. geçti
Ona döndüm, sımsıcak bakıyordu.
— Az kalsın “daha kötü bir sürpriz olmadı” diye kutlama yaptıracaksın bana Anitta.
—Ne güzel söyledin Emin. Er geç kutlarız bence de. Ne kadar erken kutlasak, o kadar akıllıca olmaz mı sence de? Gereksiz kayıp ya da yoksunluk duygusuna kaptırmayalım yakayı? O duyguyu nasıl aşarız, ne yapsak azaltırız, diye baksak…
Evet, dedim kendi kendime. Öyle baksak. Belki erken döner, ya da birkaç gün geç giderdi. Ama yine de onsuz Paris boştu. Belki bu parktı tek çare.
— Bağ kurduğun kişinin de gözünden bakmak, dar ve zor zamanlarında onun şartlarını, sınırlarını, anlamaya çalışmak. Ve mümkünse onun şartlarını bire bir yaşamak..
Koluma girmişti parka gelirken, oturduğumuzda da çıkmadı kolumdan. Arada bir kolumu çekiştirerek konuşuyordu. Onun öyle dokunuşlarını hissetmek güzeldi, içimden öpmek geldi onu, ilk kez.
“Tam empati” ile ilgili ilk dersi bana o gün verdiğini çok ama çok sonra farkedecektim.
İyiydi, hoştu, farklı bir yerden bakmam gerektiğini canla başla anlatıyor, belli ki üzülmemi önlemeye çabalıyordu. Yine de buruktum. Belfasta gidiyordu, o döndüğünde ben burada olamayacaktım, Çarli dediği arkadaşı ile zaman geçirecekti. Belfastta ve diğer bağları ile birlikte olacak, gülüp eğlenecekti. Ve ben Paris’te aylardır ilk kez yalnız olacaktım. Ağır geliyordu bana.
Metro istasyonunun girişinde vedalaştık. Ölüm yok ya ucunda,çdiyerek teselli ettim kendimi. Otelimin yakınındaki sokağın köşesinde yanık bir keman sesi yürürken durdurdu beni. Gencecik bir kadın, gözlerini yummuş sessizce çalıyordu. Yorgun, yılgın bir ezgiydi. Kadının kör olduğunu epey bir zaman sonra fark ettim. Yürüdüm hemen. Dursam, fena olacaktım.
Odama çıkarken, beni gün boyu saran heyecan, en çok da kör kız sayesinde sezdiğim zoraki bir huzura bırakmıştı yerini. Yatağıma uzandım. Söyledikleri kulaklarımda yankılanıyordu:
“Bağ kurduğun kişinin gözünden bakmak…”
“Dar zamanda, zor zamanda anlamak.”
Çok güzeldi, yine de içimde biri soruyordu:
—Hem sen, hem bir başkası nasıl olabilirsin ki?
3b. ANİTTANIN KARŞI SÜRPRİZİ
Ertesi gün seminer sabah erkenden başladı, her seminerin ilk günü gibi öğlen bitti. Seminer notlarımı, defterimi çantama koydum, kapıdan çıkar çıkmaz koridorun ucunda Anitta’ya benzeyen bir genç kız gördüm. Belki ikiziydi. İkiz kardeşi olsa söylerdi bana, diye düşündüm. O Belfast’ta olmalıydı. Bana el sallayınca gözlerime inanamadım. Yaklaştığında, gülüyordu.
— Seminere gelişini kaçırdım, çıkışına yetiştim dedi.
— Sen, dedim, başka bir şey diyemedim şaşkınlıktan.
— Gitmedim, dedi. Belli oluyor, değil mi?
— Yani o kötü sürpriz yalan mıydı?
— Yalan değil, dedi yarım bir gülüşle.
— Peki, şimdi ne var sırada?
— Yarın sunumum var. Gel istersen.
—Sen şimdi gel istersen, o parkı sevdim ben, oraya tekrar gidelim..
—İmkansız, çok üzgünüm, derken saramış gördüm onu.
—Yarına hazırlanmak zorundayım, ekledi. Bir saat sürer, sonrası bizim. Var mısın?
—Sonrası bizim mi? Ne zaman gideceksin sen Belfasta peki?
—Bilmiyorum, dedi. Bir sürpriz daha yaparım, gitmem, kalırım bakarsın..
Döndü, uzaklaştı. Bir süre ardından baktım. Gece yarısına doğru aradı.
—Şaka sanma sakın. Sunumuma davet ediyorum seni, kaç da gel mutlaka. Seminer binasında D-322 nolu salon. Saat dörtte. Sunumdan sonra kafeteryada buluşuruz.
Konusunu sordum, yine ‘sürpriz.’ dedi. Sormasam sabaha kadar uyku tutmazdı beni.
—Yarın akşam mı gidiyorsun sen?
—Oyunu bitireyim artık. Gitmiyorum, sen habersiz gelince ya böyle bir şey olsaydı, diye merak ettim, onu yaşayalım senle, dedim sadece.
Sevinemedim, içimde çarpışan iki duyguya kulak verdim.
—Yalnız kalmayacaksın, rahat ol, her şey yerli yerinde, ne Paris ne de onun duyguları eksilmiş, ne de senin önlem alman gereken bir durum var ortada. Boşuna bozma huzurunu.
—Sana oyun oynadı, diyordu öteki. Ya kıskandırmak için uydurdu, ya da planı senin hatırına değiştirdiği izlenimi yaratmak için. İki durumda da bu kadar güvenmek tehlike demek, ondan koruman gerek kendini.
Karar verdim; huzurum için kendimi korumayacaktım!
Paris benim için onsuz olmazdı, onsuz kesşnlikle yaşanmazdı, doğru. Bir bit için yorgan yakılmazdı. Bu da doğru. Onu da anlamak lazımdı. Bağları çoktu, benla bağı onlardan biriydi. Benimle bağı Var diye hayatını kökten değiştirmesini bekleyecek kadar aptal olmamalıydım. Küçük bir kasabanın güdük kütüphane memuru Kezban değildi o. Ben ona sürpriz yapmışsam o da bana yapardı, bu kez belki gerçekten olmamıştı ama başka zamanlarda beklenmedik şeyler de olacaktı mutlaka.
Ayrıca ‘tam empati’ böyle haller için hakikaten tek çareydi.
Bir kez daha aynı söz geldi aklıma: Hamama giren terler, demişti Anadolu irfanı. Terlemek öldürmezdi adamı. Belki sağlıktı.
Yatağa girdiğimde şeytan gitti başımda.
—Anitta burada işte, varken kıymetini bil, diyordu.
Haklısın dedim ve ekledi.
—Önce eşeğini kaybettirirmiş kulunun, sonra da buldurur sevindirirmiş. Allah’ına şükret, kalk da iki rekat şükür namazı kıl, dedi.
Aklıma gelmemişti, doğru söylüyordu, dört rekat namazdan sonra çok daha gevşemiş olarak deliksiz uyumuşum.
Kuşlar uyanmadan uyandım sabah. Kötü düş görmemiştim, görmüş olsam da hatırlamıyordum. Öyleyse görmemiştim.
Bu da güzeldi.
3c. SUNUM SÜRPRİZLERİ
Bizim seminer bittiğinde Anita‘nın sunumuna bir saatten fazla vardı. O parka gidip oynayan çocukları, annelerinin onlara bakışındaki pırıltıyı görmek geçti aklımdan; zaman dardı, hava sıcaktı. Başka bir zaman birlikte gider, fotoğraf da çekerdik, diye düşündüm. Sunum saatine kadar okuma salonunda oyalandım.
Salon kalabalıktı. Arka sıralardan birinin baş tarafımdaki koltuğa oturdum. Sahne iyi ışıklandırılmıştı. Az sonra Anitta geldi, ön sırada oturanlarla konuştu, şakalaşmalar gülüşmelerin ardından sahneye çıktı. Elindeki dosyayı masaya bıraktığında daha beş dakikası vardı.
— Birazdan başlarız, dedi kendi kendine konuşur gibi.
Turuncu bluzunu giymişti. Dünkü kısa pantolonunun yerine mavi ekose eteği vardı üzerinde. Gülüşü, duruşu daha ölçülüydü. Ama aynı içtenlik, aynı sıcaklık, aynı özgüven.
Saatine baktı, salonun tamamen sessizleşmesini bekledi.
— Merhaba. İlginiz için çok teşekkür ederim, diyerek başladı. Adım Anitta, Belfastlıyım. Bu okuldan aldığım cömert bir bursla siyasal bilimler alanında yüksek lisans yapıyorum. Bu güneşli günde size her İrlandalı’nın her hücresinde hissettiği bir felaketten söz edeceğim, beni hoş görün lütfen, deyince salonda alkışlayanlar oldu.
— Ama bir tesellimiz de var. O kasvetli felaket yıllarına takılıp kalmayacağız. Daha çok o ağır yükün bugüne yansımasına bakacağız. Bu coğrafyada ya da başka yerlerde, o acının izlerini sürerek hem olayı hem kendimizi anlamaya çalışacağız.
İçeriye giren birkaç kişiye başıyla selam verdi.
— Sorular soracağız. Henüz cevaplanmamış, belki yakın zamanda cevaplanması imkansız sorular da olacak. Soruların cevaplardan daha değerli, daha kalıcı olduğunu bu salondaki herkes biliyor. Bense bunu yeni yeni öğreniyorum, deyince gülüşmeler duydum, anlayamadım.
— Gerçek bu arkadaşlar, dedi Anitta onları yanıtlar gibi. Bugün verdiğimiz cevapların zaman içinde değiştiğini, soruların ise zamana daha dayanıklı olduğunu biliyoruz. Sunum boyunca bunu aklımda tutacağım. Unutursam en azından bir hatırlatan olacak, çünkü Profesör Eco burada, bütün ihtişamı ile karşımda, dedi.
Gülenler oldu. Gülüşmeler kesildiğinde profesör göbeğini tutarak gülüyordu..
— Nasıl başlamalı, diye çok düşündüm. En iyisi, beni bu sunuma hazırlamaya iten isimleri ve olayları anmak. Öyle yapacağım, dedi ve tane tane saydı.
İngiliz yönetimi ve Kraliçenin bin sterlini.
İngiltere’nin Serbes piyasa politikası.
Trevelyan’ın “doğal nüfus düzeltmesi” söylemi.
Avrupa’nın sessizliği.
Kilisenin kayıtsızlığı.
Sultan Abdülmecid’in gemileri.
Amerika’daki Choctaw kabilesinin Gözyaşı Yolu.
Drogheda limanında Osmanlı sancağı.
1923 mübadelesi.
Atina’da Filedelfiya semti.
Karamanlılar. Misailidis.
Son satır şaşırttı beni. Misalidis? Sevgi Duvarı’nın önünde üç ay önce duyduğum, sonra unuttuğum o sözcük… Yine mi?
—Sana bir sürprizi daha olacak gibi bu kızın, dedi şeytan.
Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz, Anitta bu, diye geçirdim içimden.
— Şimdi şu soruyu düşünelim, diyordu o sırada Anitta. Birbirinden bu kadar ilgisiz görünen bu adlar, olaylar aynı yerde, aynı olayda buluşmuş olabilir mi?
— Olabilir. Hepsi ve daha fazlası İrlanda’nın Büyük Açlık Felaketi ile ilişkili. O felaketin ekseninde buluştu tümü..
Salonun ortasından uzun boylu, kıvırcık saçlı bir genç kalktı. Amerikan aksanıyla konuştuğu için araya girdiği anda özür diledi.
— Adım Jack, dedi. Boston Üniversitesi İletişim Bölümü’nde doktora öğrencisiyim. Medya, toplumsal travma ve hafıza üzerine çalışıyorum. Büyük Açlık’ın nasıl anlatıldığı, nasıl hatırlatıldığı ya da unutturulduğu üzerine uzun süredir düşünüyorum. Yığınla sorum var. Yeri geldikçe mi sorsam, sunumun sonunu mu beklesem?
Anitta başını hafifçe eğdi.
— Neden sona kalsın Jack? Uygun geldikçe sorarsın. Ben de fikrimi söylerim. Yorum getirmek isteyen olursa konuşur. Aramızda konuyu benden çok daha iyi bilen hocalarım, arkadaşlarım da var burada.
Jack başını sallayıp yerine oturdu.
— Yeri gelmişken, dedi Anitta. Bu bilimsel bir toplantı değil. Burada bir tebliğ sunmuyorum. O düzeyde biri de değilim zaten.
Salonun sağ yanından orta yaşlı, beyaz sakallı, kalın gözlüklü bir adam seslendi.
— Çok yakında, çok yakında Anitta.
Anitta başını eğdi, iki eliyle kalp işareti yaptı. Alkışlar koptu.
— Profesör Eco’ya bu sunumdaki katkıları için ne kadar teşekkür etsem azdır. Besbelli dostlar arasındayız, deyince önden biri şaka yapmış olmalı, bu kez daha çok gülen oldu.
— Bu sunumu, dedi Anitta, sorularımızı rahatça sorduğumuz, fikirlerimizi söylediğimiz, başkasının gözünden de bakabildiğimiz bir söyleşi hâline getirmek isterim. Bunun için yardımınıza ihtiyacım var. Başlayalım.
— Geçmişi yüzeysel olarak herkes biliyor. Özetle:
1845 ile 1852 yılları arasında İrlanda’da Büyük Kıtlık yaşandı. Patates ürününü bulaşıcı bir hastalık sardı. Tarlalarda patatesler soldu, kurudu; depodakiler çürüdü. Ardından kıtlık, sonra açlık başladı. Yaklaşık bir milyon kişi öldü, bir milyon kişi göç etti. Toplamda iki milyon insan ülkesini kaybetti. O dönemde İrlanda’nın nüfusu sekiz milyon civarındaydı; yani halkın dörtte biri gitti.
Ama yitirilen yalnızca insanlar değildi. İrlanda’nın adalet duygusu, aidiyet bilinci ve toplumsal dengesi ağır yaralar aldı. Belki hâlâ kapanmış değildir.
Doğru, her şeyi başlatan etken patatese yayılan hastalıktı. Ama tek sorumlu patates değildi. O kıtlığı felaket boyutlarına getiren başka etkenler de vardı.
Toprakların çok büyük bölümü birkaç soylu ailenin elindeydi. Kiracı köylüler tarladan ürün almayınca İngiliz malikânelerine kira ödemekte zorlanıyor, toprak sahipleri arazilere yasal yollardan el koyuyorlardı. Küçük toprak sahipleri de yoksullaştıkça mülklerini yok pahasına satmak zorunda kaldılar. Süreç soyluların daha çık toprak elde etmesine yol açtı.
Sorumlular meselesine girdi.
—Tüm bunlar olurken, sadece seyretti İngiliz yönetimi. Sorumluluk denince ilk sırayı İngiliz yönetimine vermek bu nedenle hemen hemen herkesin üzerinde uzlaştığı bir nokta. Ve bence bu nedensiz değil. Bu felaket sanki hayırlı ve yaratıcı bir yıkım olarak görüldü, ya da değiştirilemez bir kader sayıldı.
Yan taraftan yaşlıca bir kadın elini kaldırdı. Sorarken İngiliz olduğu belli oldu.
— Yaklaşık iki asır önceki bir yönetimi bugünün değerleriyle yargılamak ne kadar adil olur sizce? Felaketin tamamını İngiliz yönetimine yüklemek kolaydır da hakça mıdır acaba?
Birinciliği İngilizlere verdi sadece, dedim kendi kendime, tek sorumlu onlar demedi. Bunu öyle söyleyecekti belki ama kadının yanında oturan orta yaşlı adam ayağa kalkarken elini kaldırınca susup dinledi.
— Edward, dedi. Bu üniversitede Hukuk Fakültesinden. O günkü yönetimin yaklaşımını bugün haksız bulmakta izninizle ben hiçbir sakınca görmüyorum. Ingiliz olmam buna engel değil, dediğinde başlar ona döndü, o devam etti..
—Siz öyle yapmıyorsunuz. Ancak bu olaydan kitlesel nefret üretmek ciddi bir sorun. Yüz elli yıl önceki ideolojik bağnazlığın günahını bugünkü kuşaklara yansıtmak.. Peki, ya nı tutum da felakete benzer sonuçlara yol açarsa, derken cümlesini bitirmeden sustu ama oturmadı.
Çok sakindi, mantıklı ve uzlaştırıcı görünüyordu.
—Unutmayalım gençler. O ideolojik bağnazlığa benzer sürüyle ilkellikle dolu tarih. Onları aşa aşa geldik bugünkü uygar topluma. Tarihte yaşanmaz. Geçmişin hatalarından kaçınmak en doğru yol gibi geliyor bana.
Cılız bir alkış dalgasının ardından teşekkür etti ve oturdu adam.
—Bence tutarlı bir çerçeve çizdiniz, diye karşılık verdi Anıtta. Geçmişi bugünkü değerlerle yargılamak kolaycılık derseniz, samimiyetle sempati duyarım buna. Bağnazlık teşhisi de yerinde. İlkellik sözcüğü ise size ait. Ona katılamam. Öte yandan, bence şu çıplak gerçeği görmezden gelemeyiz. Açlık sürerken limanlardan tahıl çıkışı devam etti. Piyasa kuralları kutsal sayıldı. Devlet kılını kıpırdatmadı.
Sonra İngiliz’e baktı.
— Bence sağduyulu bir analiz yaptınız, teşekkür ederim. Öte yandan, şu gerçeği söylemesem dürüstçe davranmış olmam: Krizi fırsata çeviren çıkarcı aklı ifşa etmek bir şey, bundan kuşaklara yayılı bir nefret söylemi çıkarmak bambaşka bir şey, umarım bana katılırsınız dedi.
Bütün salonla birlikte İngiliz de alkışlıyordu, ayaktaydı.
Onun duygulandığını uzaktan da olsa görebiliyorum. Bu kez Jack kalktı, onun sesi de duygu yüklüydü.
— Laissez-faire yaklaşımı, dedi. Serbest piyasa kendi kendini dengeler, demişler. Dinmiş gibi inanmışlar buna. O inancın bu felaketi derinleştirdiğini bugün daha net görüyoruz. Sonra da devam etti, ama konumuz değil.
— Evet, dedi Anitta. O yıllarda piyasa, Tanrı’nın görünmez eli gibi algılanıyordu. Kıtlık ve ölümler, neredeyse doğal bir düzeltme düzenleme olarak yorumlandı. Trevelyan’ın nüfusun doğal biçimde azaltmayı olumlu bulan sözleri, bu artık eskimiş zihniyetin açık ifadesiydi.
Salonda çıt çıkmıyordu. Bir el kalktı.
—Evet, Yorgo, dedi Anitta, aynı program da beraberiz Yorgo ile. Buyur, söz senin.
—Bu felaketi bu denli detaylı olarak şimdi öğrendim. Ve çıkardığım sonuç şu: Kıtlık açlığa yol açıyor, devlet müdahalesi olmayınca sonuçlar ağır oluyor. Öyle olunca, yönetimin o berbat sonucu aslında tercih etmiş olduğu düşüncesi yerleşiyor. Bu bence gayet doğal. Nefretten yana olmak elbette teoride savunulmaz, ancak insan sadece akıldan oluşmuyor. Tersine, akıl daha dün keşfedildi, aynı zaman dilimini paylaşan insanların da aynı akılla aynı ölçüde donandığını sanmak gerçekçi olmaz.
İçimdeki öteki kıpırdandı.
—Medeniyetiniz tek dişi kalmış canavar, fark etmemekte direniyorsunuz, dedim kendi kendime, o arada Anıtta anlatıyordu.
—Yorgo her zamanki bakış açısını bu toplantıda dile getirmekle iyi etti bence. Akıl daha dün keşfedildi. Doğru. Milyonlarca yıllık insan soyu, aklı keşfedeli sadece birkaç bin yıl oldu.
—Bir de merhameti keşfetsin insan, siz asıl o zaman görün gümbürtüyü, diye bağırdı Profesör.
İnsansoyunu yeriyor mu, övüyor mu pek anlayamadım. Sanırım alay ediyordu, alkışlarla birlikte kahkahalar yükseldi.
Anitta takıldı hocasına.
—Hocam beni ‘tapınakların merhameti ormanlara yayılırsa kuşların hali’ diye başlayacağım uzun bir tirada zorluyor şimdi beni. Tahrikine kapılırsam konu dağılır, deyince yine kahkahalar yükseldi.
Kahkahalar dindi.
— Ama sorumluluk devletle bitmiyor, diye devam etti. Avrupa’nın çok büyük bölümü felaketi sessizce izledi. Kilise de uzun süre kayıtsız kaldı.
Yorgo bir kez daha söze girdi.
— Bence çok haklısın Anitta. Bence sorumsuz tavır sadece İngilizlere ait bir ayrıcalık değildi. Avrupa ve Amerika da kör ve sağır kalmış, çünkü felaket kendi siyasal çıkar alanlarının dışında. İrlanda, o sıralar Krallığın bir parçasıydı. Bu gerçek İrlanda halkının dramının iç mesele olarak etiketlemeyi herkes için kolaylaştırıyordu. O kitlesel ölümleri Avrupa da Amerika da sessizce geçiştirmeyi başardı.
Anitta başını salladı.
— Evet, dedi. Ve yıllar süren o sessizliğin ortasında, en beklenmedik yerden o günden bugüne kadar yankılanan bir ses çıktı. Amerikan yerlisi Choctaw kabilesinden geldi. Jack, bu konuyu sen yakından biliyorsun sanırım, anlatır mısın bize?
— Elbette, dedi Jack.. İrlanda’daki felaketten kısa bir süre önce, Amerika yalnızca Choctaw kabilesini değil. başka yerli kabileleri de topraklarını terke zorladı. Kışın soğuk günlerinde, aylar süren göç boyunca çocuklarını, yaşlılarını, hastalarını geçtikleri yollarda gözyaşlarıyla gömdüler. Bu sürgün, tarihe “Gözyaşı Yolu” olarak geçti.
Sesi kısıldı bir an, düzeltmeye çalıştı ve devam etti.
— Kimse onları da duymamıştı Anitta. Belki bu yüzden, o büyük yıkımdan henüz çıkmışken, İrlanda’ya yüz yetmiş dolar toplayıp gönderdiler. Sadede 170 dolar, verenler çok yoksuldu, ama bana kalırsa artıkları şamar çok sağlamdı.
— Senin hoşgörüne sığınıp özel bir soru soracağım Jack. Sen o kabileden misin?
—Değilim, ama geçen yıl Oklohama‘ya gittim, onlarla üç ay yaşadım. Dillerini öğrenmeye çalıştım. Müthiş bir deneyim oldu. Doktoramı yazıp bitirdikten sonra üç aylık anılarımı küçük bir kitap halinde yazacağım.
Salonda sessizliği birkaç alkış bozdu. Jack durmadı.
— Böyle duyarlılıkların hafızada kalması önemli. İnsanlık ancak anıtlaştırarak unutmamayı başarabiliyor nası şeyleri. Bu sadece taş dikmek, heykel yapmak, plaket vermek meselesi değil; aslında bir çığlığın, bir vicdanlı anın sesinin kalıcı kılınması.
Bu kez yoğun alkışlar geldi salondan. Jack durup bekledi.
—Teşekkür ederim, bana cesaret verdiniz. İzin verirseniz önerimi söyleyebilirim artık: Bu büyük olay için, Choctaw yardımını da içine alan bir hatırlama mekânına ihtiyaç var bence İrlanda’da, Çünkü bazen bir halkın başka bir halka uzattığı el, birçok devletim yapmadığını yapar. Bunu görünür kılmak gerekir.
—Tamamen, diyerek onayladı Anitta. Çok yerinde bir öneri. Öyle değil mi profesör Umberto?
—Yanı başına benim heykelimi de dikmezseniz, beni hiç ilgilendirmez Anitta.
Herkes kahkahalar atarak güldü.
— Bugün o paradan çok daha anlamlı olan, dedi Anitta, bu davranışın hatırası. Devletlerin sustuğu yerde, bir halk başka bir halka ses verdi.
Aynı konuda söz alanlar oldu. Uzun bir sohbet başladı. Diğer kabileler de konuşuldu. Bir ara Amerikanın yerli halka ettiği zulme kaydı konu. Sonra köleliğe, ardından sömürgeciliğe. Oradan tekrar yardımına döndüler. Artık sıkıldım.
O yardım o kadar çok konuşuldu ki Osmanlı’nın cömert yardımına sıra bir türlü gelmiyordu. Nedense her zaman böyle olurdu. Kibrit çöpü kadar kusurumuz gözlerinde mertek olurdu, devasa iyiliğimiz karınca kadar kıymet görmezdi.
Çık sıkıldığımı anlamıştı şeytan.
—Çıkıp parka gitmelisin, dedi.
—Sunum Anittanın olmasa beterini yapardım, dedim.
Tam da o sırada Anitta, Sultan Abdülmecit diyordu. Kulak verdim.
—Sadece anlatılması değil, anıtlaştırılması da gereken bir destek İrlanda‘ya çok uzaklardan İstanbuldan geldi. Osmanlı Sultanı Abdülmecid’ten. Seçkin bir Osmanlı tarihi uzmanı var aramızda, bugün. Stokholm Üniversitesi öğretim üyesi Emin Kahraman. Bu tarihsel gerçeği onun özetlemesini rica ediyorum.
Bana bakarak sordu:
—Mümkün mü?
—Elbette, hem de zevkle. O yardımı çok kısaca anlatacağım. Kıtlık sürerken, Sultan Abdülmecid İrlanda’ya parasal yardım göndermek istedi. Başlangıçta on bin sterlin düşünüldü, İngiltereden nezaket talebi şeklinde baskılar gelince, para miktarı bin sterline indirildi.
—Ardından gıda yardımı geldi gündeme sanırım, Anitta.
—Evet, aynen öyle oldu. Saray, güya o diplomatik nezaketle gelen sınırı aşmanın yolunu bulmuştu. Tahıl, un ve benzeri temel gıda maddeleri taşıyan gemiler yola çıktı. Üç gemi; Seyr-i Sefain, Tâif ve diğeri… Dublin limanına girişleri engellenince rotalarını kuzeye, Drogheda limanına kırdılar. Yüklerini orada boşalttılar, dediğim anda Profesör Eco’yu gördüm.
Ellerini göbeğinin üzerinde kavuşturmuş dikkatle beni süzüyordu. Onun az önceki merhamet kinayesine bir ekleme yapıp yapmamakta tereddüt ettim. Teşekkür ederek yerime oturacaktım, Jack elini kaldırdı. Sesi, Amerikan aksanının o biraz da mağrur tınısıyla yayıldı salona.
—Bu insani yardımı ilk kez duydum, çok duygulandım. Şükran doluyum. Sorum şu: Choctaw yerlilerinin kısıtlı imkanlarla yaptığı yardım bugün bir ‘insanlık anıtı’ olarak konuşuluyor. Osmanlı’nın gemiler dolusu yardımı neden pek bilinmiyor? Acaba bir merhamet siyaseti olarak mı algılandı?
— Haklısın Jack, dedim. Osmanlı buradan hep ‘öteki’ olarak görülür. Nedenleri bellidir. Başka bir neden daha bar: Hafıza çoğunlukla adaletsizdir. birçok şey gibi o da tazelenmeyi ister. Çökmüşse, bir imparatorluğun kendini tazeleme gücü yoktur. Ona karşı beslenmiş önyargıları aşacak imkanlardan da yoksun olur. İnsan dediğiniz yaratık, ne kadar kendi güdülerinden kurtulabilirse, onun medeniyeti ancak o kadar yabaniliğinden kurtulabilir. Merhamet insanlık tarihinde çok yeni bir olgudur, diyerek bağlayayım izin verirseniz.
Ben oturunca, Anitta teşekkür etti.
—Belki de Choctawlar ve Osmanlılar arasındaki o ortak payda, ‘merkez’ tarafından görmezden gelinenlerin birbirine fısıldaması oldu. Devletlerin sustuğu yerde, bir halkın diğerine ekmek göndermesi, tarihin ilk büyük sivil itaatsizliği…
Profesör Eco, oturduğu yerden elini havaya kaldırdı, tüm salon kulak kesildi.
— Merhametin siyaseti dediniz, peki ya ‘siyasetin merhameti’ ya da ‘pişmanlığın siyaseti’? Onlara ne demeli?
O meşhur ironik gülümsemesiyle ima ettiği gerçeklik çok şiirseldi, buradan Ermeni ve Kürt meselesi gibi dikenli yollara çıkılırdı. Onlara ne demeli, derken Eco’nun bence maksadı buydu.
Soruyu üstüme alınmadım, Jack bana baktı, ben de ona. Eco üstelemedi, başka sorular soruldu, Anittanın cevapları derken yavaş yavaş Misillidis meselesine geliyordu. Bendeki merak ise sürekli artıyordu.
Anitta, kürsüdeki notlarını kenara itip salona baktı:
— Şimdi küçük bir hikaye zamanı, deyince salonda başlar kalktı, belirgin bir canlanma oldu.
—Osmanlı gemileri yüklerini boşaltmaya geldiğinde dört yolcu vardı beraberinde. Dördü dr Anadolu’dan. Dindaşlarına yardım etmek için gönüllü yazılmışlardı. Gıdaların indirilip düzenli dağıtılmasına yardımcı oldular, geceleri İrlandalı bir ailenin yanında kaldılar. Bir hafta sonra gemi kalktığında, yolculardan ikisi gemiye binmedi. Onlara kapılarını açan o ailelerin kızlarına aşık olmuşlardı, yükü indirdikleri liman kentinde kaldılar.
Anitta bir an durdu, yutkunurken etrafına bakındı.
— O gençlerden birinin soyadı Misailidis idi. Kimdi o?Kula doğumlu, yüz yıllardır Anadolu’da yaşayan ve Türkçe konuşan soydan geliyorlardı: Karamanlılar. Grek harfleriyle yazar, Türkçe konuşurlardı.
Aralarından çıkan Evangalos adlı o meşhur yazar, İzmir’de Türkçe öğretmenliği yapmıştı, İstanbulda gazete çıkarmıştı, daha 1872’de Batı ile Osmanlı’yı kıyaslayan, kendi kültürünü her şeyden üstün tutan eserler vermişti.
Ne yazık ki 1923 yılına gelindiğinde, genç cumhuriyet milli devlet kurma hedefiyle sayıları 150 bini bulan Karamanlıyı anlaşma gereğince zorunlu göçe tabi tuttu. Misillidis ailesini de elbette.
Yunanistan’a gönderildiler, çünkü Atina’daki patrikhaneye bağlıydılar. Ama Grekçe bilmiyorlardı, “Türk tohumu” diye dışlanınca kendi mahallelerini kurdular, asırlardır yaşadıkları yurtlarının adını verdiler oralara. Alaşehir yerine Nea Filadelfeia, Kayseri yerine Kaisariani dediler.
Orada tutanamayan çoktu, buradaki akrabalarının eski komşularının izini sürüp buraya sığındılar.
Yorgo, oturduğu yerden adeta fırladı be sordu:
— Bir saniye! Yani sen Misailidis’in akrabası olmalısın!
—Evet, ana tarafından. Sen tanıyor musun Misailidis’i?
—Hayır, dedi Yorgo. Ama az önce anlattın ya. Ben Yunanistan’da çok Karamanlı tanıdım. Çok iyi insanlardır ama hep yalnız bırakıldılar, hep itildiler.
Anitta acı bir tebessümle notlarını topladı:
— Biliyorum Yorgo. Bu yüzden burada anlatıyorum. Tarih böyle acılarla dolu. Başkalarının acısını duymak, insanlığın meselesi bu.
Başımı döndürdü bu hikaye. Ağsım kırudmultu, terlemiştim. Sevgi Duvarındaki Karmanlıca bilmecesi çözülmüştü.
Anıttaya yürüdüm. İçim içime sığmıyordu, kucakladım onu. Bir şeyler içmeliydim.
3d PERSPEKTİF HATASI: SARIŞIN BOMBANIN GÖZENEKLERİ
Sunum beni sanırım herkesten çok etkilemişti. Salondan çıkıp kafeteryaya geldiğimde de içimde sıkıntı vardı. Bir şişe soğuk portakal suyu ile bir İngiliz gazetesi aldım. Arka masalardan birine yerleştim. Birkaç yudum içtim, düşünmeye başladım.
Milyonlarca insan yok yere ölmüştü, bir o kadarı yurdundan kopmuş, binlercesi göç yolunda hayatını yitirmişti. Tam bir insafsızlıktı bu.
O zamanlar İrlanda İngiliz yönetiminde olmasa, o insanlardan kaçı ölmezdi acaba? Kendi milletinden bağımsız bir yönetim olsa, öyle bir felaket onca yıl sürer miydi?
Sunum sırasında hep bunu düşünüyordum, öfkeme hâkim olmakta çok zorlandım. Az kalsın ayağa kalkıp salona “Kendinden olmayanı hiçe saymak sizin medeniyetinizin şanından,” diye haykıracaktım. Sonra da vatan şairimizin dizelerini okuyacaktım:
Sana senden gelir bir işte dâd lâzımsa
Zaferden ümidin kes, gayriden imdad lâzımsa.
Ortalık karışacak, Anitta zor durumda kalacaktı. Zaten Osmanlı gemileri iki dünya arasındaki insanlık farkını aklı başında olanın görmesine yeterdi.
O dizeler öğrencilik günlerimizde bizim cenahta hep dillerdeydi. Yalnızca “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız” gibi birkaç slogan o dizelerden daha popülerdi. O iki dizeyi bizden yana açıkça tavır almayan hocaların derslerinde koro hâlinde bağırarak söyler, dersi terk ederdik. Aynı protestoyu sınavda yapanlar türedi zamanla. Kavga çıkınca sınav yarıda kalınca, başka bir günde tekrarlanıyordu. Liderlik o eylemi sınav günleri için yasakladı ama eski geleneği sürdürenlere yaptırım uygulamanın imkânı yoktu.
İstanbul Üniversitesi’nde yaşadığım o şiddet dolu günlerden Sorbonne’un sakin dingin havasına döndüğümde bir yudum portakal suyu daha içtim ve “İyi ki de öfkeme kapılmadım sunumda, tatsız olacaktı,” dedim kendi kendime. Sonra da Anitta’yı sahnede sunum yaparken düşündüm. Ne kadar kendinden emindi, sesi, duruşu, anlatımı ne kadar içtendi. Derken yine sorular geldi aklıma.
Bu gece Belfast’a gitmezdi herhalde? Bu akşam görüşecektik, o kadarı kesindi. Peki yarın da görecek miydim onu acaba? Belirsizdi.
Sunumda tatlı birkaç sürpriz yaşatmıştı bana. Açlık döneminde İstanbul’dan yardım getiren bizim gemilerde Anadolu’dan gönüllüler olduğunu bilmiyordum. Onlardan birinin Anitta’nın atası olduğunu duyduğumda ise kulaklarıma inanamadım. Epeydir kafamı kurcalayıp duran Misailidis bilmecesi o sayede en güzel şekliyle tatlıya bağlandı ki bunu hiç beklemiyordum.
Onun Anadolu ile bağını öğrenmek beni sevindirmişti, başka bir yeni soru ile uğraşmama yol açmıştı: Atasının alfabesi Grekçe olmasına karşılık dili her Karamanlı gibi Türkçeymiş. O halde Yunan soyundan mı sayılırdı Anitta, yoksa Türk soyundan mı?
Cevabı kolay bir soru değildi bu. Ne olursa olsun, kökü kökeni bizim topraklardaydı; Türkçemizi pek bilmese de atalarının dili Türkçeydi. Ama Müslüman değillerdi. Peki ama Müslüman olmayan biri Türk olabilir miydi?
Bizim safkancı abilere sorsam “zinhar olmaz” derlerdi. İçlerinde İslam için savaşana Türk denir diyen de, namaz kılmayan biri Türk diyen de çıkardı.
Kim ne derse desin, Müslüman olsa da olmasa da Türklük yine de Anitta’ya çok yakışırdı.
Düşüncelere derin dalmıştım, verniklenmiş mermerden bir minik bülbülün şakımasını duyunca karşımda duvar saatini fark ettim. Saat altı olmuştu, sunum biteli bir saati geçmişti. Anitta henüz yoktu. Sabır, dedim. Konferanslardan sunumlardan sonra tebrikler, ayaküstü sohbetler uzun sürerdi, biliyordum ama kapıyı gözleyip durmaktan da kendimi alamıyordum.
Gazetenin başlıklarına baktım, dünya yine karışıktı, Türkiye ise her zamankinden daha gergindi. Çünkü darbe sonrasındaki ilk seçim yaklaşıyordu. Meydanlar dolup taşıyordu. Yetkili ağızlar hep inkâr ediyordu ama görünüşte kışlasına çekilecek olsa da galiba asker seçimle iktidarda kalmak istiyordu. Genel başkanı emekli general olan bir parti de vardı.
Gazetenin ikinci sayfasına geçtim, başlıklara göz attım. Çok geçmedi, başımı kaldırdığımda Anitta karşımdaydı. Yanında Profesör Eco vardı.
Ayağa kalktım hemen.
— Hocam beklediğini öğrenince sunum değerlendirmesini kısa tuttu. Seninle tanışmak istedi Emin.
— Sizinle tanışmaktan çok mutlu oldum profesör, dedim.
Sıkıca sıktı elimi, teşekkür etti.
— Hocamın bir önerisi var bu akşam için bize, deyince Profesör aldı sözü.
— Sıradan bir yemekte Anitta’yı birlikte kutlamamıza umarım itirazınız yoktur. Değerlendirmeye de katkınız olur.
— Benim için onurdur profesör.
— Sizin çok deneyiminiz var. Mutlaka katkınız olur.
— İnceliğiniz profesör, dedim.
Kıkır kıkır gülerek:
— Ama benim bir şartım da var, deyince şaşırdık.
— Nedir o şart profesör?
Muzip bir çocuk havası vardı üstünde.
— Bu akşam sadece Eco diyeceksiniz bana, olur mu? Adımı mesleğimden daha çok seviyorum. İsterseniz kibirli deyin, sizden isteğim bu. Kırmazsınız beni, değil mi?
Nasıl derse öyle olurdu tabii. Kafeteryadan çıktık. On dakika kadar sonra dar sokaklardan geçip küçük bir İtalyan lokantasına girdik. Daha çok öğrencilerin uğrağı bir mekândı. İçerisi biraz kalabalık, biraz da sıcaktı.
Güya profesör cübbesini kapıda bırakmıştı ama masaya oturur oturmaz Anitta’nın sunumunu analize koyuldu Eco. Sunumu biçimsel olarak özgün, içerik olarak zengin bulmuştu.
— Göstergelerle başlaman, kelimenin tam anlamıyla ustaca bir tercihti, diye devam ederken Anitta’nın yüzü aydınlandı.
— Üstüne çok yazılmış, konuşulmuş büyük bir tarihsel olay bu, tabii ki emsaline az rastlanır gerçek bir felaket. Onu aile geçmişinle harmanlayıp izleyicilerin katkısına açık olarak anlatman şahaneydi. Bilgi ve duygu bir arada. Pek de alışılmış bir tarz değil, üstelik çok riskli ama iyi başardın. Yemekleri bu yüzden ben ısmarlıyorum, dedi ve etrafına bakındı.
— Bu yüzden de böyle salaş bir yerdeyiz.
Hayat doluydu adam. Anlatırken garsonu da gözlüyordu.
— Odamda da epeyce övdüm sanırım seni Anitta, şimdilik o kadarı yetsin. Biraz da başka bir açıdan bakalım. Olur mu?
Anitta elbette manasında bir şeyler söylediği sırada Eco garsona işaret etti.
— Son bölümle ilgili birkaç nokta var aklımda. Bitiş sanki biraz aceleye geldi. Misailidis hakkında biraz daha bilgi verebilirdin, onu hızlı geçtin. Hem de pek bilinen biri olmamasına rağmen. Sanırım kendi adını fazla öne çıkarmaktan kaçındın. Mesela onun fikirlerini, romanlarını merak ettim ben.
— Sorsaydınız keşke, dedi Anitta. Soran olmayınca… derken Eco kesti sözünü.
— Sormam yanlış olurdu. Düğünde sadece gelin beyaz giyer, derler bizde; oyuncular sahada, antrenör daima kenardadır yani. Yargıçlar kararları ile, şairler dizeleri ile konuşurlar. Kısacası senden rol çalmak olurdu.
İyi söylüyor, hoş söylüyordu ama eğer sorsa sakınca dediği şey olmayacaktı.
— Gözlemim olarak anla bunu. Yarından tezi yok, araştırırım ben, diye devam etti.
— Ben de ayrıntıları ile bilmiyorum romanlarının içeriğini. Ama “Biz Osmanlılar” diye söz edermiş Karamanlılardan, Osmanlı’nın batıya ahlaki üstünlüğü olduğunu da ileri sürermiş, dedim.
— Öyle mi? Şimdi daha çok çekti ilgimi. Beraber araştırırız o zaman.
Ne yazık ki ben de o zamana kadar ihmal etmiştim bunu. Ama romanın yeni dille basıldığını biliyordum. Söyledim.
Anitta’ya döndü, iki elini yana açtı.
— Romanı okuyup bir değerlendirme yazmanı isteyeceğim senden.
— En son ne zaman vermeliyim ödevimi profesör?
— Ödev değil, ödev değil, diyerek kahkaha attı.
Garsona bakındı yine. Bu kez el de etti.
— Bir nokta daha: Sunumun kısa bir özetini versen, sunumu herkesin aklında kalacak kapsayıcı bir soruyla bitirsen lezzetine lezzet katardın, dedi.
Garson bir şişe kırmızı şarapla geldi o sırada. Masaya bıraktı, siparişlerimizi birazdan alacağını söyleyip gidince:
— Son bölüm sanırım heyecandan aceleye geldi, derken bana döndü Eco. Sen ne dersin Emin? Yanlış mı düşünüyorum?
— Aynı fikirdeyim. Misailidis adı heyecanlandırır onu hep. Daha önce de birkaç kez gözlemledim.
Anitta başını yine sağ yana eğerek konuştu.
— Yaşadıklarını düşündükçe tuhaf oluyorum, duygularım taşıyor.
Bardağı elinde içmeden bekliyordu.
— Kökler, dedi Eco. Bir kum tanesi yerine kökü derinde, dalları geleceğe uzanan meyveli bir ağaç olmak ister insan. Aidiyet derdimiz de oradan.
— İnsan zaten ölümsüz, dedim. Sizce de öyle değil mi?
Eco bir şey demedi. Anitta şaşkınlıkla bize bakıyordu.
— Toprağa gömülen ve zamanla çürüyen bir beden… Belki yok olmuyor, ruh belki hep var. Bilmiyoruz.
Ben ardından ekledim.
— Bu kadar devasa, bu kadar ihtişamlı bir evreni layık olduğu bilgi ile algılamakta aciz olduğumuzu öğrendik, ancak bu kadar aydınlandık. Bilmiyoruz ötesini. Belki bize söylendi de henüz anlamıyoruz, dedim.
İncelikle sıyrıldı dikenli sahadan Eco.
— Sonuç olarak bilmiyoruz. Bu kadarı kesin. Az önce söylediğimi düzelteyim: Bedenen yok olduğu bir gelecekte de olsa, bir biçimde varlığı sürsün ister insan. Anitta’nın köklerine düşkün olması, o ismi andığında duygulanması bana kalırsa çok doğal.
— Bence de öyle, dedim.
Anitta mahcup bir gülüşle açıkladı.
— Az önce Yorgo da nazikçe kutladıktan sonra benzer bir şey söyledi. İşin hoş yanı, bunu söylerken Yorgo benden bile çok heyecanlıydı.
— Ufku geniş bir oğlan o. Ne dediğini merak ettim.
— Kitlesel ölümler, zorunlu göçler. Açlık. Atalarının yaşadıkları zulmü bilip de atalarının gerilmemen imkânsız, dedi.
— Güzel söylemiş. Zaten konu baştan sona duygusaldı, dedim.
— Emin’in gözlemi yerinde ve bence duygulanmak ne ayıptır ne de günah. İnsan zaten duygusal bir yaratık. Bunu inkâr etmek ahmakça olur. Ama düşünürken duygusal davranıp perspektifte hata yapmamak gerek.
— Perspektifte hata?
Anitta’ya gülümseyerek baktı.
— Perspektif konusu önemli. Açken perspektifler bozuk olur, dedi.
Garsona el ederken:
— Ben açken düpedüz saçmalarım. Yemeden olmaz. Aynı zamanda biyolojik bir yaratıktır insan. Beden dediğimiz koca sistem yemekle içmekle alır gıdasını.
Garson nihayet geldi. Hatırını sorduktan sonra bize baktı Eco.
— Kurt gibi açım ben, diyerek güldü, yemeğimi yiyip bitirene kadar söylediklerimden sorumlu da değilim. Bilmenizi isterim, dedi.
Garsonla birlikte güldük.
— Her zamankinden, dedi garsona.
Anitta peynirli makarna istedi. Ana tarafından İtalyan damarı yemekte ağır basardı.
— Hocam burada hep aynı şeyi yiyor, dedi, mantarlı pizza.
— Dışarıda şaşırtmayan yemek iyidir ama evde durum tersi, deyince çelişkisini yakalamış gibi takıldım.
— Ama bu bir çeşit tutuculuk değil mi?
— Bence değil, diyerek omuz silkti. Tutuculuk olursa da varsın olsun. Dışarıda yerken ne kadar muhafazakârsak o kadar iyidir. Mide isyan eder yoksa. Aman dikkat, beyin öyle olursa felaket üstüne felaket gelir. Son iki yüz yılı yakından bilenler bunu iyi öğrenmiştir.
— O neden?
— Çünkü bozuk malzemeden korunma konusunda mide beyinden akıllıdır. Zararlıyı çıkarır, atar. Beyin fabrika ayarları ile bırakılırsa… Her zaman filtresizdir. Her duyduğunu, her gördüğünü kabul eder. Sonunda çıktı çarşısına döner.
— Beynin filtresi olsaydı herhalde Hitler olmazdı, dedi Anitta.
— Politikacılık diye bir meslek de olmazdı, dedikten sonra bana döndü Eco. Ravioli güzel bir seçim, dedi. Dünyanın en evrensel yemeğidir. Her millet kendine göre yapar. Annem sağlığında üç çeşidini yapardı, babam hiçbir çeşidini yemezdi.
Lokanta biraz daha kalabalıklaştı. Gürültüler arasında kadehini kaldırdı Eco, Anitta’nın gözlerine bakarak sanırım otuza kadar saydı.
— Yürekten kutluyorum seni Anitta, çok başarılı bir sunumdu. Çok sıra dışı bir kariyer bekliyor seni. Açık olsun yolun, dedi.
Anitta’nın yüzü bu kez pembeleşti.
— Oooh, bunu sizden duymak muhteşem bir şey Eco. Çok cömert bir övgü bu, teşekkür ederim, çok teşekkür ederim.
Kadehini kaldırmış olarak bana döndü bu kez, gözlerini gözlerime dikti, sanırım ona kadar saydı bu kez.
— Size coşku ve sevinçlerle dolu bir hayat dilerim, meslek hayatınız da hep başarılarla dolu olsun Emin, dedi. Özel hayatınızda coşku eksik olmasın.
Ben de teşekkür ettim.
Birer yudum daha içtik. Şarap kekremsi hatta acımsı geldi bana.
— İç işlerinize karışmak saymazsanız samimi bir duygumu sizinle paylaşmak isterim.
— Elbette, dedim.
— Senin de izninle, deyince, tabii ki, her zaman diye karşılık verdi Anitta ve dikkat kesildi.
— Anitta’nın dostluğunu kazanmak Tanrı’nın bir lütfudur bence, kıymetini bilmeni dilerim. Tanrı en son kadını yarattı denir ya, erkeği hiç yaratmasa daha iyi ederdi bence.
İşine karışılmaz ki demek yerine sadece gülümsedim ve:
— Yapmayın, diyebildim ancak.
— Nasıl çoğalırdı o zaman insan soyu, diye sakın sormayın bana, diye devam etti, çoğalmasa olmaz mıydı diye sorarım ben de.
Anitta onun muzipliğine eşlik etmek istemiş olmalıydı.
— Nasıl mı çoğalırdı? Her çocuk isteyene Mart ayında yapraklar bir kez üflese olur biterdi herhalde.
Mekânı Eco’nun kahkahası doldurdu, herkes sustu, gıpta eder gibi bizim masaya bakanlar, o arada hocaya el sallamadan selamlayanlar oldu.
— Aklınla bin yaşa Anitta, diyerek onu övmeye başladı.
Övgü sürünce Anitta kızardı.
— Abartılı oldu bana kalırsa, diyerek araya girdi.
Kafasını kaşımasından kızdığını anladım.
— Bilirsin ki sevgili Anitta, diye bu kez yüksek perdeden başladı Eco. Hem de iyi bilirsin, inanmadığım bir şeyi söylemem ben, sırf hoşuna gitsin diye de bir şey söylemem. Ben seni beyninle, kalbinle, ilkelerinle çok özel ve yaşından olgun görüyorum. Ne iznine ne de kabulüne ihtiyaç duymadan söyleyeceğimi yinelemiş oldum işte.
— Onun sıra dışı bir kişi olduğundan kuşkum yok, aylardır bunu nasıl başardığını anlamaya çalışıyorum, dedim.
— Allah’ın hikmetine akıl sır ermez, dostum, dedi ciddi ciddi.
Bütün söylemeyeceği bu kadar olamaz diye düşünürken devam etti:
— Keşfetmeye çalış, anlamaya çalış ama bil ki aşkta esas olan paylaşmanın tadını çıkarmaktır. Hayat gibi. Şu şişedeki şarap mesela, ya da Çinlilerin, Türklerin sabah akşam içtikleri çay, hatta Türk kahvesi. Tat çıkarmakla ilgilidir hepsi, insan da öyledir.
Sözü perspektif meselesine ne zaman getirecek diye merak etsem de sohbet sular seller gibiydi.
— Bardakta ve keyifle içilmeleri dışında, sence bunların ortak yanı nedir Anitta?
— Hepsi keyif katar hayata, neden öyle olduğunu pek bilmeyiz.
— Kesinlikle! derken kadehini masaya bıraktı. Hepsi keyif katar ama hiçbirimiz o keyfin arkasındaki ne koca haritayı ne de kimyayı düşünürüz.
— Harita?
— Örgüyü, düzeneği desem de olurdu harita yerine.
— Yani?
Bu kez sorumu cevap vermek için bana döndü.
— Yani o lezzetin hangi topraktan, hangi emeklerle, zahmetlerle, kimi zaman acılarla süzülüp geldiğini merak etmeyiz. Ne de bize haz veya keyif vermesinin mekanizması ilgilendirir bizi. Laf aramızda sevişmek de öyledir.
Kahve ile sevişmek arasında kurduğu bağ ilginçti ama orada durmadı Eco.
— O örgüdeki ne bitkiyi ne toprağı düşünürüz. Düşünmek de merak da bilim adamlarının işidir. Onların perspektifi öyledir. Sebep-sonuç bağlantısı aramakla geçer ömürleri. Aşkla bilimi karıştırmak, hele ona bilim açısından bakmak rezalet bir şeydir Emin, derken sesi yükseldi.
Anitta ile göz göze geldik. Eco kahveden, aşktan, sevişmeden perspektif konusuna geçmişti.
— Doğru perspektif; doğru açıdan, doğru mesafeden bakmaktır. Gerçek âşık anlamaya çalışmaz, doyasıya yaşar aşkını. O güzelliği analize kalkışmak kendini bilge sanan akılsızın işidir. Sonunda rezil eder her şeyi.
Alındığımı sanmasın istedim.
— Ne dediğinizi gayet iyi anlıyorum Eco, dedim.
— Yine de perspektif fikrini size Marilyn’in vücudunu kullanarak anlatmak isterim. Her nedense anlatırken tuhaf bir zevk duyarım. O sarışın bombaya dürbünle bakarsanız göreceğiniz şeyle, mikroskopla bakarsanız göreceğiniz tabii ki farklıdır, onların sizde yaratacağı duygu, düşünce de benzemez birbirine. Değil mi?
— Sunumdaki perspektif hatasına geliyorsunuz sanırım.
— Evet. Ama aşkı yaşamak yerine anlamaya çalışmanın da bir perspektif hatası olduğunu söyleyeceğin öncelikle, dediğinde ikimiz de güldük.
Bana döndü, omzuma dokunurken gözlerime baktı.
— Bu masada ne bilge var ne ahmak Emin, dedi. Sakın üstüne alınma. Marilyn’e hayranı doğru bir mesafeden bakınca onu bir ilah gibi görür. Çünkü uzaktan kusursuzdur. Çok yakından bakarsanız göreceğiniz cildidir, yani derisi. Daha yakından baksanız gözenekler, kıllar ve hücreler… Yani herkeste ne varsa o. Ve orada et parçalarının dokusu sırıtır. Arzu yoksa Marilyn biter.
— Marilyn çok zengin bir gösterge, değil mi?
— Elbette zengin Emin. Çünkü hikâyesi boyutlu, ona verdiğimiz anlam da katman katman. Üstelik gösterenle biyolojik tatmine yönelik güçlü bir çekimi var. Bu yanı çok baskın. Açlık gibi. Erkek güdüsünün kadın özentisinin odağı. Yani seks bombası aynı zamanda.
Neler de söylüyordu Eco? Bombaydı Marilyn. Ve erkek güdüsü, açlık, tatmin nesnesi… İlk gençliğimde ne zaman adını duysam etekleri savrulurken bacakları açığa çıkan haliyle hayal ederdim onu. Mahremi aşikâr eden yel daha essin diye için için arzu ettiğimde ise kendimden utanırdım.
— Şimdi bakış açısının önemini daha iyi anlamak için perspektifi bozuk bir resim veya fotoğraf düşünün lütfen.
Düşündüm ve Veysel’i anarak söyledim:
— Güzelliğin beş para etmez bu bendeki aşk olmasa. Özeti bu.
— On ikiden vurdun, dedi. Yani onu arzu nesnesi olarak görmek veya görmemek, bütün mesele bu. Bu işin bir yanı. Bir de öte yanı var, dedi yanıtını bekler gibi Anitta’ya baktı.
— Şey gibi bence… Yakındaki bir köpeğin arkadaki devasa binadan daha büyük göründüğü o tuhaf fotoğraflar gibi. Nesneler yerli yerinde ama görüntüde sorunlu, nedenini hemen anlayamazsınız. Ama bir terslik olduğunu hissedersiniz.
Eco gülümseyerek başını salladı, sonra bana döndü.
— Ya siz, ne dersiniz?
— Çarpık aynalar gibi. Odak noktası kaymış bir fotoğraf gibi. Allah’ın gariban bir kulunu arzu nesnesi yapmak gibi.
— Tam olarak bu işte, dedi ve sustu.
— Sizden duymak isterim, dedi Anitta. Benim sunumdaki perspektif hatası tam olarak nerede?
— Açıklayayım. Perspektifi bozuk fotoğraf size yalan söylemez ama gerçeği çarpıtmış gibi olur. Bütün içinde bir parçayı bazen abartır, başka bir parçayı ise gölgede bırakır veya büsbütün karartır. Mantık sözcüğünün kökeni oransallık, perspektif hatası o mantığı ihlal eder. Sunumda sanırım bu vardı.
— Yani yansız bakamadım mı ben? Öyle mi?
— Yansızlık değil. Bilinçli de değil zaten. Perspektif derken bakış açısından. Nereye nasıl baktığınızdan söz ediyoruz.
Lafı neden dolandırıyordu, anlamadım. Sanırım hatayı Anitta istiyordu.
— İmayı bırakıp daha açık anlatsanıza, dedi Anitta.
— Hepimiz kendi merkezimizden bakarız. Aileden, dinden, dilden, o bitmek bilmeyen yerel ya da millî hikâyelerle beslenen ezberlerden. Bunlar bizim gözlüğümüz olur. Baktığımız yerle, gördüğümüz şeyle ilgili kabullerimiz neyi nasıl gördüğümüzü belirler.
— Ben de aynı fikirdeyim, dedim, bu doğal ama bu kadar siyah ve beyaz ayrılmıyor birçok şey… İki arada bir derede kaldığımız çok oluyor.
Birden gözleri parladı Eco’nun.
— Haklısın ama netleşsin diye biraz daha anlatmalıyım sana onu. Her resim karesi kusursuz olan, sarışın bomba diye tapılan kadın. Marilyn. Adını duyunca o ışıklar altında kısacık eteği rüzgârda savrulan devasa ikon canlanır çoğumuzun zihninde. Teleskopla bakmak derim buna ben. Yıldızdır zaten. Yığınla insan için ulaşılmaz bir tanrıça, doyulmaz bir arzu nesnesi.
— Hatalı bir bakış açısı bu, dedi Anitta.
— Bilinci reklamlarla, güdülerle ifsad edilmiş kitleler için tek bakış açısı budur, bozuk perspektif.
— Dalida için de, başka şöhretler için de geçerli değil mi bu bozukluk?
— Evet ve kesinlikle. Şöhret her zaman gerçeği çarpıtır. Reklamlar da öyle. Şunu demeye çalışıyorum: Herkes genel bir perspektif hatası ile bakar yıldızlara. Kimse Marilyn’in göz kamaştıran parıltının arkasındaki Norma Jeane’in yalnızlığına bakmaz, o her yanına cam kırığı gibi batan kederine bakmayı akıl etmez. Aklına gelse de arzusu izin vermez. Elinde onu doğru noktadan görmesini sağlayacak öyle bir büyüteç hatta dürbün de yoktur zaten.
Hayatımın bir dönemecinde benzer şeyleri ben de düşünmüştüm. Ama Eco anlattıkça daha iyi anlıyordum. Hem bilim insanı hem yazar olmak böyle bir cevherdi işte, diye düşündüm ve:
— Bu kadar duru ve aynı zamanda çarpıcı bir anlatımı ancak Eco başarabilir, dedim Anitta’ya.
Gevrek kahkahalarından birini daha atarken:
— Çekicilik Eco’nun değil azizim, Marilyn’in. Her neyse… Benim perspektif meselesi ile söylemeye çalıştığım işte bu. Marilyn’i sadece “sarışın bomba” olarak görmek gerçeği görmek değil. Yaratılmış bir hayale inanmak.
— Ama gerçeği hayalden soyutlamak da zor biraz, ne dersiniz?
Anitta sordu bunu. Eco’nun yanıtı kısa oldu.
— Elbette haklısın. Onu sade bir “insan”, yani büyük sistemin dişlileri arasında çırpınan bir kadın olarak kendi bütünlüğü ile çerçeveye almadığınızda elinizde sadece yanıltıcı bir gösterge vardır. Medya tarafından parlatılmıştır.
Şarabından bir yudum aldı. Kısık bir sesle sordu:
— Sunumda var mı böyle bir durum?
Anitta bir süre tabağına baktı. Sonra başını kaldırdı.
— Sanırım vardı. Ben Misailidis’e o kadar yakından baktım ki etrafındaki imparatorluğu fark etmedim. O tekil eylemi “iyilik” olarak devleştirdim, Osmanlı’nın tarihteki devasa üç beş imparatorluktan biri olduğunu, bunu işgalle, savaşla sağladığını düşünmedim.
Top dönüp dolaşmış yine Osmanlı’nın kalesine girmişti, hiç aldırmadım.
Anitta’nın söylediklerini başıyla onayladı:
— Odaklanmak böyle bir şey, hele aşırı odaklanmak, derken cübbesini dışarıda bırakmış olsa da hocaydı artık.
— Işığı tek bir noktaya tutan, geri kalan her şeyi karanlığa mahkûm eder, gölgede bırakır. Bir kez daha yumuşak söyleyeyim: Öyle yapınca bazı önemli boyutları arka planda bırakırsın.
Tatlı sertti Eco. Şu sokup da sezdirmeyen arılar gibi. Karıncayı becerip belini incitmeyen adamlar gibi. İçimde bir huzursuzluk kıpırdadı yine. Konu ne zaman buralara gelse o görünmez teleskoplar ve mikroskoplar hemen ortaya çıkardı. Hatalar, kusurlar bize kalırdı. Herkes bize öyle yapardı ama koskoca Eco yapmaz diyordum.
Kadehini hafifçe sallarken ikimize birden baktı ve dedi ki:
— İki düzeyde de perspektif hatası var bence sunumda. Birincisi, o fotoğrafçı vitrinindeki gibi “kişi” düzeyinde… Osmanlı’ya teleskopla bakıp onun dünyaya güçle hükmeden bir imparatorluk olduğunu unutmak.
Bize dokundurmaya başlamıştı işte, derken açıkça söyledi.
— Üç gemideki erzaktan bir merhamet anıtı çıkarmak, İngiliz’e mikroskopla bakıp her kusurunu mercek altına almak. Ama Osmanlı’yı… dedi ve sustu.
Anitta memnun mutlu gülümsedi.
— Ben de açıkça görüyorum şimdi bunu, dedi. Hem de çok net.
— İkincisi ise daha derinde; toplum ve devlet, yani “kurumsal” düzey. Merhameti bir “istisna” olarak değil, sanki sistemin kendisiymiş gibi görmek. Umudumuzu gerçek sanarak düşünmek. Oysa o büyük iktidar düzeninin içinde, yani devletin dişlileri arasında merhamet, büyüteçle bile görülmez bir ayrıntı. Bugün de öyle değil mi? O zamanlar bence fazlasıyla öyleydi. Ne dersin Anitta?
— Merhametin bir istisnai durum olduğunu görüyorum, belki de birileri için güçle, bencillikle işleyen sistemin bir arızasından ibaret.
— Tam isabet Anitta, dedikten sonra bana döndü Eco. Sunumdaki perspektif hatasının nedenini sonunda anladık Emin: Meğer Anitta da biraz Osmanlıymış.
Biraz değil, Misailidis kadar, demek yerine dinlemek istedim.
— Senin ondan çok daha Osmanlı olman ise hiç şaşırtmaz beni. Coğrafya kaderdir diyenleri ciddiye almam, çünkü kadercilik uzaktır bana. Öte yandan doğduğu, doyduğu yerin insanı belirleme gücünü asla inkâr da edemem.
Top kalemiz civarındaydı, Eco’nun kıvrak dili sayesinde bu kez incelikle dolaşıyordu. Wembley’de doksan dakikadan sekiz gol yiyen millî takım kalecimizi getirdi aklıma, o da pek aldırmamıştı. Neyse ki Anitta araya girdi.
— Ama sunumda taraf olmadım ki ben, dedi. Sadece gerçek olayları anlattım.
— Taraf olmak başka bir şey. Ona da geliriz. Ben bakma biçiminden yani perspektiften söz ediyorum sadece. Hepimiz belirli bir yerden bakıyoruz. İçinde büyüdüğümüz aileden, bize anlatılan hikâyelerden. Öğrendiğimiz dilden. Kabul ettiğimiz dinden. Etnik bilincimizden, toplumsal öğretiden. En çok da ezberlerimizden.
— Elbette öyle, dedi Anitta.
— Az önce söyledim ama tekrarda fayda var: Baktığımız yerdir bakma biçimimizi belirleyen, neyi nasıl gördüğümüz onunla ilgilidir. Algılarımız öylece oluşur. Bu süreç kendiliğinden ve neredeyse sürekli besler birbirini. Bize çok doğal gelir. Farkında bile olmazsınız.
— Yani yansız bakamadım ben, diyorsunuz.
— Tam olarak öyle demiyorum, bakış biçimin sana özgüydü, diyorum.
— O zaman da nesnel olmanın imkânsızlığını söyler gibisiniz.
— Evet, bu kesinlikle doğru.
Eco’nun sadeliğini, Anitta’nın kavrama hızını, itirazımdaki yumuşaklığı keyifle izliyordum.
— Sevgili Anitta, o büyük felaketi daha bir asır kadar önce yaşamış bu toplumdan birinin nesnel bakıp olanları tarafsız görmesini bekleyemeyiz. Gözlüğümüzü biz seçemeyiz. Bakacağımız yeri de. Nasıl bakacağımızı da. Bu gerçeğin farkında değilsek nesnel ya da tarafsız olmak imkânsız hâle gelir. O farkındalığı kazanmak önemli.
Zaman zaman bana imkânsız bir şeyden söz eder gibi gelse de doğru söylüyordu adam. Bizim abilerimizin de hocalarımızın da o farkındalıktan nasipsiz olduğunu o günden sonra düşünecektim zaman zaman.
— Demek istediğimi şöyle de anlatabilirim: Tek bir noktadan değil çok boyutlu olarak bakmak gerek, 360 dereceden bakmak da diyebiliriz. En talepkâr olanı ise bütünsel ya da sorunun tüm elemanları ile birlikte bakmak, dedi ve sustu.
— Karışık geliyorsa merak etmeyin. Ne demek istediğim çok daha berrak olacak az sonra, dedi.
— Yani ikinci düzeyi de konuştuktan sonra, öyle mi?
Eco karşılık veremedi. Garson onun bol peynirli mantarlı pizzasını önüne koyunca hemen bir dilim aldı. İştahla çiğnedi, yutmaz ikinci dilime uzanırken Anitta tekrar sordu.
— İkinci düzeyden sonra, öyle mi?
Gerçekten kurt gibi açtı adam. Çiğnerken evet anlamında başını salladı ve kadehini kaldırdı. Anitta makarnasını yemeye başladı, memnundu. Evet, benim bol salçalı ravioli bizim mantıyı andırıyordu, gerçekten de sadece andırıyordu. Ne Karaman, ne İstanbul, ne de Mersin’de geçirdiğim günlerin buram buram biz kokan tadından eser vardı. Eldivenli iki elin ele ele tutuşması kadar yabancı geldi bana.
Eco’ya sorsak herhalde pizzasını silip süpürdükten sonra “bu duygu da perspektif hatasından” derdi.
Ve belki de haklıydı.
2. İNSANIN FABRİKA AYARLARI
Anitta’nın sunumundan sonra Eco bizi bir öğrenci lokantasına götürmüştü. Sunumu eleştirirken perspektif hatasından, Marilyn Monroe’dan söz etmişti. Bol peynirli, az mantarlı pizzası nihayet geldiğinde konuşmayı kesti, hızla yemeye başladı. Daha masaya oturur oturmaz “kurt gibi açım” demişti zaten.
O yeniden perspektif sohbetine döndüğü sırada benim ravioli’nin bizim mantıya ne kadar benzediğini düşünüyordum.
— Perspektif hataları iki düzeyde çok berrak görünür. İlki, insan denen yaratığın fabrika ayarları gereği benmerkezci oluşu ile ilgili. Bu ilk katman. Onun üstüne oturan katmanda ise insanın sürekli güç arayışı var. Hataya yol açan etkenler bunlar.
— Nereye geleceğinizi anladım sanırım.
— Fıtrat, diye mırıldandım. İnsanın fıtratı.
— Aynen öyle, ikinizi de kutlarım. Bu iki katman insanı uygarlaşma yolunda ilerleyen bencil, dindar ve korku yüklü bir yaratık yapar. Bunu unutmayın. Bunu göz ardı ederek yapacağınız her analiz idealist ya da romantik bir yaklaşım olur. Gerçeklikten kopuktur. Sıradan kulağa hoş gelir ama çoğunlukla geçersizdir.
Anitta yemeğini bitirmişti.
— Varoluşun klasik şemasından söz ediyorsunuz aslında siz, dedi. Varlığını korumak için güç edinir, edindiği gücü kendi yararına kullanır insan. Öyle değil mi?
— Çok güzel, aynen değilse de aşağı yukarı böyle. İster birey, ister aile, ister kabile, ister imparatorluk ya da millet veya devlet. Bu birkaç cümle tümünü birden tarif eder.
İnsan fıtratının eksikliğini herkes bilirdi de böyle anlatmazdı diye düşünürken sordum.
— Yani hepsi aynı mı diyorsunuz?
— Bilirsin, başlı başına sorunlu bir kavramdır aynılık Emin. Aynı olan ise şudur: Kendini koruma güdüsü. Her canlıda var. Çünkü insan soyunun yeryüzündeki hikâyesi aslında hunharlık dolu bir korku tarihidir. Herkese karşı duyulan kuşku ve korku insanın sınırlarını pekiştirir, sertleştirir. “Öteki” her zaman beriki için tehlikedir. Az veya çok ama her zaman.
— İnsan insanın kurdudur, denmiştir zaten, dedim.
— Evet, diyerek yüksek sesle tekrarladı sözü. Çok yerinde Emin, tam zamanında anımsattın, teşekkür ederim. O güdünün kökenini çok duru olarak ifade eder bu söz.
Birden aklıma geldi.
— Sunumdaki hata ne Anitta’ya ne de konuya özgü o zaman. Öyle mi?
— Elbette öyle Emin. Bilim eğitimi almamış herkes genelde o türden hataları yapmaktan kaçınamaz. Bilim eğitimi almış olanların bir kısmı da ister istemez yapar aynı hatayı. İnsan evrensel olmaya çalışırken bile kendi merkezinden çıkamaz çünkü, geçmişini aşamaz. Sonuçta dar bakmaktan kurtulamaz.
— Ama insanın uygarlık yolunda yürüdüğünü de kabul ediyorsunuz.
— Kesinlikle. Ama tarihin savaşla, zulümle, ölümle ve senin iki saat önce anlattığından bin kere beter sürüyle felaketle dolu olduğunu da biliyoruz. Esaslı nedeni fıtratı. Özünde ilkel bir yaratık olmasa insan başka bir insanın kalbini nasıl çiğ çiğ yer azizim.
Kalbi intikam için çiğ çiğ yemek masallarda geçerdi, cadıların işiydi ama gerçek olduğunu bir kez bile düşünmüş değildim.
— O kadar barbarlık masallarda, dememe kalmadı.
— Keşke öyle olsa. Portekiz prensinin hikâyesi meşhurdur. Babası oğlunun sevdiği kadını bir muhafıza öldürtür. Babası ölüp de prens başa geçince o muhafızın kalbini yer. Timur döneminde düşmanın kalbini çiğ yemek normaldi. Timur’un torunu Halil Sultan için de benzer bir hikâye var.
Uhud Savaşı’nda Hazreti Hamza’nın ciğerini çiğ çiğ yiyen adamın adını hatırlamaya çalışıyordum.
— Bruno diri diri yakıldı, hatırlayın, dedi Anitta. Doğrudur, yığınla kanlı vahşet var geçmişimizde.
Bir sessizlik oldu. Sunumdan epey uzaklaşmıştık. Eco şarabını yudumlarken söze girdim.
— Fıtratla vahşet ilişkisi bir gerçek. Yine de İrlanda’daki kıtlık yıllarca sürüyor, her yıl binlerce insan ölüyor. İntikamlık bir mesele de yok. Bu hunharlıkta yönetimin ağır kusuru ve belki de planı etkili. Kişilerden de baksanız, sistemden de baksanız, o zulüm için varacağınız sonuç bu değil mi?
— Evet, baktığınız yerden öyle göründüğü doğru. İrlanda açlığı büyük bir felaketti. Ve büyük felaketler gücün nasıl bencil, ne denli acımasız olduğunu açıkça gösterir. Sorumluluk temelde İngiliz yönetiminin, dedi Anitta sunumda. Buna karşı çıkan da olmadı. Yanlış hatırlamıyorum değil mi Anitta?
— Doğru, gerçekten de olmadı.
— Başka bir şeyi başka bir perspektif için şimdi hatırlatmaya çalışıyorum: İnsanlık tarihi zulümle, zorbalıkla doludur. Gücü olup da onu despotça kullanmayan neredeyse yoktur. Zulüm ettiğini fark edemeden kendinden olana bile zulmeder muktedir. Çetmelere bence de takılmayalım, Engizisyon’u anımsayın yeter.
— Bugün de aynen öyle değil mi? Güya uygar bir dünya, dedim.
— Evet, bugün de öyle ama aynen veya aynı derecede değil bence.
— Demir yumruk hâlâ gerçek ama kadife eldivenli, derdik biz emperyalizm için.
— Benzetme güzel, o benzetme üstüne inşa edelim Emin. Bir yandan hukuk, bir yandan işkence. Bir yandan özgürlük fikri, bir yandan baskı, sürgün. Ve savaş. Sen demiştin değil mi? Siyah ve beyazdan ibaret değil. Ben de diyorum ki zorbalığın kökü çok derinlerde, çok eskilerde…
Bir ara konudan koptum. İçimde biri ince ince tırmalıyordu beni. Anitta ile yakınlarda yaptığımız fıtratla ilgili bir tartışmayı anımsatıp sormam için ısrar edip duruyordu. Sormadan edemedim.
— Mutlu aşk neden yok sizce? Sanki bu dediklerinizle cevabın bağlantısı var. Ne dersiniz?
— Bu soru şahane, teşekkürler. İlgisiz sayılmaz soru, üstelik şu basit düşünme yöntemini sizinle paylaşma fırsatı veriyor bana. Perspektifle de yakından ilgili.
— Düşünme yöntemi mi bakış biçimi mi?
— İkisi iç içe. Değil mi zaten Anitta, diye cevapladı Eco. Yöntem şu: “Neden yok acaba”, “neden yetersiz?” diye merak ettiğiniz her soyut kavramın yaşını bulmaya çalışın, sonra da insan soyunun yaşı ile kıyaslayın.
Dikkatle dinliyordum, keşke örnek de versin diyordum.
— Mesela aşk ya da aşka en benzer kavramı ifade eden ilk sözcüğe bakalım, öyle bir şeye ancak 4000 yıl önceki metinlerde rastlıyoruz. Bugünkü manadaki kavram ise sekiz asır kadar önce filizlenmiş. Üstelik sadece seçkinler arasında.
— Yani?
— Yani insan boyutlanmış ama ürettiği aşk kavramı daha cenin hâlinde. Mutlu aşk ise çok daha yeni bir kavram olmalı. Onu cinsellikle ne kadar sıkça harmanladığımızı da bir düşünsene.
Hayranlıkla bakıyordum ona, bu kez devam etsin diye sordum.
— Kavram doğduktan sonra rafine edilmesi ancak zamanla olur, uzun da bir zaman ister, diyorsunuz.
— Elbette Anitta. Güven ortamı da ister, uygun koşullar da ister. Ve de kavram yaşarsa tabii. Barış için, demokrasi için de öyle düşünün, onur için, merhamet için de.
Sunumda ettiği lafa getirecek sözü ve açıklayacağını sandım. “Hele merhameti bir keşfetsin insan soyu, o zaman görün gümbürtüyü,” demişti.
— Çoğu değer çok yeni, çoğu yüz yıllık, en eskisi birkaç yüz yıllık. Yani yolun daha başındayız. Ama tuhaftır, hep en mükemmel, en olgun hâlini isteriz, özleriz. Bütün umudumuz o özlem işte, o arızalar, şiddetli aykırılıklar.
— Yani bugünün değil, geçmiş çağların ötesinden de bakabilirsek, dedim.
— Yani perspektifi değiştirirsek, diye ekledi Anitta.
— Evet, belki o durumda daha gerçekçi bir şekilde görürüz. O değerlerin ya da kavramların mükemmel olmayan hâliyle de kıymetli olduğunu belki o zaman daha kabul ederiz.
Birden her yan daha sessiz geldi bana. Etrafıma baktım, tenhalaşmıştı lokanta.
Eco sakalını sıvazlarken sordu.
— Bütün bu yenilikler arasında en yeni olan aslında ne, biliyor musunuz?
Biraz düşündü, ardından:
— Bana öyle geliyor ki tavrımız. En yeni olan o. Var olan çelişkilerin, değerlerdeki boşlukların, en çok da şiddetin kanımıza bu denli dokunması… En yeni olan budur gibi geliyor bana.
— Peki, bu gelişmeyi neye borçluyuz?
— Son iki yüz yıla. İki dünya savaşının acısına belki de.
— Tam olarak ne değişti tavrımızda?
— Hâlâ sesler var, hâlâ zulüm kol geziyor, adaletsizlik diye sayarken elini kaldırarak durdu Anitta’yı. Hermsöscüğkö arasında olağandan uzun durarak konuştu bu kez.
— İşte bu itiraz Anitta, dedi. Orta Çağ’da çok küçük bir azınlık dışında adalet, zulüm gibi konularda rahatsızlık duymak diye bir şey yoktu. Doğanın yasası gibiydi.
Bu kez sormak benim aklıma geldi.
— İnsan hakları kavramı kaç yaşında acaba?
— Tam yerinde sordun Emin. Modern anlamına son birkaç yüz yılda kavuştuğunu söylemek yanlış olmaz, ki onların yaygınlaştığını söylemek de mümkün değil henüz.
— Ufuk açıcı bir perspektif gerçekten bu, dedim.
— Çoğaltmak gerekiyor perspektifleri, dedi ve sustu.
Daha ikinci düzeyi yeterince konuşmuş değildik. Sarışın bombanın gözeneklerinden yola çıkıp geldiğimiz noktaya bakınca… Hep sürecek bir yolculuk bu galiba, dedim.
— Yani nereden baktığımız çok önemli. Tarihten bakınca dünya çok da kötüye gitmiyor belki. Ne dersiniz?
Aylarca konuşsa dinleyebilirdim onu. Bir ara damarıma basmak ister gibi gözlüğünün üstünden baktı.
— Emin, konu buraya gelince söylemesem dürüstçe olmaz. Osmanlı da tarihin sütten çıkmış ak kaşığı değil. Sütün bile siyah olduğu o karanlık çağda ak kaşık bar mıdır diye sormak doğru olur. İngiltere de sütten çıkmış değildir. Roma da değildir. Çin de. Güç nerede yoğunlaşırsa suç da bencillik de orada büyür. Hep büyümüştür.
Çünkü çiğ süt emmiştir her insan. Çoğumuz hâlâ et yeriz. Kimimiz bifteğin kanlısını severiz.
— Böyle bakınca da eski zamanları o günün şartları ile değil günün idealleriyle yargılamış olduğumuzu fark ediyoruz.
— Tamamen doğru Anitta, bravo.
— Üstelik hukukta zaman aşımı diye bir kavram da var, üstünden uzun zaman geçince eylem suç da olsa yargılanamıyor. Tarihi yargılamak bu sebeple de adilce değil.
Anitta’nın çıkışına Eco alkışlayarak karşılık verdi:
— Bence de değil. Bugünün güneşinde dünün yağmuru altında ıslanmış çamaşırı kurutmaya kalkmak ne kadar akıllıca bir işse!
Anitta bir ara hafifçe öne eğildi.
— Hocam, sunumda “siyasetin merhameti” demiştiniz. Osmanlı yardım gemileri için de aynı şeyi söylüyorsunuz sanırım siz.
— Elbette öyle, dedi Eco gülerek. Böyle derken az önce sözünü ettiğin “tarihi çağdaş bakışla yargılama” günahını işlediğimi de görüyorum. Sunum sırasında siyasetin merhameti diyerek bunu ima etmekti amacım, sen sahnedeyken ben salonda şov yapmak istemediğim için o kadarını söylemekle yetindim.
— Ne demek istediniz tam olarak?
— Aslında sen de dedin ya, anahtar az önceki konuşmalarda… Her devletin merhameti çoğu zaman siyaset aracıdır, hepsi bir siyasi sonuç elde etmek için kullanır onu. Tıpkı ahlakı, hukuku, erdemi, hatta dini kullandığı gibi.
— Devletlerin dünyası çıkar dünyasıdır diyorsunuz. İnsanların dünyası da öyle değil mi peki?
— İşte ikinci düzeyi yakaladın. İnsan ve onun cemaati, milleti, devleti. Tek etken var: İkisi de son derece bencildir. Nedeni aynı.
Garsona bakıp kaldırdı elini, o gelmeden devam etti.
— Dağıtmayalım konuyu. Diyeceğim şu: Yardım merhametin değil örtük bir hesabın aracı da olabilir. Çoğu durumda geri planda bir hesap vardır. Bu illa da kötü niyet demek değildir. Ama hesapsız da değildir.
Osmanlı’nın ak sütte ak kaşık olmadığını iddia etmesi hoşuma gitmemişti. Anlayamıyordum. Kılını kıpırdatmayan onca dindaş, kardeş ülkede siyasetin merhametinden eser yoktu, buna karşılık merhamet siyaseti de övgüye değer bile değildi. O masada bunu söylememin faydası da gereği de yoktu. Adam söze günahkâr olduğunu itiraf ederek başlamıştı zaten.
— Gerçek merhamet, gücün kendini askıya alabildiği yerde başlar ki çok nadirdir, diye devam etti. O yüzden merhameti büyüteçle aramak gerekir, teleskopla görmek pek mümkün değil.
Garson bir şişe şarap daha getirdi. Eco ona teşekkür edip bana döndü.
— Evet Emin, dedi. Hata fabrika ayarlarında.
Anitta kıvrımlı bakışıyla baktı bana.
— Suç yine Tanrı’da baksana, diye fısıldadı.
O bol yıldızlı gecenin ahmak ıslatan yağmuru altında Paris’te yaptığımız tartışmayı anımsattı bana. O geceyi uzun yıllar sonra Londra’da bir başka yağmur altında yazıklanarak hatırlayacaktım. Mutlu aşkın yokluğunu tanrıların bencilliğine bağlamıştı o gece.
Eco’yu dinlemekten, şaraptan, makarnadan aldığı keyif besbelli gevşetmişti onu.
— Çıkardığım bir sonuç şu oldu, dedi. Kişileri değil, koşulları, o koşulların yarattığı düzeni, o düzenin merkezindeki gücü görmek gerek. Kapı deliğinden bakar gibi daracık bir çerçeve kurmak yerine bütünsel bakmaya çalışmak gerek. Bunu diyorsun.
Gene bana yollama yapıyordu.
— Gayet güzel, diyerek karşılık verdi Eco. Ama biraz haksızlık yapmak pahasına tekrar söylemek isterim: Bir karaktere mikroskopla bakarak kusur ararken bir başkasına teleskopla bakıp alkış tutmamak gerek.
Anitta olgunlukla güldü.
— Aynı sunum başka bir perspektifle yapılsa… O zaman farklı sonuçlara varılırdı, dedi Eco. Eleştirinin özü bu, önemli bir farkındalık konusu işte.
O anda lokantada “Salma ya Salama” çalmaya başladı. Eco’nun gözleri bir kez daha parladı, Anitta ile ben birbirimize baktık, o minik İtalyan lokantasında yaşadığımız muhteşem akşamı birlikte hatırlamış olmalıydık. Yine benimle dans etmek isteyecek o anda diye çok tedirgin oldum.
Eco kurtardı beni.
— Her şeyi unutun, Dalida’yı dinleyin şimdi siz, dedi. Onun yaşadığından çok daha keyifli bir hayat sürdüğünüzü düşünerek aşkın ve şarabın tadını çıkarın. En önemlisi de birbirinizi paylaşmanın hazzını dolu dizgin yaşayın.
Şarkının sonunda başka bir havada bakıştık Anitta ile birbirimize. Yemekler bitti, tabaklar alındı. Fotoğraflanacak bir akşam sona eriyordu.
— Düşünmek ve duymak yani duyumsamak, dedi Eco. Hayat bu.
— Düşünmek düşünsel bir kurgu, aslolan hissetmek. Gerçek olan o, dedi Anitta.
Öğrenciliğimin çalkantılı günlerinde ağır abilerimizden birinin tekrarlayıp durduğu sözü andım ben de.
— Bilim, sanat… Bir de inanç. Üç kanatlı bir kuş insan.
Bana bakarak başını hafifçe eğdi, onaylar gibi konuştu:
— İnsan inanan bir hayvan. İnanç bana sanatın bir uygulama alanı gibi geliyor bazen. Yaratıcılık ister, hayal gücü ister, göz nuru, alınteri yani çaba ister… Bütün sanatların tepe tepe kullandığı geniş bir alanda onlarla at koşturur inançlar.
Kulaklarıma inanamadım, adam inancı dışlamıyordu hayatından.
Kafam karışmıştı, önüme bakarak düşünüyordum, omzuma dokundu.
— Ama ben en çok üç kanatlı kuşu sevdim Emin, dedi beni kutlar gibiydi. Biri olmasa ikisiyle uçar kuş. Belki yalpalar arada bir ama yine de uçar.
— Ama hangi menzile?
— Menzil neden gereksin ki kuşa? Her koşulda açar kanatlarını, bırakır akışa, balığın kendini denize bıraktığı gibi. Kanadı varsa uçar gökte, süzgeci varsa denizde yüzer. Neden menzil olsun ki derdi! Gideceği yere zaten ister istemez giderdi.
Anitta ile bir kez daha bakıştık. Benim de beynim yanmıştı.
— Şiir yazdığınızı bilmezdim, dedi Anitta.
— Ben de bilmezdim doğrusu. Siz söylediniz, ben göstergeye döktüm sadece.
— Metaforların gücü, diyordum ki garson geldi.
— Kanat varsa uçarsın, kahve varsa içersin, dedi Anitta ona.
Gencecik bir çocuktu, anlayamadı, boş boş bakındı.
Eco’nun az önceki şiirine nazire yapmıştı. Sonra bana baktı:
— Kırk bir yıl anısı kalsın diye kahve içerken birileri fotoğrafımızı da çeksin istersin sen şimdi, değil mi Emin?
Candan yürekten “evet” dedim. Dedim ama bizim kahvemiz yoktu öğrenci lokantasında.
3f. AGATHA TÜRK KAHVESİ SEVER MİYDİ?
Anitta ile köpüklü kahve muhabbetlerinin tiryakisi olmadan çok önce, daha otuzuma girmeden fark etmiştim: Bana ailemden kalan tek manalı miras ninemin el nakışlı kahve fincanıydı. O fincanı amcamın evinde unuttuğumu da çok seneler sonra aklıma geldi.
Paris’teki öğrenci lokantasında Eco ile yemek yediğimiz akşam konu kahveye gelince onlara ninemin fincanını, ardından bir fincan kahvenin kırk bir yıllık hatırı deyimini anlattım.
— Bir fincan kahve ile bile kırk yıllık bağ kurulurdu.
Anadolu’da efsane hâline gelmiş kahvenin hatırını her şeyden üstün tutan bir Osmanlı yeniçerisi ile Rum köylüsü arasındaki öyküyü de anlattım. İkisi de Üsküdar’da yaşayan Yusuf ile Setelyo yarım asır sonra başka bir coğrafyada her ikisi eskisinden tamamen başka konumda karşı karşıya geldiklerinde Üsküdar’daki bir fincan kahvenin hatırına sığınırlar.
İkisi de sevdi öyküyü.
—İyiliği unutmamak var,öyküde dedi Eco.
—Merhamet maraz doğurmuyor her zaman, onu da anlatıyor, kimi zaman iyilik olarak ziyadesiyle geri dönüyor bence, dedim.
Eco altta kalır mı? Osmanlı’da kahvenin iki yüz kırk yıllık serencamını özetledi. Birbiri ile çelişen şeyhülislam fetvalarını, kahveyle birlikte kahvehanelerin bir açılıp bir yasaklanmasını.
Anitta bir yazıda benzer şeylerin İran’da da yaşanmış olduğunu okumuştu.
— Çayı tatlandırmak için o zamanlar hurma kullanılırmış, diye anlattı. İngilizler ülkede şeker satmak isteyince mollalar, ne karşılığında bilinmez, çaya tatlandırıcı olarak hurma koymayı yasaklamışlar. Öylece şeker kullanmaya başlamış herkes. Bir zaman sonra yeni fetvalarla şeker kullanımı yasaklanmış, bir süre sonra tekrar serbest bırakılmış şeker. Her defasında icat edilen gerekçelerdeki yaratıcılık insana parmak ısırtacak cinstenmiş.
— Bu hikâyeyi yıllar önce okudum. Gizli bir İngiliz parmağından ve insanın menfaat hırsından söz ederler, dedi. Din adamı olmak hırstan kurtulmaya yetmiyor kimi zaman.
Şeytan durur mu? Şiir yerine bir tekerleme mırıldandı.
— Kuşun kanadı varsa uçacak. İngilizin şekeri varsa satacak. Kuş kuşluğunu, kış kışlığını, puşt puştluğunu yapacak. Her zaman ve daima.
Anitta bana döndü, özetleme gereği duymuş gibi sordu.
— Yani insanın vahşi doğası, çıkardılığı diyoruz bir kez daha, değil mi?
—Tanii ki öyle, dedim.
Lokantanın bizden uzak bir masasında hararetli kahkahalı bir söyleşi sürüyordu. Eco onlara bakarken Anitta sordu,
— Yemekler gelmeden önce başka perspektiften de yapılabilirdi bu sunum dediniz ya. Aklınıza başka hangi perspektifler geliyor?
— Düşünmem gerek diyerek kalktı masadan.
Pantolonunu göbeğine doğru çekerken güldü.
— Şimdi ihtiyaç molası, diyerek lavaboya doğru yürüdü.
— Müthiş bir adam bu, dedim. Ayaklı kütüphane gibi.
— Onu derste göreceksin. Sınıfı büyülüyor. Üç beş dakikada bir herkesi kahkahaya boğuyor.
— Sanat ve bilim bir arada olunca, dedim, daha lezzetli oluyor.
— Perspektif meselesini çok uzatmadı mı sence?
— Ama başka şeyleri de konuşuyoruz. Sıkıldın mı yoksa sen?
— Sıkılmak değil, derken sönük çıktı sesi, ama sanırım yoruldum.
Az sonra döndü Eco.
— Başka perspektifler diyorduk değil mi? Kural şudur, her durumda başlarken bakışınız belirler anlatınızı. Açlığı anlatmaya yardımla başlarsanız merhamet konuşulur mesela…
Mantıklı geldi.
— Eğer politik düzenden başlarsanız güç konuşulur. Toprak mülkiyeti ile başlarsanız güç meselesi ardından çatışma, uzlaşma gelir. Ve iyi biliriz: Güç konuşulunca kimsenin eli yüzü temiz kalmaz.
Buna da diyeceğimiz yoktu.
— Kutup yıldızının dünyaya bakışı ile başlatırsanız anlatıyı, varın siz söyleyin neyin konuşulacağını.
Kutup yıldızının gözünden nasıl bakabilirdi ki insan? Şaşırmıştık. Evet hayal edilebilirdi ama hiç düşünmemiştik.
— Kutup yıldızı çok uzak geldiyse bir Orta Çağ papazının ilahi dünyasından bakın şu İrlanda açlığına. İsterseniz o zamanlar yöresinde egemen olan bir derebeyinin dünyasından bakın.
— Ben sadece kendi dünyamdan bakabildim sanırım, deyince Eco çatalını tabağa bıraktı, kesti Anitta’nın sözünü.
— İşte meselenin özü burada. İnsan çoğu zaman kendi konumunu, kabullerini, maddi ya da duygusal çıkarlarını destekleyen hikâyeyi bulur, onu savunur. Öyle hikâyeler uydurur. Onları anlar, onları hatırlar, onları anlatır. Kimi zaman da sadece onların tek ve kesin gerçek olduğuna samimiyetle inanarak.
— Yani tarihe baktığımızı sanırken aslında tarihe bakıyor değiliz biz, kendi aynalarımıza bakıyor, görmek istediğimizi görüyoruz, diyorsunuz, öyle mi?
Eco bana dönerek gülümsedi.
— Ne yazık ki genelde öyle Emin. Tarih dediğimiz bugünkü yaralarımıza sanki bir sargı bezi… Rengini, deseni bize uyan, bize huzur ve güzellik veren türden. Hele efsanelerimiz, kahramanlık destanlarımız. Ama o bezin altındaki o derin ve büyük yara, insan soyunun güç iştahını besleyen ilkel acılarımız.
Güç iştahımızı körükleyen tarih, dedim kendi kendime.
Doğru ve kutsal diye bildiğimiz yığınla şeyi kökünden sarsacak kadar temelli ama çok da tatsız bir fikirdi bu. Sırtımdaki bıçak, ayağımdaki kurşun yarası, bitmeyen kavgalarımız, bizi yöneten yönlendiren büyüklerimizin öfkesi. Tümü üstün gelmek, yenmek iştahının eseri olabilir miydi?
Anitta’nın sorusu sessizliği bozdu.
— O zaman merhamet? O tamamen mi yalan?
— Yalan değil Anitta, dedi. Hele tamamen hiç değil.
Sesi yumuşamıştı.
— Merhamet korkunç hırslarla devinen devasa iktidar makinesinin içinde tek insani umut. Ama sistemin tepesindekilerin gözünden bakarsan merhamet bir zayıflık göstergesidir… Mesela birkaç aylık bir kuşatmadan sonra ele geçirdiği şehre giren muzaffer komutanın bakışını düşünün. Askerlerinde merhameti bir kusur, bir zayıflık belki de ihanet olarak görür.
— Belki de merhameti kıymetli kılan da zaten bu çelişki, dedim.
— Aynen öyle, diyerek onayladı Eco. Güce dayalı sistemlere rağmen var olması. Ama onu bir sistemmiş gibi anlayan kendini kandırmaya başlar.
Sustuk bir süre. Anitta bir bana bir ona baktı.
— Bu sonuca göre sunumda yardım konusunu açmamak olmazdı.
— Elbette olmazdı. Yardım hikâyesi değerli. Hem de çok. Gerçi konuya sadece o perspektiften bakılırsa zulmün sertliği azalır, etkili beylerin sorumluluğunu görünmez de kılabilir. Ama yardım, destek, dayanışma önemlidir.
— Yani mesele bir tarafı savunmak değil, asıl meseleyi arka plana itmekten kaçınmak, o arada bakışı genişletmek diyorsunuz.
— Bakışı genişletmek de diyorum, çok doğru.
— Doğru perspektifi bulmak zor iş, dedim. Düşündükçe bunu daha iyi görüyor insan.
— Sınırlarımızı göremememiz, açıkça ifade edip kabul etmememiz şimdilik bir çare bu, dedi Eco.
— İkinci bir çare var mı?
— Var, dedi. Resmin tümüne bakmadan çalışmak ama resmin sislenmesine yol açmadan. Bunun iyi bir yolu perspektifleri çoğaltmak. Aynı sonuca daima başka bir konumdan da bakmayı denemek… Bunu sanat becerir, yanıtlarından ziyade soruları ile elbette.
— Ben başka hangi konumdan bakabilirdim mesela? Umarım kutup yıldızından demezsiniz, diye sorunca Eco tatlı tatlı güldü.
— Sanırım o hiç aldırmaz buradaki felakete. Ama mesela o dönemde yaşamış soylu bir İngiliz sosyalistinin, belki Marx’ın, belki Çinli bir bilgenin ya da bir Osmanlı kasabasındaki mollanın gözünden de bakılabilir.
Gözlerini devirdi Anitta.
— Tamam, bunlar uçuk geliyor size. O zaman Misailidis’in dünyasından bakmaya ne dersiniz?
— Bak bu fikri sevdim, dedi Anitta.
O ismi duymak ilk kez hoş geldi, hatta heyecan verdi bana.
— Çok güzel olurdu doğrusu, dedim.
— Bence de öyle. Ara konumlar farklı açılar, farklı açılar yeni renkler yaratır çünkü. Mesele gerçeğe ulaşmak.
Dünyayı en azından fikir dünyasını bir çiçek bahçesi gibi görüyor olmalıydı Eco. Ama bu gerçeklikten çok uzaktı…
— Ama mesele gerçeğe ulaşmaksa, dediğimde kesti sözümü.
— Gerçeğe ulaşmak bir aptallar istilasında ezbere boğulmuş şu dünyada artık ne kadar mümkün, pek bilemem. Yine de o istilanın kuru gürültüsüne karşı tek çare perspektifleri çoğaltmak, derim.
Yeniden şiirsel söyleme döndü.
— Gerçek zihnimize sızan anlık ve yakıcı bir mum ışığı gibi güçlükle fark edilir, her zaman ilk bakışta acı yaratır, derken garsona işaret ederek hesabı istedi.
‘Hele hayal ile gerçek arasındaki çizgi büsbütün görünmez hâle gelmişken,’ diyecektim.
— Yaz deftere dostum, diye bağırdı Eco garsona.
O kalkınca biz de kalktık. Çıkarken sordum ona. Aptallar istilası derken kimlerden söz ediyordu?
— Dil evreni üç yüz sözcükten, ihtiyaçları etli ekmekle eti ete dürmekten ibaret yığınları düşün. Onlardan birinin sesi Nobel ödüllü beyinlerden daha fazla çıkıyorsa gürültüyü hayal etsene.
— Cehaletin taçlandırılmasından çıkan gürültü diyorsunuz, dedim.
— Aptalların istilası altında bir dünya diyorum ben. Hiç akıl kalır mı öyle bir dünyada?
İlk kez kızgın geldi sesi bana. Teşekkür ederek elini sıkarken değişik bir konu olsun diye sordum: İstanbul’u onunla ve Anitta ile gezmek muhteşem bir deneyim olurdu. Bizimle birlikte bir hafta İstanbul’da olmak karşılığında bizden ne isterdi acaba?
Önce “sadece dostluğunuz” diyerek geçiştirmeye çalıştı.
— Muhteşem olurdu azizim, dedi Anitta üsteleyince. Zaman yaratsak da yapsak keşke, dedi, bir an düşündü. Yazmaktan yaşayamaz olduk.
— Bizden ne istersiniz o güzellik karşılığında, diye sorduğumda iki elini yana açarak çaresizce baktı.
— Önümüzdeki altı ayın her gününü kırk sekiz saate çıkarın, başka bir şey istemem. Bütün masraflar da benden olur o zaman. İyi mi?
— O kadar imkânsız olmamalı, dedi Anitta. Çok istersek buluruz bir yol.
— Buna her zaman inanmışımdır ben, dedi Eco.
Umutlandım.
— Orada nereleri gezeriz, hayal etmekle başlayalım o zaman.
Sohbet öyle hızlı akıyordu ki daha caddeye bile çıkmış değildik. Eco saymaya Yerebatan Sarayı dehlizlerinden başladı. Ayasofya’yı, Topkapı Sarayı Harem Dairesini, Kapalı Çarşı’yı, Kumkapı’nın balıkçı meyhanelerini andı. Çiçek Pasajı’ndan Beyoğlu’na, oradan Pera Palas otelindeki Agatha Christie’nin yetmiş yıldır müze olarak korunan 411 nolu odasına geçti. Adalardaki yalılardan, Osmanlı paşalarından kalma Boğaz’daki birkaç yalıyı da saydı.
— En çok da Konya’da dervişlerin dansını görmek isterim, derken
bir kez daha parladı.
— Anitta’nın hatırına Kula’ya gidip Misailidis soyunun izlerini arasak ne güzel olurdu, dediğinde ben güldüm.
— Gidelim lütfen, mutlaka gidelim, dedi Anitta.
O sırada Pera Palas ve 411 nolu odadaydım ben. Soran Anitta oldu.
— Orada odası varsa sık sık gitmiş olmalı İstanbul’a Agatha Christie? Nedenini de biliyor musunuz?
Uzaklara bakarken yorulmuş gibi içini çekerek:
— Sunum eleştirisinden nerelere geldik, bakar mısınız? Agatha’nın Pera hikâyesi anlatmaya değer. Bir yerlere oturalım bari. Kahveleri Emin ısmarlar artık, dedi.
— Türk kahvesi bulursak memnuniyetle, dedim. İtalyan olursa siz ısmarlarsınız?
— Agatha da köpüklü Türk kahvesi severdi belki, dedim.
O sıralar ‘köpüklü kahve,’ benimle Anita arasında, yıllar sonra taşıdığı sıcak anlamdan yoksundu benim için.
— Bence o da çok severdi, dedi Eco bir kez daha oyunbaz havada, Boğaz’ın sakin sularına bakarak Misbah Bey’le içtiği kahveleri ölene kadar unutmamıştır.
Sonra da bana bakarak yeni yetme bir çocuk gibi meydan okudu.
— Kaçacağın deliğe kadar kovalayacağım seni Emin. Türk kahvesi yapan küçük bir yer var yakınlarda, derken hızla caddeye yürüdü.
Biz de yanında.
3G. BOĞAZDAKİ KAHVENİN SIRRI
Sorbonne’un çevresindeki öğrenci lokantalarından birinden çıkmış, teşekkür ederek vedalaşıyorduk onunla. Şakalar, sorular derken sohbet birden Agatha’nın Pera Palas macerasına kaydı.
— Anlatılmaya değer bir hikâyedir, dedi Eco. Bir yere oturup kahve içelim, size anlatayım.
Yine şaka yollu bir şartı vardı: Kahveleri ben ısmarlayacaktım.
— Türk kahvesi olacak o zaman, diye karşılık verdim.
Tereddütsüz kabul etti. Onun bildiği mekâna gitmek üzere bir taksiye atladık.
Anitta arkada, yanımdaydı. Omzu yine omzuma değiyordu ve o temasın o kadarı bile hoşuma gidiyordu. Eco ön koltuktan bize döndü.
— Evet, gerçektir. İstanbul’a defalarca gitmiş. Her defasında Pera Palas’ın 411 numaralı odasında kalmış, diye başladığında şoför dönüp dikkatle baktı ona.
Simsiyah ve kıvırcık saçlı, esmer bir gençti. Sağ kulağında küpe vardı. Birden daha ilgiyle bakarak:
— İyi akşamlar efendim, diyerek selamladı.
Eco karşılık verip hatırını sordu, oğlan gülümseyerek teşekkür etti ve Eco anlatırken o da dikkatle dinlemeye başladı.
— Onun İstanbul’a ilk gidişi sanırım 1926 yılında. Doğu Ekspresi’nde Cinayet romanını da orada yazmış.
Şoför atıldı hemen.
— Oooh, Agatha Christie’den mi bahsediyorsunuz Bay Eco? Nefes keser o roman. Polisiye ile ilgilendiğinizi bilmezdim efendim.
Eco bir an şaşırdı, sonra gülümsedi.
— Ben de çok severim o romanı. Entrikası çok farklı, çok ustaca.
Şoför İtalyanca karşılık verdi, gideceğimiz yere varıncaya kadar ana dillerinde kırk yıllık dost gibi arada bir coşkulu kahkahalar atarak konuştular. Anitta kulağıma eğildi:
— Öğrenciymiş. İngiliz edebiyatı okuyormuş.
Taksiden indik. Çok üsteledim ama para almadı oğlan. Torpido gözünden bir kitap çıkarıp Eco’ya uzattı.
— Bir imza yeter bana, dedi. Şu koltukta sizin oturduğunuzu imzanızla beraber çok iyi satarım ben.
Oğlanın sevinci yüzünden okunuyordu. Eco kitabı imzalarken “olacak şey değil” der gibi başını iki yana salladı.
— Bir gün Dickens’ın kitabını imzalayacağım hiç aklıma gelmezdi, dedi.
Hayıflandığını sandım bir an.
— Söz veriyorum Bay Eco, dedi oğlan, yemin eder gibi. Yarından itibaren yanımda Yorum ve Aşırı Yorum’unuzu hep taşıyacağım. Bir gün yine rastlarsanız onu da imzalatırım, kafanıza takmayın.
— Asıl sen kafanı takma, diyerek sırtını sıvazladı. Kitabı al, okula gel, ben imzalarım. Birlikte kahve de içeriz.
— Sorbonne’a İletişim Fakültesi’ne, dedi Anitta.
Çok candan bir oğlandı. El sallayarak uğurladık onu, selvi ağaçları arasında sıkışmış dar ve loş bir sokaktan geçtik. Sokağın sonunda derme çatma bir kulübe çıktı karşımıza, önünde kısa ayaklı masalarla hasır oturaklı kürsüler vardı.
Bizi pos bıyıklı, pehlivan yapılı bir garson karşıladı kapıda. Üzerinde işlemeli bir setre, altında kırk düğmeli mor ipekten bir yelek vardı. Beline şaldan bir kuşak dolamıştı. Ayağındaki İspanyol paça pantolonun üzerine lacivert bir yeldirme düşüyordu. Beni en çok etkileyen ise geçmişimde yaşadığım sürüyle tartışmayı anımsattığı için başındaki vişne çürüğü fes oldu. Ocaktaki kömür ateşinden tüten dumanla taze çekilmiş kahve kokusu unutturdu eski günleri.
— Türk kahvesinin hası kömür ateşinde pişer. Harsız kömür ateşinde ağır ağır kaynayan kahvenin köpüğü zaten bol olur, dedim, garson onayladı.
Dışarıya çıktık. Nar ağacının altındaki hasırlı kürsülere oturduk, hepimiz sade ve bol köpüklü istedik kahvemizi. Garson bizim siparişlerimizi alırken Eco gözlerini ayırmadan giysilerine baktı garsonun.
Aklından geçenleri düşünmeye çalıştım. Şimdi “bunların her biri birer gösterge” diye başlasa, her birinin gelmişini geçmişini anlatmaya kalksa Agatha’nın aşk hikâyesi kaynardı arada. Bir tek fesin serencamı bile saatler alırdı, diye düşünüyordum.
— Bakın, dedi, mesela şu vişne çürüğü fes… Müthiş bir gösterge. Hem de değişik, hatta çelişik anlamlarla yüklü, katmanlı bir gösterge.
— Ne demek istediğinizi anlamadım.
— Kimlik belirtir, aidiyet gösterir, zevki de ifade eder Anitta. En önemlisi de… insanlar başındaki şeyi değiştirdiğinde zihniyetini de değiştirdiğini sanırdı eskiden. Oysa fes çıkarıp şapka giymekle değişen nedir ki? Biçimle içerik birbirine karışır çoğu kez.
Eco bir an durdu, hafifçe gülümsedi. Onun da aklı Agatha’nın aşkında olmalıydı ki:
— Biz Agatha’nın hikâyesine dönelim en iyisi.
İkimiz bir ağızdan “Bence de,” dedik, o da devam etti.
— İzleyen yıllarda Agatha İstanbul’a sık sık gitmiş, her defasında Pera Palas’ın 411 numaralı odasında kalmış. Rivayetlere göre bu gidişlerin asıl sebebi Misbah Bey’di. Pera Palas’ın yanı sıra Boğaz’da muhteşem bir yalının sahibi olan bu adam, o zamanların en nüktedan ve yakışıklı simalarından biriymiş.
— Aşk meselesine gelelim artık, dedi Anitta.
— Yazarın o meşhur on bir günlük kayboluşunda Misbah Bey’in yalısında onunla kaldığı da ileri sürülmüştür hep. Bu rivayet İngiltere’de bazı soylu çevrelerde yıllardan beri fısıltıyla anlatılır.
Gerçekten inanmak zordu, olmayacak şey de değildi.
— Muhtemelen bu rivayetler size de uydurma gelecektir, dedi Eco. Ancak hikâyeyi destekleyen gerçekler de var. Bir dedektif gibi bakarsanız, onları göz ardı etmeniz mümkün değil.
— Hangi gerçekler?
— Geçmişe yeni verilerle, başka bir perspektifle bakınca, dediği anda Anitta ile bakıştık.
O devam etti.
— Yıllar öncesinde, kocasının kendisini sekreteriyle aldattığını ve boşanmak istediğini öğrendiği gece Agatha evi terk eder, otomobiline atlar ve tam on bir gün ortadan kaybolur. Hiçbir yerde bulamazlar onu. Otomobili bir göl kenarındaki ağaca çarpmış olarak bulurlar. Aracın bagajındaki bavullardan biri açılmış, eşyalar etrafa saçılmıştır. Hırsızlık ve hatta cinayet dedikoduları yayılır.
— Nerede, nasıl bulurlar onu sonunda?
Anitta gibi ben de merak içindeydim.
— Öldürüldüğünü sananlar çoktur o sıralar. Ancak on bir gün sonra sapasağlam ortaya çıkar. Londra yakınlarında bir küçük otelde kaldığını söyler. Kayıtlarda adı yoktur, ama kocasının sevgilisi Nancy adına kayıtlı bir odada kalmıştır.
— Nasıl açıklar onca zamanı?
— Çok ustaca, belki kurnazca sevgili Emin. Hafıza kaybı yaşadığını ileri sürer.
Anitta bir bana bir Eco’ya bakarak dinliyordu.
— Londra’daki kaybolma hikâyesi İstanbul’a yamanmış gibi geldi bana, dedi.
— İlk günlerde herkes öyle demiş, ama sonraki gelişmeler kuşkuya gölge düşürmüş. Yeni ipuçları ortaya çıkmış, başka ihtimaller daha sık konuşulur olmuş.
— İyi bir dedektiflik hikâyesi, dedim. Bana kurgu gibi geldi, ama onun gibi bir yazara çok uygun.
— Kurgu ya da gerçek, Anadolu’dan eski eser kaçakçılığı da çok konuşulmuş sonraları, dedi Eco.
Topraklarımızdan çalınmış binlerce parça eski eserle müze kurulduğunu biliriz, demek üzereyken Anitta sordu.
— Kaybolma bir aşk hikâyesi ile mi ilgili peki?
— Evet, Pera Palas ve Agatha Christie efsanelerinin en sıcak versiyonu bu. Misbah Muhayyeş Bey ile Agatha Christie arasında romantik bir ilişki. Bir aşk hikâyesi… Agatha’nın hafızasını yitirdiği on bir günün de o sırla bağlantılı olduğuna inananlar da az değildir.
— Gerçeklere gelirsek, dedi Anitta.
— Misbah Bey Beyrutlu. Mustafa Kemal onu Suriye cephesinde tanımış. Kayıtlarda tüccar diye geçer. Cumhuriyet’ten sonra İstanbul’a göçmüş, Pera Palas’ı kiralayıp işletmeye başlamış, eski bir Osmanlı paşasının Boğaz’daki yalısını, ardından da o muhteşem oteli satın almış.
Burma bıyıklı, sinek kaydı traşlı genç bir garson elinde kahve tepsisiyle masamıza yaklaşınca sustu Eco. Bize iyi akşamlar dileyip kahvelerimizi masamıza koyarken üçümüz de onun giysilerine bakıyorduk. Başında vişne çürüğü bir fes, sırtında işlemeli çuha setre ve mor ipekten yelek. Belinde şaldan kuşak, altında ketenden bol paça İspanyol pantolon, ayağında ise lacivert yeldirme.
Eco’nun bakışları garsonun üstündeki giysilerde kaldı. Hafızasına kazımak ister gibi bakıyordu. Aklından o sırada geçenleri düşünmeye çalıştım.
Şimdi “bunların her biri birer gösterge” diye başlasa, her birinin gelmişini geçmişini anlatmaya kalksa Agatha’nın aşk hikâyesi kaynardı arada. Bir tek fesin serencamı bile saatler alırdı. Sarıktan kavuktan, kalpaktan, serpuştan, külahtan sonra şapka devrimi ile gelen şapka dönemi.. Şapka giymemek için yurdunu yuvasını terk terk ederek başka ülkelere göçen molalar.
Econun da aklı Agatha’nın Pera aşkında olmalıydı ki bunlardan söz etmedi.
— Tarihin, diye başladı, sonra durdu, epey düşündü ve her ne diyecekse yuttu lafını, biz hikayemize dönelim dedi.
Anittanın aklı İstanbulda kalmıştı,
— İstanbul’a gidersek odayı görmek isterim. Umarım yalıyı da gezeriz, belki bir de aşk romanı yazarsınız orada, olmaz mı?
— Bence güzel fikir, dedi, Eco. Aşk romanı yazmayı hiç istemedim. Belki bana göre değil. Yine de o yalıda yazacak olsam, mekan tabii ki İstanbul, meşhur Boğaz olurdu. Kesinlikle Fatih döneminde geçerdi olaylar.
—Dinlemek bile heyecan veriyor, dedim. Yazmalısınız.
—Aşkı yücelterek yazamazdım sanırım. Onum yerine bir Tapınak Fahişesi ile zamanın şeyhini ya da bir Papa adayının çirkin rekabetini anlatırdım. Belki birkaç kralı alır getirirdim orta çağdan. Belki sarayı, haremi, iç oğlanları da katardım işin içine. O da başka bir çıfıt çarşısı olurdu, diyerek uzun uzun gülünce Anitta da katıldı ona.
— O kadar müstehcen olursa, mahkeme kararı ile toplatılırdı kitap bizim orada, sonra da ancak mor poşette satılırdı, diye kıkırdadı şeytan.
— Neyse, bunlar da gerçeği çarpıtarak yeni gerçekleri söylemeye çalışan kurgular işte, diyerek noktaladı meseleyi Eco.
Anitta hikâyeden hiç kopmamıştı.
— Aklımdaki soru şu, dedi Anitta. Gerçekten oteldeki odasını bırakıp Misbah Bey’in yalısında kalmış mı Agatha?
—Hemen herkes yalıda birkaç gün kaldı, diyor. Elde fotoğraf bile var, ama kanıt değeri çok tartışmalı bence.
Kafası karışmış gibi baktı Anitta, sonra da katili bulmaya götürecek bilgileri isteyen dedektif ciddiyetiyle sordu.
— Gerçek olan ne peki? Kanıtlı ispatlı olan ne var elimizde?
— Sadece şu kadarı. Agatha öldükten sonra meşhur bir film şirketi onun kayıp on bir günü ile ilgili bir film yapmak istedi. Elde somut bir şey olmayınca ne yaptılar dersin?
Çaresizlik, dedim kendi kendime. Filmi illa yapacaklarsa, tek yolları her,elçi bir şekilde hayal etmek, diye düşünüyordum ki Eco kendi sorusunu yanıtladı.
— Hollywood’un meşhur medyumuna başvurdular.
— İşte şimdi en soluk kesici yerine geldik hikâyenin, dedi Anitta.
— Meşhur medyum Tamara Rand Amerika’da bir düzine kadar film yıldızına resmen danışmanlık yapıyormuş. Adına klinik dediği bir işyeri de varmış. Ruh çağırma, hipnotizma, telepati, geçmişi geleceği görme ve okuma gibi sürüyle becerisi ile ünlüymüş.
— Burada olsaydı da kahve falımıza baksaydı keşke, diyerek fincanımı kapatınca Eco biraz da şaşırarak sordu:
— İnanır mısın sen fala Emin?
—Fala inanma, falsız kalma derlerdi bizde. İnanamasam da sohbeti hoştur, dedim.
— İnanmak elbette ayrı mesele de, Tamara ne anlatırdı bu fincandaki kahve telvesine bakarak? Onu merak ediyorum doğrusu, dedi Anitta.
O da fincanını kapatırken Eco fala inanıp inanmadığımı yeniden sorunca cevap verdim.
— Duyularımızın beşten ibaret olmadığını biliyorum ben. Belki bir süreliğine inanırdım ona. Çocukluğumdan kalma bir şey sanırım.
—Nasıl bir şey?
— Komşular kahveleriyle gelir, fal baktırırlardı nineme, uzun uzun falı konuşurlardı. Sıkça söyledikleri bir tekerleme vardı.
Gönül ne kahve ister ne kahvehane
Gönül sohbet ister kahve bahane
Onlar da sohbet isterdi, kahve de fal da bahaneydi.
Onaylar gibi salladı başını.
— Gelelim Tamara’ya, aşk hikâyesinin sırrını çözdü mü peki?
— Bir bakıma evet. Bir veya birkaç ruh çağırma seansı yapmış. Agatha ona kayıp günlerin hikâyesini yazdığını söylemiş.
— Yırtıp yakmış olmasın, sakın, dedi Anitta.
— Ve yeni bir düğüm: Misbah Bey’in yalısındaki kasadaymış yazı, kasanın anahtarını 411 numaralı odanın döşemesinin altına sakladığını da söylemiş Agatha.
— Yok artık, dedi Anitta.
Saf bir çocuk hayreti vardı yüzünde. Duyduğu merak adeta ele geçirmişti onu. Sonraki yıllarda da aynı esrik hâli zaman zaman görecektim.
Eco gözlüğünü çıkarıp gözlerini ovarken:
— Şimdi sıkı durun, dedi. Ne denli zorlansan görmezden gelemeyeceğin somut bir gerçek şu: Tamara bu bilgilerle gelince, basın, film ekibi ve televizyoncular uydu aracılığıyla canlı televizyon yayınında o meşhur odaya gidip anahtarı aramışlar. Tamara’nın tarif ettiği yerde, sanırım döşemenin altında paslı bir anahtar bulmuşlar.
— Siz canlı izlediniz mi yayını?
— Hayır, ben izlemedim Anitta.
Ben de izlememiştim. Zaten Stockholm’de hocalığa başlayıncaya kadar televizyonum da olmamıştı hiç.
— Ben izlemedim ama o yayını tüm gazeteler yazdı, birkaç gün gündem oldu İtalya’da.
— Kasayı açınca?
— Açamadılar kasayı Anitta. Otelin yeni sahibi çok yüksek bir bedel istemiş, pazarlıkları uzun sürmüş, anlaşamamışlar. Bu konu epeyce yazıldı çizildi, dedi.
— İstanbul’a gidelim birlikte, lütfen, diye mırıldandı. Kim bilir daha neler vardır oralarda!
— Eco hepsini bilir, dedim.
O sırtımı sıvazlarken “abartma” diye fısıldadı kulağıma.
— Artık gideyim, çok geç oldu, dedi.
— Bir ara uğrayın bana. Zamanı belirleyelim, er ya da geç mutlaka yapalım şu İstanbul gezisini.
— Tamam, dedi Anitta.
Anitta sarılıp yanağından öptü onu.
Biz arkasından bakıyorduk, o döndü, el sallarken bağırdı.
— O filmi yalıda birlikte orada izleriz artık…
Birbirimize baktık, gülmeye başladık.
Hava iyice kararmıştı. Paris’in yaz akşamlarına özgü tenhalığı üzerimize sükunet olup çökmüştü. Yol kenarındaki alçak duvarın dibine dizilmiş çalıların üzerinden geçiyorduk.
— Seni çocuk parkına götürüyorum, dedi Anitta.
— Sorsan ilk tercihim olurdu, dedim.
Heyecanlandım. Stockholm’den geldiğim gün gitmiştik; çocukları anneleriyle oyunlar oynarken görmek bir çiçeği açarken görmek gibiydi. Hele o sarışın çocuğun anne kucağına koşarken kıkırdayarak gülüşü. Sevinçle masumiyetin en saf hali. O görüntü o dar zamanda soluk aldırmıştı bana.
— Biliyordum orayı yeniden görmek istediğini, dün önerdin, dedi.
Bu kez ben girsem koluna, diye geçti içimden. Yapamadım. Parkın girişindeki topraklı yola saptık, ayakkabılarımızın altındaki o sertleşmiş toprak ve ezik dal parçaları, parkın o günkü cıvıltısından akşama kalan tek gerçekti.
— Çok özel bir gün oldu. Yığınla yeni şey öğrendim. Tatlı duygular yaşadım, çok etkilendim seni izlerken.
Gözlerinin içi gülüyordu.
— Senin orada olman her şeyi daha güzelleştirdi Emin. Sanki bir tek sana anlatıyordum. Neyi nasıl anlatsam, hep can kulağı ile dinliyordun.
İçim içime sığmıyordu. Ona yaşadığım coşkuyu ifade edecek bir kelime bile bulamıyordum. Zar zor:
— Sana nasıl hayranım, bilemezsin Anitta, diyebildim.
— Biliyorum canım, dedi.
— Nereden biliyorsun ki?
— Gözlerin söylüyor çünkü. Gözler yalan söylemez, bilirsin. Ayrıca seni anlamam için illa söylemen de gerekmiyor.
Keşke sahnede onun fotoğrafını çekseydim diye düşündüm, bunu ona söyledim.
—Beraber çektirseydik, diyerek tekrar koluma girince ne diyeceğimi bilemedim.
—Sunumun şahaneydi, sürprizlerin ise her zamanki gibi mükemmel , dedim ve güldürdüm onu.
—Evet, hepsi güzel, hatta muhteşem, değil mi? Dün başka sürprizler, bir önceki gün bambaşka. Nasıl da gürül gürül akıyor hayat. Her gün başka bir yamaç ya da vadi.
Gerçekten de öyleydi.
— Bir de Eco ile yemek geldi üstüne, dedim. Kaymaklı ekmek kadayıfı gibi. Birikimi, rahatlığı, enerjisi, insanlığı, sadeliği. Karizmatik olmak böyle bir şey olsa gerek.
Akademik kariyerine devam etmesini diledim. “Yolun açık olsun,” dedim. Metroya girişinde durup bana döndüğünde yüzünde bir kırgınlık izi gördüm.
— Hocanın çok iyi niyetli, çok da dürüst olduğundan eminim ama perspektif meselesindeki eleştirisi bana aşırı geldi. Ayrıca günün değer yargılarıyla geçmişin suçlanmasının hata olduğunu sunumda ben de söylemiştim, hatırlıyorsun değil mi?
— Hatırlamaz mıyım hiç, dedim. O dengeyi ne kadar titizlikle kurduğunu gördüm ben.
–O bunu unutmuş gibiydi. Ondan söz etmesi bile gerekmezdi.
—Haklısın ama sanırım vurgulamak istedi.
—Olabilir, dedi. Ama aklımda en çok kalan, onun merhamet konusundaki müdahalesi. “Hele merhameti bir keşfetsin insan, o zaman görün siz gümbürtüyü” diye bağırdığında ne dedi aslında, anlamadım.
Aynı şeyi ben de sormak istemiş ancak fırsat bulamamıştım.
—Yarın gider sorarız istersen. Geziyi de konuşuruz. Ben de görmek isterim oraları.
Sunum da eleştirisi de bitmişti, ama konu henüz kapanmamıştı onun kafasında, gitmişti,
—Gider birlşkte keşfederiz, dedim, Tamam, dedim. Kaçta gideriz? Dört olur mu?
—Uyar, dedi, tam ayrılacakken Bengal’i, Churchill’i ve olayın İrlanda açlığı ile benzerliğini anlattı. İki olayda da yeterli gıda vardı. İkisinde de insanlar politik kararlarla öldü. 1845’in patatesi, 1943’ün savaş ekonomisi. İkisinde de ölen milyonlarca insanın tek suçu “öteki” olmaktı.
Öteki kavramı kaç yaşındaydı peki, diye geçti aklımdan. Sormadım.
— Churchill’ in tutumuna bakınca yüzyıl önceki Trevelyan’ı zemzemle veya başka bir kutsal suyla arınmış mı sayacağız şimdi?
Haklıydı ama bunun artık hiç önemi yoktu ki. Ama beyni sunuma takılıp kalmıştı.
— Bu kıyaslamayı da hatırlatacağım sevgili Eco’ya yarın, dedi Anitta.
—Bir perspektif hatası daha diyecektir, dedim, güldük.
Yorulmuş olmalıydı, sustuk be yürüdük, metro istasyonun önünde durduk, veda ederken sarıldığında soluğunu duydum.
Öylece kaldı, yüze kadar da saydı sanırım.
— İyi ki de varsın canım, dedi.
— Sen de sevgili Anitta, dedim.
4. AŞKIN KÖZÜ KÜLLENİNCE
Misallidies’i sorunca şeytanı kovaladığım sırada art arda çakan şimşek kitap dolaplarını aydınlatınca Anittalı günlerden dükkana, rafların arasına döndüm. Yönetmen ağzını bozmuştu. Sıkça onu hayal ettiğim için yakası açılmadık küfürler ediyordu hem Anittaya. Onun zorlaması ile ‘kitaplara iştahla bakarak’ dolaplar arasında epeyce dolaştıktan sonra fark ettim: Türkçe hiç kitap yoktu. “Yabancılar İçin Türkçe” adlı kasetli bir kitap vardı, o da Türkçe değildi.
Öyle derli toplu bir kitabı uzun yıllar önce Stockholm’de, Anitta için günlerce aramış bulamamıştım. İki ülkedeki iki adama aynı zamanda âşık olduğunu bana geldikten sonra keşfetmişti Anitta. Çarli onsuz yapamıyordu. O ise bensiz yaşayamayacağını sanıyordu. Her gece gözyaşları içinde uyanıyor, böyle şeyler söylüyordu. Aşk üçgeni denen o çıkmazdan nasıl kurtulacağını kimi zaman sabaha kadar konuşmak istiyordu. Karamanlıcaya tutku derecesinde hayran olduğundan Türkçeyi çat pat bilirdi. Ve o bunalımlı günlerinde “belki oyalar” diye Türkçe öğrenme sevdasına da kaptırmıştı kendini.
Aradan geçen onca zamandan sonra, ondan binlerce kilometre uzakta, adada o kitap elimdeydi. Bir kez daha sordum.
Bu kitabı karşıma çıkaran, bana o çileli günlerimi anımsatan kimdi acaba? Bu güzelim adadaki tatilimin daha ilk gününde beni alıp çocukluğumun o felaket günlerine götüren kimdi? Belfast’taki ikinci geceden beri başımın belası Çarli’yi burada da durup durup bana anımsatan kimdi? Her kimse, tutup bir de bu kitabı vermişti elime. Böylece hayatımın en kâbus dolu dönemini gözüme sokmak isteyen kimdi?
Bu kadar melunluk şeytanın işi olamazdı.
Bütün bunlar o gerzek yönetmenin işiydi, üstelik bu kadar pisliği, ona sorsan, güya başyapıt yaratmak aşkına yapardı. Bütün derdi beni yıldırıp kendine sıradan bir figüran yapmaktı. Ne benden ne Anitta’dan hoşlanır, aramızdaki sevgiyi manyaklık derecesinde kıskanırdı. O kitabı elime vermek onun şeytanca oyunlarından biriydi.
Ancak o kitap hayırlı bir işe de yaradı. Gök yeniden gürlerken kafamda bir şimşek çaktı; bu dükkân adanın yerlilerinden ziyade yabancılar içindi. Öyleyse bu kız da tıpkı Anitta gibi yurdum insanı değildi.
—Bingo diyerek bu keşfi alkışladı, on ikiden, diye bağırdı.
Bir kez daha baktım kıza. Duruşu da onunki gibi. Hem ince hem narin hem de dimdik.
—Hem narin hem dimdik. Öyle mi?
Lafa bodoslama girdiğinde sapla samanı hep karıştırırdı şeytan. Oyunbaz bir yanı vardı, kandırmaktan da eğlenmekten de çok zevk alırdı. Başıma filozof hatta zebani kesildiği, engizisyon yargıcı gibi sorguya çektiği de olurdu. Buna karşılık, vicdanı sızlayınca şımarık çocuklar gibi ağladığını da bilirim. Ama bana hiç pislik yapmak istemezdi, tersine her durumda kayırır, kimi zaman da uyarırdı beni. Bende olmayan kurnazlık onda dağlar kadardı.
Kıza narin dememe takılıp saçmalamıştı. Ona karşılık vermedim. Etrafımdaki dizi dişi kitaplar, içimdeki başka bir yarayı depreştirmişti çünkü. Kendi dilimdeki kitaplara ve İngilizce edebiyata olan hasretimi buruk bir acıyla bir kez daha hissettim. Anitta ve birlikte sevdalısı olduğumuz Dahl sayesinde yaptığım okumaları da artık yapmaz yapamaz olmuştum son yıllarda. Onunla kararlaştırdığımız beş yıllık görüşme orucu benimle İngiliz edebiyatı arasında da devasa bir mesafe yaratmıştı.
Geçen ay Londra’da otelin lobisinde Anitta’yı beklerken, İngilizce edebi eserlere olan açlığım kıskıvrak ele geçirmişti beni. Bir an önce bizim ünlü kitapçı Dillons’da olmak istiyordum. Orada kitaplar arasında kaybolmaktan başka hiçbir şey düşünemez olmuştum.
O günden geriye dönüp bakınca, görüyorum: Anitta ile beş yıllık oruçtan sonra ilk kez buluşmaya karar verdiğimiz andan itibaren beni Dillons heyecanı sarmıştı. Uçakta da, gece yatağa girdiğimde de, sabah kahvaltı yaparken de aklımda Dillons vardı. Lobiye geçtiğimde ise içimdeki heyecan laftan anlamaz, ele avuca sığmaz bir çocuğa geçmişti sanki. Sara nöbetine tutulmuş gibi Anitta ile Dillons’a ışınlanmak, oranın dördüncü katında Dahl ile birlikte olmaktı bütün derdi. Anitta’yı bekliyordum. Bir yandan da:
—Birazdan gelir bizimki, bir saate kalmaz, orada oluruz diyerek avutmaya çalışıyordum onu.
“Her büyük hayalin en yoğun anı, hayalin gerçeğe kavuşmaya yakın olduğu an” diyen her kimse, çok haklıymış diye düşünüyordum ki Anitta döner kapıdan lobiye girince hemen kalktım, ona doğru yürüdüm, sarıldık. Oturmak istemedi, elbette üstelemedim, aklım Dillonsdaydı, hemen çıktık. Caddeye doğru yürürken önerimi söyledim ona, duyması ile durması bir oldu. Kaşlarını çatıktı, boş gözlerle baktı. Beni duymadı, duysa da anlamadı sandım.
— Dillons, diye tekrarladım, öncelik orada olsun bugün. Ne dersin?
Dalgın gibiydi, biraz düşündü, içimdeki afacan oğlanı ‘belki bizim Ümitti o’ bir şekilde işitmiş olmalıydı, ‘iyi bir fikir’ dedi sonunda. Çok sevindim tabii.
Caddeye çıktığımızda ahmak ıslatan cinsinden bir yağmur başladı. Tam da böyle ince ince çiseleyen bir yağmur altında Paris’in ışıklı bulvarlarında yürüdüğümüz uzun yılların arındakş akşamımızı anımsadım. Her şey taptazeydi. Cıvıltılı bir Paris gecesine ilk kez akıyorduk. Yan yana el eleydik. İçimiz kıpır kıpırdı. Yağmura metelik verdiğimiz yoktu. Oysa aynı cinsten bir yağmur altında Dilllons için taksi beklerken o çok gergindi, bense son derece huzursuz.
—Orası Paris, burası Londra. Ayrıca ne sen eski sensin, ne de o eski Anitta azizim.
O arada şımarık oğlanla da uğraşmaktaydım, şeytanı duymazdan geldim. Anitta başını yerden kaldırmadan yanımda sessizce yürüyordu. Şeytana ‘neden böyle’ diye sormasam hemen havaya girip kafamı ütülemeyecekti: Zamanla ilişkiler aşınırmış, aşklar mesafelere daima dayanıksızolurmuş, aşk ateşi illa küllenirmiş. Uzun uzun anlattı.
—Bir sebep de, elma şekerinin hoyratça emilip ısırılması, dedi sonunda..
Onu dinlerken, hem afacana dur demekten, hem Anitta’nın yüzüne her dakika bakıp durmaktan resmen daral gelmişti bana. Önümüzden gelip geçen taksilerin ardından el sallamaktan fırsat bulduğumda sordum.
—Sadede gel. Yani sonuç olarak ne diyorsun azizim?
—Her şey olağan, dedi, pişkin pişkin. Bir zamanların sırılsıklam aşıkları, zamanla dikenli bir dostlukla yetinir, onun çorak tarlasında otlanırlar.
—Halt etmişsin sen, dedim. Bize olmaz öyle bir şey.
—Gerçeği gör de akıllı ol, ne Anitta’yı ne kendini yor, Emin, dedi.
Taksiler gelip geçiyor, boş olanlar da durmuyordu, içimdeki velet hala mızıldıyordu, Anitta desen.. ‘Ne kadınlar gördüm zaten yoktular,’ diyen şairi anımsattı, hücresinden çıkmış değildi hala.
—Duy beni Emin, diyordu şeytan o arada: O dayak yememiş, ergen oğlan da duysun. Elma şekerini öyle hunharca emip ısıra ısıra yiyip tüketince, o da şekerin çöpüyle oyalanacak. Her yerde her zaman kural bu.
Kimilerinin eşref saati, kimilerinin eşek saati olurdu. Bizimkinin ise bir de saçmalama saati vardı, öyle bir günde o saate denk gelmekse benim kara bahtımla kör talihimin bana işkencisi, diye geçirdim içimden.
—Bizde geçmez o kural, dedim. Biz dediğin, bize benzeriz. Paylaşımlarımız, anılarımız, düzinelerce albümümüzde birikmiş binlerce fotoğrafımız var bizim.
—Evet, doğru. Hepsine tanığım. On beş yılda çok güzel şeyler paylaştınız. Ama kötü zamanların fotoğrafı çekilmez ki Emin, o günleri unutursunuz. Onları da görmeyi denesene bir.
Evet, on yıl kadar önceydi, Çarli’nin yüzünden, üç ayda bitirmiştik birlikteliğimizi, o acılı ayrılıktan sonraki birkaç hafta ne konuştuk ne buluştuk. O kadar. Sonrasında yeniden be gayet düzenli olarak konuşmaya tekrar, yılda iki bazen üç kez görüşmeyi de sürdürdük.
—Evet, görünüşte hep coşkulu, hep haz dolu buluşmalardı. Bu da doğru. Tanık istersen seslenmen bile gerekmez, ben burada, şah damarından da yakındayım sana, diyerek güldü.
O hince gülüşün hiç yabancısı değildim.
—Sen görmemekte de göstermemekte de ustasındır Emin, Oysa ufak ama ciddi bir kusur hep gölgelerdi buluşmalarınızı.
—Hangi kusurmuş o?
—İki buluşma arasındaki zamanın ve mesafenin üstünüzde biriktirdiği ağırlık. Köz üstünde biriken küller gibi. Bir çırpıda silkip atmak isterdiniz o ağırlığı. Her gün aynı yatakta uyandığınız günleri hayal ettiğiniz de olurdu, değil mi?
—O günleri hayal etmek neden ciddi bir kusur olsun ki?
—Güzel hatırın için ciddi değil, hafif kusur diyelim, hatta onu kusurdan saymayalım. O günlere dönmeyi için için arzu etmenize ne diyelim peki? Ya o arzunun yetim ve öksüz kalmak gibi umutsuz olmasına ne demeli?
Birkaç taksi daha durmadan geçti, otobüs de gelmiyordu. Anitta’ya baktım. Durağın öbür tarafında el ediyordu taksilere.
—Ne dersen de senin bildiğin o eski sevgililerden değiliz biz canım, dedim şeytana.
Böyle demekle yine istemeden deşmiş oldum onu. O da beni iğneleme cesareti buldu,
—Doğru, siz çok farklıydınız, bilmez miyim? İçinizi kemiren onca güveyi ağzınıza bile almayacak kadar farklı, aynı zamanda da son derecede şeffaf. Öyle mi canım? İnkar etme. O duygu hep içindeydi, hiç belli etmedin. Laf aramızda, o da öyle yaptı.
—Makul ol, dedim. Gelişi güzel konuşmak yoktur bizde. Biz öyle terbiye gördük. güzel konuşmak yoktur bizde. Pekâlâ biliyorsun, benim için söylememek ne ayıptır ne kusur.
—Biliyorum. Ama ağzınıza bile almadığınız o arzu hanginizde nasıl patladı, farkında mısın sen?
—Ben çok hissetmedim o arzuyu. Çünkü, özlem duyacağım arzuları besleyecek kadar aptal olmamak gerektiğini çok erken yaşta öğrendim ben.
—Böyle dersin hep. Genelde de doğrudur, Şimdi sıkı dur ve ilk İstanbul buluşmanızı hatırla. Yer, Büyükada.
—Evet, ne oldu orada? Ne yaptım ki orada?
—Sabırlı ol da yaz ortasındaki o günü anımsa. Adada Lefter’in bisikletçisi ile tanışıp konuştuğunuz gün. Aşıklar Tepesine çıkmak için faytona bindiniz. Tepeye varmadan herkes gibi aşıklar yolunda indiniz. Patikada yürürken dilek tutup yolun sağ yanındaki çam ağaçlarının dallarına türlü çeşitli renklerde çaput kâğıt bağlayan çiftleri görünce…
Hatırladım birden: Dilek dileyen umut dolu genç çiftler vardı, öyle heyecanlıydılar ki baktıkça bir hoş olmuştum.
—Evet, dedim, evet orada birden frenim boşalmıştı.
—Hem de ne boşalmaydı Emin. Hem de ne boşalma, ben senin en çok da öyle boşalma hallerini sevdim.
Ben iki taş arasında taksi bulmaya, afacanı avutmaya çabalar, Anittanın yüzünde bir rahatlama işi bulmaya çalışırken şeytan kafa buluyordu benimle.
—Abartma bence, O halimi sevmemiştim ben, dedim. Hoştu, ama yanlıştı, hoş olmak başka, sarhoş olmak başka.
—İçmeden sarhoş olmak ise en güzelidir beyim. Bak ne güzel söyledin. Bir daha söyle be adam bir daha söyle, bir daha..
On beş sene önce sevgi duvarının önündeki muhteşem anı güya anımsatıyordu bana. Derken, nihayet atladık taksiye. Anitta’ ın yüzünden düşen bin parçaydı. Ne yapacağımı bilmez halde başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi yumdum. Şeytan sarstı beni. Hemen birkaç derin nefes aldım. Anitta dokundu koluma, gözlerimi açtım, onun gözleri. Cam gibi, elinden su şişesini aldım, teşekkür ettim, karşılık vermeden dönüp dışarı baktı. Su ve köpüklü kahve benimle onun arasında her zaman bir sevda köprüsüydü. Çoğu zaman bizi son derece mahrem hazlara keyiflere taşırdı.
Bana su verip karşılık vermekten kaçınınca karmakarışık oldum. Ama şeytan çıkışamayacak kadar değil elbette.
—Söyledim işte sana, biz bize benzeriz, gördün mü?
O da bu lafımı duymadı, beni güya sıkıştırmaya devam etti.
—Bırak avunmayı da itiraf et, her buluşmanızda aynı yatakta uyandığımız günleri hayal etmediniz mi? Onu söyle. Eski günlere dönmek için Aşıklar Yolunda sen de dilek dilemedin mi?
—Tamam diledim. Onun beyaz mendillerinden birini bir çam dalına bağladım, haklısın. Olmayacak şeye umut bağlayacak adam mıydım ben? Değildim. Kusur tam da buydu, diyeceksen haklısın.
—-Kusur bu değildi Emin. Bir hoş olsan da sarhoş olmaya karşı direnmekti kusur. Peki, dala beyaz mendil bağladıktan bir saat sonra iskeleye doğru inerken aynı yolda Anitta’ya ne dediğini hatırlıyor musun peki?
—Özür dilerim, yanlış yaptım, dedim.
O itiraz edince hem şaşırdım hem üzüldüm.
—Evet, arzu da umut da ödüldür Emin, dedi. Umuda da arzuya da saygı duysak keşke, dedi.
Aynı fikirde değildim ben, o gün de değildim, bugün de değilim. Umut dediğin bela zamanla çürütür adamı.
Taksi ağır gidiyordu, trafik yüklüydü. Anitta suskun ve uzaktı.
—Düğüm tam da burada Emin, diyordu o sırada şeytan.. Umudun olmasa, şimdi burada Dillons yolunda olmazdın, önceden düşünüp günlerce plan yapmazdım, araya Troli’yi koymayı akıl edecek zamanı da harcamazdın.
Doğruydu. İlişki zordu. Ama çok da alışmıştım ona,
—Unutma, diye fısıldadı şeytan. Yer yüzünde herkes her şey değişir. Sen bile değişirsin belki biraz.
Değişmem diyemedim.
—İsterse değişir, istemeden değişmek bir çeşit işkencedir.
Afacan sızlanmaktan yorulmuş olmalıydı, sesi çıkmıyordu. Anitta harikalar diyarında, yüzü sapsarı etrafına bakınıyordu.
—Onca seneden sonra, sanırım umudun canı çıktı, dedim şeytana. Eğer hala canlıysa, aşkımızın imkânsız olmasındandır bence. Onun kökleri de dostluğumuzun pençesinde, dedim.
Dedim ama o ne dediğimi anlamadı, başka telden çaldı.
— Çok abarttın yahu. Sen ilk günden beri bencil değil sencil aşk, demedin mi? O da öyle. Bağlanmaktı, emekti sizde aşk. Elma şekerinin çöpü… İkiniz de severek aşkı yaşayıp tüketmek yerine aşkı yaşatmaya çalışmayı….
O kadar da değil, diye bağıracaktım neredeyse…
—Evet, öyle dedik, öyle yaşadık, çok emek verdik, bağlandık ve yaşadık. Hep özleyerek, hep birbirimizi önceleyerek. Bol ış yani! Ne var bunda?
Aşağılar gibi gülerek sordu şeytan.
—Terapistine böyle deyip ‘neresş yanlış bunun’ diye sorduğunda onun sana ne karşılık verdiğini hatırlasana.
—Bırak şu hasta kadını yahu, dedim.
—Kaçma da söyle bana onun ne dediğini.
—….
—Sana ‘sizinkisi ergenlerde her rastlanan bir çeşit tutkal tutkusu,” dedi, değil mi? O tutkudan kurtulmadıkça bu dünyada rahat yok sana deyip durdu. Üstelik bu tutkunun sendeki sebebini de sezdirmişti sana kadın. Hatırlıyorsun, değil mi?
Elentte hatırlıyordum ama sesini çıkarmadım.
—Hatırlamıyorum, diyeceksin. İkimiz de biliyoruz: Unutmuş gibi yapmaya kararlısın da susuyorsun.
—Belki de öyledir, dedim. Bırak geçmişte kalsın. Acıları yanlışları kurcalayarak huzur bulmazsın.
—Tersi doğrudur bunun diye inat etmişti senin terapist ve dürte silkeleye ilk aşkın Hülyayı anlattırmıştı sana. Bunu da hatırlamıyorsun?
—Kesinlikle. Biriyle karıştırıyorsun beni, dediğimde isteriye kapılmış gibi güldü. Geçmişi bırak da bugüne gel sen, bak sana ne itiraf edeceğim şimdi, dedim.
—Sen ve itiraf ha.. Vay anasına sayın seyircileri. İyi izleyin şimdi. Tekrarı yok bu nadide filmin, Emin itiraf ediyor.
—Bırak gırgırı da dinle. Bence bizim belli belirsiz beslediğimiz o umudun kökeninde her şeyden çok yasak elma ısırmanın cazibesi var, muhtemel bir suç veya günah ortaklığı umudu mu desem yoksa? Öyle bir şey işte.
—Sevişmek mi bir suç ve günah ortaklığı hoca efendi?
Bu sorusu da sınırımı zorladı, bir kez daha sustum. O devam etti.
—Ve buna benzer şeyler söylediğinde, Anitta her defasında nasıl karşılık verirdi sana? Hadi, susma da söyle.
‘Şehvet dersen ağzın kirlenir,’ diye korkuyorsun da yasak elmanın cazibesi, diyorsun. Arzu veya ihtiras diyelim bundan böyle, sen de rahatla.’ Öyle derdi ilk zamanlar. Haklıydı.
—O cazibe halen sürüyor sizde, anlasana. Beş yılda artmıştır. Sen kaçarak çözmeye çalışıyorsun yine, tersini yapıyor o. Üstüne gelerek çözmeye çabalıyor. Çatışıyorsunuz.
Dillons’a yaklaştığımızda kafam daha netleşmiş gibiydi.
Taksi kaldırıma yanaştı.
‘Şu şeytan ne derse desin, kesin olan bir tek şey var,’ dedim kendi kendime. Başka ilişkilere benzemez bizim ilişkimiz. Her buluşmada eski sevgililer iki cami arasında sıkça kararsız kalır. ‘Sevsem öldürürler, sevmesem ben öldüm’ diyen ozan gibi. Onlar için sürtüşme, tartışma, kapris olağan hallerdendir. Çünkü bir günah ve suç ortaklığıdır onlarınki. Çokluk öyle olur, Buluşmaları, baldan tatlı elma şekeri umuduna kapı aralasa da çoğu zaman o kapı sonuna kadar açılmaz. O yüzden tartışma, huysuzluk, huzursuzluk eksik olmaz. Bizim sınırsız köpüklü kahve sohbetlerimiz ise şeytan şahittir, hiç eksik olmaz.
Taksiden inip Dillons’a doğru yürüyorduk, Anitta yanımda, yüzü kaskatı. Bir kez daha sabır dedim. Varsın olsun. Umutluydum. Dillons’un dördüncü katında Dahl’in büyülü dünyasına adım atınca buhar olup uçardı tersliği, diye düşünüyordu bir yanım.
O bol ışıklı Paris akşamından bizim sevgili kitapçımızın kapısından bir kez daha girinceye kadar geçen zaman, film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Onlarca kez görüşmüştük, ilk kez böyle uzaktık. Yine de birlikte ve buradaydık işte, En azından benim Afacan eski güzel bayramların eski çocukları gibi hoşnuttu.
Bense kaygılıydım, biraz da umutluydum. Umudumun adı Troli idi. Çaresiz kalırsam o garibanı anlatacaktım. Anitta’yı çözerdi o.
Binaya girerken böyle düşünüyordum ama on dakika sonra Anitta beni dördüncü katta bırakıp gitti. O anda nefesim daraldı. Orada ama onsuz olmak, hem benim hem içimdeki afacanın sesini soluğunu kesmişti. Ağlamaklı oldum. Ben orada bir başıma ne yapacaktım! Damdan düşmüşe dönmüştüm. Asansörle inmeyi akıl edemedim, basamaklardan inerken bir an üçüncü katta yanına gitmek geçti içimden, öfkeme yenildim.
Dışarı çıktım.
4b. SEVIŞMESEN SAVAŞIRSIN
Hava güneşliydi, yağmur ince ince yağıyordu, Her yanda hoş bir bahar kokusu vardı. O anda garip bir arzu hissettim: Yağmur altında ıslanmak istiyordum. Kahkaha atarak ıslanmak, ıslandıkça soyunmak ve biraz daha ıslanmak, ıslanırken de bağıra bağıra arabesk bir isyan türküsü söylemek. Anittanın beni dördüncü katta terkedip gitmesini ancak öyle bir delilikle hazmetmek….???
Yapamadım. Yürürken adımlarımı saymayı becerdim ancak, Adımlarımı saymak iyi geldi. Ama içimde sızı dinmiyordu. Ve parkın içindeki küçük bir büfenin yanından geçerken nefes almakta zorlandığımı hissettim. Susamıştım. Büfede su alırken karşımda dizi sigara paketlerine takıldı gözüm, ne keyiften ne efkardan sigara içmek bana göre değildi, ama garip şekilde o anda sigara istedim.
Bir sigara deyince cebindeki paketten bir tek sigara çıkarıp verdi adam bana, dudaklarımın arasına koydum, çakmağıyla yaktı. İlk nefeste uzun ve berbat bir öksürük nöbeti tuttu beni, adam çekip aldı sigarayı elimden, su şişesini uzattı.
Suyu yudumlarken yine o sızıyı hissettim.
Az sonra elinde portatif bir sandalye ile geldi yanıma. Oturdum. Karşımda durmuş, bana bakıyordu. Kırçıl sakallı, zayıfça, hafif de kambur bir adamdı. Çektiğim iki nefeste boğulur gibi öksürdüğümü görünce, üçüncü nefeste çekti aldı elimden sigarayı. Yere attı, bastı üstüne.
—Tiryaki değilsin sen, sigaranın ırzına geçiyorsun. Su kendine getirir seni, diyerek dönüp büfesine yürümesinden önce yüzüne yeniden baktım.
Akdenizli ya da Latin olmalıydı. Londra’nın meşhur parklarından birinde, sanırım Green Parktı, bir kiosk saçağının altında oturmuş, şişeden su yudumluyordum. Yorgun, buruk, kafası karma karışık haldeydim.
Yıllar önceki o muhteşem Paris akşamı canlandı yeniden. Yağmur hariç, bugüne hiç benzemiyordu. Concorde Meydanından Rivolı’ye yürürken dünyadaki bütün keyiflerin kahyaları sanki kölemizdi. Nasıl mutluyduk ama. Hiç yuvasız olmamış, hiç aç ya da susuz kalmamış, en küçük bir sızı bile duymamış kuşlar gibi. Paris’in rengarenk ışıklarla aydınlanmış bulvarlarında, insana var olma coşkusu yayan geniş meydanlarında kanatlarımızı sınar gibiydik.
Aklıma o soru geldi işte: O Anitta nerelerdeydi şimdi?
Şeytan çıktı geldi, tokat atar gibi sordu:
—O Emin nerede şimdi?
Ona aldırmadım. Artık anlamaz olmuştu beni Anitta. Oysa o akşam, dereden tepeden söyleşirken kahkaha kahkaha üstüne atarak yürüyorduk Paris’te. Aklına nerden geldi, neden söyledi o lafı şimdi hatırlamıyorum. Belki de o günden bu güne katlanmak zorunda kalacağımız sürüyle iniş çıkışı o akşamdan görmüş gibi:
— Bence mutlu aşk yoktur, dedi, şaşırdım, bir şey demedim. Mutlu aşk bir umut, belki bir ideal, dediğinde de itiraz etmedim.
— Çok radikal gördüm seni Anitta, dedim sadece.
— İlk bakışta görünmeyen bir şey bu Emln. O yüzden uçuk gelir.
—Belki de öyledir. Anlat, o zaman.
—Düşünsene, tarih boyunca hiçbir tanrı mutlu aşk yaratmadı, Yaratsa, sence ne olurdu?
Düşünemiyordum, karşılık veremedim.
—Faniler arasındaki mutlu aşk kulun tanrısına beslemesi gereken
sonsuz aşka rakip olurdu bence. Olmaz mıydı?
— Bakıyorum da senin tanrılar kullarıyla yarışıyor, dedim.
Birden dönüp tatlı sert baktı bana. Sussam daha iyiydi, dedim kendi kendime. Aynı anda tek soruyla çiviledi beni.
—Senin tanrın rekabet etmez mi hiç?
Şeytan etekleri tutuşmuş yalancı melekler gibi telaşlandı.
—Buyur buradan yak şimdi. Arı kovanına çomak sokmasan olmaz mı yahu? Bir başlasa, saya saya bitiremez senin pöstekiyi Emin kardeş.
Pasteki nedir bilmezdim, ama arı kovanından uzak durmak şarttı. Ve benim için pek zor değildi.
—Bence de kul icadıdır aşk, dedim. Elma şekerini çöpüyle birlikte biz faniler yarattık. Tanrılar değil.
—Bu doğru. Galiba biraz anlaşıyoruz, diyerek sevecen bir gülüşle göz kırptı, dikenli meseleden onun yardımı ile uzaklaşmış olduk.
Garipti. Meselelere ilahi açıdan yaklaşan biri değildi. Sahte aşıkların aşkı piç etmesinin suçunu ilahi alana yüklemesi tuhaftı.
—Mesele insanda düğümleniyor bence, deyip noktalamak istedim konuyu.
Yanlış yapmışım.
—Neden karşı çıkıyorsun be adam, diye çıkıştı şeytan. Elin gelip geçmiş tanrılarını savunmak senin üstüne vazife mi Emin? Aklın mı yok senin?
Sınırı yine fazlası ile aşmıştı. Kızmıştım.
—Aklım var diye böyle yapıyorum bre kafir, diyerek verdim ağzının payını. Arada bir onunla bile böyle dobra konuşmasam tam bir bukalemuna dönerim, o fıkradaki gibi bir gün çat diye çatlarım herhalde.
Karşılık vermeyince, biraz daha yüklendim.
—O zaman da ‘çağdaş Samsa’ diyerek alay edersin benimle.
O sırada Paris’in sayısız resim galerilerinden birinin önünde resimlere bakıyorduk. Yirmiye kadar saydım içimden, yetmedi, elliye kadar da saydım, kafamı ancak toparladım.
— ‘Mutlu aşk yoksa bu tanrıların günahı’ demek insanı temize çıkarıyor Anitta.. Ama insan denen varlık, kendini ilahi güce adamış değil ki… Ayrıca, doygun bir bilge, barışçı bir yaratık da değil insan, öyle olmadı ki hiç.
— Tabii, dedi, alaycı bir tonla. Tapınaklarda çok var öyleleri. Mabetlerin hizmetkarları… O kutsal bilgeler şehvetten arınmışlar da sabah akşam ilahi aşkın peşindeler. Öyle mi?
Öyle elbette, hepsi değilse de çoğu, diyebilseydim keşke. Değildi. Tamam da, hangi dinden olursa olsun, bütün zamanların tanrılarını ve onların sadık kullarını suçlamak hoş değildi.
—Bugünün insanı farklı, diyerek yumuşatmak istedim. Hırslı, ihtiraslı bir yaratık. Elindekinin kıymetini bilmez, hamdetmez, şükretmez; sürekli iyisini yenisini, daha fazlasını ister. Bir şeylerin peşinden koşup durmasa sanki insan olmaz.
O önüne bakarak düşünüyordu.
—En berbat yanı, hamurunun nefisle arzuyla benlikle yoğrulmuş olması, dedim.
—Yahu, diyerek araya girdi şeytan. Sen ne dediğinin farkında mısın? Bir de insanın ateşten yaratıldığını söyle lütfen. sizinkiler bir gecede bizim şeytan devletinin askeri oluversin!
İçim fena bulandı. Takılayım derken yine saçmalamış, bir kez daha haddini aşmıştı. Anitta ile şeytan ittifak halinde diye kırk sütunda bir gazete manşeti, altında da kırmızı renkte ‘şer ittifakı’ yazısı hayal ettim, hafiften kıkırdadım. İkisi de iyi niyetliydi, ne yazık ki zaman kötüydü. Bir araya geldiklerinde işte öyle bir illet ve zillet ittifakı doğuyor, sağlam bir şer cephesi kuruluyordu. Elbette bu dediklerimin hakikatle alakası yoktu. Anittanın yokluğuna dayanmak için bizim memleketteki eski cenahla Green Parkta gır gır geçiyordum. Bir yandan da o Pari akşamını düşünüyordum,
İlahi aşk tartışmasını bir sonuç cümlesi ile bağlamak için:
—Mutlu aşk imkansızsa, insanın hırsında aramak gerek sebebini, demiştim.
— Bence açıkça ihtiras ve hatta şehvet demeliydin Emin. Dilin hala elma şekerinden öteye geçemiyor.
—Kelimelere takılma. Ne demek istediğimi anladın ya, ona bak sen, dediğimde güldü.
—Anladım, sen suçu insana yüklüyorsun, Tanrıları aklıyorsun.
Ne haddimeydi bu yahu! Gerçek tanrılar aklanmaya neden muhtaç olsundu ki! Başıma iş açmamak için ona söylemedim bunu.
—Sorun insanda, diyorum ben, hepsi bu, dedim.
Güldü tatlı tatlı. Az düşündü ve aklına o amda gelmiş gibi yükseltti sesini.
—Oh ne güzel! İnsanın hamurunu hırstan nefisten kibirden ve adıyla sanıyla söyleyeyim ben, cinsel arzudan hatta şehvetten yoğuran ben miyim beyim?
Ardından fili gözünden vurdu:
—Tanrıları aklayayım derken, insanı bencil ve hırslı yaratmanın suçunu bana mı yıkacaksın Emin?
Yetmemiş gibi haddini zorlayan bir soru sordu:
—İnsanları kutsallıkları be cehennemleri ile bu kadar huzursuz etmeseler, olmaz mıydı yani?
O sorunun altından kalkmamın imkanı yoktu. En akıllı savunma teslimiyet değilse, yiğitliğe krem sürmeden cepheden sıvışmak olurdu.
— Unutma, ben de insanım, diyerek kaçma şansımı denedim. Hem de inanan bir insan, diye devam ediyordum ki Anitta yüksek bir kahkaha attı.
Germain’de bir resim galerisinin vitrininin önünde, sürrealist resimlere bakan her yaştaki alımlı hanımlarla ipek kravatlı şık beyler, onun kahkahası ile irkildiler, sonra da yabanmışız gibi yüzlerini ekşiterek baktılar bize. Biz usulca uzaklaştık, biraz sonra onları çekiştiriyorduk.
Neden çabucak kızıyorlardı?
Neden öyle incecik bir yağmurda bile renk renk şemsiyeler açıyor, yağmur dursa da güneşi görmedikçe kapamayı unutuyorlardı?
Sanata düşkün görünüyorlardı da eserlerin değerini bile neden parayla ölçüyorlardı? Neden metroda konuşmadan edemiyor, konuşunca da dünyanın en büyük sırrını saklarmış gibi kendi dediklerini bile duyamayacak kadar kısıyorlardı seslerini?
Hepsine birden tek bir cevabı vardı Anitta’nın.
—Çok medeni görünmek gibi asil bir marazları var, diyordu.
—Asıl maraz bencillikte, dedim ve aramızda bu kez de düşük yoğunluklu bir medeniyetler çatışması başlayacak oldu aramızda.
Neyse ki anlaşamadığımızda anlaştık hemen, sonra yeniden aşka döndü konu. Ne gerilim, ne yoğunluk vardı. Gül dikensiz olmaz, arada bir diken olup batmadan, sitemlerle çilelerle tavırlarla tafralarla yormadan kimse kimseye mutlu aşk sunamazdı. Çare her zaman tekti: Sabır. Yani, yaylım fırtına geçene kadar dayanıp siperde bekleyecektik. Durum daha kötü olduğunda ölü taklidi yapmak da iyi bir yöntemdi.
Green Parktaki kiosk saçağının altında yağmur çiselemez olunca, bahar kokusu keskinleşti. O sırada adam çıktı geldi. Bu kez çok daha güleçti yüzü. Dostça sordu.
—Daha iyisin, değil mi? Seni kalp krizi geçiriyorsun sandım, beyim.
Teşekkür ettim ona, kalktım.
—Otur, istersen kahve, yaparım sana. Minik bir fincan kahveye ne dersin?
—Allah derim, dedim Türkçe.
Güldü, az sonra bizim bildiğimiz minik fincanda bol köpüklü kahveyle döndü. Yanında da bir bardak serin su. Yığınla güzel anıyla birlikte kendime getirdi beni. Tadına vara vara içtim. Kahvenln tılsımlı tadı dışındaki her şeyin anlam yoksunluğu ile sakat olduğunu her yudumda hazmederek. O anlamı çözmek için boş hatta gafil bir hevese kapılmadan falıma bakacak biri varmış gibi, kapadım fincanı. Sımsıcak bir gülüşle sordu.
—Fal bakmayı bilir misin?
—Bilirim, dedim. Ama kendi falına bakanlardan değilim. Peki sen?
—Bilirdim, çok kötü bir şey yaşadım fal yüzünden. Bakmıyorum artık, dedi özür diler gibi.
Anlatsın diye bekledim, sustu. Kalktım, kahve parasını vermek için cebime davrandım. Durdurdu beni.
—Bir fincan kahve… Yani nesi vardır, der siz Türkler?
—Kırk yıl hatırı, deriz. Bunu İngilizce de tekrarladım.
—Anladım anladım, diye yanıtladı Türkçe sonra ağır bir aksanla nereye gittiğimi sordu.
—Dillons, dedim.
Nerelisin, hangi millettensin diye sorduk karşılıklı. Selanik’te doğmuş, Almanya’da çalışmış, on yıldır Londra’daymış. Adını sordum.
—Buradaki adım Jim, Almanya’da Cuma, Selanik’te Jem.
Hoş adamdı, fazla konuşkan değildi. Ama rahat ve sıcaktı. Anitta ile buraya kahve içmeye gelmek vardı, dedim kendi kendime.
Dillons’a dönüş yolunda Paris akşamı eşlik etti bana. O günlerin masumiyeti taçlandırmıştı gecemizi. Aynı yatakta ilk kez yattık ve birbirimize dokunmayıp bütün gece çatır çatır çatlatmıştık şeytanı.
Gerdek gecesini boş geçen damadını, ertesi sabah kalaylayan fütursuz anayı şahane oynadı şeytan sabah kahvaltımızda. Kendimize hâkim olmayı başardık diye bütün gün ilkellikle düşüncesizlikle suçladı hem beni hem onu…
Sonunda iki kelime ile kendince evrensel bir öğüde bağladı işi:
—Sevişmezsen savaşırsın.
5. MESAFELİ BİR AŞKIN HAZİN HİKAYESİ
Kır kahvesinde beni tepeden tırnağa sarsarak öptükten sonra dizime oturmuş, başını omuzuma yaslamıştı. İlk kez o zaman sımsıkı sarılmıştı. Bir süre gözleri öyle kapalı, sessizce kaldı. Kalp atışlarını hissediyordum. Analar bebeklerini sararken nasıl hisseder diye merak ederdim. O andan sonra etmez oldum. Bebeklerini emzirirken yürekleri nasıl titrerdi annelerin, duyguları ne kadar incelir derinleşirdi? Tarif etmeye çalıştığım birkaç şiir, birkaç da yazı yazmıştım, yeniden yazmaya çalıştım o akşam, sonunda yırttım attım hepsini.
Gözlerinde bir kedi mahmurluğu ile dizimde oturmuş, yüzüme bakarken yanağındaki yaşları silmek geldi içimden. Saçlarını okşayıp parmaklarıma dolamak istedim, gözlerinin içine bakarken ensesini tatlı tatlı okşamak istedim. Ama dokunamadım. Onu yanağından öpmek geldi içimden, güç yetirmekte zorlandım ama sonuna kadar tuttum kendimi.
Günah, ayıp ya da yasak diye değil, hiçbiri bağlamazdı beni, sadece ve yalnızca onun sınırına tecavüz etmekten çekindim.
— Seni seviyorum Emin, diye kulağıma fısıldadığında, soluk almakta zorlanıyordum, o devam etti.
— Seni hep sevdim, şimdi binlerce kere daha çok sevdiğimi iliğimde yüreğimde hissediyorum Emin, deyince gözlerim doldu.
Hayallerimin onunla ne kadar dolu olduğunu elbette biliyordum. Zamanla hayatımı da doldurdu. Ondaki güzelliğe sahip olmayı düşünecek kadar aptal olma sakın, diyen bir bilge vardı içimde. Ulaşamayacağım hiçbir şeye istek duymamayı çok küçükken öğrenmiştim zaten. Yine de devasa bir kasırga kopuyordu içimde onu tenimde hissettikçe. Yaralı kuşun kanat çırpması gibi çarpıyordu yüreğim.
Öyle bir titremeyi, o derinlikte onu tanıdığım gün de hissettim.
— Sen hayatımın ışığısın, diyerek kaldırdı başını, gözlerini o kadar irileşmiş, oökadar davetkar görmemiştim hiç.
O gözler yaban bir şeytanla birlik olup çıkaracak beni, diye çok korktum. Neyse ki az sonra kalktı dizimden, karşıma oturdu. Gözlerini kaçırdı gözlerimden. Uzunca bir zaman önüne baktı. Konuşmadı. Onu coşturan fırtına duruldu sanıp biraz rahatlamıştım.
— Seni her koşulda her zaman seveceğim, diye devam etti. Senle bağımı o denli güçlü, o kadar derinde hissediyorum ki saatlerce günlerce anlatabilirim.
— Ben de, dediğimde atılıp ağzımı kapadı.
— Sakın beni nasıl sevdiğini söylemeye kalkma. Hiç gerek yok canım, çünkü biliyorum; öyle sevdin ki sen beni, ne desen nasıl desen ne kadar söylesen, hepsi bir arada, seni tanıdığım ilk günden beri bana gösterdiğin her türden sevginin yanında cılız kalır.
Tanrım, içimde dalga dalga fırtınalar kopuyordu. Dayanılır gibi değildi.
— Bana öyle geliyor ki yeryüzünde çok az kişi senin beni sevdiğin gibi sevebilmiştir, dedi.
Yeniden ve uzunca sustu.
—Doğru sevdin sen, canından bir parçaymışım gibi. Bencilce değil, şartsız koşulsuz karşılıksız beklentisiz sevdin. Belki de hem evinin köşesinde yoldaşın olmuş saksıdaki kaktüs çiçeği gibi, hem emeğinin eseri bir bebeği, hem minnetle hasretle yüklü olduğun anneni babanı sever gibi sevdin sen beni.
Başını önüne eğdiğinde düşte sandım kendimi.
— O kadar benzersiz ki bana verdiğin sevgi, o kadar cömert ki… Bildiğim dillerdeki bütün kelimeler anlatmakta yetersiz kalıyor. Nasıl söylesem… Belki hayatında bulamadığın her çeşit sevgiyle sevdin sen beni. Anlatmaya kalkma. Sen ne kadar anlatsan eksik kalır. Ben biliyorum.
— Canım benim, sen de anlatma, ben dizlerime oturup gözlerime baktığımda anladım seni.
Bir tek hal diliyle anlatılacak kadar şiirsel ve büyülüydü ve aramızda her ne varsa, ikimizin eseriydi. Evet, özgün, özel, nadir ve çok değerli.
—Senin gibi Ani, her şey aynen senin gibi. Çok aziz, çok özel, çok doğal, dedim.
— Sen öyle bakıp öyle görüyorsun.
— Beni ilgilendiren de o kadarı zaten. Benim seni nasıl görüp nasıl bildiğim. Sen anlatamasan da olur.
— Ben nasıl görüyorum seni, anlatmayı isterim, bilmeni de isterim.
Ben istemem, diyordum ki o devam etti.
— Sen de bilmek istersin belki, şimdi veya burada duymak istemezsen, sana yazarım.
— Yaz dedim, yazmanı isterim. Söz uçar yazı kalır, demişler.
— Ama şu kadarını şimdi duy: Her bakışında, her sohbetinde, her sözünde ve her susuşunda bile senden bana öyle bir sevgi akıyor ki konuşmasak da onu derinlerimde sımsıcak hissediyor, dopdolu yaşıyorum.
—Ben de, dedim yutkunarak,
—Bir gün olur da beni sevmediğini söylesen de böyle dediğin anda bile beni nasıl içten içe sevmekte olduğunu bildiğimi unutma hiç, olur mu?.
Duymak da zor geliyordu, duygularına dayanmak da. Durmadı.
— Sen sevgisin çünkü canım, diye fısıldadı. Denizde dalga neyse sende sevgi o. Dalında çiçek neyse. Sen sevgisin çünkü. Çiçek açar, deniz dalgalanır, yel eser, doğal halleridir, ne çabalarlar, ne yorulurlar. Sen de öyle, sevgisin sen. Sevmek soluktur sana.
İçim taşıyordu, ağlamamak için yutkunuyordum. Yanıma geldi, başımı okşadı, ellerimi okşadı. Ten tene değince söz bitermiş. Kalbim göğsümden fırlayıp kanatlanmak için çırpınıyordu. Göz yaşlarımı tutamaz oldum. O da tutamadı. Mendilini çıkarıp göz yaşını sildi, sonra da gözümdeki yaşı.
O zaman tuttum elini, yedi kez öptüm avucunu. O sırada sordu.
— Gerçek bir aşkın ancak derin bir dostluk üstünde taç olabileceğini söylediğin günü hatırlıyor musun?
— Hatırlıyorum tabii, doğum gününü baş başa kutladığımız o yılbaşı gecesi. Herkesle kutladığın asıl doğum gününden beş gün sonra. Soho’da küçük bir lokantada. Şeytana uymuş az biraz sarhoş olmuştum ben de.
Gözleri ışıldıyarak:
— Evet, işte o Soho gecesinden beri, dedi. O tacı hak edecek dostluğu inşa etmeye çalıştım. O dostlukla birlikte ikimizi de tam bir bilinçle yaratmak, yaşamak ve yaşatmak istedim.
Nasıl bir mucizeyle karşı karşıyayım, yüce Allah’ım, diye sordum kendi kendime.
— Elbette ne sıradandı yakaladığım güzellik ne de olağan. Öyle olmayan hiçbir şey kolay da olmuyor. Emek istiyor, çaba istiyor, direnç istiyor, en çok da odaklanma istiyor. Kolay değil ce ben illa başarmak için bize özel bir zaman ayırmaktayım, ama her gün.. Bana deli demezsin, değil mi?
— Sen kesinlikle deli değilsin, eşi bulunmaz bir çılgınsın Ani, dedim.
Bir rüya olmalıydı bu. Eğer değilse, ilahi olmayan mucizelere de inanacaktım artık. Neden bu denli yürekten bu kadar tertemiz ve içten bir sevgi ilahi olmasındı ki sahi?
— Sen inanılmaz bir mimarsın Ani, dedim. Hem mimar hem heykeltraş hem de ustaların ustası bir tasarımcı. Eserin, bir sevgi anıtı, sensin. Asıl sevgi sensin canım, demeye niyetlenmiştim…
— Ben de sana hayranım, diyerek araya girdi. Senle sadece doğru sevmeyi değil, başka yığınla şeyi öğrendim ben, diye devam etti. Bilgiden ziyade bakmayı, bakmaktan ziyade görmeyi, safsatasız düşünmeyi, direnmeyi, dayanmayı, teslimiyeti, kavgayı, kavgasız yaşamayı, bencillikten uzak kalmayı, benliğine sahip çıkmayı… Çelişkili görünse de çelişkideki tutarlılığı, derken gülmeye başladı.
Neden güldüğünü etrafına bakınca anladım. Yan masadan birileri duysa – ki en azından birkaçı duyuyordu – her şey son derece tuhaf gibi gelirdi ona. Bunu düşünmüştü.
— kim ne derse desin. Tüm bunların manalı tutarlı bir bütün olduğunu biliyoruz. Bunun binde bir yaşanacak bir güzellik olduğundan da eminiz.
— Canım, bence de aynen öyle, dedim. Söylediğin her sözün altında yanında üstünde, kısacası her yerinde sen varsın. Bunu biliyorsun. Bu derinlik sensiz olmazdı, ben de seni anlatmaya başlasam…
— Sakın yapma, dedi. Kaldıramam. İlk doğum günüme kalsın. Olur mu?
— Tamam, dedim. Sözün şehvetine kapılmayalım. Bilirsin, fena şaşırtır insanı.
— Bilirim, doğru. Ama bilmek başka yapabilmek başka, bilmek başka idrak etmek başka, bilgili olmak başka bilgiyi özümseyip hayata dönüştürmek bambaşka. Değil mi?
— Doğru, dedim. Bunları bilen başka bilmeyen başka.
— Sana bu duygularımı söylerken bu şahane önerine vereceğim yanıt ne olursa olsun, onu içine sindirmiş olduğunu da biliyorum.
Doğruydu, sadece teklif etmek önemliydi benim için. Israr etmek yoktu. Elde etmek ise konu bile değildi.
— Vereceğin yanıtı biliyorum Ani, dedim. Sen nasıl istersen, öyle olsun. Kabul etsen bu kadar konuşmazdık zaten.
— Aynen öyle, dedi ve içini çekti.
Ağır bir karardı bu. Artık çok netti: Çarli onun hayatında olacaktı onun, diye düşündüm. Beni ‘öteki’ olacaktım. Peki, ben bundan fazlasını istemiş miydim gerçekten? Teklif var, ısrar yoktu. Yoksula az bile çok gelirdi. Ta baştan, ona ulaşmayacağımı biliyordum. Buruktum gene de. Üzülmen gerekmez diyordu bir yanım, öbür yanım ise bir çeşit kopuş bu diyordu. Kopmam diyorum ben.
— Evet, yapamam Emin, bunu ona yapamam. Zavallı Çarli zaten sakatlandı sakatlanalı zar zor tutunuyor hayata, ona rağmen doğurursam paramparça olur, onu toparlayamam bir daha. Yapamam.
— Karar senin, belki böylesi daha iyidir. Kim bilir, dedim.
Defalarca teşekkür etti, yerinden kalkıp bir daha sarıldı. Bir kez daha içimde duydum onu. Sessizce oturduk.
Tezi için görüşmesi vardı okulda, ayrılmak zorundaydı.
Duyguları taşmış olarak sözün şehveti ile konuşurken, benim aklıma gelen bir şey vardı, araya girmek istememiştim. Hafta başında görüşmek üzere vedalaşırken dedim ki:
— Sakın bir uyarı olarak söylediğimi sanma. Sadece bir kaygı bendeki. Onu paylaşacağım. İnsan ne şehvete ne yalana ne yanlışa karşı koruyabilir kendini. Aşka da karşı koyamaz. Bence bizi asıl güçlü kılan sevgi ve dostluk. Kalıcı olan da sürekli beslenirse odur.
—Sevgi ve dostluk, kalıcı olan gerçekten odur, diye tekrarladı.
O günü izleyen ilk buluşmada karşıma oturur oturmaz acı haberi verdi: Aldırmıştı bebeği. Herhalde yüreğim önceden iyice yanmış olduğundan ona sarılmakla yetindim. Operasyon sırasında beni hastanede istememişti. Çarli’ye teklif etmemiş, bir başına gitmişti. Sarsıcı bir karardı. Yorgundu, uykusuzdu. Bezgin bir sesle, deşilmiş damardan kan damlar gibi tane tane anlatıyordu.
Artık arada bir değil, her gece düşüne giriyordu bebek. Hem de birkaç kez. Her düşten sonra uzun hayallere dalıyordu. Düşlerden birkaçı her gece tekrar ediyordu. En çok da bebeğini ağlarken gördüğü düş tekrar etmişti. Düşlerin hepsi güzeldi. Hepsini çok seviyordu.
Bir keresinde onu okul çağında görmüştü. Şarkılar söylerken kıkırdayarak gülen zeki bir çocuktu. Bir keresinde boylu poslu bir ergen. Bir keresinde evlenmiş, kendisi gibi cıvıltılı bir kız çocuğu ile oynayan kayıran anne olarak.
Dur durak demeden anlatıyordu. Epey dinledim. Birkaç kez derslerinden, bitirmek üzere olduğunu bildiğim tezinden, sevgilisi Belfast’tan ve Lagan’dan söz açacak oldum. Duymuş olsa da aldırmadı. Artık bebekten başka şey düşünemez, konuşamaz olmuştu. Zaman zaman gözleri doluyor, beyaz mendiliyle gözlerini silerken de durmuyor anlatıyordu..
Ona sadece ikimizin bileceği özgün bir ad bulacaktı, bebeğine hep mektuplar yazacaktı. Düşlerinden birinde onun göbeğini kendi eliyle keserken yemin etmişti: Onunla gönül bağını hiçbir zaman, hiçbir hal ve şartta koparmayacaktı. Ve onu ilk fırsatta elbette yeniden doğuracaktı.
Onunla ilgili bir alay başka hayallerini de anlattı. Kesmeden dinledim. Zaman zaman katıldım. Ona iyi geleceğini bilsem, içim parçalanacak da olsa saatlerce günlerce dinlerdim onu. Geçmişe takılıp kalmasından korkuyordum. İleriye bakmalıydı.
Bir ara su içerken soluklandı, aklımdan geçeni söyleme fırsatı buldum.
— Hayat zengindir Anitta, dedim. İsteyene verir, çabalayana herhalde verir. Çok isteyip çok çabalayana ise mutlaka verir. Vaktiniz çok. Evlendikten sonra da olur çocuğunuz.
— Elbette olacak, dedi mendilini elinde sallayarak. Çünkü çok istiyorum. Delirmiş gibi. Çıldırmış gibi istiyorum. Hem bu tek kişilik bir şey değil bu, elbette farkındasındır. Çarli için de istiyorum. Yitirdiğimiz bebeği ona geri vermek istiyorum. Ona çok iyi gelecektir.
Bir sürü şeye rağmen ne bebek ne başka bir nedenle bir kez bile toz kondurmadı ona. Onunla bağının gücü çok belliydi.
— Sadece kendim için değil bebek, biliyorsun zaten.
— Evet, azıcık biraz daha çok farkındayım şu an, dedim. Çok güldü.
Yürümek de gülmek gibi değiştirir bizdeki havayı, diye kalktık. Sen nehri boyunca karşımıza adım başı çıkan zevkli özenli çiçek sergilerinden birinin önünde durdum. Bir gül buketinin arasından tomurcuk halinde tek bir mavi gül aldım ona. İnanılır değil biliyorum, ama gerçekten anlık bir kararla bir tomurcuk seçtim.
Deli bir coşkuyla sarılıp öptü beni, duygusallığına yordum.
— Dalından koparılmış tek bir gül goncası, hem de morla lacivert arası, diye adeta haykırdı.
Bir mucize görmüş gibi bakıyordu.
— Bu tomurcuk var ya, aklımdaki her şeyi bir anda fısıldadı ve huzur getirdi bana Emin, ne kadar güzel düşündün.
Şaşaladım. Aynı heyecanla sordu.
— Henüz açmamış böyle minik güle ne dersiniz siz?
— Gonca ya da tomurcuk…
— Gonja, dedi, gonja.
Bir soluk aldı, Gonja diye durup durup tekrarlıyordu, ona kötü bir şeyler oluyor sandım.
— Bebeğimin adını buldun sen, Emin, dedi. Zavallı Çarli de çok sevecek bu adı.
Dünyanı adaletine benden önce şeytan kahretti.
6. ROALD DAHL: TROLİ’nin DERİSİ
Adada durup dinlenmeden yağan yağmuru, dükkanda başını kitabından kaldırmayan kızı, Allah’ın belası yönetmeni, hepsini her şeyi bir yana bıraktım. Beş yıllık görüşme yasağı sonrasında ilk buluşmamızı düşünmeden edemedim. Onunla Dillons’a gittiğimiz gün, beni dördüncü katta bırakıp üçüncü kata indiği an. Aklım bir türlü almıyordu.
O mekânda birlikte kitap bakmaktan ikimiz de her zaman müthiş keyif alırdık. Dillons ortak aşkımızdı bizim. Oraya her gittiğimizde tatlı bir esrime yaşardık.
—Bir tür sevişmek bu, demişti Anitta bir gün.
Gerçekten öyleydi. Keyfi günlerce süren türden. Her defasında yeni lezzetlerle keşiflerle.
Dördüncü katta Dahl’in eserlerine bakarken onu yanı başımda hissetmek eşsiz bir mutluluktu. Orası hep diri ve zinde kalmış rakipsiz aşkımız muhteşem Roald Dahl’ın dergâhı idi sanki. Dördüncü katın parka bakan köşesinde tüm eserleri sergilenir, hatırı sayılır bir indirimle satılırdı. Müritleri gibiydik biz onun. Kitapları ise doksan dokuz ışığımız, hem de tükenmez coşku kaynağımız.
Uzak mesafelere isteyerek istemeyerek boyun eğdiğimiz yıllar boyunca, Dahl okuyorsam Anitta dizimin dibinde, yüzüme tatlı tatlı bakıyor sanırdım. Her buluşmamızda en az bir kez:
—Biz sanki hiç ayrılmadık birbirimizden adam, derdi.
Bizim meşhur şarkının sözleriyle karşılık verdirdim ben de:
—Ayrılsak da beraberiz derdim ve eklerdim:
—Hele Dahl okuyorsam canım.
Alt metinleri farklı okumaya alışık sıkı dostlardık biz. Sözlerimiz arasındaki nüanslar, nülteşer, dikenli de olsa, batmazdı bize. Sözcüklerle oynar, fikirlerle oynaşırdık. Bir çimdikli dokunuş sayardık kinayeleri, güler geçerdik. Bunda bile Dahl okumalarımızın payı vardı.
Beş yıl aradan sonraki ilk günümüz tatsız başlamıştı. Onun kızgın olmasını anlayabilirdim. Ama beni dördüncü katta yalnız bırakıp gidince ben de kopmuş, çıkıp gitmiştim binadan.
Parktaki bir büfenin yanında oturup bir başıma yaşadığım hesaplaşmadan zaferle çıkan ise ‘sabır’ olmuştu. Ya bu deveyi güdecektim ya bu diyardan gidecektim; Anitasız diyar ise yoktu benim için. Öyleyse deveyi sabırla güdecektim.
Dönmüştüm bizim dergâha. Ancak kitaplara bakmayı istemiyordu canım. Neyse ki çok geçmedi, daha öğlene epey varken, çıktı geldi Anitta. Hiç renk vermedim. O acıkmış olduğunu söyledi, mola isteyince sevindim. Hemen çıktık.
Molalarda uğrak yerimiz parkın epeyce içindeki kafeydi. Oraya doğru yürürken de sabahki gibi donuktu yüzü. Dahl’den yeni kitabından söz açtım. Az sonra, Troli’yi andım. Duymadı, Dahl’in en çarpıcı hikayesinin talihsiz kahramanını o benden iyi bilirdi. Ondan söz etmem de değiştirmedi Anitta’yı.
Garipti. Paris’te kütüphanede konuştuktan iki gün sonra ilk kez çıktığımız akşamı bile bu kadar uzak değildi. Susuyordu. Bense deli gibi özlemiştim. Sesini özlemiştim. Onunla düşünmeyi söyleşmeyi, art arda kahkahalar atmayı özlemiştim. O öykünün sonu ile ilgili soru takılmıştı kafama, onun düşüncesini merak ediyordum.
O sustukça ben sabır diyordum.
Diyordum ama beş yılın aramıza çektiği kalın perdeyi aralamaya Dahl da yetmezse diye tedirgin oldum. Panik yapmak yerine sabırla devam etmekten başka yol yoktu zaten.
—Deri öyküsünü de dövme ustası Troli’yi de iyi bilirsin sen, değil mi?
Gülümsese bile yeterdi. Dönüp bakmadı bile. Daraldım birden. Onu orada bırakıp gitmek o büfeye gidip Selanikli ile bir kahve daha içmek geçti içimden.
—Yapma, dedi şeytan. Zor zamanlarında onu anlamak, bunu defalarca söz verdiniz birbirinize.
—İyi de o zordaysa ben de daraldım. Taş olsa çatlar insan.
—Anla işte, acısız sızısız aşk olmaz.
İçimi çektim, etrafıma bakındım. Sordum.
-Hatırlıyorsun değil mi Troli’yi?
Bekledim, duruşunu hiç değiştirmedi. Anlatmaktan başka çarem yoktu. Sabır, çektim içimden ve hikâyeye başladım.
— Troli amatör bir ressam dostundan çok sevdiği karısının çıplak resmini yapmasını ister bir gün. Ressam tereddüt eder, gençlik yıllarından beri aşıktır kadına. Troli üsteler, ressam dayanamaz sonunda, kızı model olarak kullanarak resmi yapmaya razı olur. Birkaç günde tamamlar resmi. Troli bu kez de o resmi sırtına dövme olarak işlemesini ister, ancak dövme yapmayı bilmez ressam. Troli sanatının inceliklerini birkaç günde bir güzel öğretir ona.
Gözlerini devirerek baktı, bir şey diyecek sanıp sustum. O devam etti yürümeye. Yetiştim arkasından. Yürüyor ve anlatıyordum.
-Dövme işini de çok kısa zamanda bitirir ressam. Troli’nin sırtındaki eserine birkaç adım geriye çekilip bakar, çok da beğenir, imzasını da işler altına. İyi hatırlarsın zaten bunları, deyip yeni bir umutla tekrar sustum.
-Kafam o kadar bulanık ki şu an, demekle yetindi, umutlandım.
Bu düğüm er ya da geç çözülecekti. Çok emindim. Hikâyenin sonunda soracağım soruya mutlaka bir cevabı olacaktı. Hızla devam ettim.
–Yıllar geçer. Karısını savaş sırasında bir bombalamada yitirir Troli, kederinden içer, hep içer, çalışmaz çalışamaz olur, dilenerek, elden ağza geçinmek zorunda kalır.
Bir gün kentte aylak dolaşırken, bir sergi açılışına rastlar. Galerinin vitrinindeki resimler, uzun zaman önce yitirmiş olduğu ressam dostunun eserleridir. Üstündeki kılıkla içeriye almazlar onu. Ressamla geçmişte uzun bir dostluğu olduğunu söylediğinde ise inanmazlar, sırtındaki dövmeyi göstermek zorunda kalır.
Baktım, dinler gibiydi.
—Galeriyi tabii ki şaşkınlık sarar. Ressamın hayranları, diğer bütün eserleri bırakmış, deriye işlemiş olduğu o muhteşem esere sahip olmak istemektedir. Anında bir müzayede başlar. Daha yüksek tutarda paralar zaten yüksek miktardaki paraların önüne geçmek için yarışır. En büyük parayı vermeye hazır iki sanat sever kalır sona.
Yüzünde bir gevşeme görünce, heyecan sardı beni.
—O iki sanat severden biri sırtta yapılacak deri nakli için gerekli her türlü masrafı üstlenmeye de hazırdı.
Büyük paraların manası yoktur Troli için. Cannes sahilindeki ultra lüks Bristol Otelinin sahibi olduğunu söyleyen sanatsever beyefendinin önerisini kabul eder: Onun otelinde yaz kış ve daima geniş bir odada kalacak, istediği her yiyecek içecek ve bütün gereksinimleri otelde karşılanacaktır. Bütün işi, her yaz otelin plajında sırtı açık şekilde güneşlemek olacaktır. O beyefendi ile Troli herkesin önünde anlaşıp birlikte ayrılırlar galeriden.
Kısa bir zaman sonra, çıplak resmin bol vernikli bir versiyonu çıkar piyasaya, çok meşhur bir müzayedede uçuk bir bedelle satılır.
Baktım, umudum arttı.
—Öykü bu kadar, dedim. Bütün ayrıntıları da anımsamış olmalısın.
Hemen cevap verdi gerçekten.
-Troli’yi anman yetmişti zaten, hepsi aklımda.
Sıra onu çözecek olan sorumdaydı tabi.
—Sence neden böyle bitirdi öyküyü Dahl?
Kayıtsızca baktı. Bir şey demedi, açıkladım;
-Dahl öykünün sonunu iki cümle ile bağlar: Troli’nin kayıplara karıştığını yazar, onunla anlaşan kişinin söylediği yerde, o isimde bir otelin bulunmadığını belirtir. O kadar. Neden acaba?
Sonunda konuştu Anitta.
—Hiç beklenmedik bir şekilde acımasızca oldu Emin.
Bunu söyleyip dudak büktükten sonra suskunluğu sürdürmesi hayal kırıklığına uğrattı beni. Şaşkınlıkla içindeydim. Evet bu öyküyü, birçok öyküsü gibi şaşırtmaca ile bitirmişti Dahl. Bunu bir kez daha söylemenin gereği yoktu. Sanki öyküden değil, başka bir şeyden, sanki Dahl’den değil başka birinden söz ediyordu.
Kafenin önündeki uzun kuyrukta masa bekliyorduk ve ben dans ustası partneri karşısında sallanırken bir başına hevesle dans etmiş adamcık gibi içimde acayip bir acı duydum.
Kitapçı dükkanında, başını kitabından kaldırmayan kıza baktıkça da öyle hissetmekteydi. İtiraf etmek zorundayım: Anitta ile konuşmayı ona bir şeyler anlatmayı öylesine özlemiştim ki öyküyü özetlerken bile uçurtması yıldız yolculuğuna çıkmış çocuk sevinci yaşadım.
Hem de buza dönmüş bakışlarına rağmen.
Adadaki dükkânda kıza uzaktan kaçamak bakmanın da öyle kekre bir yanı vardı işte. Doğrusu, tuhaf bir tadı da vardı. Şu yağmur bir dinse der gibi, Anitta’nın üstündeki tutukluk bir geçse, diyordum o gün. O anda dünyada her şeyden çok onu duymayı istiyordum. Ne diyecekse desin, yeter ki sesi çıksın, bir şeyler desin. İçimdeki her çeşit fikri, sevinci, acıyı ve hazzı her türden kırıklığı ve coşkuyu tüm derinliği ile idrak edecek başka kimse yoktu şu dünyada. Sadece yalnızca, bir tek o.
Beni anlamakla duygularımı yaşamakla kalmazdı, yeni boyutlar eklerdi. Şimdi karşımda taş kesilmişti, suskundu.
Bizde mesafelerin bedeli hiç bu kadar yüksek olmazdı, dedim kendi kendime.
—Ama beş yıllık bir mesafe de olmadı hiç, dedi şeytan.
‘O da istedi ve o şartlarda en doğrusuydu buydu, dememin gereği yoktu.
Bir kez daha baktım yüzüne. Solgundu, belki hastaydı. Acı çekmekteydi belki. Sabahtan beri ilk kez baron siparişlerimizi aldığı sırada, acı çekmekte olduğu geldi aklıma. Ve ben doğrudan sordum.
-Neyin var canım senin?
-İyiyim, deyip susunca ben de sustum.
-Dahl’den Troli’den daha gerçek şeyler var dünyada Emin, diye başladı, gerisi çok sert geldi, Dahl’in öyküsü gibi.
6a. ISLAK DALGALANAN BAYRAK
Londra’da başlayıp Belfast’a uzanan o buluşmadan sonra, yeniden adada, dükkânda kitaplar arasındaydım. Karşımda o kız. Aklımda hala Anitta. Dışarıda inatçı yağmur. Caddede suların alıp götürdüğü bir turuncu lastik top, yağmurun şiddetinde devrilen simit tablası. Topun ardında akıntıya kapılmış gevrek simitlerin ne zaman, hangi balıklara yem olacağına aldırmayan yönetmen. Derken, şeytan, Anitta, Çarli.
Sürüyle şey aynı anda, birbirine dolanarak cirit atıyordu kafamda. Ve karşımda önündeki kitabın içinde belki erimiş, belki donmuş gibi duran kızın gevrek simit üstündeki çıtır çıtır susam tadındaki gizemi. Gerçekten okuyorsa, önündeki masal kitabıysa, düşler alemine çıkmaya hazır bir hayal sevdalısıydı. O da Anitta gibi gerçekti o zaman.
Şeytan dürttü yine.
-Eğer gerçekse tanıştırırsın onları, birlikte muhabbetler etmenin yolunu bulursunuz bir gün. Çarli de dışlanmaz belki o zaman.
Bu kez haddini aşmıştı, hem yargıçlığa soyunmuş, hem de başıma yönetmen olmuştu.
–Çarli’yi sakın anma bana, dedim. O bir hiç benim için.
–Haksızlık etme adamcağıza, yahu. Neyse, boş ver sen şimdi karmaşık Belfast hattını, gidip konuşsana şu kızla.
Kıza baktım, yüzü aydınlıktı, aklıma Mona Lisa geldi. Gök suya dönmüş, yağmur diye iniyordu adaya, kaldırımlar görünmez olmuştu. Sanki adaya kastı vardı yağmurun.
Korku selinin ardından yetmez iş gibi bir de sel korkusu sardı beni. Şeytan belli ki başka kafadaydı. Bir kez daha:
-Korkma da git artık şu kızın yanına, dedi.
-Korkan kim yahu, diye yiğitlendim, yine de gitmedim.
Gitmedim çünkü kızın yüzüne uzaktan bakmak bile insanı baştan çıkaracak gibiydi, üstelik yüzü bana Londra’daki Belfast’taki hafta sonunu anımsatıyordu bana.
Sahip olamayacağına ihtiyaç duymamayı öğütleyen birileri zaten hiç susmazdı içimde. Hayat, yokuşu bol gayet zahmetli ve engebeli bir ilahi yolculuktu. Yolculuk hayallerini yaratıp peşinde koşmakla geçerdi. Ulaşmamak esastı. Başka birileri bu gerçekle inadına çatışır, zaman zaman kavga ederdi. Anita bunu da anlardı. Derken, onunla yaşadığım anların görüntüleri, albümdeki yerlerinden kopup zihnimde uçuşmaya başladı.
Çok geçmeden, ikisiyle birlikte ve o görüntüler arasında çılgınlar gibi dans edip kahkahalar atıyordum. Sanki bir düştü gördüğüm. Zavallı Çarli yarı karanlık bir masada tek başına oturmuş, abuk bir yüzle etrafına bakınıyor, arada bir elindeki birasını yudumluyordu.
Mekân da çalgılar da şarkılar da birbiri ardı sıra değişiyor, elindeki bira şişesi ile Çarlinin yüz ifadesi mumyalanmış gibi donmuş duruyordu.
–Senin marazlı figüran da orada, baksana dedi şeytan, masanın yanında duruyor; karşısında da Oskar, terasta akşam yemeğinde gördüğün o kibirli suratı düşmüş.
Hiç kulak asmadım. Oskar’la da Karamanlıca ile de işim yoktu. Kıbrıs meselesiyle da uğraşacak değildim. Ağır abiler desen, çok uzaktaydılar artık. Öbürleri de geride kalmıştı. Kızlarla danstaydım, başımı döndüren çakırkeyifliğin doyasıya tadını çıkarıyordum. Bir yandan da, bu hayallerin kadim zamanlarda tasarlanmış büyük kurgulara aykırılığını seziyordum. Bir de aynı gerçeği masalmış gibi fısıldayan içimdeki dışımdaki gerzekleri susturmak istiyordum. Fısıltıları giderek bağırtılara döndü, kulaklarım duymaz oldu.
Belki hiç yaşanmamıştı o güzellikler, belki hiçbir zaman yaşanmayacaktı. Ne gerçekti, ne kurgu, ne de hayal, sadece hafızadaki bir oyun. Belki de bir düş. Gerçek de hayal de değildi belki.
Öyleyse düştü. Olursa, olsun, dedim.
O düşe yakışan melek güzelliğinde iki kızla sarmaş dolaş dans ederken yüreğime coşku dolsun, içimde korku kalmasın, yeterdi. Gerisi manasızdı. Kızlar içmeden sarhoştu, ikisinde de kaygıdan korkudan eser yoktu. Onlarla aynı anda ve ikisi tek bedenmiş gibi dans eder, göbek atar, horon çekerken üçümüzü bir arada bir ışık demetinin içinde sarmaş dolaş gördüm, adayı denizin dibine yollamak için hışımla yağan yağmurdan süzülüp gelmiş bir renk demeti kamaştırdı gözümü.
O ışık demetinin içinde, ağır çekimle bir an bile durmadan dönüyorduk. Yeri göğü tutan bir müzik cümbüşünde, her birimiz başka bir çalgıydık. Hayal tutkunlarına özgü bir pervasızlıkla, her telden çalıyor, rengi dili dini her ne olursa olsun önümüze çıkan herkesle kandaş gibi kardeş gibi kucaklaşıyorduk. Kimin hangi kurguda olduğuna hiç aldırmadan..
Yağmur, kız, kitaplar, birası ve masası ile Çarli, Dillons ve Dahl… Dinmeyen yağmur altındaki simitler, çocuklar, pala bıyığını buran simitçinin akıntıyla denize yol alan simitleri. Hepsi, hepimiz, herkes. Bir Londra’da bir Belfast’ta bir Dillons’da, bir Anitta ile bir bu kızla, hep sarhoş ve coşkuların en doruğunda, mavi bulutların arasındaydık…
Ve evet tadılmamış hazların zirvesinde uçuyorduk. Yaşadığımız keyif, herkesin, hepimizin kendini her şeye egemen sanan efendilerin ahmaklığına karşı anlı şanlı bir zaferdi. Ve bizim kalenin burcunda zaferimizin bayrağı dalgalanıyordu.
Onca şeyden sonra, gök gürültüleri ile dışarıdaki yağmurun şiddetinden aklımı alıp sordum kendi kendime; Dalga dalga dalga inen bu yağmur mu ıslatmıştı bayrağımızı yoksa?
Kıza baktım, hep olduğu yerde, masasındaki aynı kitap aynı şekilde önünde. Raflardaki kitaplar de gösteriyor ki bu dükkân aynı dükkân. Sormadan edemedim: Onca zaman, hep bu kitapçı dükkanında mıydım sahiden ben?
Dışarıda, bir demet ışık hüzmesi altında yağmur damlaları cilveleşiyordu. Yağmur tam dinmiş değildi, dinleniyordu sanki. Ben de öyle. Elimdeki kitaba açıp bakmış değildim. Mekân ve zaman ötesinde dans edip deliler gibi eğlenirken üstüme boşalan her renkten sağanağa, şarkıları çalgıların ahengine bırakmıştım kendimi.
Onca şeyi bu kitapçı dükkanında göz açıp kapayıncaya kadar yaşamıştım, öyle mi? Bu mümkünse, yaşadığımızı sandığımız başla şeyler de hatta var olduğumuz bile bir düş ya da bir hayal olabilir miydi? Bir zamanlar adamın biri ‘düşünüyorum, o halde varım,’ deyip çıkmıştı işin içinden.
Düşünmek ne demekti peki? Sevgiliyi düşünmek, yemeğe ne kadar tuz atacağını düşünmek, Anitta ile bu kızı kardeş kardeş, sarmaş dolaş düşünmek, benim diş fırçamı neden unuttuğunu düşünmek, karıncanın sırtındaki yumurta küfesini düşünmek, padişahların kardeşlerini boğmasının asalet olup olmadığını düşünmek… Anittanın Çarliye tutkusunun nedenini düşünmek, köyü yengelerimi hep gözü dönmüş halde davranan amcamı, ağır abileri, solak beylerin emir erlerini düşünmek..Sahi bunlardan hangileri adamım dediği türden düşünmekti? Yoksa bütün bunlar aklımdan geçerken ben düşünmüş mü oluyordum?
Hiçbir fikrim yoktu. Neyin gerçek, neyin hayal olduğunu ayıramıyordum. Neyin doğru neyin yanlış olduğundan ise Allah Kahhar adıyla kahretsin adımı, hiç ama hiç emin değildim. Zaten ne doğrularımız bizimdi ne yanlışlarımız ne kutsal gerçeklerimiz ne lanet yalanlarımız. Hemen hepsi atadan dededen, yönetmenden ve de elbette küçüklü büyüklü egemenden miras kalmıştı bize.
Ve bana zaman zaman öyle geliyordu ki sağanak altında dalgalanan o bayrak, yemin ediyorum ki içimde bir tek o tastamam gerçekti. Hayır hayır, bayrağım vardı, öyleyse ben de vardım, demiyorum artık. Ama zihnimde ıslanan bayrak benim için tek gerçekti. En azından, o güm ve o dükkanda. Nereden mi biliyorum: Elimdeki kitaba bakarken de bayrak zihnimde capcanlı dalgalanıyordu ve hala ıslaktı.
Düşünüyorsam o da vardı. Neden ıslaktı? Nasıl ıslandı? O sırrı çözeyim derken şeytan atladı sahneye. Fısıldadı.
–Atalarının kanı ıslatmıştır onu, demez mi?
—Yok devenin nalı, diye tersledim. Şehit kanının öyle çılgın ortamlarda ne işi olur yahu?
–Eğer o değilse.. Karaman’da felaketin ertesi gün, cami avlusunda kestikleri kurbanlık koç var ya, o hayvanın kanı ıslatmıştır.
–Yapma yahu, o kan da kutsaldır.
–Ha ha hay, diye kahkaha attı. Kanı kutsal, eti helal, öyle mi? Yesinler de sevsinler.
–Sana ne yahu, dedim. Kanını akıtıyor, etini yiyoruz, emir böyle, sana ne? Camiye bayrağa millete devlete dil uzatmasan kolay anlaşırız, yoksa külahları değişiriz. Bizim evvel ezel kutsalımız bunlar.
-Onlar benim de kutsalım oldu sayende valla Emin. Onlar olmasa ben de olmam. Artık cuma namazlarını, dini ve milli bayramlarınız, mumdan bozma kandillerinizi kaçırmıyorum. Orucu tutar gibi, vergimi öder gibi yap…
Kan beynime sıçradı, hemen kestim sözünü…
-Git işine yahu, dedim. Benim bin derdim var, gam yüküm başımdan aşkın, araya girip girip maytap geçiyorsun sen benimle.
—Yeminle ciddiyim, dedi. Askere alsalar giderim, şehit ol deseler ölürüm. Ümmetin…
—Kes artık, dedim ama dinlemedi.
—Sana vasiyetim olsun Emin, dedi ciddi ciddi.
Ben ölüm ve vasiyet dendiğinde her zaman olduğu gibi titredim.
—Vebalim günahım boynuna. Eğer şehit olursam, cenaze namazımda her cemaat şehadet parmağını havaya kaldırsın, ‘şeytanlar ölmez, ekmek bölünmez’ diye otuz üç kez bağırsın.
Durur muyum? Yedi ceddine birden küfürler ettim. Tuhaftır, küfür duymak hoşuna gitti herifin, iyi mi? Zıvanadan çıktı, yakası açılmamış herzeler yumurtladı. Birkaç dakikada dört adet deve kuşu yumurtası… Sonrasına dayanamadım, tıkadım kulağımı.
Kitapçı dükkanında şeytanla hesaplaşmanın tam ortasında o felaket günü neden bir kez daha belirdi gözlerimin önünde?
Düşündüm ve buldum:
Güneş tutulup da gün geceye döndüğü sırada öyle yapmıştım. Çadırdaydık. Artık sarsıntı yoktu. Caminin avlusunda diz boyu su. Çok karanlıktı.
Sesler duyuyordum yan çadırdan. Kesik kesik sesler.
–Gazap ne demek ana?
—Unut o pis lafı. Bu yağmurdur nimettir, rahmettir, merhamettir.
–Hıı, peki azap ne anne?
Öbür yandaki çadırdan yeni yetme bir kızın hıçkırığı geldi.
-Hem vurisen, hem ağlama deyisen, diye bağırıyordu.
Kulaklarımı o zaman da tıkamıştım, sonrasını iyi ki duymadım. Unutamazdım.
6b. BAKMA GÖZLERİNE KIZIN DEDİ ŞEYTAN
Şeytan bayrağın ıslaklığı meselesinde kafamı dehşetli yordu. ‘Döktüğüm terdir onu ıslatan,’ dedim ve beynime üşüşmüş eşek arısı sürüsünden kurtulmak için gözlerimi yumdum.
Uyuyamadığım Stockholm gecelerinde gözlerimi yumardım. O zaman evimin önündeki sahil canlanırdı zihnimde. Kışsa yataktan kalkar, ikinci katın buz kesmiş penceresinin önünde durur, denize lapa lapa yağan karı seyrederdim. Uykumu getirmezdi, ama bana iyi gelirdi. Donmuş deniz üstünde paten yapmak da öyle iyi gelirdi bana.
Şeytanın üstüme saldığı eşek arılarından kaçıp gözlerimi Başkent otelindeki odamda yumduğumda Akdeniz sahilini alıp benim donan donduran sahilin yanına koydum. O dondurucu zıtlıkta aheste dolanıp durdum ve bir zaman sonra karanlıkta asker feneri tutulmuş gibi açtım gözlerimi. Her yanı aydınlatan güneş mi şimşek mi diye bakınırken uzaklara düşen yıldırımın gümbürtüsü beni getirdi kendime: Yeşil adadaydım.
Aynı anda, bir sürü şey birden oldu.
Sabahtan beri şiddetlenen yağmur nihayet birden dindi, dışarıda ışıklı bir gün sanki yeniden doğdu. İçerideki kız, başını nihayet kitabından kaldırdı. İşaret parmağının ucu dudağına dokununca kitabını kapadığında gördüm: Boynunda küçük bir morluk vardı.
Masasının önünde kırmızı pabucuna üstüne tünemiş gibi duran, yeşil şapkalı, esmer kadınla konuşmaya başladı. Çok ezik, çok yılgın görünüyordu kadın. Belki hiç cinlik kötülük yoktu içinde, belki gerçekten dertlerin kederlerin yiyip bitirdiği bir gamzedeydi. O kadar. Yine de sadece misk kokulu parfümü ile değil, her şeyi ile etrafa yapaylık yayıyordu.
Dikkatle baktım.çO da görünüşte herkes gibiydi aslında.. Yani dünya durdukça sürecekmiş gibi renk renk yağdıktan sonra bir anda kesilen göz kamaştırıcı yağmurun saydamlaştırdığı ıslak hava ve havadan da ıslak içimdeki bayrak gibi…
Yani o eski dükkânın pörsümüş zaman kokan ahşap raflarında kimi örümceklenmiş kimi küf tutmuş ama dünden kalan her ne varsa kutsayan tarih kitapları gibi. Silahşor kesilmiş kalemşörlerin, gençlere güya fikir kusan şiir, öykü, roman, masal ve bilgi kitapları gibi.
Yani insanın başını döndürecek kadar Anitta’yı andıran çocuk yüzlü kız gibi…
Yani bu dertli adadan, ömrünü kan, duman, barut kokuları arasında, bir kez olsun pembe hayallere dalmadan geçirmiş olan adanın talihsiz insanları gibi..
Yani onlardan binlerce mil ötedeki sevgili Anitta, ile onun yıkık dökük çökük zavallı Çarlisi gibi.
Binbir örümcek sürüsünün üç ömür vererek ördüğü karmaşık ağı bir bakışta anladığını sanan bizimkilerle onların her duyduğuna inanan kan ve din kardeşleri gibi.
Cevap bulamayacağı sorularla uğraşır, kendi yarattığı sorunları sabah akşam güya çözmeye çabalarken sürekli kendi yönetmenini kollayan, ona baş eğmeyi sindiremediği gibi üstüne sıçratmaktan da korkan, huzuru mezardan önce hayallerde bulmaya çalışan alışan benim gibi, bizim gibi, hepimiz ve herkes gibi…
Yani sırf kurgulanmış bir oyunu izlemek uğruna, aptalca rollerden birini, o rolü gerçekten severek isteyerek kendimiz seçmişiz gibi oynamaya çabalarken çırpınan..
Yani hem kendimizi avutup hem herkesi kandırmayı başarmak için her zahmete katlanan, kaygılarla korkularla yüzleşmekten kaçıp bu acınası yok oluş mücadelesine mutlu hayat demeyi de başaran her çağdan her renkten her türden yaratıklar gibi.
…..
Şimşek çakıp gök gürlediğinde, dışarıda şakırdayarak yağan yağmurla içimdeki sağanak birlikte dindi. Dediğim gibi, o anda yığınla şey birden oldu.
Kız gözlerini tek sayfasını bile çevirmediği kitaptan kaldırdı kadına baktı, ben onun boynundaki morluğu görür görmez arkasındaki öyküyü düşünüp kızın dertli kadınla konuşmalarına kulak verdim.
-Özür dilerim bayan, diyordu kız, su gibi akan bir İngilizce ile. Bay Oscar’ın telefon numarasını ondan izinsiz veremem size. Buna hakkım olmadığını siz de bilirsiniz.
-Bana adresini verin o zaman.
-Çok üzgünüm ama yapamam. Gördüğümde aradığınızı söylerim. Ne yazık ki, bütün yapabileceği bu.
-Şimdi adada mı? Bir iyilik edip bari bunu söyleyin bana.
-Bilsem söylerim. Dün söylemiştim size. Ondan önceki gün de söyledim… Bir önceki gün de… Onu son kez iki hafta önce gördüm, İstanbul’a gidecekti. Sonrasını bilmiyorum.
Aşağı yukarı aynı sözcüklerle, kırık plak gibi beş kez yinelendi bu konuşma. İkisi de ezber tekrarlarcasına konuştuğuna göre, bu ruhsuz diyalog da yönetmenin işiydi. Sonunda ezikliğini sesiyle bakışıyla ele veren kadın beyaz işlemeli, beyaz bir mendil çıkardı cebinden. Yanağından gözyaşları süzülüyormuş da silecekmiş, yüzünden akan allık mendilde önce kırışıklık izi, sonra da peşinden koştuğu adamın meşhur ödüle konmuş adını bırakacakmış, o da mendildeki izi kutsal bir emanetmiş gibi öpüp başına koyacakmış gibi geldi bana.
Öyle sandım ve yanıldım.
Burnunu sildi kadın, bir güzel de sümkürdü içine, katlamaya zahmet bile etmedi, buruşturup attı çantasına.
O sırada, masaya yaklaşmıştım ben Kızın kitabı hala açıktı, adına baktım, göremedim, o gözlüğünü çıkarıp masaya koyarken boynuna bir daha takıldı gözüm. Kolalı ütülü beyaz bir mendilde nar lekesi gibiydi. Belki bir örümcek ısırması, dedim. Kısmetse sonra çözecektim sırrını.
Bir süre sabırla, çaresiz dertlerin girdabındaki kadınla onun konuşmasını izledim. Sonunda öfkelendi kadın, masanın ortasına tükürür gibi ‘kahretsin’ diye bağırdı. Yüksek topuklu pabuçlarının döşemedeki yankılarını ardında bırakarak kapıyı hışımla çarptı, çıngıraklı kapı onu bir ağıt senfonisi ile uğurladı.
Tek başına o senfoni bile her şeyi o arabesk yönetmenin kurguladığını gösterdi bana. Onu hayatın içinden gerçek biri sanmakla hata ettiğimi anlamam için hocanın o akşamki yemeğini görüp yaşamam gerekti.
Kadın gidince kıza döndüm, gözlerini gözlerime dikti. Açıp kitabını okusa iyi olacaktı. Göz bebeklerinin etrafında yeşile çalan incecik bir hale vardı, bana baktıkça koyulaşıp yayıldı. Az önceki müthiş yağmurla birlikte her yanı aydınlatan ışıktaki renk cümbüşünün gözlerinde yansıdığı anda rengarenk hale yeşile döndü ve hemen kayboldu.
O bir anlık renk cümbüşü yetti bana. Bir kara büyünün çekimine kapılmıştım, ona afallamış halde öylece ne kadar bakakaldım, bilmiyorum. Beni bahar kokan bir sesle arkamdan ‘bayım’ diye çağırdığında, eşikteydim. Kısık çıngırak sesi sürerken dönüp baktım ona. Duymazlıktan gelip çıkmalıydım. Ama merak ediyordum onu. Her şeyini, en çok da boynundaki morluğu, okuduğu kitabı, dudaklarına dokunurken içinde yaşadığı ılıklığı fena halde merak ediyordum.
Yine de onun sesini duymadan çıkıp gitmiş olsam daha iyi olurdu. Yakamı boş kafalı yönetmenden kurtarmış olurdum. Anitta ile kızı bağlantılama hevesimi önce o denli boyutlandırıp sonra da gemlemekle uğraşmazdım. Yığınla başka zorluğa katlanmak zorunda kalmazdım..
Döner dönmez, az önceki çekim gücüyle masaya doğru bir robot gibi giderken böldüm kendimi. Neyse ki kasetli kitabın önünde durdum. Raftan alıp havaya kaldırdım kitabı, rol gereği sordum:
—Bu ne kadar?
Yerinden kalkıp yanıma geldi, lavanta kokuyordu.
-Gözlerine sakın bakma, dedi şeytan, çarpar seni…
Korkmuştum, tamam, bakmam dedim.
Oysa ne cindi ne şeytan. Boylu poslu, balık etli, güleç yüzlü, hoş bir kız. Kitabın arkasını çevirip kıvrımlı bir sesle fiyatı söylediğinde boynuna göz attım, sonra sordum.
-Kasetler dâhil mi?
-Evet, set olarak satılıyor bu, derken eli tekrar dudaklarına gitti.
Dudakları kiraz elleri beyaz. Konuşmalıydık.
—Türkçe zor bir dil. Çok emek istiyor, çok çalışmak gerekiyor, dedi.
—Öğreninceye dek her şey zor, dememle o laftaki çokbilmişlik havasını sezdim,, etkisini yok etmek için başka bir soru buldum.
—Sen Türkçe öğrenebildin mi?
Sanki duyan olmasın diye dönüp boş dükkâna bakındı.
—Çok az, dedi. İdare eder.
Sonra tekrar bakındı etrafına ve sır verir gibi fısıldadı:
—Cin ve tonik eşliğinde çok iyi konuşurum ben.
İkimiz de gevşemiştik.
—Adadaki tüm dostlarım öyle söyler, dedi gülerek, ben de güldüm.
Şeytan gerdi devreye.
—Konuştuğu konuşmadığı bütün dilleri bilmek istediğini söyle. Birkaç düzine iyi okumuş iyi yaşamış, kendini herkesten daha büyük bir emekle inşa etmiş bir düzine kadar insanın çıraklığını yapmış coşkulu adamdan söz et ona.
—Bilmez misin ey gafil, reklamı hiç sevmem ben, dedim.
Şeytan duymadı, durmadı. Onu yakından görünce fikir değiştirmişti. Gözlerine sakın bakma demişti, şimdi açıl ona diyordu. Aynı iştiyakla devam etti.
—Onun kalbini, yüreğini, hayallerini hem beyninin hem bedeninin her kıvrımını keşfetmeye can attığını söyle, içi içine sığmayan temiz yürekli ve sabırsız bir yeni yetme gibi onu yanında, hep yanında istediğini söyle, dedi. Haydi, durma da söyle.
Şeytandı bu, ona uysan bir çuval inciri berbat ederdi. Oysa aşırı sürat daima felaketti. Kulak asmadım.
—Cin ve tonik bana her zaman, her şey için iyi gelir, dedim sadece.
—Sen zaten gayet güzel konuşuyorsun. İngilizce ile sorunun yok ki senin.
Ruh okşamayı da iyi biliyordu besbelli.
-Olmaz mı? Kaç yıldır devamlı kullanıyorum. Derslerim de İngilizce. Sorunum yine de var, galiba hep olacak.
Karşılık vermedi, dönüp masasına da gitmedi.
-Ne zamandan beri burada yaşıyorsun?
-Yedi yılı geçti.
-Kesintisiz burada, ha?
-Öyle sayılır. Temmuz sıcakları bastırınca her sene kaçarım buradan. Önce Londra’ya sonra Belfast’a.
Yüreğim hopladı. Yutkundum, ona kadar saydıktan sonra, birkaç hafta önce üç günlüğüne orada olduğumu, şehri fantastik bulduğumu söyledim.
-Ooo, diyerek daha canlandı, ilk kez miydi?
-Yooo, sık giderim Londra’ya. Birkaç günlük ziyaretler.
-Ya Belfast? Ne çeker ki seni oraya, merak ettim.
-İkinci gidişimdi geçen ay, deyip sustum.
Hayatımın gediklisi Anitta yıllardır Belfast’ta kocası ile çile dokumakta, ben de onun sayesinde kafayı yemekteyim, diyemedim
-Keşke tanısan Anitta’yı, iyi anlaşırsınız desene ona.
-Acelen ne senin yahu, diye sert çıktım şeytana.
-Müzeler, kitaplar, insanlar, barlar, her şey çeker orada beni, ben kentlerle de insanlarla da bağ kurmayı severim, dedim, bunu bir Belfastlı kızdan Anitta’dan öğrendim de demedim.
Belfast takılmanın gereği yoktu.
-Yedi yıl, dedim hayretle. Sen yaştaki biri için az zaman değil. Seni hangi rüzgâr attı buraya?
-Anlatırım, ama önce söyle bakayım. Kaç yaşındayım sence ben?
—25 civarı, dedim.
-Ooooo, bu bir rekor, dedi. Bu kadar yanılan hiç çıkmadı karşıma. Kutlarım.
-Nasıl da cıvıldıyor yahu bu ahu, dedi şeytan.
-Hemen girmesen havaya. Kaç kez yanıldığını hatırla. Biraz yavaş olsana sen.
-Sen şeytana ders vermeye kalktığının farkında mısın yahu?
Ona pabucunu kaç kez ters giydirdiğimi anlatmanın hiç sırası değildi.
-Bana öyle görünüyorsun.
-Tekrar dene şansını istersen.
-Kaç senelik bir aldanma ile kırdım rekoru?
-On sene kadar.
-Yok canım. Dürüstçe?
-Elbette dürüstçe.
-Dünyada inanmam, dedim.
-Bence de inanma, yani bir tek yaşıma değil, bana da değil, bu dünyada hiçbir şeye inanma.
İşte bu çok iddialı geldi.
-Nedenmiş o?
-Tek hakikat bu da ondan. Bunu anlamak zaman alır.
-Anlat, dedim. Öğrenmeyi severim ben.
-Anlatmak da zaman alır. Burada olmaz, zaten. Bir gün oturup konuşuruz istersen. Senin de anlatacaklarım mutlaka vardır.
Ne kadar çoktur, bilemezsin dedim içimden.
–Şahane o zaman.. Ben tatildeyim, sen ne zaman istersen…
—Beni adaya getiren rüzgârı sormuştun.
Evet, tumturaklı bir aşk hikayesi beklemiştim sorarken. Bizim filmlerde her türlüsü çekilen aşk hikayelerine benzer bir öyküsü olmalıydı onun.
—Bizimkiler burada yaşıyor, diye anlatmaya başlayınca, bir kurgunun varlığından o gün ilk kez kuşku duydum.
Kendi kendime sordum; her şey, kızın boynundaki leke, benim boynumda Belfasttan bu yana silikleşen iz, yani her şey ama her şey gerçek miydi yolsa? Bunu böylece düşünmek, başka bir hayal, dedim kendime ve sordum:
Aynı zamanda gerçek de olabilir miydi?
Tıpkı dinmeyen yağmur gibi.
Ertesi gün Başkent otelin bahçesinde Lizle, sohbetin dibine vurduğumuzda, bu hayal ve gerçek meselesini açtım ona. Kız müthişti.
—Olmayacak şey değil bence, çok da şey etmemek lazım, diye mırıldandı ve turunç ağacının altında da bir kez daha andırdı Anitta’yı.
Her hayal gerçektir, bir yerlerde bir şekilde mutlaka izi kalır, tüm gerçekler de aslında birer hayal. Onlar da başka türlü ve gerçekten yaşanır bence, en azından içinde ya da zihninde, kimi zaman da her ikisinde. Anitta böyle demişti bizim keşif günlerimizden birinde.
Bunca benzerliğin nedeni neydi ki? Belfast mıydı, acaba? Belli ki darbeli toplumun insanları bağ kurmayı seviyordu. Anitta’nın arada bir yaptığı gibi güzelce kestirip attı.
-Çok da kafa takmamak lazım böyle şeylere, diyerek hayat hikayesine devam etti.
Babası güneydeki üsten emekli olunca, eşiyle buraya yerleşmiş.. Üniversiteyi bitirince, bir süre onlarla yaşamak istediği içşn gelmiş buraya ama ayrılamamış.
Sormama fırsat kalmadı.
-Ne buradan ne onlardan ayrılabildim. Hiç istemedim desem, yalan. Aklımdan sık geçti. Siz kısmet diyorsunuz. Kısmet istemedi, diyorum ben.
Hiç de sıradan değildi kız. Dobra ve cesur.
—Belfast yetiştirmesi dedi Şeytan.
‘Hiç sıradan değil, ön sıradan da değil’ diyerek ağzının payını verip susturdum onu.
Anitta raflarda kitapları düzeltmeye başlamıştı o arada.
—Sen seviyorsun burayı o zaman.
—Sevmediğim bir yer olmadı ki hiç. Evet, çok rahat bir yer burası. Yaz sıcakları yakar insanı, baharı ılıktır, uzundur. Kışlar ise yumuşaktır, ama kışım hayat durur adada, zaman akmaz olur.
-Sıkılırsın tabi.
–Kediler bile sıkıntıdan ağlar gibi miyavlar kışın adada. Ben sıkıntı bilmem. Kitaplara dalarım. Haftada birkaç gün buraya gelirim, çoğu günler kapıdaki çıngırak hiç çalmaz. Aldırmam.
–Nerelisin sen?
–İrlandalı.
–Neresinden?
–Belfast…
Şaşırmıştı şeytan. Ben sezmiştim zaten
—Orada mı doğdun sen?
-Evet. Beş yıldır buradayım, Karmi’de oturuyoruz.
Herkesin bildiği bir yermiş gibi söyledi bana oturduğu yerin adını. Ormanı bir gecede kül olan bir dağın eteğine son yangından sonra kurulmuş, küçük bir köymüş Karmi.
İngilizler yaşarmış orda. Kaldığım oteli sordu, söyledim. Duymuştu adını, nerde olduğunu bilmiyordu. Ana yoldan üç sokak aşağı inip denize doğru kıvrılınca karşısına çıkacaktı, tarif ettim, sonrasında bir ardı ardına sorular geldi.
Dün gece geldim adaya, diye başladım, uyandığım dakikadan kendisi ile konuşmaya başlayıncaya kadar olan biten birkaç şeyi anlattım. Unuttuğum tıraş sabunu ve diş fırçasından, denizin enginliğinden, bahçelerin güzelliğinden, portakal ve turunç ağaçlarının kokusundan, söz ettim. Sonunda da bu dükkânın geçen ay Dillons’da kitaplarla geçirdiğim günü anımsattığını söyledim.
Ne Anitta’yı andım, ne de onun Stockholm günlerinde her gün kaç kez iç çekerek Belfast’ı hayal ettiğinden, ne Londra’da çiseleyen yağmur altında Dillons yüzünden yaşadığımız öfke patlamasından söz ettim. Dükkâna adımımı attığımdan beri, taşralı bir yazarın onlarca kez filme çekilmiş bir öyküsünü bir kez daha oynuyormuşuz gibi bir duyguya kapıldığımı da söylemedim.
O büyülü yağmur altında sırılsıklam olduklarını fark etmeden salına sallana yürüyenlerden, lastik toptan, çocuklarla kızdan ve simitçiden, onların yağmurun dinmesinden az önce kaşla göz arasında görünmez olmasından da bahsetmedim. Çektiğimiz filmse, bizim yönetmen tam bir budala, diyecektim ki vazgeçtim. O gün olup bitenlerin, bana zaman zaman bir düş bir kurgu gibi geldiğini de söylemedim.
Kitap dolaplarının birinin önünde, daldan dala atlayarak tatlı tatlı konuştuk. Zaman akıp gitmişti. Kitabı rafına bıraktım, izin istemek üzere ona döndüğümde bir çift renkli göz adeta sardı beni. Gitmeliydim. Elimi uzattım.
–Seninle söyleşmek zevkti, ama şimdi gitmeliyim. dedim.
Tuttu elimi, sol elini elimin üstüne koydu.
—Benim için de öyle. Çok mutlu oldum. Gene uğra lütfen. Üst katta elden düşme bir sürü kitap var, göz atarsın.
—Memnuniyetle, dedim.
—Burası Dillons değil tabii, belki seveceğin bir şeyler çıkar yine de. Beklerim, ne zaman istersen.
Neden hemen gitmek istediğimi bilmiyordum. Bulsam, yakasına yapışıp sarsarak o şapşal yönetmene sorardım.
—Tamam gelirim, dedim, ama önce diş fırçası ve tıraş sabunu.
—Yarın öğlene dek açığız. Pazar tam gün kapalı. Buraya boşuna gelmeni ikimiz de istemeyiz, değil mi?
İşveliydi, ölçülüydü, candandı, insanı sarıyor, aynı zamanda sarılma duygusu veriyordu.
—Elbette, dedim. Yarın gelirim. Elden düşme kitaplara bakarım, hem de…
Bir an durdum, içimden geçeni her nasılsa apaçık söyledim:
—Hem de birlikte cin ve tonik içmek için kandırırım belki seni. Ne dersin?
—Neden olmasın? Kandırmış bil şimdiden.
Her şey ne güzeldi, hızlı gidiyordu ne diyeceğimi bilemedim.
–Ama önce, diş fırçası ile tıraş sabunu, dedi gülerek.
Elini önce yanağına sonra ağzına doğru götürdü, iki parmağı alt dudağında belli belirsiz gezindi.
—Önce onları almalıyım.. Yarın cinle tonik içeriz, derken ben de elimle eşlik ettim sözlerime.
Ne anladıysa, çok güldü.
Son kez bir daha dikkatle baktım. Üstünde bedenine dar gelen bir kot pantolon, beyaz gömlek. Düğmelerinin birkaçı açıktı. Her güldüğünde her şeyi ile gülüyordu.
Caddeye çıkmamla dönmem bir oldu. Aynı kitap dolabının önüne çömelmiş alt raflardaki İngiliz klasiklerini düzenliyordu. Bana dönüp dostça gülümsedi.
—Adımı sormak için geldin tabi, değil mi?
—Evet, özür dilerim, unutmuşum.
—Boş ver özür dilemeyi. Adım Elizabeth benim. Herkes Liz der. Sen de öyle dersin istersen.
İçimde fena halde acelesi olan biri vardı, yine de laf olsun diye sordum.
—Sizin kraliçenin adı da Elizabeth, değil mi?
Kaşlarını çatıp öyle yaman baktı, onun düşler ülkesinden bir peri olmadığından emindim artık. Olsa bile, ipleri bizim yönetmenin elindeydi.
—Unut gitsin İngiltere’yi kraliçeyi şimdi. Senin adın ne?
—Emin, dedim, heceledim. E-min… E-min… E-M-İ-N.
—Bizim bakkalın beş numarasının adı da Emin. Bana yabancı değil, anlamını bilmiyorum ama.
Adımın anlamını söyledim. İç gıdıklayan bir sıcaklıkla gülümsedi ve bu kez Türkçe sordu:
–E-min-mi-şin?
Yanıtımı beklemedi. Adımın baş harfini sona aldığında ortaya çıkan sözcüğün Türkçede mavili, pembeli, sarılı bir kır çiçeğinin adı olduğunu anlattı.
-Bir şey daha var, dedi. Bizim dilimizde mine sözcüğü hem maden hem mayın anlamına geliyor, bilirsin. Ben mine çiçeğini bilmem ama.
Anlattım mine çiçeğini.
—Mine ad olarak kızlara verilir bizde. Âdem’den beri kadınları kimi şeytana, kimi mayına benzetir, biz mine çiçeğini ad diye veririz. Bizde kadınlar mücevher değerinde, dedim.
—Hem de nasıl, diyerek imalı güldü, Namustur kadın sizin için, bunu bilirim, kirlenirse temizlersiniz, dediğinde ise gülüşü tatsız geldi.
—Doğru, herkes öyle değil.
Bizim solak edebiyat öğretmenimizin ezberleyene on numara verdiği malum şairin şiiri geldi aklıma; “bizim kadınlarımız, anamız avradımız yârimiz,” demişti; “sanki hiç yaşamamış gibi ölen, soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen,” diye devam ederdi şiir.
Neden namusumuz dememişti ki? Lise yıllarımda ezberlemeye çalışırken lanetleyip durduğum şiir ezberimde kalmış olsa şimdi iyi giderdi, diye düşünüyordum ki Liz bakkalın beş yaşındaki oğlunu öpüp severken hep “Emin is mine” dediğini anlattı. Emin benim, lafını neden etti bilmem. Belki Londra’nın ardından Belfastta ikinci gecede yaşadığım kasırga yüzünden anlamsız bir çıkış yaptım:
—Emin kimsenin değil, dedim. Kimsenin de olmayacak!
Bozulmadı kız.
—Boş ver, diyerek koluma dokundu, kimse kimsenin malı değil. Hiçbir zaman da olmamalı.
—Ben de öyle düşünürüm, dedim, canlı tanığı Anitta’dır, diyesim geldi, demedim.
Otelde kahvaltı saati geçiyordu ama bir yanım onunla sohbeti bırakmayı istemiyordu. O da memnundu. Art arda sorular soruyordu,
-Demek sen de Türkiyelisin. Neresinden?
-Konya Karaman’dan. Pardon! Yakınlarda il oldu Karaman.
-Hey, diyerek ayağa kalktı. Şu rastlantıya bakar mısın?
Bence tek rastlantı Belfast’tı. Anitta da Liz de oralıydı.
-Hangi rastlantı o?
-Ben de Karaman’da yaşıyorum, biliyor musun?
-Yok canım, dedim. Burada yaşıyorsun, Karmi demiştin.
-Tamam işte, bizim Karaman’a Karmi deriz biz. Ne hoş, değil mi?
Sürüyle başka benzerlik görecekti yakında. Bir de Anitta’yı bilse, diyordum, bir yandan da artık çıkmayı düşünüyordum.
–Hey, Emin, Karamanlısın ama Karamanlıca bilmezsin sen, değil mi?
Güldüm, bir kez daha Anitta kokusu esti. Elbette kimse bilmezdi Karamanlıcayı. Misalidies’i de ne orada, ne Türkiyede. Anitta’nın Sorbonne’da sunum geldi aklıma. Paris’teki ressamlar tepesinde geçirdiğimiz son gün sevgi duvarına yazdığı cümle. Hepsi birden eski günlere götürdü beni.
—Hayır bilmem, dediğim anda çıngırak sesini duyduk
Güleç yüzlü, dinç bir adam girdi içeri. Liz yüksek sesle selamladı onu. Babası olmalıydı. O bize doğru gelirken ben kapıya yürüdüm, yanından geçerken onu selamlayıp çıktım dükkândan.
SEVEMEDİM TÖREMİZİ
Bir toprak parçasını çitle çevirip
‘Bu benimdir’ demeyi akıl eden ve
buna inanacak kadar saf insanlar bulan ilk adam,
sivil toplumun gerçek kurucusu olmuştur.
Çitleri söküp hendeği doldurarak hemcinslerine
‘Bu sahtekârı dinlemeyin; yeryüzünün meyvelerinin hepimize ait
olduğunu ve toprağın kimseye ait olmadığını unutursanız
mahvoldunuz’ diye haykıran biri,
insanlığı ne kadar suçtan, savaştan, cinayetten,
ne kadar korku ve felaketten kurtarabilirdi!
Rousseau
Yemişim senin sivil medeniyetini Russo, diye haykırmış. Zülfo Hafız.
Kördü, kürttü, yoksuldu, gelip geçen trenlere kaval çalardı. Kızının kolunda tren boyunca ağır adımlarla yürür, yolcuların kızın eteğine attığı birkaç kuruşla geçinirdi.
Zülküf Dağının tepesine adam boyu kar düşer bir kar senesinde. Zülfo Hafızın tek göz evi haftalarca kar altında kalır. Bahar gelip de karlar eriyince, soba dumanından boğularak ruhunu teslim etmiş bulurlar onu.
Kavalı koynunda gitmiştir öte yana Hafız.
…
Bıçkın abilerle bizim yurdun kantininde gece yarısı çay içiyorduk. Önceki gece, mafyanın Pera’daki kumarhanesinde Eyüp Savcısı Marlon Kemal’i sırtından vurmuşlardı, koca kentin kabadayısı mafya dünyasının belalısı son haracını tahsil edemeden çocuk yaşta bir oğlanın sıktığı iki kurşunşa ölmüştü.
Cenazesine katılacak mıydık biz?
Su yolunda kırıldı su yolunun testisi, diyordu hemen herkes.
Ettiği kırkı geçtim, kırk bini aşmıştı diyenler de vardı.
Karara bir türlü varamadı Abiler.
Biz orada olmazsak, ‘fakir babasıydı, mafyayı dize getiren adamdı’ deyip komünistler sahiplenecekti.
Biz sahiplenmeliydik davamızın neferi, diye.
Uzun konuştular, gece karara varamadılar Abiler.
Merkeze soralım, dedi biri. Söz bitti.
Russo’dan bu satırlarını lise günlerinde babasına okuduğunda onun küplere bindiğini o zaman anlattı Roja.
Diyarbakır’dan üniversite sınavına girmek için gelmişti.
Kaçaktı yurtta.
Neden anlattı bunları bize, bilmiyorum,
Ama abiler hep bir ağızdan azarladı kızı.
‘O frenk komüniste söylenecek bir söz varsa biz söyleriz. Ona laf etmek babanın da harcı değildi, senin de değil..Töremiz öyledir,’ dediler.
Kızcağız ,ay bardaklarını tabaklarımı topladıktan sonra, küçük bir dev gibi dikildi karşımıza.
Ben de sizin lafınızı yemişim abiler, diye bağırdı.
Kimseden çit çıkmadı.
Ertesi gün yurttan attılar onu.
Müdüre gittim. Yazık. dedim. Ağzı leş gibi kokuyordu.
Kaçak kalıyordu yurtta. Meğer sosyalistmiş kız, dedi.
Töremize uymazmış. Üstelik bir de solcu yavuklusu varmış.
Sevemedim töremizi, demedim. O da uymazdı töremize.
Müdüre de yönetmene de küfürler ederek saatlerce turladım durdum Kadırga ile Laleli arasında.
…..
7. BEŞ BENZERİN TERAS KUMPASI
Liz’le tanıştığım günün akşamı için Hoca’ya söz vermiştim. Hoca gümüş madalyalı eski bir millî güreşçiydi. Barış Harekâtından önce Ankara’dan gelip adaya yerleşmişti, mücahitlerle birlikte Rum çetecilerle savaşmış, zaferden sonra Başkent Otel’i satın almıştı. Hem oteli yönetiyordu hem Kuzey Kıbrıs Güreş Federasyonu’nda yağlı güreş antrenörlüğü yapıyordu. Çevresi genişti. İsveç’teki Konyalı bir ortak dostumuz onun otelinde kalmamı önermiş, ufak bir armağan da göndermişti.
Armağanını verdiğimde ortak dostumuzdan söz edip havadan sudan konuştuk. Beni ertesi akşam için otelin terasına davet etti. Baş başa yemek yiyip muhabbet etme imkânı bulacağımı sanmıştım. Oysa terasta beşi yabancı on kişiydik.
Böylesi de iyi, diye düşündüm.
Hava serin, manzara güzeldi. Hoca beni konukları ile tanıştırdı. Stockholm Üniversitesinde çalıştığımı, Eğitim Bakanlığından danışmanlık teklifi aldığımı da söyledi. Yakında adalı olma ihtimalimden söz etti. Henüz kesinleşmiş bir şey yoktu, yine de çok rahatsız etmedi beni. Güneşin batarken, bulutlardaki renk cümbüşünü hayranlıkla izledim, öbür konuklarla kısa bir sohbet imkânı da buldum.
Bizimkilerin hepsi Konya’dandı, iyi ki de Karaman’dan kimse yoktu. Amcamı tanıyan birine rastlamak bile artık rahatsız eder olmuştu beni. Hepsi adaya Hocayla birlikte gelmişti. Biri Lefkoşe’de çalışıyorum, dedi, sanırım elçilik demek istedi, öteki eğitim bakanlığındaymış. Diğerleri inşaat müteahhitliği yapıyormuş.
Yabancıların her biri başka ülkeden, başka bir meslektendi. Gayet nazik davrandılar. Ama bakışları, tuhaf bir şekilde birbirine benziyordu. Ve masada sohbet ilerledikçe, o benzerlik çok daha somut hale geldi.
Türkçe de bilen bir Norveçli dil bilgini ile Danimarkalı eski gazeteci arasındaydım. Oturur oturmaz gazeteciye dönüp Andersen masallarına hayranı olduğumu söyledim. Küçük Deniz Kızı’ndan söz ettim.
—Yapım hatası vardır bizim deniz kızında, dedi.
Kopenhag’da üst tarafı kadın altı tarafı balık kuyruğundan oluşan deniz kızı heykelinde -onlar ona Mermaid derlermiş- sahiden yapım hatası mı var, diye yüzüne merakla baktım.
—Aslında yapımda değil, tasarımda hata, diye düzeltti ve nüktesini patlattı: Üstü değil altı kadın olmalıydı. Olsaydı, zavallı kızın Krala aşkı hüsranla bitmezdi.
—Çok zekice, diyerek güldüm, bana Türkiye’nin neresinden olduğumu sordu.
Karaman dediğimi duyar duymaz Norveçli atıldı:
—Umarım Karamanlıcayı bilirsiniz siz?
Şaşırdım. Bunu Liz daha bu sabah sormuştu. Aynı soru akşam da karşıma çıkınca, bir dizi çağrışım yaptı bende. Montmartre, Sevgi Duvarı, Anitta ile ilk resmimiz ve onun sunumu ve bir yığın başka anı geçiverdi aklımdan.
O arada, soru sanki ona sorulmuş gibi gazeteci cevap verdi:
—Ben hiç duymadım. Eski bir dil olmalı.
—Grek alfabesi ile yazılan Türkçe okunan metinler, diye cevap verdi bilginimiz, sonra da bana baktı.
—Ben epeyce bilirim, dedim ve sustum.
Ne anlatacağını görmek için zaman kazanmak istedim…
—Cumhuriyet öncesinde Anadolu’da asırlarca yaşamış Karamanlılar diye bilinen Hıristiyanlaşmış Türkler arasında çok yaygınmış, diye anlatmaya başladı.
Danimarkalı ‘çok ilginç,’ deyip sustu.
—Ege’nin iki yakasında sanki bilinçli olarak unutulmak isteniyor ne yazık ki… Oysa iki kültür arasındaki ortaklığı sergileyen yığınla zengin örnekten biri Karamanlıca, diye devam etti Norveçli. O dilde yazılmış binlerce değilse yüzlerce değerli el yazması eser var. Hepsi çürümeye terk edilmiş halde.
Tam karşımda oturan kalın dudaklı genç adam kıpırdadı. Malta’da çevre bakanlığında proje geliştirme uzmanı olduğunu, Arapça da bildiğini, Boston’da mühendislik okuduğunu söylemişti. Milliyetini söylemeyi sanırım istememişti. Ya Maltalı ya Amerikalı olmalıydı. Ya da Anitta’nın kendi kimliği için tercih ettiği gibi ‘akışkan bir kimlik’ sahibiydi. Kolu, boynu, göğsü dövmelerle süslüydü, göbeğine kadar sarkan madalyonuna bakılırsa Katolik’ti. Demek ki ondaki akışkanlık az biraz da donuktu. Bizim dil bilginini onayladı, ‘on binlerce el yazması’ lafını ise haklı olarak yadırgamıştı.
—Belki hepsi el yazması değildir o kitapların, dedi. Matbaa daha İstanbul’da yokken, o bölgede Karamanlıca gazete de kitap da basılırmış. Anadolu’da genişçe bir coğrafyadaki ahaliye Karamanlıca gazeteler, broşürler dağıtılırmış.
Norveçli neyse de Karamanlıca sayesinde Malta’daki bir çevre uzmanı da başımıza Anadolu tarihi uzmanı kesildi bu akşam, dedim kendi kendime. Maltalı orada durmadı, eski Başbakan Konstantin Karamanlis’in de o bölgede doğup mübadeleye kadar orada yaşadığını söyledi.
Bunu duyup şaşıranlar olunca ekledi:
—Soyadı bunu açıkça ortaya koyuyor, diye de iddia etti ve Finli dışında bütün yabancılar onu onayladığı sırada gülmemek için zor tuttum kendimi.
Mısırlı yüksek sesle garip bir soru sordu bana.
—Eski bir Yunanistan Başbakanı ile aynı yerde doğmuş olmak size nasıl geliyor?
Resmen aşağılamaktı niyeti.
—Özür dilerim ama şaka gibi geliyor beyim, dedim.
Bizimkiler seslice güldü, Hoca hesaplıca gülümsedi.
—Böyle bir şey mümkün değil. Onun bizim oralarda doğmuş olması ihtimali sıfır, dedim.
—Nasıl yani? Soyadı Karamanlis adamın, tartışmayı gereksiz kılacak kadar aşikâr oralı oldukları, diye karşılık verince:
—Elbette öyle, dedim. Sizinkisi akıllıca görünen bir tahmin… Ama şu bilgiler kesin: Onlar Serezli. Bilirsiniz, Serez Makedonya’da ve onun doğduğu yıllarda orası da Osmanlı toprağı. Yani o aslında bir Osmanlı. Muhtemel bir şeye kesin demek dünyanın her yanında büyük bir hatadır, bayım.
Osmanlı dememe aldıran olmadı. Hocanın gözü parladı.
—Üstelik Türkçe konuşan bir Osmanlıydı, dedi.
—Bence de öyle, dedim.
—Ama kilisede Grekçe dua ederdi, dedi Maltalı.
—Belki de öyledir, doğrusu kilisede dua ettiğinden bile emin değilim, dedim kısık bir sesle. Siz dua ediyor dediğinize göre, ettiği duayı da biliyor olabilirsiniz. Duanın ne anlama geldiğini bile söylersiniz belki bize. Ben Müslümanım, bilemem.
Bir süre film karesi dondu, uzunca bir sessizlik oldu. Bizim cenah gayet memnundu, keyifle bakınıyorlardı. Bu kez Mısırlı aldı sözü.
—O Karaman’da doğmadıysa onun büyük babası ya de dedesi doğmuş olmalı orada, diye üsteledi.
Ona hak ettiği cevabı kışkırtmadan vermek şart oldu…
—Sizin Mısırda doğduğunuz bölgede de belki babanızın büyük dedesinin büyük babası bir firavun olarak doğup yaşamıştı, peki, siz bu konuda ne hissedersiniz?
Herkesle birlikte kendisi de güldü buna. Yüzü kızarmadı ama gülerek özür diliyordu sanki. Tabağındaki kaşarlı bifteğin tadını çıkarmakta olan Finlinin göbeği ile uyumlu kahkahası ise uzun uzun çınladı terasta. Bence artık kesindi: Beş benzer hücresinin ‘iyi polisi’ oydu.
Rahatsız olmuştum adamlardan.
Adada hala gerginlik sürerken böyle dikenli bir meseleye neden dalmışlardı? Emsali zor bulunur bir akşamda, lezzetli yemeklerle tatlılarla donatılmış masada böyle hassas konulara girmeleri nedendi? Gizli bir niyetleri yoksa, bu yaraları deşmeleri nedendi?
Cevabı şeytan verdi.
—Bunlar görevli, dedi. Beşi de görevli, hem de talimatlı.
Bence hepsi casustu… Çok konuşmamaya karar verdim. Az sonra Danimarkalı, bizim Hocaya sordu:
— Yakında asker çekilecek mi adadan, ne dersiniz?
—Hiçbir fikrim yok, diyerek başını kaldırıp gök yüzüne baktı.
Danimarkalı bu kez de bizimkilere döndü. Onlardan da aynı cevabı aldı. Mısırlı karıştı lafa.
—Bu işgal çok uzun sürecek bence, deyince içim kabardı.
Anlaşmalardan doğan garantörlük hakkını kullanmaya işgal demeyi neden bu kadar çok seviyorlardı bunlar? Hadi, onlardan duya duya Hristiyan Batılılara alıştık, şimdi Mısırlı herife ne oluyordu?
Beş benzerin beşi birden işgal lafı etrafında dırdır eder gibi konuştukça bizimkiler bana bakıyorlardı. Hoca görüşümü sormasa sesimi çıkarmazdım. O sorunca ben Danimarkalıya döndüm.
—İşgal derseniz mantık bellidir kardeşim, dedim. Bir işgal kendiliğinden bitmez, gücün varsa, çıkarır atarsın.
—Yani, diye sormaz mı adam!
—Yanisi yok, ordumuz burada yenilirse, o zaman gündeme gelir çekilmek. Oysa devletimiz, anlaşmalarla verilmiş garantörlük hak ve sorumluluğunu yerine getiriyor. Hukuka uyuyor. Müdahaleden beri kan akmaz oldu burada. Yıllardan beri ilk kez.
Kışkırtmak gibi bir niyetim yoktu, gerçeği kırıcı olmadan söylemek gerekti.
—Atina’da Enosis heveslisi cunta da yok artık. Makarios da gitti. Barış olursa, dirlik düzenlik gelir adaya ve o zaman çekilir asker. Çok açık ve net.
Bir süre çatal bıçak sesinden başka ses çıkmaz oldu, hafif bir rüzgâr esmeye başladı.
—Resmi görüş de bu zaten, dedi Norveçli…
Amacı beni ateşlemekti, ben sesimi çıkarmadım.
—Evet, resmi görüş de aynen bu dedi Hoca.
Norveçli, binlerce yüzlerce el yazması kitap dediği noktaya döndü.
—İstanbul’da Heybeli Adada ruhban okulu olarak bilinen meşhur kilisedeki bir papazın elinde yüzlerce el yazması eser var. Oranın kütüphanesinde ise binlerce cilt kitap var, hepsi mahpus, deyince asıl mesele anlaşıldı.
Dertleri Ruhban Okuluydu. Bizimkiler kaval dinler gibi dinliyorlardı. Kızmıştım, belli etmemeye çalışarak sordum.
—Nerden biliyorsunuz bunu siz?
—Bizzat ondan duydum, dedi.
—Papazdan yani? Gördünüz mü siz kitapları?
—Evet. Ceviz bir sandıktaydı, sandığı açıp gösterdi bana.
–Ruhban okulu kapandı. Siz onunla ne zaman görüştünüz ki?
—Geçen yıl.
—Orası 1971 yılından beri kapalı. Biliyorsunuz değil mi?
—Bunu bilmiyordum, diye araya girdi Danimarkalı. Neden kapatıldı?
Maltalı Amerikalı cevap verdi.
—Devlet din adamı yetiştirilmesine izin vermiyor çünkü. Özel okullar devletleştirilince oradaki eğitim faaliyeti yasaklandı. Çünkü yasa tüm okulları devlet üniversitelerine bağladı.
Ben Norveçliye döndüm.
—O zaman Papazla kilisede değil başka yerde görüşmüş olmalısınız, dedim. Ceviz sandığını onca kitapla koltuğunun altına alıp getirilmiş olmalı size.
Bizimkiler gülüştü. İnce alayı herkes anladı. Norveçlinin alnı kızarmıştı.
—Evet, ne yazık ki okul kapalı, dedi içini çekerek, hem de laiklik gerekçesi ile, ama kilise de papazlar da kütüphane de orada, dedi ve sustu.
Görüşmeyi gerçekten yapmışsa kesinlikle izinsiz yapmıştı. Bu suçtu, söylemek istemedim. O masada ruhban okulu meselesinin çok konuşulmasını da zaten istemezdim.
O arada masada herkes susmuş bize bakıyordu.
—Elbette papazlar da kütüphane de kilise de orada. Onlar gidebilirler de koskoca binayı alıp Yunanistan’a götürecek halleri yok herhalde, derken sesimin titrediğini fark ettim.
O zaman aklıma geldi. Bizim yönetmen değilse hangi gizli güç bu adamları karşıma dizmişti bu akşam? Gayeleri neydi?
O arada Mısırlı yeniden saçmalamaya başladı, laiklik varsa devlet neden karışırdı ki kiliseye diye sordu. Mısırda laikliğin ne halde olduğunu biliyordum, o ise işin bizdeki aslını esasını bilmiyordu, bizi ağır dille kötülemeye başladı. Ben nefes eksersizi yaparak sakinleşmeye çalıştım…
Norveçli lafa girdi.
–Kesinlikle öyle Bay Oscar diyerek Mısırlıyı onaylayınca, dondum kaldım.
Bay Oskar Mısırlıydı demek.
O sabah, yağmurun durmasının ardından Lizle konuşmaya başlayan amber kokulu kadının arayıp durduğu adam, aynı günün akşamı Hocanın yemeğinde karşımdaydı, şu işe bakın, beş kumpasçıdan biri oydu ve adam Mısırlıydı.
O gariban kadın gerçek değilse, bu adam nasıl gerçek olurdu ki yüce Allah’ım, diye düşündüm. Elbette ikisi de kurgu dünyasındandı. Hangi kurgu dünyasından ama? O belli değildi işte.
-Konya çevresindeki Müslüman ahali içinde Karamanlı torunu bugün de çoktur, dediğinde dayanamadım Oskar’a.,
Sesimi yükseltmemeye dikkat ederek sordum.
-Nerden biliyorsunuz efendim siz bütün bunları? Nasıl o kadar emin olabiliyorsunuz? Az kalsın Osmanlı’da hiç Müslüman yoktu diyeceksiniz. Mısırda mı öğrendiniz bunları?
-Herkesin bildiği şeyler bunlar, diye atıldı Maltalı.
Oscar kel başını emme basma tulumba ritmiyle sallayarak onu onayladı.
-Ben oralarda doğup büyüdüm, dedim. İstanbul’da yan dal olarak tarih okudum, neden haberim yok bunlardan peki?
Bizimkiler çıkışımdan memnun, gülümsediler. Hoca da öyle. Oskar sırıttı.
-Haberiniz oldu işte, dedi. Geç olsun, güç olmasın dersiniz siz, biz Mısırda hiç olmamaktansa varsın geç olsun deriz.
Kışkırtmaya çalıştıkları aşikardı.
Bir avuç kelli felli adam, hepsi birden, ülkemi milletimi devletimi karalamak için hazırlanmıştı sanki. Bizim garantörlük haklarımızı inkâr edip Kıbrıs barış harekâtına işgal demeleri iyice işkillendirdi beni. Bu beş benzerin en önde gideni Oscar’a ne demeli diye düşünürken, iyi ki de şeytan çıktı karşıma.
—Susmak topuna birden en iyi cevap,. Bunları adam yerine koyman hata. Bırak konuşsunlar, diyerek yatıştırdı beni.
Hoca beni usulca savunmaya başladığında aklıma bizim aşağılık yönetmen geldi. Bu herifler onun adamları, bu yemek Hocaya ihale edilmiş onun bir düzeni miydi acaba? Üstüme oynanan oyunların sonu neden bir türlü gelmiyordu? Bizim yönetmen kılığındaki hain, ezeli ve ebedi düşmanlarımızın kirli emellerine mi alet oluyordu acaba?
Boşuna dememişti ecdadımız. Haini bizimki kadar bol bir memleket yoktu. Bizimkiler içerden, düşman dışarıdan bir türlü bitiremediler bizi, bunun hikmeti nedir?
—İlahi irade sayesinde, dedi şeytan, yokluğunuza razı değil de ondan, siz yoksanız, tarih yoktur, dünya yoktur, evren yoktur azizim. O korudu onca zaman sizi, bundan böyle de korur Emin. Şüphen olmasın.
Şeytan dalga mı geçiyordu, yoksa dediklerine gerçekten inanıyor muydu? Emin olamadım, aldırmadım da. Kimseye inanma demişti Liz o sabah, tek hakikat bu. Ama böyle ilahi şeyler söylediğinde şeytana bile inanmaya her zaman hazırdım ben. O anda aklıma geldi: Bunların beşi birden bize düşmansa, peki Anitta ve Liz? İkisi de Müslüman değildi, ikisi de Rumlukla bağlantılıydı. Onlar kendi halinde insanlardı ama. Bu adamlar gibi satılmış da değillerdi. Kendi dünyalarında kitapları ve hayalleri ile hayatlarına anlam katmaya çalışırlardı.
Anitta’dan çok emindim. Tuzak kurmazdı, oyunlara girmezdi. Kimsenin maşası olmazdı. Sözünde dururdu. Ağır abiler ‘harbi insan’ ya da ‘erkek gibi kadın’ derlerdi öylelerine. Anitta’nın Çarli’nin zavallılığına onca zaman kapılmış olması ise çok ayrı bir alanda, bambaşka bir konuydu.
Liz’e gelince, emin olamazdım. Karaman’dan beter bir kasaba kapanıydı bu ada, onu kullananlar olabilirdi. O kadar iyi niyetliydi ki, belki yem olduğunun farkında bile değildi.
Böyle düşününce rahatladım.
Anitta ile bir İstanbul buluşmamızda, Heybeliada’da Ümit Tepesine çıkıp oradan adaları seyrettiğimiz güneşli günü anımsamak da iyi geldi, Ruhban Okulunun önünde resim de çektirmiştik. Daha dingince bir Hocaya, bir bizimkilere baktım, ardından Norveçliye, bir de çevre uzmanı Malta kaplanına, gülümseyen fil yavrusuna, ardından Mısırlı eski bakanın mirasyedi torunu Oskar denen herife. Sabır, diyordum sakince ama heriflerin ağzının payını vermek fırsatı bulurum diye umuyordum.
Baştan beri dev cüssesiyle sessizdi Finli. Masaya oturmadan önce biraz söyleşmiştik. Göğüs hastalıkları uzmanıymış. Emekli olmuş, artık İstanbul’da yaşıyormuş. Koca bir tabak patates püresi ile bonfileyi bir çanak yüzlemeli pilavla birlikte silip süpürmüştü. Artık doymuş olmalıydı ki konuşmak istiyordu.
Şeytanın hinliği tuttu.
—İster misin, alakasız bir soru ile başlasın adamcağız. Mesela Karamanlılar bifteği kaşarlı mı severdi yoksa salçalı mı diye sorsa, nasıl piç ederdi herifleri? Değil mi?
—Sen terbiyeni takın bence, dedim.
–Özür dilerim, diyerek Hocaya döndü Finli, tane tane ama gayet düzgün konuştu: Yemek menüsü muhteşemdi. Teşekkür ederiz. Ama sohbet menüsü fakir kaldı. Onu zenginleştirmek sizden ziyade bize düşer. İzninizle ben masaya başka bir konu getirmek isterim?
İtiraz eden olmayınca:
–Elbette, neden olmasın, dedim ben.
Bizimkilerden ilk kez o zaman ses çıktı.
–İnsan denen meçhulü anlamamıza yarayacak bir soru kadim zamanlardan beri çok soruldu, diyerek başladı Finli. Kesin cevap hala bulunamadı. Sorulardan biri şuydu: Kalp mi beyin mi daha önemli insan için? Beyin mi yönetir kalbimizi, yoksa kalp mi yönetir beynimizi?
Altından acaba ne çıkacak, diye sordum kendime, cevap yine şeytandan geldi.
—Bu akşam hiçbiriniz aklınızı kullanmadınız, diyecek.
7a. KALP Mİ BEYİN Mİ?
Kimileri kalp dedi terasta akşam yemeğinin ortasında, kimileri akıl. Bizimkiler bile aralarında anlaşamadı. Nedenini herkes kendince açıkladı. Kimi uzun uzun konuştu, kimi tek kelimeyle yetindi. İkisi de diyenler oldu.
Oysa ‘kalp’ deyip aklı ve mantığı, beyin deyip duyguları yok saymak olmazdı, aslında her ikisinin de son sözü söylediği konular vardı. İkisinin birbiriyle çatıştığı zamanlar alanlar da az değildi. Bence ne biri ne öteki, sinir sistemi olmadan iş göremezdi; mesela mide, bağırsak, kara ciğer, akciğer gibi başka organlar düzenli çalışmasa ne kalp ne de beyin işini doğru dürüst görürdü. Hatta belki dururdu.
Anitta uluslararası sistemin etkinliği konusundaki tezini yazdığı sıralarda anlatmıştı bunu bana. Yıllar sonra, bizim üçgenin köşegenlerindeki sürtünmeler kapı gıcırtısına dönmeye başladığında çok basit bir örnekle anlattı. Her üst sistem, ancak onu oluşturan parçaları kadar güçlüydü, tıpkı her zincirin ancak en güçlü halkası kadar sağlam olması gibi. Öyleyse ilişkide birikmiş sıkıntıları, -o entropi demişti sanırım- tazelenerek aşmak gerekirdi. Konu bizim üçgense her köşesi sağlam durmalı, zinde kalmalıydı. Biri kırılsa üçgen yok olurdu. Evet, emek vermekle, sabretmekle, yenilenmekle mümkündü bu.
Ondan öğrendiklerimle kararlı bir sesle cevap verdim.
–Bence soru yanlış. Yanlış sorunun doğru cevabı olmaz.
Homurtular duyar gibi oldum, aldırmadım.
—Esas olan büyük sistemdir. O öbür sistemlerle, alt sistemleriyle uyumlu değilse, hiçbir organ işlevini tam yapamaz. Bir sistem ancak kendi alt sistemleri kadar iyi çalışır.
Bence dinliyorlar, anlamıyorlardı. Ben devam ettim.
—Kadim zamanlardan beri apaçık bir gerçek de şu: İnsan salt etten kemikten kandan değil, aynı zamanda duygusal bir yaratık.
—Yani, sen kalp diyorsun, dedi Finli.
-Hayır. Yanlış sorunun doğru cevabı olmaz, diyorum. Ayrıca inanan bir yaratık insan. Ama iki şıktan birini dayatırsanız, yanlış olduğunu bile bile çaresiz kalır ve kalp derim.
Kimseden çıt çıkmadı. Düşünenler vardı. Hakkını yemeyeyim, Norveçli onlardan biriydi. Sessizlik sürdü, bizimkilerden biri belki de çok kısa boylu ve üstelik çakırkeyif olduğundan kalkıp ayakta konuştu.
—Acaba kalp karar verince beyin onun güdümüne girmez mi acaba hocam, diye sordu.
Adam gönül işlerine bağlamak üzereyken şeytan:
—Sorsana hem kendine hem ona: Kalbe bir kararı verdiren nedir peki?
Sorsam ortalık karışırdı. Şeytanı susturdum.
—Unutmayın, akıldan önce kalp vardı insanda, dedim ama kimse durmadı üstünde bunun. Çünkü biziam adam gönül işlerindeki hat üstünde kalbi de aklımda aşıp aşağılara inerek hızla ilerledi.
—Âşık olmaya bir erkek nerede karar verir diye sormadığınız için hepinize teşekkür ederim diyerek oturdu.
Bir anlık şaşkınlık oldu.
—Sormadık, çünkü hepimiz çok iyi biliyoruz dedi Mısırlı ve masada yüksek perdeden manyakça bir kahkaha koptu.
Konu aşk olunca gerginlik bitti, herkes gevşedi. Çok geçmeden Leydi Di’nin gönül işlerine, mali müşaviriyle yasak ilişkisine girdiler. tOradan adanın asil bilinen namlı iş adamının Londra’daki netameli işleri ve aşkları sakız oldu ağızlarına. Şirketler, kadınlar, devlet adamları, saray mensupları, art arda endam ettiler sohbet menüsünde.
Aklımda yeniden deli sorular dönüp durmaya başladı: Bu kadar şeyi, bu kadar ayrıntılı olarak nereden bilirdi bu adamlar? Gecenin bu saatinde, neden konuşurlardı bunları? En önemlisi, benden başka herkes su gibi içki içti de neden kimse sarhoş değildi?
—Sorular doğru, cevap aşikârdı: Kumpas, dedi şeytan.
En çok da bizim çok bilmiş hemşerilerin iştahı sayesinde, o namlı iş adamının etrafında uzunca bşr zaman takılıp kaldı sohbet. O kadar ki konuşulanları izlemez oldum. Bağlamını nereden buldu, farkında değilim. Sanırım sohbet menüsünü zenginleştirmek istedi Hoca, herkesi güldüren bir fıkra anlattı.
Hocanın ardından beş benzerden beşi de menüye çeşni katma kervanına katıldı.
—Belli ki talimat öyle, diye fısıldayan ise elbette şeytandı.
Fıkra diye her anlatılana belki nezaketten, belki âdettendir diye güldü herkes, tabii görgüsüzün teki olmamak için ben de uydum cemaate. Oysa her fıkranın en az bir yanı dokundu bana. Bu amaçla seçilmiş oldukları bence apaçıktı. Zaten içlerinden biri anlatırken öbürleri gözlerini kırpmadan beni gözlüyorlardı.
Bir ara kızar gibi oldumsa da duruşumu bozmadım, sanrımın tükendiği anlarda sağ baş parmağımın tırnağına dikiyordum gözümü; o arada Liz’i, Anitta’yı, kitapları, kitap okuyan kızları, Çarli ile birlik olup bize kader ören örümcek kafalı vicdansız herifleri, en çok da bize düşman zibidilerle ayran delisi yönetmeni düşündüm. İyi geliyordu bana. Sonra etrafıma gülücükler dağıtarak fıkralara anlam vermeye çalıştım.
Dil bilgini, maymunlar ormanında her gün daldan dala atlayarak onlarca dişiyi beceren bir maymunu anlattı. Maymunun şeyi, bir daldan ötekine atlarken takılıp kırılmış bir gün. O günden sonra kendi beceremediği işi etrafındaki maymunlara anlatmayı iş edinmiş. Ne iş yapıyorsun, diye her sorana böbürlenerek müşavirlik yapıyorum diyormuş.
Kendi bir şey yapmaya muktedir olmayınca müşavir olur insan, demeye getiriyordu Norveçli. Attığı taş aşikâr şekilde banaydı. Kızmadım değil, aptala yattım, tuttum kendimi.
Ardından Mısırlı Oscar, kel başını kaşıya kaşıya anlattı.
“Adamın biri köpeksiz köyde komşusunun bahçesine girmiş. Burayı köpeklerden silahımla ben kurtardım, artık benim’ demiş. Bahçemden çık deyip durmuş yalnız kadın. Tınmamış adam. Yıllar geçmiş, hâlâ oradaymış.
Komşusu bir gün yine sormuş:
‘Madem kurtardın, neden bahçeye hâlâ benim kapımdan girip çıkıyorsun, benim elektriğimi, suyumu kullanıyorsun?’
Adam cevap vermiş:
‘Çünkü bana daha teşekkür bile etmiş değilsin. Bir teşekkür et de gerisini düşünürüz.”
Masada “işgal” lafını ilk o etmişti, fıkrayla da üstüme geliyordu. Dişimi sıktım, ses çıkarmadım.
Finli o sabah yaşadıklarımı biliyordu sanki. Gökte sel olup adaya inen bir yağmura yakalanan, ıslanmamak için kaçarken sığındığı dükkanda fettan bir kadının ağına düşen şaşkın bir adamı anlattı. Kadınla yataktayken karısına yakalandığında “arada yastık vardı” demiş adam…
Fıkra bu kadardı, yine de bana dokunuyordu. Adam kadını biraz daha anlattı. Gözünü kara toprak doyursun aşırı derecede mal düşkünüymüş. Eline erkek sinek bile konmamış cinsten tertemiz, üstelik okumaya düşkün bir kızmış gibi görünüp tez zamanda tavlamış adamı.
“Herkes yağmurdan kaçarken o hep doluya tutulurmuş meğer, bir kere de yağmurdan sonra zavallıcık bizim fettan kıza tutulmuş,” diye bitirince sadece beş benzer kahkahalarla güldü.
İnadına ben de güldüm, beşi birden şaşkın şaşkın baktıkları sırada Danimarkalı kadehini kaldırıp sakince gülümsedi ve bana bakarak konuşmaya başladı.
“Ben fıkra anlatmak yerine bizim Piet Hein’den birkaç dize paylaşacağım sizinle, dedi.
‘Bir eldiven tekini kaybetmek acı
gereksiz diye ikinci teki atmak daha acı
ardından ilk teki bulmak sancılı bir acı’
Allah biliyor ya bunu bir yerlere bağlamak gibi güç bir işin içinden çıkmadım, o arada Maltalı madalyonunu çevirip durarak fıkrasına başladı.
“Bir adam cennetten bir köşe kapmış, ‘Tanrı bana verdi’ diye kapısına kilit vurmuş. Ölünce cennete gitmiş, cennetteki köşesinin kapsını çalmış. Açan yok. Aziz Petrus sormuş: ‘Anahtar nerede?’ Adam ‘Bende’ demiş. Petrus gülmüş: ‘O zaman burayı terk et, kendi cehenneminde kal.’
Terket mesajı bizeydi. Anahtar neydi, benim Aziz Petrus ile ne işim olurdu? Bunları düşündükçe gerildim. Bu herifler vatanıma milletime sadakatimi sarsmaya çalışıyorlardı. Sadakat bağımı koparsalar, bilgi sızdırmaya çalışacaklar, sonra resmen aletleri olmamı isteyeceklerdi. Casusluk filmlerini izlemiş, öyle romanları biraz okumuş olanlar, o hizmetin karşılığının ne olduğunu iyi bilirdi: Para ve kadın.
Yıllar önce Amerika’da ardından Oslo ve Kopenhag’da, üç yıl önce de Stockholm’de bire bir yaşamıştım böyle çengel atma olaylarını. Finli söze başlayınca, filden biftek fıkrasını anlatacak sandım.
-Beyin kalp uyumunu en çok ne zaman ister insan baylar, diye sorunca herkes birbirine baktı. Savaşta, dedi, biri. Barışta dedi öteki. İş hayatında diyen de oldu.
-Bana kalırsa âşık olunca, beyler diye ilan etti Finli. Kalbinizin sevdiğini beyniniz de kabul edince saadeti yaşarsınız, değilse felaket. Ama en büyük felaket ikisinin de kayıtsız koşulsuz kabul ettiğine bir başkasının engel olması. O durumda aşk hiç bitmez. Yalanmayan aşk bitmez. O zaman da aşk acısına âşık olursunuz… Öyle şey de olur mu? Olur mu olur! Her kültürde örneği vardır. Gençler arasında daha sık rastlarsınız. Üstelik kimi zaman şiddete de yoldaşlık eder, diz boyu kana bulanır, ölüme varır.
—Ye benimsin ya toprağın dedirten eğer gerçekten aşksa, hangi türden bir aşktır acaba?
Sesin geldiği yöne baktım.
Az önce ‘kalp karar verirse akıl çaresizce izler mi onu’ diye sorup meseleyi gönül işlerine oturtan bizim hemşeri sormuştu. Herkes ona o bana bakıyordu. Bakanlıkta çalıştığın kişi oydu. Az önce aşkın özünü hince bir sorunun aşikâr cevabına bağlamıştı, Sorusu güzeldi, ona yanıt diye verilecek her kelam bence ancak onun kalemine uyardı. Sağ parmakla zafer işareti yaptım ona. Bu kez destursuz ayağa kalktı.
—Kalbimiz neden sever ki birini, neden illa onu ister?
Finli elleriyle işaret ederek ‘yeminle verecek cevabım yok’ derken, şeytan onun hafif sarhoş haline gülüyordu. Adamın rahatlığı, bütün frenlerimi hurdaya çıkarmış olmalıydı ki:
—Şeytana sormalı onu, şeytana, diye bağırırken buldum kendimi.
Çiğlik oldu diye tatsız hissettim ama Hoca keyifle gülüyordu. Kahveler gelince masa duruldu biraz. Hoca kahve falına bakmaya gönüllü bulmaya çabalayıp da sonuç alamayınca:
—Aşk ve şiddet dediniz. Kan ve ölümün aşkla yoldaşlığı… Öyle çok hikâye vardır gerçekten, efsanelerde, filmlerde, romanlarda… Tarihte, günümüzde, değil mi?
—Hem de sayısız, dedi Finli.
—Bildiğiniz en hunharca ve en kanlı aşk hikayesi hangisi? Kalp mi akıl mı, diye sordunuz ya… O yüzden size soruyorum. Vardır sizde o hikayelerden.
—Aklıma şu anda üç hikâye birden geldi. Onlardan biri kurgu değil tamamen gerçek. Yani bildiğimiz kadarı ile. Anlatayım ister misiniz?
Çarli’nin Anitta’ya çektirdiği zulüm de öyle, diye geçti içimden.
Finli anlatmaya başladı.
-Yedi yüz yıl önce, kardeşi sarayda çalışan akıllı ve alımlı bir genç kız onu ziyarete gider. Prens görür görmez vurulur kıza. İlk görüşte çok ateşli bir aşk. Bacayı sarması çok sürmez. Dedikodular yayılır sarayda. Kral önce ciddiye almaz. Ülkenin seçkinlerinden art arda gelen uyarıyı bir zaman sonra tek Prense iletmek sorunda kalır. Kraliyet ailesi ile pek de geçinemeyen güçlü ailenin kızından uzak durmasını söyler Prense. Onun tek çocuğudur, kırmak istemez ama söz de geçiremez. Daha sonra ona emreder: En kısa zamanda kızı ailesine göndermek sorundadır.
Prensin aşkı derindir, kendisi emir dinleyecek halde değildir. Vaz geçmez kızdan. Dedikodular prensin kızdan bebek beklediği noktasına varınca. Ülkenin seçkinleri isyan edecek hale gelir, onların arasında alarm zilleri çalmaya başlar, tehlike çok geçmeden sarayı sarsar. Kral öfkelenir, istediği çözümü oğluna anlatır: Prens hamile sevgilisini hemen bebekten kurtarıp bir dost ülkeye gönderecektir.
Prens kralı emrine uymak yerine, sevgilisi ile saraydan kaçma hazırlıklarına girişir. Kral daha önce davranır, hazırlıklı üç adamına hemen boğdurtur kızı. Cesedi sarayın en kuytu köşesine, bir incir ağacının altına gömdürür.
Sevdiği kadının ölüm haberi kendisine ulaşınca genç prens çılgına döner. Kırk kapılı bir şatoya kapatır kendini, şatodan aylarca çıkmaz. Halk arasında prensin aklını yitirdiği konuşulur. Prens epey bir zaman sonra insan içine çıkar, hemen ardından Prens’e uygun bir eş arandığı haberleri yayılır. Seçkinler de kral da Prens’e hayrandır. Bütün ülke halkı, prens dost bir kralın kızıyla evlenince rahat bir nefes alır.
Çok geçmeden Kral ölür. Krallık tacını giydiği gün prensin ilk işi, sevdiği kadını boğan üç adamı yakalatmak, üçünün de kalbinin göğüslerinden çıkarttırmak olur. Üçünü çiğ çiğ yemekle kalmaz, sevdiği kadının cesedini mezarından çıkarttırır. Sağlığında onunla gizlice evlenmiş olduğunu ilan eder; cesede kraliçe giysileri giydirir, başına som altından tacını taktırıp kraliçe tahtına oturtur. Yargıçlar dahil bütün ülke seçkinlerinin saray geleneğine uygun olarak yeni kraliçenin önünde saygı ile eğilip elini öpmelerini emreder. Emre uymayan çıkmaz.
Hikâye herkesi öyle ürpertmişti ki bütün masa belki bir anda dondu. Benim şeytan isyanlardaydı. Onu sakinleştirmek bu kez bana düştü.
Neden anlatmıştı şimdi bu kanlı barbarlık hikayesini bu adam? Hoca neden istemişti ondan bunu? Belki hedef saptırıyordu. Masadaki öbür yabancılar gibi o da aynı teşkilatın emrinde ise bu bana tehditti. Önce sohbet havasında korkuyla insanı eziyorlar, sonra ellerini uzatıyorlardı. Elini bir kez verirsen, kolunu bir daha geri alamaz oluyordun.
Zehri, aşk veya hayat iksiri diye altın tepside sunmak bunların asırlardır uzmanlık alanıydı. Ağzından devlet millet düşmüyor, her lafın başında milli gurur diyordu ama hocanın bile bunlara satılmamış olduğundan emin değildim.
Bu herifler ise büyük bir ihtimalle, yabancı gizli servisin emrindeydiler. Eğer yanılıyorsam, o zaman öbür ihtimal geçerliydi.
Evet, bu adamların ipleri de bizim yönetmenin elindeydi.
Sohbet biraz daha kanlı hikayelerle sürüp gidecek olsa, masaya bir yumruk indirip ayağa fırlayacak ağzıma geleni söyleyecektim, bu cennet gibi mekandaki şahane yemeği herkes için tatsız bitirecektim. Hocaya da ayıp edecektim.
Ama bu herifler gerçekten bizim yönetmenin değilse acaba tarih boyunca bizlerin kuyusunu kazanların mı kuklasıydı? Emin değildim. İnsan bu dünyada bir tek şeyden bile nasıl emin olabilirdi ki ulu tanrım? Emin yerine, adım Ümit olsaydı dedim içimden bir kez daha.
Yarın Liz’le buluşunca, ona Mısırlı Oscar’ı ve kadını soracaktım. Ama Liz daha bu sabah ‘kimseye güvenme, bana bile güvenme, tek hakikat bu,’ diyerek uyarmıştı beni. Yine de ondan öğreneceklerim belki biraz ışık tutardı bana.
Az sonra Hoca elindeki çatalı önündeki rakı bardağına usulca vurdu, herkes sustu.
-Güzel bir akşam oldu, geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim, dedi.
O akşam aralarında benim olmamdan herkes gibi memnun olduğunu söyledi.
—Konuşabilmek güzeldir, serin gecelerde hararetli sohbet de güzeldir. Öyle bir gece oldu. Hepinize yürekten teşekkür ederim. Bu akşam için son olarak diyeceğim bir şey var:
Biraz önce Karamanlis adı etrafında yapılan konuşmalar aklıma getirdi. Bilirsiniz, Rahmetli Menderes ile Karamanlis Kıbrıs’ta iki toplumun uzunca bir zaman birlikte ve barış içinde yaşamasını sağlayan çözümün ortak mimarıdır.
O süreçteki uzun müzakereler sırasında Menderes ona soyadını hatırlatarak Karamanlis’e ‘bu topraklardansın, sen de bizdensin’ diyerek takılır. Toprağı ışığı bol olsun, o da Menderes soyadının Yunan tanrılarının ayaklarının altından akan nehir anlamına geldiğini hatırlatarak karşılık verir. ‘Sen de bizim taraftasın’ demeye getirir.
İki devlet adamının tespiti de bence isabetliydi. O büyük uzlaşma iki devlet adamının eseriydi. İki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti öyle doğdu.. Yirmi sene bile geçmedi. Hangi toprağın kime ait olduğuna aşırı kafa takan, hırsı vicdanını aklını aşanların güçlendiği bir dünyada yaşar olduk. Toprağın hepimize sahip olduğunu anlatan Yunus çıktı geldi masamıza bu gece, hatırlayın, birkaç asır önce, birkaç dizede gerçeği ne güzel söyler.
Mal sahibi mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan mülk de yalan
Al biraz da sen oyalan.
Bence oyalanmayalım, buluşup konuşalım, sohbetler edelim arkadaşlar, dedi.
Hocadan bu derinliği beklememiştim. Beş benzerden en çok da Finli etkilenmiş göründü Yunustan. Oskar gergin geldi bana. Maltalı bir sigara yaktı. Norveçli ile Hoca aynı dalga boyunda göründüler.
Kalkarken Hoca pazar akşamı aynı saatte aynı kadroyla buluşalım, deyince ben özür diledim.
—O akşam gelemem ben. İşim var.
—Olur, mu Emin Bey, gelmelisin. Ne işi bu böyle?
—Hep zebaniler arasında olacak değilim, dediğimde Oskar kıkırdadı. Cennetten bir melekle tanıştım , diyerek ben de neşeyle güldüm.
Öbürleri şaka sandı.
–Hızlısın maşallah, dedi Hoca. Pazartesi için kimseye söz verme bari. Cumhurbaşkanının danışmanlarından biri bizimle olacak. Müşavirlik meselesini çıtlatırız ona.
-Duruma bakarız,ödedim. Çoktan öyle bir teklif var, kabul edesim yok pek… Belli olmaz tabii.
-İnşallah olur Hocam, adaya yerleşirsen çok seviniriz.
-Kısmet artık, dedim. Belki Londra olur. Oradan haber bekliyorum. Stockholm’deki üniversiteden koptum sayılır. Işıklı yerlerde yaşamak istiyorum, ülkem ve milletim için çalışmak istiyorum. Ama kusura bakma, o akşam için söz veremem.
Öbürleri sessizdi. Hiçbirii ağzını bile açmadı. Kupkuru bir teşekkürle ‘tanışmak güzeldi’ gibi beylik laflarl elimi sıkıp gittiler. Kumpaslarını deşifre ettiğimi sezmişlerdi.
Onlar ayrılırken düşünüyordum. Peki Hoca? O neresindeydi oyunun? Onlara alet mi olmuştu, yoksa ekipten miydi? Aldatılmış da olabilirdi.
Bir an önce çözmeliydim bunu.
-Sabah kahvaltıda buluşup durum değerlendirmesi yapsak, dedim ayrılırken.
Anlamadı ya da anlamamış göründü.
-Hayrola, hangi durum hocam?
-Önemli bir durum. Kahvaltıda konuşuruz, dedim.
8. İMZASIZ BİR NİKAH TÖRENİ— Karşıt Gruplar Çatışıyor
Hocanın yemeğinden sonra doğrudan odama indim. Soyunup yatağa girdim. O kadar hareketli bir günden sonra uyku tutmazdı beni. Sabahki deli yağmuru düşünürken önce Liz ardından Anitta geldi karşıma. Sonra da ikisi birden.
Belfast’taki ikinci gecenin ağır yükünü düşündüm, o gece türeyen bir sürü soruylr uğraştım; sonra da şu beş benzer dediğim herifler geldi aklıma.. Çok belliydi hepsinin niyeti. Hangi ülke hesabına çalıştıklarını çözmeye uğraşırken uzunca bir zaman uyuyamadım.
Geçmişten gelecekten ve en çok da o günden yığınla şey üşüştü kafama. Bir ara sızmışım, İlkin Anitta çıktı geldi bizim köhne lisenin önüne. Liz’in sağ elinden tutmuştu, Çarli’nin sol elinden. Okulun ilk günü, çocuğunu ‘eti senin, kemiği benim’ diyerek öğretmene teslim eden sevgi dolu bir Anadolu kadını edasıyla sessiz sakin etrafına bakınıyordu.
Belfast’tan yayan yapıldak yola düşmüş, dereyi tepeyi düz etmiş, kim bilir kaç yokuş tepmiş, gelip bizim oraların yerel urbalarını giyip boynu bükük hatun duruşunu takınmıştı. Karaman Lisesinin önündeydi. Her nasılsa lise ikideyim, çocuk esirgemenin yurdunda kalıyorum. Gözlerimden uyku akıyor o gün, okul avlusunda töreni beklerken arada bir başımı ovuşturup duruyorum. Beni öyle görünce, Lizle Çarli’nin ellerini birleştiriyor, onları bırakıp yanıma geliyor.
Başımda kurumuş kanı yakından görür görmez telaşlanıyor. Ama nasıl bir telaş. Hemen çantasına davranıyor, yine bir beyaz mendil ve ardından kolonya çıkarıyor. Mendile kolonya serperken elleri titriyor, güya başımdaki kanı temizleyecek. Elini tutup başımı geri çekiyorum.
—Hayır, lüzumu yok, diyorum, anlamıyor.
Durmuyor, yeniden başıma doğru kaldırıyor elini, yine tutuyorum.
—Yapma lütfen, diyorum. Kabuk tutar, hemen geçer diyorum, bizim abiler öyle dedi.
Duruyor biraz, çok geçmeden yine deniyor şansını. Başımı hızla çekiyorum. Herkes bize bakıyor. Anitta başıma doğru bir daha hamle yapınca, elinden mendili alıp alnımı yüzümü siliyorum. İyi geliyor bana. Geri veriyorum mendili.çYetmiyor ona. Bir mendil daha çıkarıyor çantasından. Kolonya döküyor yine, bana uzatırken başımı gösteriyor. Kızıyorum artık.
—Bırak öyle kalsın Anitta, derken sesim yükseliyor. Abiler kızar bana. Başımı derde sokarsın bak.
Yüzü bir karışıyor ki ağlayacak sanırsın.
— Meraklanma sen, diyorum, sadece bir sıyrık, kırık yok.
Başıma bir sandalye değdi dün geceki kavgada. O kadar.
Kavgayı sorup duruyor.
—Dün gece Amerika aya indi ya, canlı seyredelim diye uyandırdılar herkesi abiler. Seyrederken iki taraf birbirine karşı slogan attı, dedim, yine anlamadı Anitta.
Solcular ‘kahrolsun Amerika’ diye bağırınca, bizimkiler ‘komünistler Moskova’ya’ diye tempo tuttu. Aya inişle ilgili bilgiler veren spikerlerin sesini duyamıyordum. Aya indiler, yayın bitti, bizdek sataşma, küfürleşme arttı, Sonra değnekli sopalı kavga başladı. İki grup arasındaki kavgayı duyunca öğretmenler lokalinin karşısındaki dernekte hazır bekleyen komünistler yoldaşlarına destek için bizim yurdu bastılar. Yemekhaneden kaçanları kovaladılar, onları futbol sahasında yakaladılar. Orada neredeyse yüz kişi birbirine girdi.
Ben anlatırken yüzü gerildi Anittanın.
—Sonra?
— Sonra n’olacak, her zamanki gibi değnekler, kırbaçlar yetmedi; tornavidalar çıktı, sustalı bıçaklar çekildi, bizden biri mutfaktan et bıçaklarını alıp geldi, biri elinde kasap satırı önüne gelene vuruyordu, birkaç el silah patladı. Bizden biri ayağından vuruldu, onlardan bir kişi kolundan yaralandı. Nazif abinin kafası yarıldı.
—Nazif abin de mi senle yurtta?
Onu öz abim sanmıştı Anitta.
—-Yok yok, o da kimsesiz. Ama abim değil, okulda üç sene çift dikiş yapmış diye aynı sınıftayız, sıra arkadaşım, okul takımının da golcüsü.
—Eee, yani? Abi niye?
Anlamıyordu bir türlü.
—Benden üç yaş büyük, yurtta da okulda da sözü geçer, racon keser, kendisinden büyük abilerle da oturup kalkar, diye anlattım, ondan abi diyorum ona, benim kardeşim yok, biliyorsun ya.
Hakikaten her kavgada kollardı beni Nazif abi, ben derslerine yardım eder, ders çalıştırırdım, çaresiz sınavlardan önce kopya hazırlar verirdim.
Kavgadan önceki akşam tenha bir yere çekti, uyardı beni.
—Aya inişi seyretmeye bizimkiler erken geçecek televizyon karşısına. Onlar da gelirse kavga çıkar, biliyorsun. Sen sağda en arkada otur. Kenarda ol hep.
Dediğini yaptım da ucuz atlattım, dedim.
Anitta hala şaşkındı.
—Bir saat sürdü kavga, dedim. Binbir çeşit küfür, slogan arasında silahlar da patlayınca üç araba polis geldi, hızlı davranıp polisten kaçıp saklanan çoktu. Kalanları karakola götürdüler. Dört polis, şeritleri yıpranmış iki daktiloyla sabaha kadar elli beş kişinin ifadesini ara da bul yöntemi ile yazdı.
Sabah oldu, nasihat ettiler bize, ‘pişmanım’ diyenlere bir kez daha nasihatle bıraktılar. Çatışan iki gruptan dörder kişiyi tutukladılar. Bizim gruba yurda gitmeyi yasakladı abiler, yeniden bir baskın olursa canınız yanar, dediler; bizi okula getirdiler. Komünistler lisemizi basmaya kalkarsa dün geceki gibi iyi bir ders verelim, dediler.
O kadar şey anlatmama rağmen şaşırmıştı Anitta.
—Kavga nedendi, anlamadım dedi.
Doğrusu ben de anlamadım deyip kapadım konuyu. Zaten çok uykusuzdum, üstelik yorgundum.
Anitta şaşkın şaşkın bakıyordu.
Ben yaşıma kanlı başıma bakmadan onlara destek olmaya çalışıyorum. Yalancılarla komplocuların karşısında hayata dürüstçe coşkuyla sarılan her koşulda mutluluk için emek verip çaba harcayan dupduru ve güzel insanlar onlar, diye düşünerek gecenin bir yarısında uyanmış buldum kendini.
Çok geçmeden yeniden uyumuşum.
Çarli ile Liz, bir kez de Britanya adasında girdiler düşüme o gece. Giysileri başka, duruşları başka, bakışları başka, olay ise bambaşkaydı. Adanın hangi ülkesinde, hangi kentindeydik, belli değildi. İrili ufaklı heykellerle süslenmiş ihtişamlı bir binanın çok süslü çok büyük sahneli bir salonundaydık; herkes sıralarda oturuyordu. En çok da kiliseye benziyordu, biraz da camiye galiba.
Papaz beklerken, sakalı göbeğinde nur yüzlü, irice bir adam çanlar eşliğinde geldi, uzun upuzun dualar okudu. Anitta ile ben gökten sevgi yumağına düşmüş iki böcek gibi canım gülüm gülümseyerek bakıyorduk birbirimize. Sanki o Paris gecesindeki gibi aramızda bir tek yastık vardı.
Çocuklarımızın mürüvvetini görmekten son derece mesut ve bir o kadar da bahtiyarız, konuklarımız da memnun. Törende her göreni mest eden bir öykünme halindeyiz. Bütün alem bizi kıskansın değil de gıpta etsin istiyoruz, hoş bir hal diliyle kıskananlar çatlasın, diye fısıldıyoruz. Sadece biz değil, oradaki herkes hep öykünüyor. Nikah değil, öykünme töreni mübarek. Takımlar, papyonlar, fuarlar, takılar… Bereket, o gün şeytan işe çıkmamıştı. Çıkmış olsa kesin burada olurdu, hepimizi tefe koyardı.
Okunmakta olan duanın manasını soruyorum Anitta’ya.
-Eski bir masaldan alıntı, diyor. Anlamadın mı?
-Nasıl bildin?
-Karamanlıca de ondan, diyor Anitta. Sen Arapçayı duada çok duyduğundan Türkçeyi unutmuş olmayasın Emin? Dikkatli dinlesen sen benden de iyi anlarsın bu duanın manasını.
Uyandığımda, ter basmıştı her yanımı, çok sıcaktı hava.
Kalkıp bir bardak soğuk su içtim. Uyumuşum yeniden.
Sevgili terapistimle halleştiğim düş o gecenin en korkunç düşüydü. Ona imzasız nikah rüyamı anlattım. Anitta ile Çarli’yi ve Lizi. Yorum diye fala bakar gibi sürüyle şey çıkardı bana. Ona kalırsa tutarsızın namussuzum tekiydim ben. Kadına kucak dolusu para ödüyordum her ay, yüzüme karşı yağlıyordu, düşümde hakaret diyordu.
Delidir ne yapsa yeridir deyip aldırmadım. O taktı bana.
–Erkeklerine atadan dededen düşmansın, kızlarına neden hayransın bizim komşunun, anlamıyorum, dedi.
—Hayran değilim. Pozitif ayrımcılık yapıyorum garibanlara, diye cevap verdim.
—Tüh, Allah bin türlü belanı versin senin, dedi.
O lafla çıldırmış gibi yürüdü üstüme.
Üçüncü kattan apartmanın kapısına kadar bir elinde cadı süpürgesi, ötekinde siyah kamçıyla kovaladı beni. Arkama bakmadan kaçıyor değildim. Uzaktan hakaretler küfürler ediyordum. Yakası açılmadık küfürler. Yetmezmiş gibi, bir gece yarısı mor kadife kaplı terapi divanında karşısında çırılçıplak buldum kendimi.
Aynı meseleyi açtı, besbelli kıskanıyordu kızları.
—Rum kızlarının bir tek ecdadımızın bile kanına girdiğini gösteren hiçbir belge yoktur, kime niye düşman olacağımızı tombul bir terapistten öğrenecek değiliz biz, diye kükredim.
…
Haa, unuttum. Gecenin ikinci düşünde Anitta duanın Karamanlıca olduğunu söyleyince anlamadığım için utancımdan öksürük nöbeti tuttu beni. Erkekliğe krem sürmek olmazdı, törende gelene hiç bozuntuya vermeden tatlı tatlı gülümsemeye çalıştım.
Ve kutlamaların sonuna gelmiştik, o yeşil şapkalı esmer kadın, on beş yaşlarında bir oğlanla daldı içeri, bas bas bağırmaya başladı. Oğlan felaket gecesinde yan çadırdaki şaşı kız gibi resmen ve hilesiz hıçkırıyordu. Tam bir karmaşanın ardından herkeste kızarma kararma sararma halleri. Nur yüzlü beyaz sakallı amca göz açıp kapasıya kuş olup uçtu. Mekân bir anda boşaldı. Çarli buharlaşmıştı. Bir tek zavallı Liz, bir de biz kalmıştık ortada.
Aklıma son derece yaratıcı bir fikir geldi.
—Her birimiz bir koluna girelim, eve atalım gelini, dedim.
Hiç huyu değilken rüyada olan oldu. Anitta yanlış anladı beni.
Yediğim azarla mı şamarla mı uyandım?
Ne zaman yeniden daldım uykuya, gördüklerim düş müydü hayal mi? Bilmem, çok derin uyumuştum.
…
Sabah uyandım, aklıma, imzasız nikah töreninin içine eden kadın geldi hemen. Kimin nesiydi o? Bulmaya çalışırken, Şeytan alim kılığında peyda oldu şeytan.
-Oscar’ın peşindeki kadındı o.
Onu biliyorsa düşün yorumunu da ona sorayım, diye geçti içimden. Belfast’taki Çarli buranın Oscar’ı mı acaba, diye sorsam ne derdi acaba?
-Zavallı Emin. Görüntüler aldatır insanı, neden bunu bir türlü öğrenemedin sen koçum?
Şeytandı bu, aklınca durumla alay ediyordu…
Onunla uğraşacak olsam, kafam karışır huzurum kaçardı. Balkon kapısından dışarı baktım. Işıklı bir gün, tertemiz hava, gök masmavi ve doğan güneşin altında Akdeniz pürüzsüz.
Bunu İsveç’te bulmazsın Emin, diyerek kalktım yataktan. Deniz atlas gibi, çok davetkar. Mayomu giydim, havlumu bile almadan, ıslık çala çala denize yürüdüm. Çoğu kuzeyliydi, onların hayret dolu bakışları arasında atladım denize, uzunca yüzdüm. Mayısın başıydı daha. Onlar için bile serin sayılırdı Akdeniz.
Aklıma geldi: Stockholm’deki Viking Kulübünde bahar başlarken daha tam erimemiş buzları kırar öyle girerdik denize Anitta ile.
Odama dönüp duşumu aldım, dış fırçası ve tıraş sabunum vardı artık. Kokumu süründüm, bahçeye indim, çay içmekte olan bir İsveçli doktorla masasında açık duran, yarı dizili tavla sayesinde konuştum. Kısa bir hoş beşin ardından iki el tavla oynadık, üst üste iki mars olunca pes dedi, canının canlı sohbet istediği bakışının baygınlığından, kafasının dağınıklığından besbelliydi. Aklı sohbetteydi, onun dilinde sohbet, Anitta’nın köpüklü Türk kahvesi dediği türden muhabbetti.
-Odanda çalış, öğrenince yine gel istersen, diyerek kalktım, kolunu omzuna kadar kaldırıp tavlayı koltuğuna yerleştirdim. Anadol’unun hemen her yerinde her tavlacı hayatında en az bir kez yaşardı bunu. Tabii ki büyük şaşkınlıkla karşıladı kadıncağız. Şakayı anlayınca şuh bir kahkaha attı. Yine de iddialı konuştu.
-Odamda oynarsak mutlaka yenerim ben seni, dedi.
Şeytan çok sonra anladı niyetini.
– “On beş sene gecikmiş bu davet,” desene ona, diye lafa girdi.
-İnsan haklarına aykırı, mümkünü yok diyemem, şeklimde itiraz ettim, yaşa bakarak ayırım yapamam ben.
Üsteledi şeytan, yemin üstüne yemin verince, mecbur kaldım, Şeytanın istediği sözü söyledim. Hiç alınmadı.
-Ben beş yılda bir yaş alırım beyim, diyerek şuh bir kahkaha daha attı. Tanıyan bilir. Bence dene. Sende ne yetenek var, en azından onu görürüz.
-Neden olmasın, diye cevap verdim.
Koltuğunun altında tavla, gözleri parlar halde ardımda bırakıp bahçe kapısından kahvaltı salonuna çıktım.
Denize bakan köşede sarılı kırmızılı bir demet gülün süslediği masada Hoca beni bekliyordu. Yalan dünya halleriyle ve yönetmenin kurgu alemi ile didişmekti işimiz. Hâl hatır sorma faslını Hoca sayesinde kısa tuttuk.
-Durum değerlendirmesi, diyordun, merak ettim, diyerek girdi konuya.
-Ne olabilir sence, tahmin etsene.
-Şu melek dediğin kadındır diye düşündüm ben. Ateş bacayı daha ilk günde sarmış. Önemli bir durum, tabii.
Asıl meseleye bodoslama girmenin alemi yoktu.
-Evet, önemli bir durum, dedim. Kız çok güzel, çok da akıllı.
-Rum kızları işveli olur hocam, bizimkiler eskiden öyle değildi, şimdi onlardan geri kalmaz oldular. Açık söyleyeyim, çok dikkat et, hepsi fena çarparlar adamı. Aman dikkat.
-Bu Rum değil, İngiliz.
-Nerden bilirsin ki aslını Hocam. Buradaki İngilizlerin hepsi değil belki ama birçoğu Rum asıllıdır. Ya da kırma. Bilirsin belki, İngiliz sarayında bile rum dölü vardır.
—El hak öyledir, dedim.
—Peki sen neden bilmezsin bunları be adam, diye fırçaladı beni şeytan.
-Yalanın bini bir para burada, diyerek devam etti Hoca. Hele gönül işlerinde, hele bir de yatıp kalkmaksa mesele. Nerede oturuyor bu kadın?
-Karmi’de dedim, ailesiyle. Bana öyle dedi.
-Babası veya annesi subay emeklisi ise doğrudur. Üsten emekli olanlar hep oraya yerleşti.
-Aynen öyleymiş, kız yedi yıldır burada. Oskar da orada oturuyor herhalde, diye zarfladım.
-Evet, dedi. Doğru da sen nereden biliyorsun Hocam bunu?
Günahı şeytanın boynuna, ona uydum, gayet ak pak bir yalan uydurdum
–Kız kendisi söyledi.
-Hımm, derken yüzü değişti Hocanın. O da senin kızı tanıyordur o zaman.
–Hangisini?
Anitta ile karıştırmıştım.
—Herhalde tanır, diyerek düzelttim.
—Adını, bir de çalıştığı yeri söyle, yeter. Karmi dediğin, avuç içi kadar yer zaten.
“Oscar kızın bir arkadaşını çok üzmüş galiba,” diyerek onu biraz daha deşsem olurdu, ama tedbiri elden bırakmamak daha doğru geldi.
–Çok başındayız, sonra gerekir belki, deyip geçtim.
–Haklısın Hocam, dedi, garsona el ederken.
—Kahveni nasıl içersin hocam?
—Sade, ama bol köpüklü olsun. Severim ben.
—Hocamınki bol köpüklü olacak, diye bağırdı. Servisi hızlandırın, on dakika geçti, beş numara kahvaltı tabağı bekliyor bak. Çevik olun biraz. Köşedeki masanın canı çıktı toplanmayı beklemekten.
Asık yüzle bana döndüğünde yakınacağını anladım.
—Beş yıldızlı personel olmayınca ne kadar çabalasan boşuna, beş yıldızlı otel de olmuyor hocam.
Hak verdim ona, az sonra sesi de yüzü de değişti.
—Bu arada. Kızla odaya çıkıp orada vakit geçirmek istersen eğer… Çekinme yani… Herkes için her şey serbest burada. Bizim oralar gibi değil. Bilirsin.
Güldüm, ‘iyi ki de söyledin’ diyecektim az kalsın. O beni hala Karaman’da sanıyordu.
-Akşamki yemek güzeldi, dedim, teşekkür ettim. Adamlar, dememe kalmadı, lafı kaptı.
-Biraz sıkıldın sen dün, far ettim ama geç fark ettim.
-Sence hiçbirini neden günahım kadar sevmedim ben?
-Bilmem, dedi, doğrusu kibar ve kültürlü insanlardır.
-Ama bize işgalci dediler…
-O başka. Derler onu… Hepsi der. Varsın desinler be hocam, it ürür kervan yürür. Anavatandan gelenler de tepki duyarlar o lafa. Onlarınki de normal.
-Ben Stockholm’de yaşıyorum, yine de ağır geliyor bana.
-Alışırsın zamanla, bu lafıma mim koy. Herkes aynı fikirde olacak diye bir şey yok. Alışıyoruz, biz onlara onlar bize.
-Bir türlü alışamadılar bence bize. Urban diye bir herif Papaz mıymış Papa mıymış? Kaç yüzyıl önce, tam o zaman demiş. Bunlar geldikleri yere Asya’ya dönmeli, diye. Glasstone diye biri var. İngiliz başbakanıymış neymiş. O da öyle demiş. Barbarmışız biz. Peki, nerede kaldı Türk Yunan kardeşliği safsatası? Ona ne diyecekler bu herifler?
-Aynı durum Hocam. Anadolu’da hava başka, burada başka, Avrupa’da bambaşka.
-Haklısın, deyip geçtim, sonra da benim konuya girdim. Şu Oskar.. O hakikaten Mısırlı mı?
-Öyle biliyoruz, yani etraftaki herkes öyle bilir. Pasaportunu görmüş değilim. Gerçi sahte pasaport yapmak da artık çocuk oyuncağı. Neden sordun?
-Adam tam naylon geldi bana. Bir de o Norveçli.
-Onu da sevmedin, Karamanlıca meselesinden, değil mi?
-Ondan mı bilmem, bize üstten bakan bir tavrı var. Maltalı daha garipti. Mühendis ol sen, sonra git ormanda çalış.
-Belki orman mühendisidir adam, dedi Hoca.
Bu ihtimal hiç gelmemişti aklıma.
-Öyle olsa da adam naylon bence, dedim.
-Senin gözün bir tek Finliyi tutmuştur hocam. Doğru mu?
-Doğru, dedim. Ama yine de kesin karar vermemek lazım. Yine de rol kesiyor olabilir,
-Vallahi olabilir. Sen hemen görüyorsun. İnsan sarrafısın. Sendeki tecrübe keşke bizde olsa hocam. Keşke burada yaşasan, çok istifademiz olur.
Burada, adada yaşamak…
Kısmet olur muydu acaba? Oldurabilir miydim?
Şu danışmanlık işi gerçekleşse, belki. Çarli aradan çıkıp kendi dünyasına dönse. Anitta burada çocuk yapmayı kabul etse. Etse de aklı Belfastta, Paris’te olurdu hep. Bir tek Liz’e uyardı burası.. Gerçi Londra da Belfast da uyardı ona. Peki İstanbul? İkisine de uyardı. Her Konstantinopol dediğinde hepsinin içi bir hoş oluyor zaten. Anitta’nın bile.
Peki Çarli? Onun boz bulanık yüzü geldi aklıma, ardından Oskarın peşindeki kadın.
-Vah zavallı Çarli, diye mırıldanırken duydum kendimi.
-Çarli de kim oluyor, diye sordu Hoca merakla.
-Anlatırım, sonra anlatırım dedim, halden alanlar bir tavırla güldü.
-Kızın gediklisi veya uzatmalısıdır belki, diye takıldı.
‘Başka bir yerde başka birinin baş gediklisi bizim Çarli,’ diyecektim, tuttum kendimi de şeytan durmadı.
-Başka bir yerdeki başka bir Oskar o,
-Unut herifi gitsin, dedim.
Öyle dedim ona ama Çarli’yi ben unutamıyordum. Belfast’taki ikinci gecenin sabahında divanda sızıp kalmıştı. Ben karşısındaki divanda ona baktıkça kapkara düşüncelere dalmıştım. Sonra da üçünü bir arada Karaman Lisesinin önünde gördüğüm düş. Amerikanın aya indiği gecede yurttaki kavgada başıma vurdukları sandalye. En önemlisi o düşteki kız. Evet, aradan bir ay geçtikten sonra adada Hocanın karşısında otururken nihayet adını koyabildim kızın. Hem de şeytan sayesinde.
—Anitta soluna Çarli’yi almıştı, öbür yanına o kendisine çok benzeyen kızı. Başkası olmazdı. O Liz’di. İşin tuhafı onlarla ÇAL mesajı yollamıştı yönetmen o gece.
Aklıma hiç gelmemişti ama şeytan haklıydı. Yönetmenin parmağı vardı orta parmağı vardı o düşte, diye düşündüğüm sırada Hoca etraftaki masalara bakmayı bırakıp bana döndü. Önümdeki kahvemden bir yudum aldım.
-Kahve kokusu ile birlikte Karaman tüter benim burnumda hep, dedim.
Bir de Anittanın yataktaki kokusu, diye geçirdim içimden.
-Karamanlılar Karaman’da Karamanlıca konuşmazmış, diyerek beş benzere hoş bir yollama yapıp lafı gediğine koydu.
—Yüce Allah’ın garip kulları, diye karşılık verdim.
—Garip ve günahkar. Karaman’da Karamanlıca konuşmak. Adamların kafalarımı neye taktıklarına bakar mısın?
–Sanki kendileri hala Latince konuşuyorlar oralarda. Bütün dertleri bizimle. Kızın derdi de Oscar, dedim.
Daldığım noktada Liz’den söz ediyorduk. Liz’in bir gediklisi diye konuşmuştu Hoca. O noktaya dönmeyi çabuk akıl ettim.
-Az önce düşündüm de… Bu kız gediklisi olacak birine benzemiyor, yine de belli olmaz.
-Olmaz olmaz, hocam dedi. Boşta hiç kalmaz buranın kızları. Kör kel topal, zeki aptal fark etmez. Din iman namus millet memleket sevdası zaten yok. Herkes herkesin şeytanı. Dürüstlüğü mumla arasan bulamazsın. Kadınında da erkeğinde de.
-Oskar da vicdanlı birine benzemiyor, diyerek bir zarf daha attım, cevabı kısa oldu.
-Çok tanımam onu, kadının biriyle başı epey dertte, dediler.
-Köstebeklik belası bulaşmış olmasın sakın ona da?
Hoca boş boş baktı. Birlikte olduğu bekar bir kadın ondan hamile kalınca doğurmak istemiş, Oskar istememiş, çaresiz kalınca İstanbul’a kaçmış. Aylarca dönmemiş. Kadıncağız aldırmış bebeği. Şimdi de para için peşindeymiş, vermezse mahkemeye gidecekmiş.
-Allah bilir, adam evlidir, boyu kadar çocukları vardır, dedim.
-Doğru valla. Üç çocuğu var, üçü de ilk eşinden. Üçüncü karısı olay patlayınca terk edip gitti.
-Olacağı bu tabii, dedim, su testisi şu yolunda kırılırmış. Şaşırdım mı, tabii ki hayır. Karısı da mahkemeye verir, vermezse o zaman şaşarım.
Hoca afallamış gibi baktı.
-Alem adamsın valla, daha dün geldin, bir bakışta görüyorsun hocam. Burada kal sen. Sana çok ihtiyaç var. Şu müşavirlik işi olsun da…
Pazartesi akşamını yeniden hatırlattı, söz vermedim. Kalktık. Hoca yukarı çıktı, ben bahçeye inerken kapıda tavlacı doktorla karşılaştım.
-Programda maç var mı bugün beyciğim, diye takıldı. Sen varsan ben her zaman varım.
-Yok, dedim. Kitapçıya gideceğim. İşim var.
-Yoldaş istersen de varım.
-Başka bir gün belki, dedim hem maç yaparız hem belki Girne’ye gezmeye gideriz.
-Anlaştık, dedi, gözlerini şirinlik olsun için kırpıştırarak güldü, yürüdü gitti.
9. LİZ BİR KAYBOLUP BİR GÖRÜNÜNCE
Bahçede kimse yoktu, odama çıktım, biraz Dahl okudum, gözlerimi kapatıp düşündüm. Aklımda Liz. Bir ay önceki düşün gelişini haber verdiği kız. Üçünü bir araya getirip ÇAL tablosu ile nasıl bir mesaj vermek istiyordu acep yönetmen?
Aldırmadım, ana odaklanmak daha doğruydu, Kendi güzel, dünyası geniş, bakışı derin. Ne kadar çok şey vardı konuşacağımız! Yeni konular de mutlaka çıkardı. Cin tonik ve dahası. Öğleni bekleyemedim. Çıktım. Sahilde yürüyerek oyalandım, somra da caddeye çıktım. Az sonra kitapçı dükkânındaydım. İçerideki hava çok farklıydı. Orta yaşını geçmiş erkeklerin lokaline dönmüştü orası. Bir düzine kadar adam dün Liz’in kitabını okuduğu masanın etrafında oturmuştu, arada bir yükselen kahkahalarla kesilen bir söyleşi tutturmuşlardı. Kitap dolabındaki kitaplara bakıyordum. Oskar’ın adı geçti bir ara. Biri “yere bakan, yürek yakan” dedi.
Dünkü kitaplara bakar gibi yaptım. Masaya doğru yürürken Oskarın peşindeki orta yaşlı kadın geldi aklıma. Dün ben çıkarken dükkâna giren o irice adam masanın başında, Liz onun yanında. Bence babasıydı. Yanlarına yaklaşınca sustular. Merakla bakıyorlardı. Liz’e tanışıklık vermedim, babasını selamladım.
—Elden düşme kitaplara bakacaktım, dedim.
Hık demiş burnundan düşmüş gibi değildi, yine de çok benziyordu ona Liz. Çok da kibardı adam.
—Şu basamaklardan çıkınca, yüzlerce elden düşme kitap karşılar seni genç adam!
Buyurgan bir ses. Asker adam tabi. Emekli olunca açmış olmalıydı dükkânı. Yanından geçerken Liz selamlar gibi belli belirsiz eğdi başını, gülümsedi. O öyle mesafeli durunca, ben de bozmadım, onu zora düşürmek olmazdı.
Üst kattaki kitapların çoğu raflara bile dizilmiş değildi, hemen hemen hepsi polisiye romandı. Kitap bahaneydi. Dükkân kapanınca Liz’i alıp gitmek vardı benim aklımda, polisiye romanla uğraşacak değildim. Ama yapacak başka bir şey de yoktu, Arada bir aşağıdan kahkahalar geliyordu, sohbetleri canlıydı.
Ayakta durmaktan bıkınca sandalyeye oturmayı akıl ettim. Nem kokan bir Mike Hammer aldım elime, evirdim çevirdim. Okuyamadım. Bir James Bond denedim. Yine olmadı, aklımda Liz vardı hep. Aşağıda gürültüler arasında kahkahalar devam ediyordu.
Bir saat kadar geçti. Liz sonunda çıktı yukarıya, heyecanla kalktım onu görünce. Yaklaşırken sordu.
-Nasıl gidiyor?
-İyi, dedim. Ya sen?
-Koşturup duruyorum. Çok yoğunluk var bugün, şuradan almam gereken birkaç şey var, alıp hemen ineceğim. Özür dilerim.
Telaşlıydı. Etrafa bakınarak konuşuyordu. Neden özür diledi ki? Bir şey sormama fırsat kalmadı. Faks makinesinin yanından birkaç kâğıt çekti, aldı. Döndü, basamaklara doğru birkaç adım atıp sırtı dönük olarak durdu birden. Her ne geçtiyse aklından, bana yarım dönüp dünkü sesiyle sordu.
-Tıraş sabunu ve diş fırçası tamam mı?
Beni tam hatırladığından o zaman emin oldum, kucaklamak geldi içimden. Kucaklayıp yanağımı uzatmak. Her sabah tıraşından sonra sevgili Anitta’ya yaptığım gibi. Anitta, okul yoluna çıkan çocukların annelerinden her sabah aldıkları mis kokulu öpücüklerden birini kondururdu yanağıma.
Ona doğru, yanağımı uzattım:
—Tamam olmaz olur mu Liz, dedim. Hem de mükemmel bir şekilde.
Anlık bir ışıldamanın ardından kaçar gibi indi basamaklardan.
—Ürkek bir yavru kuş da var bu kızın içinde, dedi şeytan.
Öyleydi. Tedirginlikle aldırmazlığın korkuyla cesaretin bir görünüp bir kaybolan kesişme noktalarını onu tanıdıkça keşfetmek güzel olacaktı. Sandalyeye yeniden oturdum. İki Kere Yaşarsın adlı kitap vardı elimde. Her bölümden birkaç paragraf okuyarak onun bir kez daha yukarıya çıkmasını bekledim. Çıkmadı.
Vakit iyice yaklaşmıştı. Aşağıya daha sık bakıyordum. Adamlar orada, Liz aralarında, babasının yanında. Sesler sıkça kesilmeye başladı, tam sessizlik olduğunda saat on ikiyi geçiyordu. Bir kez daha kalktım, baktım. Aşağıda kimse yoktu artık. Babası dışarıdaki kitapları topluyordu. Gözüm basamaklarda, onu bekliyordum. Aşağıya tekrar baktım. Adam demir parmaklıkları vitrine takmış, anahtarı elinde etrafına bakınıyordu.
Çaresiz indim. Liz ortada yoktu. Dükkandan çıktım. Sormasam olmazdı.
-Liz nerede?
-O az önce çıktı. Bugünlük işimiz bitti.
O anda derin bir boşlukta buldum kendimi.
-Neyse, ben de Pazartesi görürüm onu, dedim.
-Evet, ancak Pazartesi… Pazartesi öğleden sonra gelir, dedi
Kibar bir adamdı, teşekkür edip ayrılırken, oralarda bir yerde, belki de simitçinin tablasını koyduğu yarı yıkık duvarın ardında bizim keçi sakallı iğdiş zevkiyle gülüyor olmalıydı. Yedi sülalesine bir kez daha sunturlu küfürler ettim. Pazartesi öğleden sonrayı kırgın halde bekleyerek geçirecektim. Oraya kendisi için gittiğimi biliyordu, haber bile vermeden bırakıp gitmek. Bu anlaşılır gibi değildi.
Sordum: Neden? Cevap şeytandan: Kahrolası yönetmen.
O kızda beni böylesine çeken yığınla şeyin ve hele o ÇAL düşünün nasıl rastlantı olabileceğini sordum. Cevap yine şeytandan geldi.
-Rastlantı değil bu azizim, düpedüz hain bir kurgu, dedi.
Gerçek olsun diyordum.
Caddede otele doğru yürürken ya gerçekten kurguysa, diye sorup durdum kendi kendime. Yol boyunca evlerin bahçelerindeki limon ve portakal ağaçları ile rengarenk çiçekleri görmeden geçtiğimi otelin bahçesindeki turunç ağacının önüne geldiğimde fark ettim. Odama çıkarken de düşünüyordum. Bütün bunlar kurgu ise kızın yapacağı bir şey yoktu ki. O kurgunun içindeyse çaresizdi, öyleyse o da masumdu. Ama yönetmenin parmağının ucunda gerçek bir figüransa, o zaman ne diyecektim. O zaman artık gözüme görünmese de olurdu. Hatta daha iyi olurdu. Onsuz da sürerdi hayat.
-Elbette sürer, diye onayladı şeytan. İyi de. Her kötü ihtimale rağmen onla da neden sürmesin ki? Gerçek olması neden o kadar şart ki senin için. Oldupumladar, olmadığı ise kader, der geçeriz.
—Çünkü Anitta gerçek, diye cevap verdim ona.
Hayat denen şey nefes aldığımız sürece kesintisiz vardı. Peki yaşam, yaşamak? O var mıydı? Hangi düzeyde, somut veya soyut, gerçek veya hayal ve hangi derinlikteki bağlantılarla vardı? En önemlisi… Ne sıklıkla yaşanan ve paylaşılan coşkularla?
Koşulsuz sevgi, karşındakini olduğu gibi kabul etmekti, hiç değiştirmeye kalkışmadan bütünlüğüne saygı duyarak, zorlamadan. Sevmek buydu, böyle sevmek kapasitesi Anitta’da hep vardı, bende olmadığı zaman bile. Peki Liz? Onda var mıydı? Gerçi o da okumayı seviyordu, düşünmeyi de. Gerçekse ve onunla da sağlam bir bağım olsa, hatta Anitta ile benim hayatımızla onun da bir bağı olsa kimin bahçesi viran olurdu ki? Elbette üçümüz için de her şey çok daha güzel olurdu.
—Sen ne istediğinin farkında mısın? Anitta ile birlikte Liz’i de mi istersiniz Emin Bey? Yönetmen mutfağından başka ne alırdınız?
—Dalga geçme, dedim şeytana. Ne kötülüğü var onu da istemenin?
Evet, Anitta’dan elbette vaz geçecek değildim. Neredeyse on beş yıldır hayatımın ekseni, her şey tatlıydı, doluydu, keyifliydi. Ama yakından bakınca, bir şeyler hep aksadı. Üstelik uzaklık, mesafeler. Ve Çarli. Ben tek tercihi değildim. ilk tercihi miydim peki? Hayır. Eşitler arasında birinci miydim? Ondan bile emin olamadım hiç.
Gerçi Çarli o evlilikte gerçekten ne kadar var olacak, diye ilk kez geçen ay sorar hale gelmiştim. Yine de şu veya bu şekilde vardı işte. Hazin olan şu ki evlilikleri bitse de ne o Çarli’den kopardı ne de Çarli ondan. Her biri ötekinin hayatında olacaktı. Onca zamandan beri Anitta’nın dünyasında benim olduğum gibi.
-Dokunduğu insana yapışmak sendromunu bence yeni keşfettin sen Emin, kutlarım seni dedi şeytan. Şimdi bu keşfi Anittadan duyup geliştirdim dediğin ‘tam empati’ fikriyle uyumlu kılarsın. Hayırlı işler, bol güneşler sana.
Güldüm. Öğrencilerime zaman zaman anlattığım şeyleri onlardan ziyade bu herifin dibine kadar hazmetmesi hayretlik bir şeydi doğrusu.
-Her şeyi o kadar düşünüp mıncıklayarak suyunu çıkarma, diye bu kez de resmen çıkıştı şeytan.
Söylediği düpedüz deli saçmasıydı.
—Neden düşünmeyecekmişim? Neden yanlış ki düşünmek?
—Çünkü ister gerçek ister kurgu. O kızı merak ediyorsun. Her şeyini, sadece beyninin bedeninin kıvrımlarını değil, onlarla birlikte ve yığınla başka şeyi. Bu senin için çok normal Emin. Hatırlasana ilkeni. Keşfet, yaşa, hisset. Sonrası Allah kerim. Yani sonrası sonraya.
—Doğru söylüyorsun, dedim.
—Doğruysa, şimdi boş ver ötesini.
Üstelik bu kız belki bizim Belfast çıkmazına aradığım çözüme kapı da aralardı. Düşteki imzasız nikah ve ÇAL çözümü. Olmaz mıydı? Denemek gerekirdi. Üçümüz sorunun parçasıydık, o çözümün parçası olabilirdi. Sahiden, Anitta tanısa severdi bu kızı. Çarli ise sor durumdaydı. Ama kendine Liz ile ayrı bir üçgen kurma fırsatı sunsak.
Artık üçlü saçın topal ayağı olmaktan de, öyle suçlu ezik yaşamaktan da kurtulurdu. Tanısa o da severdi Liz’i. Çok sevmese de bizim hatırımıza katlanır, katlanmakla da kalmaz iyiden iyiye kayırırdı onu. Çok uzun yıllar benim onu hem sayıp hem kayırıp kolladığım gibi.
-Hala düşünüyorsun Emin, diye azarladı beni şeytan.
Düşünmeden edemezdim ki. Liz ile Çarli isterse evi onlara bırakırdık, Belfastta yaşarlardı. Liz orayı istemezse daha canlı bir kentte belki de Paris’te daha iyi bir hayat yaşardı bizimle. Adaya ailesine gelmek istediğinde, mesela baharları isterse yalnız, isterse ikimiz birlikte, belki üçümüz de birlikte gelirdik buraya.
Bu fikrin tohumunu, ‘onu Anitta ile tanıştırırsın’ diyerek atan şeytandı.
-Söz verdi kız, tutmadı, diyerek şimdi güya uyarıyordu beni. İlk sözünü tutmadı, bunu bilmen rağmen sende yine de hayaller şelale, dedi..
Damarıma basmayı seviyordu, bazen kışkırtıyordu.. Bu kez de felsefe bölümünün çok bilmiş doktora öğrencisi kimliği cebinde, Mahmutpaşa tezgahtarlığına soyunmuştu. Biraz çelişkiye düşmüştü ama haksız sayılmazdı. Tez canlıydı, o başka. Anitta sözünde hep dururdu. Bir kez bile böyle bir şey yapmamıştı.
Bence verdiği sözü tutmayacak biri değildi Liz. Garip bir durumdu, Her şey en geç pazartesi günü belli olurdu.
Duşa girmek için soyunurken köşedeki çalışma masasında şarap şişesini gördüm. Çok muhtemel değildi ama yine de Hocanın ikramı sandım, zarftaki notu okuyunca güldüm. Doktor kararlıydı, fazlaca da ısrarlıydı. Oda numarasını vermiş, gecenin en kör saatinde kapımı tıklatsan yeter, diye yazmıştı. Son cümlesi: Önceden telefonla haber verirsen, tavlayı, şarabı ve hayal edemeyeceğin güzelliği yirmi dakikada hazırlarım.
Son iki kelimesi yeterdi, ‘bir kez olsun dene beni.’ O kadar reklam gerekmezdi. Duştan çıktım, telefonum uzun uzun çaldı, Doktor hanımdır bu, dedim. İzliyor olmalıydı beni. Ne tavlanın ne şarabın ne onun sırasıydı şimdi. Cevap vermedim. Az sonra yine çaldı. Aldırmadım. Bu kadar ısrarcı olması hoş değildi.
Masadaki kırmızı şarap Dahl’in Tat adlı öyküsünü getirdi aklıma. Stockholm’de yanıma aldığım kitaplardan birinde vardı o öykü, canım bir daha okumak istedi. Gerginliğime iyi gelir, diye kitabı alıp yarı çıplak uzandım yatağa. Daha öyküyü ararken kapı vuruldu. Kısa bir tereddüt geçirdim sonra kararımı verdim, o üstüme gelmekte o kadar inatçı oldukça, karşılık vermemekte kararlı olacaktım. Açmayacaktım ne kapıyı ne telefonu. Kapıyı tıklatmakla sonuç alamayınca zili çalmaya başladı. Uzun uzun. Sonra vaz geçti.
Hikâyeyi buldum. İlk sayfasının sonuna gelmeden, telefon yeniden zırlamaya başladı. Aldırmadım, sil sesi sürerken kapım sert vurulunca işler değişti. İsveçli aynı anda hem kapının önünde hem odasında olamazdı. Kapıda erkek sesleri vardı.
-Emin hocam, orda mısın? İyi misin?
Hocanın sesi, hemen kalktım.
—İyiyim, dedim kapıya doğru. Yeni uyandım.
-Konuğun gelmiş, bahçede. Merak ettik seni yahu, dedi.
-İniyorum, dedim. Beş dakika izin verin, müsait değilim.
-Çok bekletme kızı.
Çevresine çapkınlık taslayan Anadolu erkeklerinin övünmesine benzer melodik bir tınlama vardı sesinde.
–Çık da gel artık, milli gururumuzu incitme Hocam.
Besbelli Liz’di gelen. İsveçli doktor otelinde kalıyordu, benim bildiğim Hoca onunla arama girmezdi.
10.TURUNÇ AĞACININ ALTINDA LİMONATA
Bahçeye indim, turunç ağacının gölgesindeki masada kitabını açmış okuyordu. Dünden farklı bir gündü. Yağmur yoktu. Güneş tepede parlıyordu. Giysileri değişikti ama Liz yine önünde kitabı ile başka âlemdeydi. Burnunun dibine kadar sokuldum,, fark etmedi beni; resmini çizecekmiş gibi dikkatle baktım ona. Ayağında mavi-beyaz spor ayakkabılar. Üstünde gök mavisinden laciverte kadar ton ton mavi karelerle süslü beyaz bir gömlek. Dikkatimi elbette çekti: gömlekten taşan çatalı dünkünden çok dana cömertti. Etek de öyle, dizden en az üç karış yukarıdaydı.
“Beden de nimetten sayılırdı bizde,” diye düşündüm; mal gibi, mülk gibi kıymeti bilinir, korunur, zinhar israf edilmezdi. Derken karşı görüş yükseldi içimde: Artık benim için bile epeyce eskimiş bu kalıplar nereden çıktı şimdi! Hoca bu sabah ne güzel söylemişti:
“Burası Karaman değil.”
Müslüman da değildi kız zaten.
Şeytanın keskin sofuluğu tuttu. Günahtan uzak durmak lazım diyerek nasihatler sıralamaya başlayınca iyice kıstım sesini, sonra hepten kestim.
— İyi ki de geldin Liz, meraktan çatlıyordum, dediğimde başını kaldırdı, gözlüğünü çıkardı. Dalgındı. Serzenişime gülümsedi.
— Haklısın, ben de olsam kötü bir şey oldu diye düşünürdüm, dedi.
Kitabını kapatıp sol yanına koyarken adına baktım kitabın, iyi göremedim.
—Erken çıkmak zorunda kaldım dükkândan bugün, telaştan sana haber verme fırsatım olmadı, çok üzgünüm.
— Ama hâlâ çok merak ediyorum doğrusu.
Yüzü buruştu, gözleri üstümde gezindi.
— Ayrıntıyla uğraşmasak şimdi Emin. Sözümde duramadım, özür dilerim. Sebebini merak ediyorsun. Umarım bir gün anlatırım sana. Şimdi zamanı değil. Bugün “elimde olmayan nedenler” diyeyim, yetsin. Hepsi iki saatlik bir gecikme, karşındayım işte.
— Tamam, haklısın dedim. Biz şimdiye bakalım, geçmiş geçmişte kaldı. Serin bir şeyler içelim, istersen içeri geçelim. Kahvaltı salonunun balkonu bu saatte güneş almaz, daha serindir.
— Burası da iyi. Zaman zaman da esiyor.
Garsona işaret ederken sordum:
— Ne içersin?
— Limonata, dedi hemen.
— Dün cin tonik demiştik. Türkçe konuşurken cin tonik dilini açıyormuş; içsene, belki o zaman Türkçe de konuşuruz, ne dersin?
— Bugün o gün değil, başka bir zaman fırsat buluruz. Senin Türkçen bizim bakkalınkine benzemez, ana dilini konuşurken duymayı isterim seni.
— İnşallah, dedim; o da aksanlı bir “inşallah” dedi.
Garsona dönüp iki limonata söylediğim sırada Hoca bitti yanımızda. Onun hoş geldin demesine başını eğerek teşekkür etti Liz. Hocayı, otelin sahibi ve müdürü, Liz’i arkadaşım olarak tanıttım.
— Kutlarım sizi, dedi Liz. Oteliniz çok güzel. Bahçe, ağaçlar, çiçekler, kuşlar… Her şey çok bakımlı, çok zevkli.
— Malım diye söylemiyorum, dedi Hoca, otelimiz hakikaten güzeldir. Odalar, balkonlar, teras… Mutfağımız bütün adada rakipsizdir. Rum kesiminde de bizim mutfağın lezzetine ulaşan yoktur.
Liz nezaketen bir şeyler söyledi.
— Bir akşam terasta yemeğe bekleriz, misafirimiz olun. Hocam gitmeden.
— Olur tabii; zaman bulursak neden olmasın?
— İzninizle hocama bir şey soracağım, dedi, bir dakika bile sürmez.
— Problem değil, acele etmeyin, dedi. Kitabım var yanımda.
Hoca dönüp yürüyünce ben de mecburen arkasından yürüdüm. Sabah söylediğini tekrarladı:
— Kızı odana götürmek istersen, yolun sonuna kadar açık, biliyorsun.
Cevap vermedim, bu adam bazen fazla sabırlı, bazen de gereğinden fazla aceleci.
Döndüm, masaya doğru yürürken; arkamdan yetişti, fısıldamaya başladı.
— Benim minderde yaptığımı sen yatakta becer hocam; yoğur hamur gibi, bize böylesi yakışır.
— Özür dilerim, önemsiz bir şey, diyerek geçiştirmek istedim; olmadı.
— Öyle mi? Onun sana ne dediğini tahmin edebilirim ben, biliyor musun?
— Sezgin güçlüyse belki tahmin edebilirsin tabii; ama gerçekten doğru bilebilir misin?
— Sezgilerim güçlüdür, dedi. Denemek ister misin?
— Neyi deneyeceğiz, nasıl?
— Bahis diyorum. Müdürün ne dediğini söyleyeceğim sana. Bilirsem kazanmış olurum; ikinci limonatayı da ısmarlarsın. Bilemez de kaybedersem, yapmamı en çok istediğin üç şeyi söylersin; onlardan birini hemen şimdi ve burada yaparım. Ne içeride ne odada; illa burada.
Anitta’nın otel odasına çıkmama takıntısı geldi aklıma. “Aynı huy, aynı tavır,” dedim içimden.
Oyunu tam anlamak için sordum:
— Sen kazanırsan bir limonata daha ısmarlayacağım sana. Bilemez de kaybedersen, benim için yapmanı istediğim üç şeyden dilediğin birini yapacaksın. Hemen ve burada. Sınır yok mu?
— Sınır mı? Sadece makul ol lütfen. Tek sınır bu. “Beni Belfast’a uçur” deme mesela; “Kıbrıs’ta barış yap” da deme, “hadi beraber çocuk yapalım” falan demeyi ise aklından bile geçirme, derken güldü.
Ben gülemedim. Anitta’nın Gonca bebeğini, onun hamile kalmak için yıllardır süren çabasını düşündüm çünkü.
— Anlaştık o zaman, dedim. Söyle bakalım, ne söyledi bu arkadaş bana?
— Odana götür, hemen yatağa at, dedi bence.
Renk vermemek için güldüm. Kararlı bir sesle:
— Yanıldın Liz, dedim. Sezgi dediğin her zaman herkeste bir yere kadar. Bunu sen de iyi bilirsin.
Dudağını ısırarak, kırılmış gibi baktı:
— Yanıldım diyorsun, öyle mi? Peki ne dedi o zaman?
Araya tam zamanında girdi şeytan.
—‘Ben de bir gün söylerim sana belki,’ de Emin. Öyle de çık işin içinden. Kız erkek milletini iyi tanıyor, feleğin çemberinden geçmiş, sıkışacaksın yoksa.
Dinlemedim onu.
— Pazartesi akşamına yemeğe davet etti beni, dememle onun hapşırır gibi gülmesi bir oldu, ardından özür diledi.
— Bugün Cumartesi; sen bu otelde kalıyorsun, pazartesi için şimdi masadan kaldırıp bunu söylüyor sana, böyle mi yani?
Ellerimi çaresizlik ifade etsin diye iki yana açtım:
— Tuhaf ama gerçek Liz, dedim. Yapacak bir şey yok.
— Hayır, var, Emin. Yapacak bir şey her zaman var. Vardır ama o şey bekler; yerinin, zamanının gelmesini bekler.
“Belki haklısın” demeye bile dilim varmadı. Limonatalar da o sırada geldi. O limonatasını yudumlarken ben rahat bşr nefes aldım.
Bana bakarak gülümsedi bir süre.
— Ayrıntılara takılmayalım hadi, dedi az sonra. Söz sözdür. Madem doğru tahmin edemedim.. Sana güvendiğime göre dediğini doğru kabul etmek zorundayım. Söyle o zaman o üç şeyi; benim en çok ne yapmamı istiyorsun şimdi?
— Dün dükkânda ve bugün burada başını kaldırmadan okuduğun kitaptan bahset.
— Güzel. Ben de istiyordum zaten o konuda seninle sohbet etmeyi. Peki ikincisi?
— Bir ay sonra Belfast’ta olacağım. Orada da buluş benimle.
— Hey, bu müthiş bir öneri! Haziranda yanar burası, burada olmam zaten. Önce Londra, sonra Belfast’a geçerim. Sen de oradaysan buluşuruz.
— Üçüncüsü: Şu Oscar ile o yıkık kadın. Hikâyelerini merak ettim. Dördüncü isteğim de var aslında, Bütün hayatını anlat bana, çok merak ediyorum seni.
— Dördünü de kabul ettim, Emin. Hem de seve seve. En çok da Belfast’ta buluşmak istemene sevindim. Orada seni bulacağım adresi, varsa telefonu yazsana bana hemen.
Kitabın arasından kâğıtla kalem çıkardı. Bana verirken:
— Ben okurken hep not alırım, her kitabımın arasında kâğıtla kalem olur. Lisede alıştım buna.
Anitta’nın adını, telefonunu yazıp verdim. Liz kâğıda baktı, kaldı.
— Adı Anitta, öyle mi? Biz Anitta deriz, tek “t” ile yazarız. Burada çift “t” var. Doğru değil mi?
Nasıl olduysa ağzımdan kaçtı.
— Onunki öyleymiş, çocukluğundan beri, dedim.
Liz küçük bir çığlık attı, elini “bingo” diyerek masaya vurdu elini.
Bir haller oluyordu kıza. Görünürde bahçede yalnızdık ama en azından Hoca, belki de o “Beş Benzer” den biri, gizlice bizi izliyor, hatta dinliyor olmalıydı. Şeytan hemen fısıldadı:
— Aldırma, dinlesinler. Boşa kürek çektiklerini anlarlar yakında. Kurguysa sorun yok, dedi. Ama eğer kurgu değilse… Gör bak o zaman neler olacak.
Liz hayretle baktığımı fark etti.
— Dört isteğinden birini hemen geçelim. Merakın ilgin için teşekkür ederim. Zamanımız zaten az, hayatımı anlatmayı sonraya bırakalım. İkincisi bu kitap.
Kitabı önüme koydu. Kapakta biri Türkçe, öteki çivi yazısıyla iki başlık vardı. Türkçesi İtiraflar.
— Yunan harfleriyle yazılmış Türkçe… Nasıl olmuşsa olmuş bir zamanlar demek ki… “İblisin işi belki,” dedi şeytan.
— Cahil herif, dedim. Karamanlıca bu. Unuttun mu? Misalidis’i anımsa.
O arada Liz devam etti:
— Yaklaşık iki yüz yıl önce Karamanlıca basılmış bir kitabın çevirisi bu. Çivi yazısından Latin alfabesine, Karamanlıcadan güncel Türkçeye çevrilmiş. Yani iki dile birden geçiş var.
— İki yüz yıl önce… İtiraflar kimin itirafları? Neyi neden itiraf ediyor?
Yazarı küçümsemiş gibi omuz silkti.
— Bazı şeyler anlatılınca günah olmaktan çıkar sanırız, itiraf edince cezadan kurtulmayı umarız. Papaz efendi de ondan yazmış olmalı. Kiliseden işlediği suçlar nedeniyle atılınca…
— Bana idamdan sonra af dilemek gibi geldi, dedim. Boşuna.
— Öncesindeki itiraf daha değerli olurdu tabii. Her itiraf biraz da pişmanlık içermez mi sence? Cezadan sonra bile gerçeği söylemek de değerli. O sebeple, burada papazdan yanayım ben. Bana kalırsa en büyük günah susmak, gizlemek, örtmek, yalan söylemek.
Bizde susmak da örtmek de örtünmek de edepten sayılırdı, bunu söyledim. Omuz silkince konuyu değiştirmek istediğini düşündüm.
— Yine de itirafın da itirazın da doğruları haykırmanın da bir yeri, bir zamanı vardır; öyle değil mi?
Liz başını yana eğdi, düşündü.
— Her doğruyu her yerde, herkese söylememek gerektiğini söylüyorsan biraz da sen haklısın, dedi.
Omuzlarını tekrar silkince üstüme tuhaf bir ağırlık çöktü. Belki de çok sık şaşırmış olmaktandı.
— Susmak günah olsa da kimi zaman en rahatı, dedim.
— Sürekli değilse itirazım olmaz. Herkes kendini korumaya çalışır. Ama herkesten, her zaman korunmak zorunda hisseden birini tanıyorsan…
Böyle dedi ve sustu. Benden karşılık bekler gibiydi. Ne diyeceğimi bilemedim.
— Öyle birini biliyorsan, bir iyilik et de söyle ona: O, kendini asıl kendine karşı korusun.
Sıkılmıştım. Garsonun zamanlaması yine harikaydı. Boş bardakları alırken ikimiz de sustuk; o sırada sert bir rüzgar esti, yaprakları hışırdadı. Liz saatine baktı.
— Birazdan kalkmalıyım.
— Oscar’la o kadından söz etmedik daha, dedim.
— Dedikodu etmem ben; sen sor, ne biliyorsam söyleyeyim.
— Kadını hamile bırakmış, kadın ondan para sızdırmaya çalışmış, eşi de onu terk etmiş. Doğru mu bunlar?
— Bilemem. Büyük kentlerde yaşayanlara yabancıdır, onlar bilmez pek; aynı olay için bin çeşit söylenti dolaşır adalarda. Aslında dünyanın her yerinde, her kasabada durum aynıdır. Her söylentinin alıcısı bulunur. Olayı yaşayanlar bile, bir zaman sonra bilmez olur gerçeği. Bu dediğin, ortalıkta dolaşan sürüyle söylentilerden biri.
— Başka ne var söylenti pazarında?
— “Her şey karısının oyunu,” diyenler de var. Karısı yüklü bir tazminat koparmak için “hamile kaldım” diyen kadınla el ele vermiş, adama tuzak kurmuş. Öyle anlatıyorlar.
— Belki doğrudur. Bebeği aldırdığını gösteren tek bir belge de yokmuş ortada, değil mi?
— Yokmuş, dedi. Zaten bu ülkede belge de söylenti kadar kolay uydurulur. Sahte belgenin de yalanlar gibi alıcısı çoktur.
— Hamile olduğunu gören tek kişi bile yokmuş oysa.
— Evet, onu da duydum, dedi Liz.
Nihayet beklemekte olduğum fırsat gelmişti; o soruyu sordum:
— Sence Oscar bir ajan olabilir mi Liz?
Hemen yüzü değişti, dudaklarına dokundu yine.
— Bir şeyler çevirdiğini söyleyen çok. Ama ajan olmak için sadece gizli işler çevirmek yetmez; yalanda ustalaşmış olmak da gerekir. Hilesi hurdası vardır belki ama o, kendini bile kandıracak kapasitede biri değil. Çok rol keser, bilirim.
Durdu, sonra ekledi:
— Ayıplayamam. Belki de hepimiz birilerinin oyununda rol alıyoruzdur, kim bilir?
Çarpılmış gibi oldum,
— Çok ilginç, dedim.
— Evet, buralar ilginçtir, dedi. Bir olayı üç kişiye sor, beş değişik teori anlatırlar. Bir sırrı bir kişiye ver, akşama kalmaz bütün adanın dilindedir, Kimsenin işi yok; herkes bir yerlerden maaşlı ya da emekli. Ne yapsınlar, laf üretirler. Bir süre dinlesen kafayı yersin. Burada yaşayacaksan kitaplardan başka çaren yok.
— Bir sorum daha var sana. Her imkân elinde olsa, nerede yaşamak istersin?
— Yaşadığım yer değil; orada kafamın nasıl olduğu önemli. Hoşlandığın, birlikte fikir üretebildiğin insanlarla yaşamak hayatı güzelleştirir. Nerede olduğun değil, kimlerle bağlantın olduğu önemli. Hayatı kimlerle paylaştığın. Ben bunu böyle bilirim.
Anitta konuşuyordu sanki. Dayanamadım sordum:
— Bir daha buluştuğumuzda, en son ne zaman öyle biriyle oldun, onu da anlat bana, dedim.
Gülerek uzaklara baktı, sordum.
—Sahi, ne zaman görüşeceğiz bir daha?
— Yarın güneye geçeceğiz. Bizimkilerle birlikte…
Babamın eski dostları var. Uzo içeceğiz, sirtaki oynayacağız, sarhoş olacağız. Çarşamba pek mümkün değil ama sana da uyarsa Perşembe..
— Olur, iyi olur. En azından bir kere daha görüşmüş oluruz. Değilse tek umudumuz Belfast. Stockholm adresimi ve telefonumu da yazayım mı sana?
— Yaz tabii. Zararı olmaz.
— Elbette, dedim yazarken. Anitta’nın adı neden coşturdu seni o kadar?
Durdu, yutkundu.
— Kafamda bir düğüm var, bir şey diyemem şimdi. Bir daha görüştüğümüzde o düğümü çözmüş olurum, yani inşallah. Ancak o zaman. Kusura bakma.
Çok merak ettim ama renk vermedim. Dahl’den söz açtım ona. Ondan birkaç kitap okumuştu ama Anita gibi delisi değildi.. Dillons’u da bilirmiş, orada bir yaz dönemi çalıştığını söyleyince bir tuhaf oldum.
Caddeye çıkar çıkmaz:
— Yolun kalanını kendi başıma yürümek istiyorum, izninle, dedi.
Sarılırken teşekkür ettim.
— Asıl ben teşekkür ederim, Emin, dedi. Limonatalar çok güzeldi. Hele ikincisi… Şekersizdi, katkısızdı, taze sıkılmıştı, buram buram turunç kokuyordu.
Otele yorgun döndüm. İkinci limonata lafı da nereden çıkmıştı, düşünecek halde değildim; serin bir duştan başka hiçbir şey istemiyordum. Bahçe kapısından içeri girdiğimde, merdivenin başında bizim İsveçli doktor hanım çıktı karşıma. Yine neşesi yerindeydi.
— Var mısın iki el tavlaya? Hava sıcak, odamda istersen soymacasına oynarız.
Aklımı aldı kadın. Sormadan edemedim:
— O nasıl bir şey?
— Canım canım, diyerek güldü. Demiştim sana, benden öğrenecek çok şey var; Stockholm’de hep oynarız.
— Nasıl bir şey bu?
— Bildiğin tavla. Kazanan soyar, çok kazanan çok soyar; oynayanların hepsi çırılçıplak kalana kadar.
“Çıplaklık büyük israftır, israf günahtır,” desene şuna, dedi şeytan.
Yine dalga geçiyordu kâfir.
Doktor gözlerini açmış cevabımı bekliyordu.
— Görüşürüz, dedim kadına, İsveççe.
— Görüşürüz, diye İsveççe karşılık verdi, ne kadar erken o kadar iyi, dedi.
İki elini yukarıya kaldırıp ikisiyle birden zafer işareti yaparak:
— Şarabı al da gel, biz de çerez çok, dedi.
Odama çıktığımda tadım yoktu, halsizdim. Sanırım sıcaktandı ama Liz’in de payı vardı. Soyunup yatağın üstüne uzandım, gözlerimi yumdum, dinlenirken düşünüyordum.
Liz çetin cevizdi. Belki o da benim için böyle düşündü. Hoca işe gereksiz yere karışmıştı; kız onun bildiği yataklıklardan değildi, düzgündü, onunla birlikte olmak için çok zaman, çok emek gerekirdi. Tam Anitta soyundandı işte.
Gözüm masadaki şarap şişesine takılınca doktor hanım geldi aklıma. O başka soydandı. Tavla oynamayı, oynarken oynaşmayı, daha ötesini nasıl da çok istiyor ve sakınmadan söylüyordu kadıncağız. Biraz daha nazlansam, hiç arlanmadan diz çöküp yalvaracaktı. Aç diye dilense çıkarıp sadaka verirsin de öbür açlık için dilenince… Dilenmez ki, dedim kendi kendime.
Hakikaten, ne kadar çok dilenmez dilenci vardı şu dünyada. hikmetinden sual edilmez de şeytan yine de insanın aklına getiriyor. Dilediğine boyundan aşana kadar verir kudurtur da, milyonlarca sadık kulunu yıllarca ele güne muhtaç eder, kimi zaman bir baş kuru soğana köle eder, diye düşündüm.
Şeytan katıldı konuya hemen.
—Hocaya sorsan sevaptır, milli vazifedir, der. Eğer sana ağır geliyorsa, yana çekil, ben üstleneyim vazifeyi de der belki.
İyi de ben neden zulmediyordum kendi nefsime? Hem de nefsinize zulmetmeyin diye ilahi emir varken. Akşam yemeğine çıktığımda balkonda onu gördüm, uçtaki masada, yalnız başına oturuyordu. Öbür uçtaki masaya doğru geçmeden selamladım. Sanki kırk yıllık dostmuşuz, uzun yıllardır görüşmemişiz gibi yerinden kalkarak selamladı, el salladı, ardından zafer işareti.
Şeytan da fısıldadı.
—Allah affeder, kadının rızası varsa Hoca haklıdır Emin. Davran artık, sadakanı ver, yoksa bu gidişle sen dileneceksin.
Hakıydı şeytan. Alıcı gözüyle baktım, doktor hanım da güzeldi hani, cami yıkılmış lakin mihrap yerinde diyenin ya gözü zaten kördü ya da böyle söyler söylemez anında bizim kör hafızlardan olurdu. Liz gibi hayatının baharında değildi; ama son baharına daha vardı. Allah için donanımı da tamdı.
Şeytan sevindirdik olmuştu.
— Bu gece nikâhsız gerdek var, demektir Emin. Nikah çok kolay, ben şahidiniz olurum.
— Aman, uzak dur, sakın araya girme diye tersledim onu.
—Tamam, bu kez karışmam. Hatırlatayım sana ama: Bir küçük hediye al, kabul ederse cariyen sayılır o zaman. Olur biter.
Günaha girecek olduğumda yol bulmakta nasıl da mahir olur bu iblis, diye düşünerek baktım Doktora yemeğimi yerken..
Salondan Girne’ye gitmek için çıkmadan yanına yaklaştım.
— Bu gece bizim maçı yapalım artık, dedim.
Yüzünde güller açtı.
—Hem de zevkle bayım. Beklerim, dedi. Şarabı al da gel. Bendeki meyve ile çerez bir şişe şarapla daha sarhoş eder seni. Rakı bile gerekmez.
Girne’den ona bir kırkbeşlik de aldım ona, bir saat kadar sonra bir elimde şarap bir elimde rakı şişesi, kapısını tıklatmam yetti. Plaj kıyafeti ile karşıladı beni, tavla yatağın üstündeydi.
Sabaha kadar ne dur ne durak. Ezanla birlikte leyla gibi çıktım odama. Hemen sızmışım. Çok geç uyandım, tek bir düş bile görmeden uyumuşum. Doktor kahvaltı salonunda yoktu. İyi ki de yoktu; o bir masada tek başına otururken, benim hocanın yanına oturmam olmazdı, kadın üzülürdü.
Selam verince Hoca yüzüme baktı, gecenin bereketli geçtiğini bir bakışta anladı. Sormasına fırsat vermedim.
— İyi uyudum hocam, dedim.
Başını önüne eğdi, gülümsedi.
— Anlaştık. Zafer daim bizimledir.
Köpüklü kahvesinden bir yudum alırken tatlı tatlı gülüyordu.
— Hangi kaleyi fethedip burcuna diktin bayrağımızı dün gece hocam, söylesene.
Tavla dersi verdim sadece diyerek merakıyla dalga geçmek geldi aklıma. Gerçeğe daha uygun olurdu. Yapmadım.
— İbadet de gizli, kabahat de hocam, dedim. Sırdır.
Ne olduysa o gece Girne’de oldu, öyle sansın istedim. Suratıöasıldı, belki hoşlanmadı.
11. GİRNE YAT LİMANINDA LİZ
İsveçliyle üç gün art arda tavla partisi yapmak da sıkıntıma çare olmayınca, çarşamba günü yine Girne’ye gitmek istedi canım. İsveçli bana eşlik etmeye dünden hazırdı.
— Özel işlerim var, dedim.
Çok üsteledi. Elçilikten teklif beklediğim bir sırada yabancı bir kadınla ortalıkta görünecek kadar aptal değildim. Açıkçası, en çok da Hocadan çekindim. Girne’ye varır varmaz yat limanına yürüdüm. Güneyden tatlı bir esinti vardı, sahil öğlen sıcağının ardından gayet serindi. Anadolu’dan turistlerin doldurduğu kafelerin önünden geçerken, ‘deniz kenarına oturayım, kafamı toparlayayım,’ dedim. Küçük kafelerden birinde, hangi masaya otursam diye bakınırken Liz’i gördüm.
Hayal mi görüyorum? Benzetiyor muydum yoksa?
Hayır, Liz’di. Yine başka bir dünyaya uçup gitmiş gibi elindeki kitaba yumulmuştu. Yanına yaklaştığımı fark etmeyince, o günkü gibi sessizce seyrettim onu. Sere serpe oturmuştu, kırmızı eteği ile beyaz gömleği arasında göbeği açıktaydı. İki parmağı dudağında. Eteği de gömleği de turunç ağacının gölgesinde oturduğumuz günkünden daha cömertti.
Biliyordum kötü niyetten değildi, biliyordum cuma günü sığındığım kitapçı dükkânında defalarca kaçamak bakıp durduğum alımlı, ölçülü, aklı başında kızdı o. Yazık ki malını saçıp savuran bir mirasyedi aymazlığı ile bugün çok israf etmişti güzelliğini.
—Olmazdı, böyle de yapılmazdı, dedi şeytan. El alemin içinde, böyle yarı çıplak…
İlk günden bugüne değişmeyen bir şey vardı:
Okurken nefes bile almıyordu. Yan masadan bir sandalye alıp karşısına oturduğumda da fark etmedi. Birden görüp şaşırsın boşuna bekledim. Gözlerini kitabından bir kez bile kaldırmadı. Üç beş masa ötede elindeki tepsiyle servis yapan garsonu görünce aklıma şu limonata meselesinin suyunu çıkarmak geldi. İşaret ettim garsona, yaklaştı.
— Hanımefendiye şekersiz bir limonata, bana sade bir Türk kahvesi, dedim epeyce yüksek sesle.
Başını kaldırması ile elinde kitapla yerinden fırlaması bir oldu.
— Heeey, nereden çıktın sen!
O gün Anitta’nın adında çift T olduğunu öğrendiğinde de otelin bahçesinde de öyle yüksek sesle haykırmıştı. Ben de kalktım, kibarca sarıldık. Öpmedi bu kez. Ben de ister istemez uzak durdum.
İki görüşme arasında üç günde epey mesafe girmişti aramıza.
—Bir de onun müsrifliği, diyerek şeytan da girdi araya. İsraf haram, diyeceksin şimdi, sen. Esas İsveçli sayesinde aslında Emin. Son üç gün hiç boş geçmedi İsveçli ile tavla…
-Karıştırma yahu.
Liz’in şaşkınlığı henüz geçmiş değildi.
— Kıbrıs küçük ama bu kadar tesadüf olamaz, değil mi?
— Oldu işte. Şanslıymışım.
— Ben de, dedi. Güney’den yeni döndük; üstümü bile değişemedim daha.
— Değişme bence, dedim… Bu kırmızı beyaz, o günkü mavi beyazdan daha çok yakışıyor. Seni daha cana yakın gösteriyor.
—Hiç derdim değil, diyerek güldü. Dün gece de çok geç uyuduk, erken kalktık. Resmen tatil yorgunluğu, dedi ve esnedi…
Renk tercihi için dediklerimi duymazlıktan gelmişti. Israrla baktığımı görünce:
— İlla da kırmızı beyaz, başka renk tanımazsın sen zaten, diye şakayla karışık karşılık verdi, sonra ciddileşti. Taraflı olduğun bir konuda her ne desen, senin fikrin, derim; üstünde durmaz geçerim.
— Yapma Liz, kim tarafsız ki bu dünyada? Bitaraf olan, bertaraf olur zaten, bilmez misin?
— Bir bakıma haklısın. Ama… Bence bugün de hiçbir ayrıntıya takılmayalım. Zaten zamanım az. Alışveriş yapmalı, eve gitmeliyim. Akşama yemek hazırlamam gerek.
— Olsun, dedim. Ne kadar vaktin varsa… Ben yarın görüşürüz, diyordum.
— Evet, öyle konuşmuştuk, dedi. Bir saat sonra kalkarız, olur mu?
‘Galiba bu son görüşmemiz olacak’ diye geçirdim içinden. Sohbet olsun diye sordum.
— Nasıldı Güney? Üç tam gün kaldın, beklediğin kadar keyifli geçti mi?
— Kesinlikle. Az uyuduk, çok eğlendik. Kahkahanın bini bir para. Vur patlasın, çal oynasın. Adada eğlenmeyi çok iyi biliyorlar, dedi.
— Kuzey de öyle. Keyiflerine düşkünler. Hocanın terası her gece dolup taşıyor, dediğimde yine şeytan göründü gözüme.
—Sen tavla atıp yatmaktan başını alıp da terasa hiç çıkmadın o başka, deyince parazit yapma diye azarladım onu.
— Adanın bütün halkı çok benziyor birbirine, diyordu Liz. Dilleri hariç tabii. Konuşmalarını duymasan ayıramazsın. Yine de bir türlü bitmiyor kavga.
— Birlikte barış içinde yaşasalar da diyeceksin ama dilin var mıyor, diye güldüm. Burayı Yunan toprağı yapmak için yıllarca çok can aldılar, çok kan döktüler, şimdi yine hazırlanıyorlar. Dindaşları arkalarında, silahlanıyorlar.
—Doğru, tarih acılarla dolu. Hele burası. Devamlı kavga savaş. Hep kanamış kaynamış burası. O katliamlar ne yazık ki gerçek; tamam da sizinkilerin sütten çıkmış ak kaşık olduğunu söyleyemezsin herhalde. Haklıyı haksızı ayırmak o kadar da kolay değil.
— Katliamlar gerçekse, kim sütten çıkmış ak kaşık kalır ki Liz? O zaman kim haklı kim haksız diye sormak manalı mı?
Daha fazla konuşmak istemiyordu sanki.
–Doğru. Güçlü olan haklıydı hep. Orman kanunu bu. Hukuk yok. Ama böyle mi sürmeli, o ayrı mesele.
—Elbette ayrı mesele. Hukuk saldırgana karşı direnmek de haktır, der. Kendini savunmak ise gayet insani bir refleks, öyle değil mi?
— Buna itiraz edemem, dedi Liz. Keşke unutabilsek geçmişi, yani düşmanlıkları. Bizde de benzer şeyler çok yaşandı, mezhep farkı yüzünden ne çok kırdılar insanlar birbirlerini. Büyük açlık faciası ilk örneklerden… IRA son örneklerden, dedi.
Özeleştirisine katkı yapmak istedim.
— Haçlı seferlerini düşünsene. O barbarlık iki asır sürdü. Papa liderliğinde, adına kutsal savaş, dediler. İslam’ı yok etmek istediler.
— Haklısın, dedi Liz. Din savaşları yüzlerce yıl sürdü.. Bence insanlık tarihinin en büyük çılgınlıklarından biriydi.
—Bitmedi ki, bugün de kılık değiştirdi ama devam ediyor.
—Geçmişle ilgili dediklerine diyeceğim yok, Gerçeği görüp gelecek için ders çıkarmalı ama. Dinsel ve etnik farklılıklar yüzünden çok zulüm yaşandı. Böyle devam etmemeli, etmiyor da.
—Ediyor, dedim. Silahlanma yarışını hatırla, nükleer silahları, füzeleri… Son yollarda kitlesel psikolojik savaş teknikleri de geliştirdiler… Kültür emperyalizmi şimdi savaştan beter.
—Evet. İnsanlar barış kavramını ilk ne zaman düşündü acaba?
—Belki de hiçbir zaman, dedim. Barış zayıfın dilindedir, güçlü olan savaşır.
Karşılık vermeyince:
—Barış güvercini kurda kuşa yem olur hep Anitta, diyerek devaö ettim. İnsanın tabiatında var savaş. Herkes kendi kimliğini çıkarını kutsal sayınca… Bir tek kendi yarasına ağlayınca… Başkasının acısını duymuyor.
— Senden duyduğum en manalı sözleri söyledin şimdi, Emin.
—Herles sadece kendi yarasına ağlayınca, diye tekrarladım.
-Haklısın dedi. Peki, bugünkü en manalı davranışın ne oldu farkında mısın?
Ne olmuştu acaba?
—Limonata borcunu hatırladın, teşekkür ederim, diyerek güldü ve bir canlılık geldi üstüne.
Önceki buluşmamızdaki tatsız olayı anlamamış gibi yaptım.
— Çok incesin, dedim, yabana atılır şeyler, değil söylediklerin. Yerli yerine oturtmak ise kolay değil.
Başını salladı, anlıyordu. Yüzlemiyordu. Sabırlıydı. Tıpkı Anitta.
— Beni zorlamadın, kırmadın, diye devam ettim. Sustun. Teşekkür ederim inceliğin için.
— Doğrusu oydu, dedi. Yargılamak yerine anlamaya çalışmak. Biraz haksızlık ettim sana. Seni kendine karşı tanıklık etmeye zorlamış oldum, yanlıştı.
İnce çok ince düşünüyordu. Karşındakinin gözünden bakmak, empati ve yine Anitta. Sordum.
— Peki, şimdi bu itiraf? Her itiraf gibi kişinin kendine karşı tanıklığı değil mi?
— Gönüllü ise sorun değil. İtiraf edene huzur, karşındakine güven verir. İtirafa zorlamak ise bir tür işkence. Ben o suçu işlemenin kıyısından döndüm o gün. Sonra çok üzüldüm.
—Şimdi de ince ince işkence ediyor sana, dedi şeytan.
İnce önce işkence.. Hakkı vardı ama kadının o kadarına. Buna kafa takacak değildim. Zaten zamanımız azdı, aklımda onunla konuşmak istediğim şeyler vardı. En önemlisi Anitta ve onunla aramızda sır olan köpüklü türk kahvesi. O lafı nasıl etmişti Liz? Merak üç gündür kemirip duruyordu beni.
— Anitta, diyerek başladığım anda içecekleri getirdi garson. Gecikme için özür diledi gitti.
Liz limonatasını yudumlarken onu nasıl hak ettiğini düşünür gibiydi. Tatlı tatlı gülümseyerek bakıyordu bana. Yine Hocanın ayıbını anımsadım, yeniden itiraf meselesine dönecek, diye de biraz tedirgin oldum.
— Anitta meselesi. Ne zaman soracaksın diye bekliyordum, dedi. Söz verdim sana, anlatayım.
Kahvemden bir yudum almıştım. Fincanı tabağa koyarken tepkisini görmek için sordum.
—-Neden köpüklü bir kahve içmedin sen Liz?
—Çünkü sen sormadan limonata ısmarladım. Yoksa köpüklü kahve içmeden edemem. Sabah öğlen akşam. Bizim evde gelenektir. Biz de sizin gibi bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır, deriz. Biliyor musun?
Anitta ile verdiğimiz anlamadan uzaktı yanıtı. Yeniden denedim.
—Anitta da çok sever köpüklü kahveyi, dedim. O kırk bir yıl, der ama. Hadi ondan söz et bakalım.
—Adındaki iki T harfi kurdu bağlantıyı. Öylede hatırladım. Belfast’ta bizim lisede benden dört sene kadar önde bir kız vardı, onun da adı “Anitta” idi. Okulda herkes tanırdı, özel bir tipti. Bir de değişik bir soyadı vardı. Soyadının ilginç bir hikayesi olduğunu yıllar sonra öğrendim.
Anlamıştım. Büyük İrlanda açlığına oradan Misaillidis’e kadar gidecekti hikâye.
—Onun soyadını hatırlayamadım. Konuştuğumuz günden beri çok zorladım hafızamı. Hatırlayamadım.
—Hikâyeyi anlat sen.
Bildiğim hikâyeyi anlattı.
—Yüz elli yıl kadar önce Anadolu’da yaşamış bir romancının soyadıymış, öyle derlerdi. Soyadını hatırlasam, daha net konuşurum, ama değilim dediğinde sordum hemen.
— Misalidis olabilir mi?
— Bingo! diyerek o günkü gibi elini heyecanla masaya vurdu ve bağırdı: Şimdi düğüm çözüldü işte.
Sonra sustu, gülümsemesi yavaş yavaş ciddileşti.
—Her şey yerli yerine oturdu sonunda. Dinle de anlatayım. Anitta’nın adı bizim okulda çok sık geçerdi. Çünkü farklıydı, bizim gibi değildi, Kitap kurdu, derlerdi ona.
—Sen de kitap böceğisin zaten, dedim, duymamış gibi devam etti.
—O hem çok okurdu hem de dersleri, iyiydi. Ben iki kez sınıfta kaldım. O galiba derece ile bitirdi liseyi… Diyorum ya, özeldi. Popülerdi. Birkaç tartışma grubundaydı. Zaman zaman tartışma yıldızı diye de anılırdı. Erkek arkadaşı ondan da popülerdi. Bizim okulun futbol takımındaydı, sonra şehrin bir takımımda oynamaya başladı, İrlanda milli takımının yıldızlarından oldu. Daha sonra bir Dünya kupasında oynadı. Bir ara, resimleri daha sık çıktı gazetelerde.
Çarli’den söz ettiğin baştan anlamıştım. Onun eski bir futbolcu olduğunu, sakatlanınca futbol hayatının erken bittiğini biliyordum. Emin olmak için sordum.
—O da sizin lisede miydi?
—Evet ama, sanırım benden de beterdi dersleri, çift dikiş öğrencisiydi, liseyi bitirdiyse zor bela bitirmiştir.
—Hem okul hem futbol; o yaşta onca şöhret, şaşırtır insanı, deyip ekledim: Bir de hayranları …
—Aynen öyle. Çapkın, der geçerdik. Onunki çapkınlıktan fazlaydı. Önüne gelenle de yatardı, peşinden koşanla da. Sonra da öyle sürdü gitti.
–Peki Anitta ondan hiç ayrılmadı mı?
Bu sorumu bekliyormuş gibi güldü.
— Hiç aldırmaz, bilmezlikten gelirmiş. Şimdi düşünüyorum, daha o yaşta, o işlerde de bizden çok mantıklıymış. Oh Çarli, der sorun etmezmiş. Onu yakından tanıyanlar hep dalga geçerlerdi onunla. Yani elbette yokluğunda.
—Bizden mantıklıydı derken?
—O kadar şöhretli bir oğlanda hele o yaşta sadakat tabii ki olmazdı… Çölü baştan sona vaha sanmak kadar aptalca olurdu. Biz aptaldık. O değildi. Bunu o yaşlarda fark etmek…
Devam edemedi Liz, bir anda martıların cayırtısı tuttu limanı. İkimiz de birkaç martının kıyıdaki balık paylaşım kavgasını seyrettik bir süre. O arada saatine baktı.
—Aradan on yirmi yola yalın zaman geçti, ancak şimdi görüyorum: kızda müthiş bir duygusal zekâ varmış meğer. Biz çaylaklar onu anlamıyorduk. Biraz da sen anlatsana, diyerek sordu.
—Sen nerden tanıdın onu?
–Paris’ten, dedim. Üniversiteden…
Dahasını anlatmayı istemedim.
—Evet, onu da duydum, Sorbonne’dan burs almış, dediler. Çok güzel okudu, hakkıydı. Bir ara Çarli’den boşandı diye de duydum mı yoksa uyduruyor muyum, emin değilim, dedi.
—Evliler mi bilmem, Söylemiştim, geçen ay oradaydım, birlikteler.
— On yıldan çok olmuş senle tanışalı, Çarli ile ilişkisi de senle bağı da sürüyor, müthiş bir duygusal zekâ diyorum, başka bir şey demiyorum.
Onun ne çektiğini bir de bana sor diye güldüm içimden, o göz ucuyla saatine baktı.
—Bir saat dedim, iki saati olacak… Bizimkiler kesecek beni.
Kalkmak üzereydi, aklıma takılmış o soruyu sordum.
— Bu kadar ayrıntıyı, dedim, o kadar zamandan sonra nasıl hatırlıyorsun?
—Çok azı görüp bildiklerim, dedi. Bana anlatılmış şeyler bunlar. Dedikodu, evrensel bir ağ. Şaka bir yana. Geçtiği yerde izi kalır Anitta’nın, dedi, kalkarken ekledi.
—Başka bir sebebi daha var aslında, onun soy adı da ok özel yapar onu.
Tam ayrılacakken yeni bir sayfa açılıyordu.
—O neydi, anlatsana gitmeden.
—Onun ataları ile benimkiler aynı kaderi paylaşmış.
—Nasıl yani, dedim, önce cevap vermedi.
—Uzun bir hikâye ama kısa tutmak zorundayım.
—Anlat lütfen, kısa da olsa anlat, dedim.
—İrlanda’nın o büyük kıtlık günleri, hep anlatılır bize. Milli felaketimiz. Tarlalar kararmış, patatesler toprağın altında çürümüş. İnsanlar açlıktan birbirini gömer hâle gelmiş.
—-Bir insanlık faciası, bilirim, dedim, Anitta’nın Sorbonne’da yaptığı müthiş sunumu hatırladım.
—O berbat günlerde işte, güzel bir haber şimşek hızıyla her yana yayılmış. Doğudan patates yüklü gemiler geliyormuş, Osmanlı gemileri.
—Bunu da biliyorum, gerçektir, dedim.
Bir an durdu, sesi yumuşadı.
—Bilmediğim bir şey öğreneceksin şimdi. Anitta ile ortak geçmişimiz ta o zamandan o gemilerden gelir bizim.
—Anlayamadım, dedim.
O gemilerden birinde daha sonra dedesinin babası olacak esmer bir genç de varmış, Türkçeden başka dil bilmezmiş. Gemiler dönmüş, o kalmış. Anitta’nın atalarından biri de aynı gemideymiş.
Güldü, arkasını dönüp yürüdü.
— Yarın görüşüyoruz, değil mi diye bağırdım.
Durdu, gözlerini yumup birkaç saniye düşündü.
— Söz sözdür. Dükkân saat beşte kapanır, yarım saat sonra orada buluşur, vedalaşırız, dedi.
11a. ADADA BERGAMOT KOKULU VEDA
Girne’den otele döndüğümde güneş batıyordu. İsveçliyi balkonda, Hocayı kapıda bekler buldum. O benden umudu kesmiş gibi sadece belli belirsiz el salladı. Hoca nereye gittiğimi sormadı; bence biliyordu. Makul bir sebep bulma zahmetine sokmadı beni. Rollerini ezberlemiş iki figürandık sanki, öyle konuştuk.
— Biraz dolaşayım, dedin herhalde.
— Evet hocam, canım hava almak istedi. Limana gittim. Yarın son günüm, biliyorsun.
— Hayırlısı, diyelim. Serin olur akşama doğru oralar, tam yürüyüş havası. Sana güzel bir haberim var.
Anitta mı aramıştı yoksa? Kötü bir şey mi olmuştu Belfast’ta? Kötü bir şey olsa, güzel haber demezdi hoca.
— Mesela Çarli ölse kötü görünürdü ama senin için epeyce güzel bir haber olurdu. Değil mi?
— Hiç de göründüğü gibi değil, ruhsuz herif, dedim şeytana, Anitta karalar bağlardı yıllarca, düğüm kendiliğinden çözülmüş olunca bebek işi aciliyet kazanırdı. İkisi de güzel olmazdı…
Renk vermeden hocaya baktım.
— Hayırdır inşallah, dedim.
— Müsteşar yarın elçilikte bekliyor seni. Sekreteri haber verdi.
Şaşırdım doğrusu.
— Tam da gideceğim gün. Öyle mi?
— Olsun. Senin iş olacak gibi. Saat dörtte orada. İstanbul uçağı gece. Nasılsa yetişirsin.
—Ceket giyip kravat takmam gerekecek. Kravat var yanımda, ama ceket, dediğimde şeytan fısıldadı.
— Tıraş sabunu ile fırça yerine iyi ki de ipek çorapla kravat almışsın yanına Emin, çok da iyi etmişsin.
Sanki tedbirli olmak suçmuş gibi gene iğneliyordu herif beni. Elçilikte iş görüşmesine yaka paça dağınık mı gidecektim!
— Ama ceket…
— Uydururuz sana bir ceket Hocam dedi, o iş kolay.
Usta bir terziymiş gibi kalıbıma şöyle bir baktı:
— 54 uyar sana, ben birkaç 56 getirteyim. Bol dursa da mevsim yaz, problem olmaz. Ne renk istersin ceketi?
Hoca damat giydirir gibi sevinçliydi. Turuncu, diyecek oldum. Altına mavi gömlekle, lacivert pantolonumu giyerdim.
— Fark etmez, dedim ona.
— Öyle deme, çok fark eder hocam. Şeytan ayrıntıda gizlidir.
— Bence şeytan artık her yerde, gizlendiği yok.
— Sen de haklısın hocam, dedi ve bir an düşündü.
Aklından her ne geçtiyse:
— Sen odana çık şimdi, duşunu al, biraz da dinlen, dedi; bir saat sonra terasta buluşur hem yemek yer hem her şeyi ayarlarız.
Beş benzer yemeğinden dilim yanmıştı. Boş yere sormuş bulundum.
— Baş başa, değil mi?
— Elbette, ikimizin arasında. Her şey ve her zaman.
Odama çıktım, duştan sonra aklıma geldi. İsveçliye bir selamı bile çok görmüştüm. Onu uzakta tutmanın bir yolunu bulmam şarttı. Aradım onu. Zil iki kez bile çalmadan karşımdaydı, selamlam fırsatı vermedi, heyecanla sordu.
— Geliyor musun? Yoksa ben mi geleyim?
— Artık ikisi de olmaz dedim. Her şey Stockholm’e kaldı, Doktor yasakladı.
— Doktorla ne alakan var senin?
Bitik bir sesle anlattım hikâyemi. Karantinadaydım. Ağır ishal, terleme, kaşıntı, halsizlik; adını hiç duymadığım bir bulaşıcı hastalık. İlaç gönderecekti doktor bana. Yarın akşama doğru muayene için gelecek, karantinaya devam ederse birkaç gün daha burada kalacaktım. Hemen inandı, çok da üzüldü.
— Ben de bavulumu hazırladım, iki saat sonra alanda olacağım, taksi yoldaymış.
Ona telefon numaramı yazdırdım. Sanki dünyayı bağışlamışım gibi sevindi. Övgülerle teşekkürler teşekkürleri tekrarladık. Stockholm’de görüşmek üzere vedalaştık. Üstümden bir dağ kalkmıştı sanki. Körün istediği bir göz Allah verir iki göz hesabı. İsveçli burada olamayacaktı. Allah’ıma şükrettim.
Yarın Liz vardı. Elçilikteki görüşme uzun sürerse, nasıl yetişecektim ona? Duruma bakacaktım artık.
— Onları düşünmeyi bırak da görüşmeye odaklan sen, dedi şeytan. Elçilikte ne diyeceklerini bilmiyorsun, söz sana düştüğünde ne diyeceksin, onu düşün.
Çoktan düşünmüştüm: Ülkeme hizmet etmek hem bir zevk hem kutsal bir görev benim için, demeliydim ki bu gerçekti. Milli hasletlerle günün teknolojik gereklerini bütünleştiren yurtsever gençlik yaratmak gerekiyor, demek de yerinde olurdu. Bu da uydurma sayılmazdı.
Türk milli eğitiminin hedeflerine göre ilerleyeceğiz, demeliydim, ama onları öğrenip unutalı çok zaman geçmişti. Bu lafın ise altı boş, üstü gayet cilalıydı. İşe yarardı.
— Meğer hazırmışsın, dedi şeytan yine dalga havasında. Duruma uygun vaziyet almakta zaten ustasın sen evvel Allah.
Ben tırmalayıp duran yeni sorular çıktı başıma: Peki, iş gerçekleşirse Anitta ne olacaktı? Hele bir de Çarli çıkarsa üçgenden? Gonca bebek kanla göz yaşına boğulup duran bu adada mı doğacaktı?
— Nasılsa bir yol bulursun sen Emin. Şimdiden sıkma canını.
Şeytan doğru söylüyordu. İster istemez öyle olacaktı artık, dedim, balkona çıktım, denizden serin bir rüzgâr esiyordu. Portakal çiçeği kokusunu kokuyordu, güzelce içime çektim. Yorgundum biraz, ayaklarımı uzatıp balkon korkuluklarına dayadım, Dahl okumaya başladım. İsveçliyi taksi beklerken gördüm, ortalık müsaitti, o binerken usulca el salladım, o başıyla karşılık verdi. Biraz sonra yatağa uzandım, uyumuşum.
Uyandığımda kapı vuruluyordu. Karşımda İsveçliyi bulacak olsam da açmaktan başka çarem yoktu, bizim güleç garsonu görünce rahat bir nefes aldım.
Birkaç dakika sonra terastaydım. Hoca denize bakan iki kişilik masadaydı.
— Yine korkuttun beni hocam, dedi.
— Keşke yemeğini yeseydin, dedim. Çok özür dilerim. Uyuyup kalmışım, güneş çarptı beni herhalde. Çok da yürüyünce. Derin uyumuşum.
— Hem de iki saate yakın. Afiyet olsun.
Çok acıkmış, fena susamıştım. Su hemen geldi, yemeği beklerken:
— Cekete gerek yok, kravata. “Formalite gereksiz, günlük kıyafet en uygunu, plaj kılığı olmasın yeter,” dediler.
Biraz düşündüm, beni deniyorlar gibi geldi bana.
— Hayır, ben ülkemin elçiliğine günlük giysilerle gitmem, dedim. Benim lacivert pantolonun üstüne beyaz gömlek giyerim.
Hoca havada yakaladı bu teklifi.
—Helal olsun. Ben de olsam öyle yapardım. Devlet kapısına gidiyorsun, hürmette cömertlik yaraşır bize.
Yerden göğe haklıydı. Salata nefis, yemekler lezzetliydi. Bol köpüklü kahve terastan aldı beni, Anitta ile köpüklü kahve günlerimize götürdü, köpüklü kahve hayatın asıl tadıydı onunla. Liz geldi aklıma sonra. O da köpüklü kahve demişti. Ama kaştı Anştta ile aynı değildi besbelli. Sahi, ona ne diyecektim yarın? Buraya taşınacak gibiydim artık, onunla bağımı sıkı tutsam iyi olurdu.
— Yarın ben seni götüreyim Elçiliğe, diyordu o sırada Hoca. Beraber de döneriz.
— Zahmet etme sen, diye itiraz edecek oldum.
— Ağzını bile açma. Lütfen izin ver de , böyle hayırlı işte bizim de tuzumuz olsun. Anca beraber kanca beraber, hocam.
Aklım Liz’le Anitta’daydı. Yeni bir perde açılıyordu hayatımda.
— Çok seviniyorum Hocam, diye devam etti. Burada olacaksın, dostluk edeceğiz. Milletimize memleketimize hizmet edeceğiz. Lafı mı olur bu kadarlık şeyin?
Teşekkür ettim. Nar ekşili hellim peynirli mevsim salatası, domatesin müthiş tadını alıyordum, bir yudum ayran da içince kendime gelmeye başlamıştım.
Hoca o büyük adımı attı.
Otelde her zaman misafiri olmamı da rica ediyordu. Başka bir yerde hele bir evde kalmayı aklımdan bile geçirmemeliydim.
— Adada olduğun sürece oteli senin bil, deyince fark ettim, adeta başka bir adam olup çıkmıştı.
— Tereddüde hiç mahal yok, diyerek üsteledi, burası daha güvenli. Bizim konuğumuz olursun, bize onur verirsin, başka yeri aklından bile geçirme. Kırılırım valla, derken yalvarır gibiydi.
— Elbette, kalırım Hocam, dedim. Burası varken başka yer zaten olmaz, ama ücreti karşılığında. Başka türlüsünü kabul edemem. Hiç ısrar etme.
— Beni incittin şimdi hocam, derken ekşidi, aramızda paranın lafı mı olur?
Gerçekten kırılmış gibi bakıyordu bana.
— İrca ediyorum. Para konuşmayalım aramızda, çok rica ediyorum, me şimdi ne daha sonra. Vatandan uzakta, kanlı bir mücadelenin içindeyiz, para konuşmak yakışmaz, dedi.
Öfkesini yatıştırmak zorundaydım.
— Hele bir teklif etsinler, şartları belli olsun, zamanımız var daha. Sormasına bakarız.
— Bana sorarsan bu noktadan sonra dönüş olmaz, dedi.
O emindi. Ben değildim. Zaman gerekecekti, bu kesindi. Belfast düğümünü nasıl çözecektik? Anitta yalnız kalmayı isteyecek miydi? O gelmeye razı olursa, Elçilik onunla bırak evlenmeyi, birlikte yaşamamı sorun yapmayacak mıydı?
Yapsalar şaşmazdım. Hem yabancıydı, üstelik onun Atina bağlantısı vardı. Gonca bebek meselesi de vardı başımızda. O nasıl hallolacaktı? Anitta benden umuyordu, iyi de kırkındaydı neredeyse, ben sağlıklı çocuk sahibi olacak yaşta mıydım hala? Ya sakat doğarsa ya Anitta sorunlu bir gebelik yaşarsa.
—Ya o ya da sen veya ikiniz birden Gonca bebeğe tutkuyla bağlanırsa… Ya yaşamazsa bebek? Korkunç olur, öyle mi?
Elbette korkunç olurdu, diyerek başımdan savdım şeytanı.
— Zaman alır, dedim Hocaya. buraya kalıcı gelmem epey zaman alır.
—Olsun da zaman aldı , dedi Hoca, geç olsun da güç olmasın.
—Her şey yolunda gitse bile okuldan ayrılmam, buraya taşınmam yıl sonunu bulur. Şimdi kalacağım yere takılmak gelesim, doğmamış çocuğa don biçmeyelim.
— Çocuk bence doğdu, damatlığını yaptırıyoruz Emin Hocam.
Öyle keyifliydi ki, görevi alacak bendim ama gerdeğe o girecekti sanki. Şeytan ne derdi bu işe, diye düşününce, kulağıma geldi sesi:
— Bekle de gör, sakin ol ama hatırla: Sana Kıbrıs’ta tatil önerip bu otele yönlendiren kimdi? Karamanlı mıydı o da?
Evet, Süleyman. Hocayla eskiden gelen dostlukları var. Ona küçük bir hediye yollamıştı. Kafam karıştı biraz, ama nihayetinde bizimkilerdi bunlar ve görevlerini yapıyorlardı, kafa takacak bir şey yoktu.
— Kıbrıs’ta görev meselesini sana ilk açan da Süleyman değil miydi? Oradaki elçiye çıtlatmıştı. Her şey öyle gündeme gelmişti, hatırlıyorsun değil mi?
Kurnazlık desen bu kadar yüksek düzeyde seyrederdi benim şeytanda, bir anda her şeyi bağlamıştı birbirine.
O sırada Hoca atanmamdan sonraki süreçle ilgili şeylerden söz ediyordu, dinleyemedim. Uykum vardı.
Kalktım, beni odama uğurlarken:
— Yarın seni ben götürürüm hocam Elçiliğe. Taksi ayarlamana lüzum yok.
İtiraz etmek yerine iyi geceler diledim. Odama inerken düşünüyordum: Adeta sakız olup yapışmıştı üstüme, buna bir diyeceğim yoktu da elçilikteki görüşmeden sonra onu hangi bahaneyle ekip Liz’le görüşecektim ben?
— Dertlendiğin şeye bak yahu. Hoca Liz’i zaten biliyor, onu otele götürsen adam madalya takar sana. Yorma kafanı bu kadar azizim. Her şey olacağına varır, yeter ki su aksın, sen yolunu bulursun.
Şeytan da çözümü bulurdu.
11b. KIBRISTA BİR EĞİTİM ADAMI
Ertesi gün Hoca bana elçiliğin kapısını gösterip arabasını iki sokak arkaya park etti, beni bekleyeceği kafede bir de çay ikram etti. Bütün esnaf, turistler, çocuklar hepsi birden bana bakıyor gibi geldi. O duygudan bir an önce kurtulma telaşıyla biraz hızlı yürüdüm. Beş kala güvenliğe yaklaştım, adımı sordular, söyledim.
Kapı açıldı, ak saçlı bir sivil görevli çıktı karşıma.
— Müsteşar Bey bekliyor sizi Emin hocam, derken nezaketine bittim adamın.
Müsteşar da odasının kapısında, ellerini kucaklar gibi açarak karşıladı beni.
— Hoş geldiniz sayın hocam, elçiliğimize şeref verdiniz, dedi.
Müsteşarın odası serindi. Kalın kadife perdeler yarı kapalıydı, hafif bir kahve kokusu vardı. Tatilimden memnun kalıp kalmadığımı sorarak başladı.
— Cennet gibi bir yer burası. Memnun olmamak mümkün mü?
— Ada güzeldir. Başkent oteli adanın incisidir zaten. Çok severim ben orayı, yemekleri de harikadır.
— Hoca ise bence mücevher, diyerek girdim araya.
— Hakikaten öyledir, çok da konuksever.
— Tam bir yurtsever, diye destekledim.
— Onun da sizin hasletlerinize hayran olduğunu biliyorum.
— Sağ olsun, var olsun efendim, dedim, nihayetinde bizim geleneksel hasletlerimiz. Milli şuurdan nasiplenmiş her vatandaşımızda var, ama zamanla eriyor ne yazık ki.
Sohbet rahatlatmıştı beni.
Müsteşar gençti, çok da candandı.
Müsteşar deyince, makama kadar bana refakat eden görevli gibi, yaşlı başlı birini beklemiştim. Sıcak sohbetin ardından tatlı tatlı anlatmaya başladı.
Ada Rumlar yüzünden soydaşlarımız için cehenneme dönmüştü, aslında bir cennetti, EOKA’nın binlerce soydaşımızı katlettiğini, bizim şanlı barış harekâtımızın adaya huzur getirdiğini söylerken tam yeri geldi.
— Barış için ordu ve millet olarak büyük bedeller ödedik, dedim. Şehit pilotumuz Cengiz Topel canıyla ödedi. Rumların onun uçağını düşürdükten sonra yaptıkları işkenceyi yazdı bütün gazeteler o zamanlar. İnsanlar bu kadar mı acımasız olur, diye düşünüyor insan.
— İnsanın galiba aptallığını da acımasızlığının da sınırı yok hocam, dşye cevap verdi.
Somra da birlikte rahmet okuduk şehidimize.
— Şekersiz kahve ikram edeceğim size izniniz olursa. Başka bir şey emredersiniz.
Biraz kararsız kaldığımı fark etti. Hemen üsteledi.
— Bizim kahvemiz özeldir, denemenizi isterim, dedi, zile bastı, alımlı bir kız girdi içeri.
— İki sade kahve, benle hocama dedi. Çok özel bir misafirim. Ona göre. Mutlaka bol köpüklü, deyince içim de zihnimde karıştı. Kız çıkar çıkmaz geri döndü, mahcup bir ifadeyle sordu.
— Katkılı olacak değil mi?
— Özel misafirim dedim ya Münevver Hanım. Yirmi dakika sonra getir, o zamana kadar kimse girmesin içeri, dedi.
Susamıştım. Su rica ettim.
— Efendim, yakın zamanda sık sık sohbet edecek çok zaman buluruz inşallah, diyelim ve izninizle şimdi konumuza gelelim.
Gözlüğünü taktı, sümenin üstüne birbirine iliştirilmiş birkaç yazıyı koydu önüne.
— Atanmanız için yapılması gerekli işlemler merkez tarafından tamamlanmış durumda, dedi. Bunu size resmen bildirme görevini şimdi burada yerine getirmekten hem zevk hem de onur duymaktayım.
Gelenek olduğu üzere karşılık verdim.
— Estağfurullah efendim, o şeref bize ait.
— Göreviniz iki veya üç katmanlı. Öncelikle eğitim konusu var, oradan başlayalım. Buranın insan gücü konusunda çok ciddi bir açığı var, dedi. Vatan ve millet şuurundan habersiz bir nesil geliyor. Rumlar öyle değil. Çalışıyorlar, çok ama çok yoğun çalışıyorlar, biz ise…
— Biz de vatanına bağlı, dinine, kültürüne saygılı, yabancı cereyanlara kapalı bir nesil yetiştirmeliyiz, dedim.
— Tebrik ediyorum, hedef budur. Makam bu işi bilgiyle götürecek sizin gibi bir uzmanı epeydir arıyor. Sol cereyanlara kapılmış aydından geçilmiyor memlekette. Sizi aylar önce Beyefendiye yakın bir akrabanız önermiş. Çok saygıdeğer bir iş adamı, aynı zamanda Beyefendinin yakın çalışma arkadaşı ve özel müşaviri.
— Amcam olur, dedim yutkunarak.
—Uzaktan amcam olur demedin bu kez, diye alay etti şeytan, ben önümdeki bardağa uzandım hemen.
Midemden aşağı susuz gitmezdi bu haber.
— Görevinizin bu yanı için iki yol var, buranın milli eğitim bakanına danışman olarak da atanabilirsiniz, üniversitenin eğitim bilimleri bölümüne dekan olarak da. Açıkça söyleyeyim, her iki durumda da asli statünüz değişmeyecek. Diplomatik statüde olacaksınız, kırmızı pasaportunuzu size en kısa zamanda sunarız. Özlük haklarınız her hal ve şartta bakanlığımızda sağlanacak.
Tepkime bakıyordu, çekimser görünmemeye çalıştım.
— Nasıl uygun görürseniz, dedim. İkisi de çok iyi düşünülmüş.
— İkisi bir arada olsun derseniz, o da mümkün. Karar sizin. Hemen karar vermek zorunda da değilsiniz.
— Anladım, dedim ve bir yudum daha su içtim.
— Yapacağınız temaslar ve projelerle ilgili her türlü bilgiyi ister yazılı ister sözlü olarak, uygun göreceğiniz her zaman bize iletebilirsiniz.
— En iyisi, düzenli aralıklarla mesela üç ayda bir rapor sunmak olur, sanırım, dedim.
— Mükemmel olur, diyerek karşıladı önerimi, şaşırmış gibiydi. Deneyimli uzmanın yaklaşımı bir başka oluyor efendim, dedi. İhtiyaç duyduğunuz her konuda buradayız, yanınızdayız. Zevkle, şevkle, her zaman.
Candan yürekten teşekkür ettim, ikinci ya da üçüncü katman neydi acaba.
— İkinci konuyu kısaca ileteyim size. Amcanızın yönetimindeki bölümün sizden bazı araştırma istekleri olacak. Talimatlar oradan size doğrudan gelecek. O çalışmalar bütünüyle sizinle o bölüm arasında.. Bize bile bilgi vermeniz gerekmeyecek. Yarın Ankara’da olacaksınız, ön bilgileri oradaki toplantıda alırsınız, dediğimde sarsıldım.
— Aaa öyle mi? Yarın gece yarısından sonra Stockholm’de olacağımı düşünüyordum oysa ben, dediğim anda gereksiz bir laf ettiğimi fark ettim.
— Bize dün öğlen iletilen talimat ne yazık ki böyle Hocam. Görünüşe bakılırsa, bir aciliyet var Ankara’da. Yoksa daha esnek bir zaman öngörülürdü. Biz önlem olarak bu akşamki uçuşunuzu iptal ettirdik. Yarın sabah uçağında rezervasyonunuzu yaptırdık. Uygun değilse o bölümle hemen iletişim kurar, erteleme önerinizi sunar, yeni bir talimat beklediğimizi bildiririz efendim.
— Siz ne önerirsiniz?
— Doğrusu size kalmış. Aşırı acil bir konunuz yoksa, ya da Stokholme bir erteleme önermek size uygun gelmezse, mazeret bildiririz. Değilse ilk görüşmeyi ertelemek pek de şık durmaz, diye düşünüyorum.
Gayet net düşünüyordu, çok da açık ifade ediyordu.
— Toplantı saatiniz saat 12:00. Bir görevli sizi alır Esenboğa’dan. Toplantıya götürür. Akşam uçabilirsiniz Stockholm’e.
— Çok güzel, dedim. Yarın akşam için bana Ankara’dan Stockholm rezervasyonu yaptırılsın o zaman. Bu bilgiyi bölüme iletirseniz, gerisini Ankara’da hallederiz, dedim.
Güldü Müsteşar.
— Çözüme ulaşmakta hayret verici derecede hızlı olduğunuzu herhalde gören de söyleyen de çok olmuştur, hocam.
Son derece incelikli bu övgüye aynı türde karşılık yakışırdı.
— Sizin kadar hızlı gören hiç olmadı sayın müsteşarım, dedim.
— Teşekkür ederim, dedi. Sizinle tanışmaktan mutluyum, öğrenciniz olma duygusu edindim. Kahveleriniz gelmek üzere, son olarak bir noktayı paylaşayım sizinle: Elbette bilirsiniz, Devlet işlerinde gizlilik büyük ölçüde esastır, Dış ilişkilerde ise her bilgi sır sayılır. Oyuna gelmemek şarttır.
Kelimelere hâkim olmakla iyi diplomat olmak arasındaki ilişkinin bu kadar sıkı olduğunu ilk kez düşündüm.
— Mesaj alınmıştır, dedim sadece.
— O zaman artık köpüklü kahve zamanıdır, Münevver Hanım kahvesini cezbeye koymuş, katkı da eklemiş olmalı ki kokusunu alıyorum ben, dedi.
Odaya ferah bir limon kokusu ile birlikte kahve kokusu yayıldı. Hiç bilmediğim gayet ferahlatıcı bir bileşimdi bu. Biraz sonra kahvelerimiz geldi. Lezzeti de inanılmaz ölçüde kişilikli geldi bana.
Doğrusu iyice daralmıştım, koku çok ferahlattı beni. Berbat şekilde rahatlama ihtiyacı duyuyordum, genç müsteşar bunu nasıl bilmiş, zamanlamayı nasıl o kadar ustaca yapabilmişti?
Yığınla başka şeyle birlikte bunu da merak ederek çıktım binadan. Hoca kafedeydi, Liz’e olsa olsa beş dakika geç kalacaktım, o kadar.
—Girne limanına yürüyelim, dedi.
— Otele doğru gidelim, dedim. İstersen yemekten sonra geliriz.
— Akşam yolcusun ya hocam?
Hoca görüşme sonucunu sanki merak etmiyordu. Etse de sormuyordu.
— Bu gece de buradayım, ama her şey yolunda.
— Ne kadar yolunda?
— Bu akşam gitmiyorum, dedim ya. Yarın sabah uçağı ile Ankara yolcusuyum, talimat almaya gidiyorum. O kadar yolunda yani.
— Şahane. Bundan iyisi Şam’da kaysı Emin hocam. Ben daireni hazırlatırım yarından itibaren. Terasın altındaki katta iki odalı bir dairemiz var. Hem de mutfaklı. Biraz yenileme ister, birkaç günde yaptırırım ben.
— Acelesi yok be hocam, hâle yola koymam gereken sürüyle ufak tefek işim var. Muhtemelen yıl sonunu bulur benim gelişim.
— Olsun da öyle olsun be hocam, hiç zorlama kendini, derken kitapçı dükkânına yaklaşıyorduk.
— Beni dükkânın orada bırak hocam, dedim. Kitapçıya uğrayayım, biraz açılırım, ama çok sürmez.
Yemekte otelde olurum ben.
Hoca ilk kez başını sallamakla yetindi. İndim araçtan. Yavaş yavaş uzaklaştı hoca. Liz vitrinin önünde yalnızdı. Mavi beyaz giyinmişti yine. Dükkân açıktı daha. Oysa beşte kapanır, demişti.
Çok sıcak karşıladı. Selamlaştık, sarılıp öpüştük.
— Bu akşam yolcusun ve bu saatte zaman ayırıp tam da söz verdiğin zamanda buradasın. Çok teşekkür ederim Emin.
— Benim için değerlisin Liz, dedim. Fikir ayrılığı dostluğa neden engel olsun ki. Hatalar da yanlış anlamalar da olmasın hem seni görmeye hem de bunu söylemeye geldim ben. Hakkını helal et.
— Neler de söylüyorsun Emin, hemen kaçacaksın gibi.
Ayaküstü vedalaşırız demişti, artık o havada değildi.
— Yooo, senden kaçılır mı hiç, dedim, tatlı tatlı güldü.
Daha Belfast’ta buluşacağız biz.
— Umarım, dedi. Çok isterim. Anitta’yı görmeyi, onunla sohbet etme fırsatı da bulmayı. Hadi içeri geçelim, dedi.
Dükkâna girdik. Beş gün öncesi canlandı gözümde. Nasıl dopdolu bir gündü tanrım. Neler hayal etmiştim burada. Nerelere gidip dönmüştüm.
— Ama insan kendi aklınca planlar yaparken tanrı yukarıda onun saflığına gülümsermiş, dedi…
— Öyledir gerçekten, derken o masanın üstündeki ince belli çay bardaklarını gördüm. Babası bildiğim o neşeli adam önündeki küçük bir semaverle uğraşıyordu.
— Bob’la tanışmanızı istedim.
Gelip elimi sıktı Bob. Tanıştığıma memnun oldum faslı hızlı geçti. Bob başladı söze:
— Gördük birbirimizi.. Hem de iki kez, selamlaştık, konuştuk da. Öyle değil mi? Ama resmi tanışma bugüne kısmetmiş.
Candan bir adam, dedim kendi kendime.
— Dünden beri epeyce dedikodunu da yaptık Liz’le. Beş çayımızı içmedik, sana veda çayı hazırladık. Bizimle bir bardak çay içecek kadar zamanın vardır umarım.
Tuhaf bir şeyler oluyordu, Adam babasıysa büsbütün tuhaf bir şeyler diye kalbim çarpmaya başladı.
— Elbette var zamanım, dedim ve oturdum.
Liz yanımdaki iskemleye ilişti, Bob kalkıp kapıya gitti, kilitleyip geldi. Semaverin kapağını kaldırıp kaynayan suyun fokurtusunu dinletti bize. Çayın kokusu yayıldı.
—Bu nefis koku bergamot, değil mi?
—Ta kendisi, diye cevap verirken gözlerinde hafif bir şaşkınlık gördüm.
— Herkes tanımaz Emin, diyerek gülümsedi. Berekettir, asalettir, sağlıktır. Her neye katılsa onu bir üst seviyeye çıkartır.
—Sana çay hazırlarken Bob bergamot katmayı akıl etti, yaptığımız bir şey değil. Bundan sonra sanırım hep katarız, değil mi Bob.
—Elbette, hem de zevkle. Bu arada… Beş dakikaya hazır çayımız, dedi, ellerini keyifle ovuşturdu.
Böyle bir güzelliği bir daha ne zaman yaşardım ben acaba?
— Çok duygulandım, dedim. Ne kadar ince düşünceli ne kadar kibarsınız.
Epeyce sıradan bir iltifat cümlesine iki birden neden güldü, önce anlayamadım.
— Size borcumuz çok büyük Emin, dedi Bob. Bu veda çayını düzenlemeye dün gece karar verdik. Sana çok minnettarız, bunu bilmeni istedik.
Şaşırmıştım, ne oluyordu? Gülümsemeye çalışıyor, sadece izliyordum. Bu durumda da en iyisi susmaktı.
— Sen anlatsana tatlım, dedi Bob.
— Bob’la epeydir birlikteyiz biz.
—A ha, dedi şeytan. Bozuntuya verme sakın.
— Ne güzel, dedim, sesime sevinç katmaya çalışarak ekledim: Çok ama çok memnun oldum buna.
— Uzun zamandır çok düzeyli güzel bir ilişkimiz var, flörtle başladı, evrildi, dostluk oluştu, adını koymaya gerek duymadık hiç.
— Çok ilginç, dedim ama sesim soğuk çıktı.
— Adını koyamamıştık, ama seninle tanıştığım gün içimde bir şeyler kıpırdadı. Turunç ağacının altındaki sohbette Anitta’yı anmamızla birlikte… O isim bende yığınla farkındalığı tetikledi.
Bob gururla bakıyordu ona. Çayları koyarken demi uygun mu diye işaretle sordu bana, başımla onayladım.
Liz Anittanjn adını duyduktan sonrasını anlatıyordu.
— Çok zorlu, karmaşık bir süreçti. Kaybetmekten, vazgeçmekten korktum. Düşündükçe anladım ki, o kıpırtı Anitta ile farkındalığa sonra uyanışa dönüştü. Bob’la paylaştım bütün hislerimi. Apaçık ve tamamen sansürsüz olarak.
— İtirafların kadını olduğu ilk günden belliydi, diyerek yine pay çıkardı kendine şeytan, duymazlıktan geldim.
— Anlayacağın epey dedikodunu yaptık son günlerde Emin, dedi Bob.
İşin nereye varacağını bilemezdim.
— Memnun oldum, çok memnun oldum. İyi ki yapmışsınız.
— Her şeyle yüzleştik, ama her şeyle, dedi Liz, iki gece sabaha kadar konuşunca…
— On yıldır yaşadığımız şeyin aşk olduğunu anlamamız için seni beklemişiz sanki. Liz’le konuştukça fark ettik sonunda, bizim gerçeğimiz buymuş. Sen geldin, her şey yerli yerine oturdu.
Liz başını hafifçe eğdi, vitrinin önünde karşıladığından beri elinde tuttuğu ince kitabı göğsüne bastırdı.
— Seni hiç unutmayacağız Emin, dedi.
— Gülsen mi ağlasan mı şimdi, diye sordu şeytan. Binlerce bölümlük oyunun kaçıncı perdesindeyiz dersin Emin?
Bence bizim salak yönetmen de bilmiyordu bunu.
Liz bir kez daha haklıydı. İnsan plan yaparken hayat nerelere devinir, hayal bile edemezdik.
Liz bakıp sımsıcak gülümsedi, kitabı uzatırken:
— Kitap senin için, dedi, okursun, çok seveceğini düşündüm, dedi. İçindeki zarfta nikâha davet var, Anitta’ya. Ona da minnettarım; varlığından, hayatından çok destek aldım. Elbette sayende.
— Üç hafta içinde Belfast’ta olurum. Biz de onunla sizin dedikodunuzu yaparız, böylece ödeşiriz, dedim.
— Çarli, dedi Liz yutkunarak, bilmez beni pek. Yine de onu iyi dileklerle andığımızı söylemende bence bir sakınca yok.
— Belki, yeri gelirse. Bence de..
— Nikâh Temmuz’da, Anitta ile gelin lütfen, gelirseniz biraz daha Çarli dedikodusu yaparız senle.
Şoktan şoka giriyordum. Çayımı tazelemek istedi Bob. Yerine bir bardak soğuk su istedim. Suyu içtikten sonra zengin kalkışı yaptım.
— Mutlu olun, dedim sesime coşku katarak. Çok ama çok hak ediyorsunuz. Sizleri tanımam bizim hayatımızı da güzelleştirecek.
Bob başını salladı, gözleri nemlendi.
— Olacağız. Sen de ol, dedi ikisi birden.
—Nikaha gelin mutlaka, tanığım Anitta olsun istetiyorum. Ona mektupta da yazdım zaten. Benim bildiğim Anitta, ne yapar ne eder, gelir.
—Umarım geliriz. Bizim için de hep anımsayacağımız bir güzellik, olur, dedim.
Beni uğurlamak için Liz kapıya kadar gelmişti, tam çıkarken Anitta ile albümlerimiz geldi aklıma. Dükkâna döndüm. Uzaktan Bob’a bağırdım.
—Elimde bergamot kokulu çay ve her biriniz bir yanımda bir fotoğraf olmadan bir yere gitmem buradan, dedim.
—Aklınla bin yaşa dostum, diye karşılık verdi Bob.
Masanın çekmecesinden bir Polaroid çıkardı.
—Sırf bu akşam için getirmiştim, bu kutlamayı fotoğraflarız diye. Heyecandan unutmuşum.
Üç poz aldık birlikte, fotoğrafın çıkmasını beklerken bir çay daha içtim. Belfast’ı konuştuk o arada.
Tekrar teşekkürleştik, tekrar vedalaştık, kapıya yürürken:
— İyi ki varsın, iyi ki tanıştık Emin, dedi Liz. Anitta ile hayatımı değiştirdiniz.
— Sen de sevgili Liz, dedim, çok şey öğrendim senden.
Dışarıya kadar çıktı.
— Anitta’ya gerçekten kibar bir adam gibi davranmaya çalış lütfen, dedi.
—Ve kendine de, derken sesi değişti.
Ayrıldık, arkamda bana bakıyordu. Dönüp yaklaştım ona doğru.
— Bir daha görüştüğümüzde sana bir Gonca Bebek masalı anlatmak borcum olsun, dedim.
Ağzı açık kaldı bir süre, sonra çıldırmış gibi haykırdı:
— Olsun, lütfen olsun, ama illa olsun Emin!
Gözlerim doldu, çevirdim başımı. Uzaktan dönüp baktım, oradaydı hala, el salladım.
Otelime ve kaderime doğru yürüdüm.
12. ANKARA’da AMCABEYLE SEHER’in İTİRAFI
Ertesi gün uçak Esenboğa’ya indiğinde Ankara da sıcaktı. Beni alandan Amcabeyin ofisinden birileri alacaktı, Müsteşar dün öyle söylemişti. Daha uçağın merdiveninden indiğim anda siyah gözlüklü siyah takım elbiseli bir genç yaklaştı yanıma. Sorar gibi adımı fısıldadı.
—Benim, dedim.
Uçağın biraz ötesindeki siyah Mercedes’i gösterdi.
—Buyurun lütfen, dedi.
Araçtaki şoför telaşla arka kapıyı açtı. Genç adam ön kapının önünde durup izledi, ben arkaya oturdum, o öne geçti. Araç yürüdü, alanı terk ediyorduk.
—Bagajım, dedim.
—Başka bir araç alır onu efendim. Merak buyurmayın siz.
Bir gün önce elçilikten çıktığım dakikadan beri beni iliklerime kadar saran bir gerginlik vardı üstümde. Hocayla yemek yerken çaktırmak istemedim, sezdi yine de, ama kurcalamadı. Gece de kötü geçti. Anitta’nın benimle üç ay yaşadıktan sonra kocasına döndüğü günün gecesinden bile berbat bir geceydi.
Öylesine berbat bir geceydi ki Belfast’ta ikinci geceyle de kıyaslanamazdı.
Ve yıllardan beri ilk kez Ankara’daydım. Yaklaşık otuz beş senedir görmediğim hayırlı amcamla karşı karşıya gelecektim. Çok özel ve çok gizli görevimle ilgili talimat alacaktım. Bu sabah beni alana götürürken Hoca huzursuzluğumun farkında değilmiş gibi davrandı, çok da konuşmadı. Uğurlarken:
—Amcabeye hürmetlerimi söyle, deyince şaşırdım.
—Tanır mı seni?
Belli belirsiz dudakları titredi.
—Pek sanmam, dedi. Yüz yüze gelmiş değiliz, ama ben gayet iyi bilirim onu. Adada çok kişi bilir. Başkent Otel, desen belki o da hatırlar.
İçimdeki huzursuzluğu iyiden iyiye körükledi. Her şey her adımda biraz daha berraklaşıyordu. Dönüşü olmayan yolun başında değildim artık.
—Korkmasana yahu, dedi şeytan. Belki Amcabeyin de adada oteli falan vardır, belki inşaat yapıyordur, belki adada bir ekmek fabrikası zinciri kuracaktır. Bütün Afrika’ya siyez unundan sağlıklı ekmek satacaktır. Olamaz mı?
—Dalga geçmesene, dedim.
— Yorgunsun, uykusuzsun, günahın kadar sevmediğin amcanı göreceksin diye tedirginsin işte. İtiraf et, ondan korkuyorsun.
Korkuyordum, doğru. Ama sesimi çıkarmadım.
Araç telefonu çaldı. Önümdeki genç adam emir eri saygısı ile konuşuyordu.
— Evet efendim… Anlaşıldı efendim… Hemen iletirim efendim, diyerek teşefınomyerpne luyupöbana döndü.
— Toplantınız bir saat ertelenmiş efendim, dedi.
Bir oh çektim. Şu arabadan bir çıksam, bşrkaç adam olsun bşr başıma yürüsem de soluk alsam iyi gelir diye düşündüm.
— Öyleyse iyi bir lokantada bir şeyler yiyip toplantıya öyle gidebiliriz, dedim. Olur mu?
— Ne yemek isterdiniz efendim?
— Ankara tavası olur. Karaman çullaması olur, çağ kebabı da. Askerliğimi yaparken Oltu’da her hafta sonu çağ kebabı yerdim. Hangisi kolaysa…
Telefonu kaldırdı, kısa konuştu.
— Sayın başkanla yiyeceksiniz öğle yemeğini efendim. Menüyü arzunuza göre hazırlatacaklar.
Siyah mersedesin arka koştuğunda küçük minik bir nokta gibi hissettim. Bu oyundaki yönetmen araçtan çıkmamı bile istemiyordu. Kurgu veya gerçek, paketlenmiştim. Amcaya teslim edeceklerdi. Kaçarım yoktu.. Ağzım kurumuştu yine. Keşke bütün bunlar düş olsa, gözümü bir anda Stockholm’da, yatağımda açsam diye dua ediyordum.
O sırada Kavaklıdere’yi geçmiştik, Çankaya sırtlarına tırmanıyorduk, iki katlı, bahçeli bir villanın önünde durduk. Yüksek taş duvar, demir parmaklıklar, girişte camlı güvenlik kulübesi, üstünde kameralar. Görünürde hiç tabela yoktu.
Issız sessiz bir yerdi.
Kapı açıldı, girdiğimizde güvenlik kulübesinden bir el sallandı. Genç adam başıyla karşılık verdi. Bahçeye girince araçtan indik. Bütün pencereleri koyu camlı, giriş kapısı çift kanatlı villaya girmek için üç basamak çıktık. Etrafta kuş uçmuyordu.
Genç adam yan duvardaki ekrana bakarak konuşunca açıldı kapı. Girmemi işaret etti. Ben yürüdüm, kapı kapandı, adam dışarıda kaldı. Nerede olduğumu bilemedim, kısa sürdü, hoş bir koku ile tatlı bir serinlik hissettim. Güleç yüzlü, esmer güzeli genç bir kadın karşıladı beni.
— Emin Abi hoş geldin, dedi, elimi güçlü şekilde sıkarken, biz kuzeniz sizinle diye ekledi.
Hiç aklıma gelmemişti.
—Kuzen, diye mırıldandım, afallamıştım, hemen toparladım. Böyle olgun bir kuzenim olduğunu söyleseler inanmazdım. Tanıştığımıza memnun oldum.
— Sizinle tanışmaktan ne kadar mutlu olduğumu anlatmam ise mümkün değil. Hoş geldiniz. On beş yaşımdan beri sizinle tanışmayı hayal ettim ben.
Koridorda yürüyorduk, durup ona baktım, o da durdu.
—Babam hep anlatırdı. İstanbul’daydınız, üniversitede. Büyük adam olacak, ailemizin gururu, derdi hep. Öyle de oldu.
—-Aman allahım, dedi şeytan, sen hayata güç bela tutunmaya çalışırken, ne güzel şeyler oluyormuş sizin oralarda da senln haberin olmamış.
— Amcamın iyi görüşü, dedim. Adın ne senin?
— Herkes Hatice der bana, siz Seher deyin.
—Bana siz demesen daha iyi, dedim. Abi demesen de. Sen desen daha iyi.
Başını olmaz manasında iki yana salladı.
—Abi dememeyi kolay başarırım, siz demesem olmaz, saygısızlıkögibi gelir bana, rahatsız olurum. Özür dilerim.
Güldüm, sarsıldım, çarpıldım, ama yönetmeni düşünerek kendime geldim. Ey keçi sakallı budala, elime ilk geçirdiğim gün seni eşek sudan gelinceye kadar pataklamazsam adam değilim.
Şeytan girdi hemen araya.
— Neden kızdın şimdi durup dururken?
— Seher amcamın kızı olmasa… Bu esrarengiz villada değil, bir kitapçıda, bir kafede, bir mağazada tanışmış olsak. Ne güzel olurdu! Söylesene.. Liz’den, Anitta’dan ne farkı var ki onun?
— Görünüşte yok, ikisinden de genç, ikisinden de güzel, ikisinden de sade. Bana kalırsa ikisinden de tatlı ve sıcak. Ama bir şey var ki o daha önemli.
— Neymiş o?
— Zarf değil mazruf derler, biz “şekil değil içerik önemli” diyelim.
— Babam sizi yemeğe bekliyor şimdi, zaman kalırsa yemek sonrasında, değilse toplantının ertesinde benim bir kahvemi içerseniz çok sevinirim. Bir de izin verin, bu akşam alana kadar size ben eşlik edeyim, size soracağım yüzlerce soru var.
Kibardı, sokulgandı ve saygılıydı. Çok da sıcakkanlı.
— Lafı mı olur, çok sevinirim. Benim de sana onlarca sorum olacak. Eski günlerden bugüne ne kaldı, merak ediyorum. Köyden senin gibi biri nasıl çıktı? Sahi… Uçağım saat kaçta bu arada?
—Gece on birde. Saat onda, hatta onu çeyrek geçe alanda olmamız yeterli, protokole koltuk için rezervasyon talimatı verdim. Çıkışı VİP kapısından yaparsınız zaten.
VIP’in canı cehenneme, eve dönüşüme engel yoktu, o yeterdi bana.
— Program da şahane, derken derin bir nefes aldım. Senle tanışmak da öyle Seher. O zaman erken çıkarız buradan, belki orman çiftliğindeki otelde içeriz kahveyi. Orayı yıllar önceden bilirim, güzeldir. Ne dersin?
— Şahane bir fikir. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var, deriz ama ben kırk yılla yetinmeyeceğim bugün, lütfen hoş görün. Bence çullamadan sonra içeceğimiz kahvenin kırk bir yıl hatırı olacak. Önce çullama, ardından bol köpüklü bol şekerli bir Türk kahvesi, ne dersiniz?
Kahve kadar katmanlıydı Seher.
—Şekersiz, diye düzelttim. Sade, deyince güldü.
—Güngörmüşler şekerli içer, der babam. Kendisi de öyle içer, hem de şeker hastası olmasına rağmen.
Kahve de yemek de çok iyi fikirdi… Amcabeyden kurtulmak ise şahaneydi.
— Babandan sen kurtarırsın beni. Tamam mı?
— Elbette, nasıl isterseniz. Kaçta kurtarayım?
— Toplantı biter bitmez. Kaçarsak, senle daha çok zamanımız olur, dediğimde beklediğim gibi gözleri parladı.
— Mesaj alınmış ve anlaşılmıştır, dedi.
Babası kapıya çıkmış, bize bakıyordu. Saçları beyazlaşmış, göbekli ve cüsseli, şu gözlüklü yaşlı adam benim Fettah amcamdı demek. Lacivert pantolon, beyaz gömlek, ipek kravat ile çok da şık görünüyordu.
— Maşallah, maşallah, diyerek karşıladı bizi. Amca çocuklarının muhabbeti ne kadar koyu olurmuş canım, hem ikisi de okumuş hem de kan çekiyor, değil mi?
— Doğru, hakikaten kan çekiyor baba, dedi Seher.
Amcabeye sarılır gibi yaptığımda, ağır bir sigara kokusu aldım, nefesindeki hırıltıyı duydum, yanağımı uzattım, önce iki yanağımdan sonra alnımdan öptü. Âdet yerini bulsun diye eline davrandım. Çekti elini. Verse, çeneme değdirip bırakacaktım zaten.
— Bir gittin pir gittin be Emin, ne bir selam ne bir mektup ne bir haber gele senden evladım, diye serzenişini duymamış gibi yaptım, odasına girdik.
Kalın canla kaplı masasının, ortasında altın sarısı kalemlik bulunan gösterişli masasından ardındaki koltuğuna otururken yer gösterdi, masanın önündeki koltuğa oturdum. Seher ayaktaydı, oturmasını işaret etti, karşıma oturdu.
—Ama haklısın be yeğen, derken başını eğdi.
Sakin görünmeye çalışmak da geriyordu beni.
—Yoksulluğun gözü kör olsun evlat, dedi, zamanında sahip çıkamadık sana, vallahi it gibi pişmanım, bunu en iyi kızım bilir, sorarsın ona.
Seher susuyordu, ben zaten konuşacak halde değildim.
— Bana küsmekte yerden göğe haklıydın, deyince..
—Rahatsız etmek istemedim, diye karşılık verdim.
—Rahatsızlık olur mu hiç Emin. Amca dediğin baba yarısı. Sen bir başına kaldın, günahı senden çok benimdir, ama sana yaradı. Değil mi? Kendi başına, dişinle tırnağınla muvaffak oldun.
Seher gözlem yapar gibi dikkatle bakıyordu bana. Benim de ona baktığımı görünce güven verir gibi gülümsedi.
Amcam günah çıkarmaya devam ediyordu.
—Artık müsaade edersen… Yani artık şimdiden sonra sana karşı vazifemizi yapacağız, değil mi Seher?
—Tabii babacığım, her zaman derken çok samimi görünüp bana.
— Sağ olun, dedim, sağ elim kalbimin üstünde, başımı hafifçe eğdim.
Kulaklarıma inanamıyordum. ‘Allahtan umut kesilmez,’ diyen herkese, ‘asıl insandan umut kesilmez,’ diye karşılık veren İstanbul’daki davudi sesli ağır abimi hatırladım. Genç yaşında, Lalelideki bir çatışmada rahmete gitmişti.
—Aramıza hoş geldiniz Emin abi. Babam çok sevinçli, ben babamdan da sevinçliyim burada olduğunuz için. Şimdi izniniz olursa, sizi baş başa bırakayım. Az sonra görüşürüz, dedi ve çıktı.
O yanımızda olmayınca Amcabey asıl yüzünü gösterirse ben ne yapacaktım, diye düşündüm. En iyisi anlamazlıktan duymazlıktan gelmekti. Sağır kulakla aptala yatmak her zaman işe yarardı.
—Hadi biz de yemeğe geçelim, dedi kalkarkan.
—Göbek adı Hatice, sesi kısık bir sesle. Seher dememizi ister, peygamberimizin mübarek zevcesinin adını neden beğenmez, anlamış değilim vallahi, dedi.
Biraz durdu. Bir şeyler söylememi bekler gibiydi.
—Zaman değişiyor, dedim, ondandır.
— Öyle diyeceğiz artık, ne diyelim? Senin de göbek adın, deyip hatırlamaya çalışır gibi hesaplıca sustu.
Ben de yiyeceklere bakarak sustum.
Beyaz örtü, pembe peçeteler, seramik tabaklar. Ankara tavası muhteşem görünüyordu, yanında pilav, zeytinyağlı barbunya, çoban salatası, beyaz peynir, cacık, birkaç meze daha ve kavunla karpuz dilimleri. Bir de tırnaklı ekmek ile küçük rakı.
— Her şey çok nefis görünüyor, teşekkür ederim.
— Lafı mı olur yeğen. Sana kurban olsun, dedi kadehlere önce rakı, üstüne su doldurdu.
Kadehi uzattı, başımı ‘hayır’ anlamında iki yana salladım. O neden der gibi baktı. Şaka yollu:
— Görev başında asla, dedim, özür dilerim.
Kinayeyi anlamadı, içmem için üstelemek yerine:
—Herkes görev başında dinine yandığımın dünyasında zaten, dedi.
Sesindeki inat, eski halini anımsattı bana.
— Teklif var, ısrar yok. Buyur bakalım, tavadan başlayalım. Bu ekmekle bu mevsimde tadına doyulmaz tavanın, tereyağlı pilav al yanına.
Dediği gibi yaptım. Gerçekten lezzetliydi… O da iştahla yiyordu. Sohbet olsun diye sordum.
— Nedir bunu bu kadar lezzetli yapan amca?
— Kuzu eti ile kuyruk yağı. Bahar kuzu mevsimidir.
— Koyun etinden yapılmaz mı?
— Yapanlar çoktur ama bu kadar lezzetli olmaz. Bahar kuzusu gençtir, ne kadar gençse o kadar yumuşak olur eti. O kadar da lezzetli olur tabii.
Konuşacak iyi bir konu çıkmıştı. Ad meselesi arada kaynamıştı. Ona amca diyebildiğim için gerginliğim azalmıştı biraz.
— Hayatımda bu kadar lezzetli tava yemedim ben, deyince hoşuna gitti.
Eski günlerdeki gibi övündü.
— Doğrudur, yememişsindir. Neyi nerede bulacağını bilmek önemli yeğen. Bak, herkes bilmez; iki hilesi var bu tavanın, o hileyi yılların ustası isen bilirsin. Bir de tava erbabı bilir.
Toplantı saati yaklaşıyordu. Amcabey kendisi gibi her tava erbabının bildiği sırları anlatmaya başladı.
— Hile dediysem, kötüye çekme hemen her mektepli gibi.
— Kötüye çekmedim, hile dediğin lezzetli tavanın püf noktası.
— Aklınla bin yaşa, aynen öyle Emin,. Hile dediğim, herkesin akıl etmediğini akıl edip yapmak gibi bir şey. Tecrübeli ustalar mevsim kuzusunu koyun kuyruğuyla pişirirler. Genç kuzunun kuyruğu fersiz olur çünkü. Bir sır bu. Bir püf noktası daha var bu işin.
Kuzuların kesilip yüzülüp etlerinin kuşbaşı hâline getirilerek tavada yağla sotelendiğini düşündükçe önümdeki tabak bir başka göründü gözüme, lokmalar ağzımda büyümeye başladı. O arada sordum.
— O nedir?
Amcabey rakısından büyük bir yudum aldı, üstüne suyunu içti.
— Onu kimse bilmez pek. İyi tava, çekilmemiş kuzunun etini ister. Kuzu çekilmişse…
“Çekilmişse” diye tekrarladı, sustu. Bir yudum daha içti. Üstüne iki kaşık cacık. Saatine baktı.
— Şimdi çekilmemiş olması deyince sen anlamayacaksın, çünkü köyü bilmeyen, köyde yaşamayan kimse anlamaz bu lafı.
— Ben anladım, dedim. Çocukken, bizim mahallenin arka tarafında bir ahır vardı, deyince kesti sözümü.
— Bilirim orayı, dedi. Rahmetli Kör Haydar’ın ahırı.
— Evet, bir gözü kördü, biraz kamburdu. Ahırının önündeki bahçede bir inekle cins bir öküzü çektirirken gördük. Ahmet abim de oradaydı, o anlatmıştı bize. Öküz cinsmiş, yavrusu pek kıymetli olurmuş.
Keyifle anlatmama hayret ettim bir an, o dikkatle dinliyordu,
— Hayırlıyorum, çok iyi hatırlıyorum. Damızlık birkaç öküzü vardı Kör Haydar’ın, hayvanların şeyi sayesinde paraya para demedi. Köylüler sıraya girerdi hayvanlarını çektirmek için, diyerek kahkaha attı.
Ben gülemedim. Şey dediğim aletin adını ismiyle cismiyle söyledi çünkü.
Hasılı, diyerek konuya döndüğünde çekilmiş kuzunun etinin pis koktuğunu söyledi, çekilmiş olsun olmasın, dişi kuzu eti de olmazmış tabada, kötü kokarmış. Hakiki tavacıların o oldu eti ağızlarına bile koymadığını söylerken yüzü ekşidi Amcabeyin, kadehinden birkaç yudum daha aldı. Ben cacığa başladığımda Amcabey duramadı, ilk komutunu verdi.
— Tabağını bitir, güzelim yemek ziyan olmasın.
Sesinin sert çıktığını belki de bakışım sayesinde fark etti. Hatırı için birkaç lokma aldım, kuyruk yağı ağır gelmişti. Salata aldım tabağıma, biraz cacık. Sarımsağı fazlaydı, uçakta yolcuları düşündüm, cacığı bıraktım. Çoban salataya başladığımda, Amcabey önündekileri silip süpürmüştü. Pilav üstüne bol kepçe Ankara tavası ekledi.
—Nimeti ben de ziyan etmem, dediğimde dayanamadı, tekrar sordu.
—Vardı değil mi senin göbek adın?
Kaçamazdım.
—Evet vardı, dedim. Muhammed… Ninem hep Muhammed Emin derdi bana, kimi zaman da rahmetli annem anardı.
— İkisine de Allah gani gani rahmet eylesin.
‘Kızımın adını Hatice koyarken aklımda ne vardı, biliyor musun Emin?’ diye soracak diye ödüm koptu. Önlemek için sordum.
— Yengelerim nasıl, ikisi de iyi mi?
Aklımın bir köşesinde büyük yengem çoktan beri vardı. Çok iyi bir kadındı. Çocuğu olmuyor diye kumaya razı olduğunu annem söylemişti, ona acırdı. Kadıncağız canı gibi bakmıştı anneme.
—Küçük yengen domuz gibi, o da ikinciyi doğuramadı. Kısmet bu kadarmış. Bizi erkek evlattan mahrum etti kader. Hatice ile bir olup kanımı emiyor, dedikten sonra bir kahkaha attı.
Babacan bir yaşlı adam olup çıkmıştı, ama görünüşler aldatırdı, ondaki zalim hatta despot damarın tümden kurumuş olması bence imkansızdı.
—Şimdi sen onlara karşı benden yana olacaksın, tamam mı? Erkek evladımın yerine… O zaman belki başa çıkarız.
— Büyük yengem, diyerek o dikenli meseleden de kaçtım.
— O çoktan rahmetli oldu evladım. Şimdiye toprak olmuştur.
Amcam ikinci kadehi de yarılamıştı.
— Allah rahmetini esirgemez inşallah, dedim.
—Âmin, dedi. Üstümde emeği var, küçük yengenin üstünde de, Seher’in üstünde de. Durmak bilmezdi rahmetli, it gibi çalışırdı. Çok emeği vardır yani. Allah gani gani rahmet eylesin, dedi ve sanki onun şerefine içer gibi dipledi kadehini.
Üstüne birkaç kaşık cacık aldı.
—Keşke yaşasaydı, diyerek iç geçirdi. Çok da güzel yemek yapardı, dedi.
Gayet yumuşak bir sesle sordu.
— Senin Ahmet abi takıldı kafama, dedi. Onu görsen tanır mısın Emin?
— Çok değişmemişse tanırım herhalde, dedim. O hep korurdu bizi, sigara içmeyin diye nasihat ederdi, saçlarına zeytin yağı sürer, siyah güneş gözlüğü vardı. Bizim mahallede bir tek o.
— Anladım evlat, epey muhabbetiniz olmuş.
— Evet oldu, dedim, çok severdim. Bir gün üç adamın cami avlusunda onu dövdüğünü gördüm. Ben acıdım ama annem…
“Dövmek” deyince beyaz eşek geldi aklıma. Tutamadım kendimi, sordum:
— Sizin eşek, makamla anırırdı hani. O duruyor mu?
— Çok oldu, o da gitti Emin.
— Yani öldü mü?
Hayvanı döverken öldürmüş de olabilir diye geçti aklımdan.
— Yok yok, ölmedi, şehirde eşeğin işi ne canım, sattık gitti.
— Peki, beyaz at?
— O gitti işte, nereden baksan elli bin lira ederdi. Ahmak bir baytarın kurbanı oldu. Çok yazık oldu. Onu kaybetmek ağır geldi. Uyuyamaz, yemek yiyemez oldum. Evlat acısı gibi koyarmış insana, doktor öyle dedi. İşlere sardırdım da öyle avuttum kendimi, zamanla unuttum onu.
Bir süre sustu, birbirimize baktık. Ona inanmakta zorlanıyordum, bu bana haksızlık gibi geliyordu. Yine de buradan bir an önce çıkıp gitmek istiyordum.
— Sadede gelelim Emin, diyerek yeniden başladı. Onca yıldan sonra buradayız, yan yanayız. Artık şartlar çok farklı. İşi kabul etmiş olmana çok ama çok memnun oldum evlat..
Yıllar neleri alıp götürüyordu insandan. Bir an acıdım haline. Ancak yetmişindeydi, ama çok yıpranmıştı.
— Açıkça söyleyeyim, Seher’le tanışmanızı ben de istiyordum. Ama Hatice benden de çok istiyordu, çok merak ediyordu seni. Görüşmek bugün kısmet oldu, Allah’ıma şükürler olsun, bunu da gösterdi bana.
Sözü göreve bir türlü getiremiyordu.
—Ölsem gözüm arkada kalmaz artık, dedi. Şimdi el ele verip birlikte çalışacağız, hem vatan ve millet için. Hem de sizin geleceğiniz için.
Nihayet girdi konuya derken, Şeytan benim epeydir gördüğüm şeyi taze haber sanıp fısıldadı kulağıma.
— Amcabey, ‘sizin ve çocuklarınızın geleceği için,’ diye de ekledi Amcabey içinden. Haberin olsun, hayırlara vesile olsun inşallah.
Bu görev meselesi derin bir dikenli çukur gibi her gün biraz daha içine çekiyordu beni. Toplantı başlasa, bitse de gitsek, diyen biri vardı içimde. Sonra Seher’le çıkacaktık. Kahve içecektik. Kahve derken yemek oldu. Altından başka neler çıkardı, kim bilir!
— Hatice ve sen, dedi yeniden. Yeryüzünde ikinizden başka kimsem yok benim Emin. Ecel ne zaman çalar kapıyı, bilinmez, aramızda kalsın ama ben Azrail’in nefesini her gün birkaç kere ensemde hissediyorum.
—Allah geçinden versin, maşallah turp gibisiniz, dedim adet olduğu üzere..
—Rendelenmiş turp demeliydin, adamın ahı gitmiş, vahı kalmış, baksana, diyordu şeytan.
—Görünen köy kılavuz istemez, vade doluyor Emin, dedi Amcabey. Geçmişe takılmamak lazım. Hep ileriye bakmalı. Haksız mıyım?
— Doğrudur, dedim, geçmişte yaşanır mı hiç?
— Yaşanmaz, diye vurgulayarak onayladı.
Az durdu.
—Güzel söyledin ama yetmez. Hataları, kusurları unutmak şart. Hatasız kul olmaz denmiştir. Hatasız kusursuz günahsız kimse yok dünyada. Cehaletimiz ise pek çok.
Bir dilim karpuz bir dilim de kavun aldı tabağına. Bir dilşmökrti, çiğnerken:
— Benim diyeceklerim bu kadar evlat. Şimdi sen konuş evlat, dedi hırıltılı bir sesle.
Ardından uzunca bir öksürük tuttu onu.
—Ne istiyorsun, neye ihtiyacın var anlat, dedi. İmkânlarımız geniş, elimiz kolumuz uzun. Senin için ne yapabilirsem, çekinmeden söyle. Sorgu, sual yok, sebep sormak da yok. Söyle, yeter.
Yıllardan sonra şişeden çıkmış ‘dile benden ne dilersen,’ diyordu Amcabey.
Şok üstüne şok geliyordu. O soruya muhatap olmak da şoktu. Sultan ‘dile benden ne dilersen’ deyince ne isterdi ki insan? Düşünmek bile ağır geldi. Buradan çıkıp gitmek, en ,ok istediğim galiba oydu ama bunu diyemezdim elbette. Üstelik Seher, diye geçirirken içimden o girdi kapıdan.
—Omca yılın hasreti tabi, dedi. Muhabbete dalınca zamanı unutmuşsunuz babacığım, arkadaşlarla yarım saattir bekliyoruz toplantı için.
Hemen kalktık.
— Çok sürmez toplantı, değil mi babacığım?
— Yarım saat, en çok kırk beş dakika. Emin ekiple tanışsın, Ahmet Bey ya da sen önemli konuları açıklayın, o kadar. Sonrasını sonra konuşuruz.
—Haklısınız, izniniz olursa Emin abiyi çullama yemeye götüreceğim ben.
—Çok iyi düşünmüşsün canım. Afiyet olsun size.
—Sonra da havaalanına kadar eşlik edeceğim ona.
Kaşları çatıldı Amcabeyin.
— Allah Allah, havaalanı da nereden çıktı şimdi? Neden benim haberim yok yahu, diyerek ona yakışan sağlam bir çıkış yaptı.
Seher ona alışıktı, sakin karşılıdı.
— Emin abi akşam Stockholm yolcusu. Ahmet Bey size iletti sandım ben.
Amcabeyin suratı asıldı.
— O da sen bildirdin sanmıştır. Her şey karmakarışık oldu şimdi, ben Emin’i yarın beyefendiye takdim edecektim onu. Sözünü dünden almıştım.
Çocuk gibi kırılmıştı. Sırtını döndü, pencereden dışarıya baktı. Öfkesini kontrol etmeyi yıllar sanırım biraz öğretmişti ona. ‘Bekle, az sonra geçer’ işareti yaptı bana Seher.
Bana döndü Amcabey.
— İptal edip birkaç gün kalsan olmaz mı evladım? Otuz beş yılın hasreti var. İki saat yeter mi yahu? Vallahi ben doyamadım Emin, derken önündeki sandalyenin arkalığına tutunduğunda çakırkeyf olduğunu gördüm.
— Ben de doymadım, dedim, Ama nasılsa görüşeceğiz artık.
— Nasılsa ayda en az bir kez gelecek Emin abi. Davet edersek önce de gelir, bizi kırmaz artık, değil mi?
Ben “elbette” derken o ‘hadi toplantıya gidelim’ deyip önümüzde yürüdü.
Toplantı salonu sadeydi. Orta boyda yuvarlak bir ceviz masanın etrafında oturduk. Seher babasının sağ yanında, ben sol yanında, üç kişi de karşımızda. Amcabey gecikme için özür diledi, benden, başarılarımdan söz etti.
— Arkadaşlara dikkatle bak Emin, dedi bana. Hepsi birer pırlantadır. Siz de ona dikkatle bakın. O göz bebeğimiz, bir mücevher, dedi. Bu bakışmadan sonra ilk kim bağıracak, merak ediyorum, deyince babası delirmiş gibi ona baktı Seher.
Bir dakika bile geçmedi. Tanıdım. Üç kişinin ortasındaki benim Ahmet abimdi. Saçları gitmişti, şişmanlamıştı, ama bakışı, duruşu aynıydı.
— Ahmet abi, beni tanımadın mı, dedim.
Herkes birbirine hayretle baktı.
— Vaay peltek Emin, diyerek fırladı Ahmet abi, heyecanla kucaklaştık. Bir kez daha onu dövdükleri gün geldi gözlerimin önüne, ama boşboğazlık edip de anmadım.
Amcabeyin sırtında bendeki yumurta küfesi yoktu.
— Geçmişi paylaşacak çok zamanınız olacak birlikte. Kör Haydar’ın damızlık öküzlerini, hayvan çektirme işini, mahalle maçlarını… Hepsini konuşacak zamanı ileride bulursunuz.
Sonra da bana döndü.
— Sana peltek diyorlarmış, diyerek takıldı, demek ki sen peltekmişsin Emin.
— Arkamdan konuşmuşlar, dedim. Ben ilk şimdi duydum ama Ahmet abim bilir, yalan da söylemez.
Sonrasında Seher yönetti toplantıyı. Net konuşuyordu.
Ben babasıyla ya da kendisiyle muhatap olacaktım. Araştırma konularını onlar bildirecekti ve sonuçları onlara bildirecektim. İkisinin de yokluğu söz konusuysa, acil bir durumda Ahmet Bey’i arayabilirdim.
Bütün araştırmalar, uygulanan ya da tasarlanan projeler, her türlü iş, işlem ve ilişki son derece gizliydi. Korumalı cep telefonunda ve özel bir dille konuşulurdu bunlar. Benim için de o telefonlardan biri hazırlanmıştı, toplantıdan sonra diğer gerekli şeylerle birlikte bana verilecekti.
— Sorusu olan varsa lütfen şimdi sorsun, dedi Seher
Sorusu olan yoktu, Amcabeyin talimatları vardı.
— Emin beyin hak edişleri, masrafları, maaşları muntazaman ödensin. En küçük gecikmeye meydan verilmeden hesabına gönderilsin. Avans ödemesi hemen bugün yapılsın. Hesap numarasını not etmeyi de unutmayın.
İşe hemen başlayamayacağımı söylemem gerekirdi. Onu Seher’le konuşmak daha akıllıca olurdu, dedim sustum. Amcabey ile Seher herkese teşekkür etti. Ben de herkesle tanışmaktan ve Ahmet abimle yeniden karşılaşmaktan çok memnun olduğumu ifade ettim.
Sanırım o kadar ağır şeyi o kadar kısa zamanda üç duble rakı ile götürdükten sonra hafif de olsa Amcabey rahatsızlanmış, çıkmıştı.
Ahmet abiye on dakika ayıracağımı, yapacağımız başka bir şey yoksa sonra çıkmaya hazır olacağımı söyledim. Ahmet abimle ben kalmıştık odada. Yanına gittim, tekrar kucaklaştık. En az ellisinde olmalıydı. Hâlâ çok dinçti. Ona rastlamış olmaktan ötürü ne kadar memnun olduğumu söyledim. O benden de çok duygulanmıştı.
Merakıma yenik düştüm, sanki çok önemliymiş gibi sordum.
— Ben hakikaten peltek miydim küçükken Ahmet abi?
— Öyle tabii ama altı yaşındaydın. O yaşta peltek olmayan mı var ilahi?
Güldüm. Çay söyleyecek oldu, sonraya dedim.
Ofisine geçtik. Yaşadıklarımızı konuştuk. Avukat olmuş, yargıçlık yapmış, erken emekli olur olmaz amcamla çalışmaya başlamış. Ben anlattım, o anlattı. Lisedeki karşıt gruplar arasındaki kavgaları, maçları, incir ağaçlarından incir çalarken bizi sopayla kovalayan amcaları, felaket gününü andık.
Çocuk Esirgeme Yurdu’nda kaldığımı biliyordu. Felaket gününe söz tekrar gelince, cami avlusundaki olayı anımsattım. Yüzü değişti. Bir anda gözleri doldu.
— Benim hatun o sıralar orta sonda. Mektuplaşıyoruz, ablası getirip götürüyor mektupları. Eli elime değmiş değil. Mektupları bulunca zavallı kızı okuldan aldılar, eve kapadılar. Amcası, babası, bir de abisi olacak o zibidi, o gün camide sıkıştırdılar beni, çok dövdüler.
—Ordaydım, gördüm dedim.
— Ona neden zibidi dedim biliyor musun? O da aynı sınıftan biriyle mektuplaşıyordu. Bizi de zaten o kız ele verdi. Öylece yakalandı mektuplar. Kız liseyi bitirince zibidi ile evlendiler. Usulünce. Üç yıl geçmeden de birbirlerine düşman oldular, kavga dövüş ve bşnbşr rezaletle boşandılar.
— Siz evlendiniz ama değil mi?
— Evet ama dinle. Ben daha üniversiteye girmeden istedik kızı. O zaman on yedisinde Nalan. Tekrar istedik bir yıl sonra, yine usulünce. Yine hayır, dediler. Biz de usulünce kaçtık onunla. Onlara haber vermeden evlendik. İki çocuğumuz oldu. Oğlanın sünnetine geldi herkes. Zibidi gelmedi. Beş sene önce de mevta oldu gitti. Allah günahlarını affetsin.
Banka hesap numaramı, adresimi, telefon numaralarımı aldı. Vedalaşmak üzereydim. Seher küçük bir çantayla geldi.
— Babam çıkacak, onunla da vedalaşmak istersiniz diye haber vereyim, dedim.
Ahmet abiden ayrıldım. Amcabey odasında ayaktaydı.
— Yoruldum, erken çıkacağım Emin bugün. En kısa zamanda gene gel olur mu? Geç buldum, çabuk kaybettim gibi oldu bu. Teşekkür ederim geldiğin için.
Seher’e döndü.
— Avansını bolca verseydiniz. Ne kadar verseniz kırk yıllık borcumu karşılamaz. Beni affet Emin, dedi iki eliyle sağ elimi tuttu. Beni affet oğlum, diyerek kalbinin üstüne koydu elimi. Küt küt atıyordu.
Ellerine sarılırken hıçkırıklarımı tutamadım.
Seher bir bardak suyla yanımda bitti. İki yudumdan fazlasını içemedim, ama o manzaranın içimde kaç renk kaç desenlik bir karmaşa hatta kasırga yarattığını sayfalar yazsam anlatamam.
—Teşekkürler Seher, dedim sadece.
Aynı siyah Mercedes’e bu kez birlikte bindik, villadan çıktık. Çankaya sırtlarından inerken tatlı bir sohbete daldık. Söz Ankara’nın İstanbul’a üstünlüklerine geldi. Çok kısa zamanda çok hızlı büyümüştü, kasabaların dingin havasını yine de koruyordu. Ama deniz yoktu.
Buna rağmen Ankara’yı çok sevdiğini söylüyordu. Anitta’nın Belfast’la kurduğu gönül bağı gibi, Seher’in de Ankara’yla tutkulu bir ilişkisi vardı.
— Hava kirliliği, trafik keşmekeşi, belediyenin imar cinayetleri olmasa, burada çok rahat yaşanır. İstanbul’a belki gezmeye, eğlenmeye gidilir, dedi.
Onu hayranlıkla dinliyordum. Amcamın bu denli iyi yetişmiş, özgüveni bu kadar yüksek bir çocuğu olacağı onca yıl bir kere bile aklımdan geçmemişti. Geçemezdi. Hele Seher gibi, iş hayatının tepelerinde, mantıklı, makul ve güzel bir kadın.. Bir mucizeydi bu.
O mucizeyi merak ediyordum. Yapmakta oldukları büyük işlerin ne kadar gri alanda olduğunu, amcamın nasıl başardığını anlamak istiyordum. Nasıl bir işe evet dediğimi iyice görmek de istiyordum.
Uzunca bir zaman daha Stockholm’de olmak zorundaydım, onlara katkım hemen başlayamazdı. Bunu açıklamanın bir yolunu bulmalıydım. Öndeki genç adam bizi duyuyordu. Bunları yemek yerken konuşacaktım, epeyce zamanımız vardı.
Cinnah Caddesi’nden geçip Kuğulu Park’a doğru indik. Kızılay Meydanı cıvıl cıvıldı. Kızılay, Sıhhiye derken Ulus meydanındaydık. Sanırım güvenlik kaygısı ile meydanda Zafer Anıtı’nın önünde bıraktı. Seher’le birlikte ara sokaklardan birine girdik. Beş dakikaya yakın yürüdük, camında kocaman harflerle ÇULLAMA ESNAF AŞEVİ yazılı mekânda tenhaydı. Seher, asırlık bir çullama lokantası diye pek övmüştü burayı.
— Esnaf lokantası.. Akşamları böyledir burası, dedi Seher. Saat sekiz olunca kapanır zaten. Öğlenleri iğne atsan yere düşmez. Ankara’nın çullama tiryakileri dört bir yandan buraya akar.
— İstanbul’da öğrencilik yıllarımda bile erken kapanmazdı esnaf lokantaları, dedim.
— Halim Usta aza kanaat eder.
İstanbulda Kanaat Lokantası bile erken kapamazdı, diye düşündüm.
—Hırsla, kibirle işi olmaz. Esnaf lokantası diye bilinir ama her sınıftan insan gelir buraya. Her kademeden memurlar, işçiler, öğrenciler.. Milletvekilleri, hatta bakanlar..
Bizi siyah takım elbiseli, ceketi ilikli, şişmanca bir şef garson karşıladı. Elimi sıktı. Masa tercihimizi sormak üzereyken Seher:
— Üst kata çıkalım biz, dedi, orası boştur şimdi.
— Nasıl isterseniz. Az sıcaktır yukarısı şimdi Seher
abla, vantilatörü açarız. Birazdan akşam serinliği de başlar zaten.
Şef önde, biz arkada çıkarken yeni cilalanmış ahşap basamakları inler gibi gıcırdadı, eski günlere götürdü beni.
Yüksek tavanlı, eski ama bakımlı bir yapıydı. Ceviz rengi masalar, masalarda işlemeli vazolar, her vazoda pembe bir gül goncası. Etrafta bizim keçi sakallı yönetmeni aradım hemen. Burada her ne varsa, dikkatle bakan her göze tevazuyu, sadeliği, yitirip özlediğimiz birçok şeyi bir arada anımsatır gibiydi.
— Çok güzel, çok zevkli her şey, dedim, şef teşekkür etti.
— Zamanla oldu efendim. Halim Usta’nın eseridir hepsi.
— Ona da babasından kalmış, diye araya girdi Seher. Rahmetli de sanatçı ruhlu bir adammış. Hattatmış aynı zamanda. Eski yazıdan ölene kadar vazgeçmedi, diye anlatır onu Halim Usta.
Karşılıklı iki duvarda, tornadan çıkmış gibi hepsi aynı boyda dizilmiş resimler ilgimi çekti. Atatürk’ten başlayarak asker, sivil, gelip geçmiş devlet büyükleri… Hepsi de bu küçük aşevinde çullama masasında. Yaklaşık yetmiş beş yıllık bir tarih. Yan yana dizilmiş resimler, ilkokul dördüncü sınıftaki tarih şeridimizi hatırlattı. Bir ara şef garsona döndüm, karşımızdaki resmi göstererek sordum.
— Bunu neden koymuşlar peki buraya? Ne general ne de devlet adamı o.
— Vallahi beyim, “bunu her sorana “merak eden sorsun diye koyduk” diye cevap verir bizim patron.
Bir şey anlamadım, o aldırmadı. Seher bir şey demedi, ben de üstünde durmadım. Pencere kenarındaki masaya oturduk, Seher sık sık dışarıya bakıyordu. Suskundu. Az sonra garson geldi.
— Çullama ile piyaz, dedi Seher.
— Çullamayı ocağa attı bile ustam. Senin piyaz özel, yine sumaklı, nar ekşili, maydanozlu. Abiye?
— Aynısı, diye cevap verdi Seher. Uygun mudur diye bana baktı. Göz kırparak uygun dedim.
— Halim Usta ülkenin nesli tükenen bir nüktedanı, dedi Seher. Zeki Müren’in resmini oraya koymasının asıl sebebi bence onun hakiki bir paşacı olması.
Paşacı olmak da ne demekti peki.
— Yani Halim Usta, müfrit bir Halkçı ve İnönü hayranı mı?
— Belki öyledir, hiç renk vermez. Hastalık derecesinde Zeki Müren hayranıdır ama. Bunu cümle alem bilir.
— Paşacıdır dedin. Zeki Müren yılların şarkıcısı, paşalıkla ne alakası var ki onun.
— Halim Usta burada olsa Türk sanat müziğinin kralıdır Zeki derdi. Bana sorarsanız, orada olmasının nedeni daha sade. Zeki Müren’e öteden beri Paşa derler eskiler. Lakabı odur.
Ben gülünce Seher, o ana kadarki ölçülü tavırlarına uymayan uzun bir kahkaha attı. Kahkahası sürdü, basamak gıcırtısının ardından nefes nefese garson geldi. Kısa bir an için afalladı. Laf olsun diye sordu.
— Önce cacık vereyim mi size abla?
— Hayır, dedi. Çullamaya rakip olmasın.
Uçağımın kalkmasına saatler vardı. Üstünde dumanı tüten çullamayı, piyazı ve ayranları getirdi, koydu masaya. Uzun yıllardan sonra ilk kez yiyordum. Tek kelimeyle enfesti. Sadece kuyruk yağının ekmek ve yumurta ile böyle bir lezzet yaratmasına hayret etmemek imkânsızdı.
— Bu lezzet yıllar öncesine götürdü beni bu akşam, dedim.
— Beni de öyle. Ben çullamadan ziyade onunla yediğim maydanoz piyazına bayılıyorum. Bir başka oluyor tadı. Sanırım çocukluğumun burukluğunu buluyorum ben de. Rahmetli üvey annemin hep yorgun ama hep güleç yüzünü görüyorum. Çullama bence yoksul mutfağının zengin yemek masalarına hediyesidir.
— Annem de güzel yapardı, dedim, ötesini diyemedim.
Karaman’daki yıllarımda, köydeki günlerimde gezindim bir süre. Seher de dalmıştı. Ayranları içerken:
— Kahvenizi nasıl yaptırayım abla, diye sordu garson.
— Kahveyi başka yerde içeceğiz bugün, dedi Seher.
Durgunlaşmıştı. Sessizce oturduk bir süre. Hep masaya bakıyordu. Alnında birkaç damla ter gördüm.
— Sıcak geldi birden burası, dedi. Yüzüme su çarpsam iyi olacak diyerek kalktı.
Tuvalete girmeden önce basamakların önünde durup aşağıya seslendi.
— Vantilatör lütfen.
Garson tavandaki iki vantilatörden birini çalıştırdı, yan masaya küçük bir vantilatör koydu. İki dakika içinde içerisi fazlasıyla serinledi.
Döndüğünde rengi kaçmıştı. Bir şey demeden bekledim. Kafasında bir şeylerle uğraştığı kesindi. Çok geçmeden aşırı serinliği fark etti, yan masadaki vantilatörü durdurdu. Oturdu, sanki onlardan güç alacakmış gibi iki elini birbirine kenetleyip masanın üstüne koydu. Derin bir nefes aldı, zoraki gülümsedi.
— Daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yapacağım şimdi. Apaçık konuşacağım, derken, sesi titrekti.
— Elbette, açıklık en iyisi, dedim.
— Şimdi net olmazsam, sonra ne açık olabilirdim ne de sana karşı dürüst kalabilirdim. Belki aylarca, belki yıllarca rol yapmak zorunda kalırdım. Hayatımın sonuna kadar da için için kahrolurdum. Burada seninle baş başayken, içimdekileri olduğu gibi paylaşmaya karar verdim.
— En güzeli bu, dedim. Resmiyete hiç gerek yok.
— Ofiste bana siz diye hitap etme, abi de deme demiştin ya. Bana bir kapı aralamıştın aslında. Kör geleneğe uydum, aptal gibi reddettim. Toplantı sırasında Ahmet Bey’le konuşmana, sonrasında onunla sohbetine tanık oldum, villadan beri halin, tavrın, rahatlığın… Hepsi birden sana açılma cesareti verdi bana.
—Hiç sakıncası yok, Seher.
—Neden? Çünkü sen bizden birisin. Çünkü ben sana karşı çok derin duygularla doluyum. Sen demeden anlatılır olmayan duygular bunlar. Bu nedenle sana sen diyeceğim bu akşam.
— Doğallık en iyisi, dedim, rahatlamış gibi güldü ama sesindeki hüzün dokundu bana.
— Beni mümkünse kesmeden dinlemeye hazır mısın? Çok zorlanacağım ama başaracağım, anla beni lütfen.
— Elbette, hazırım Seher. Hem de kendin olma cesaretini alkışlayarak. Lütfen rahat ol. Seni her durumda dinlemeye, anlamaya hazırım.
— On beş yaşıma girdiğimden beri… Yani tam yirmi yıldır aşığım ben sana. Hep hayatımdasın sen.
Bir sürpriz beklemiyor değildim ama kadarını. Hayır.
— Ondan çok önce de hayatımızdaydın Şem. Bana babam anlatırdı seni. Annem de iki lafın başı överdi. Ben sana zamanla o kadar yakınlık duydum ki… Lise çağına geldiğimde her sorana gizli bir sevdiğim var, İstanbul’da derdim. O sevgili sendin. Sonra Londra demeye başladım. Bilkent yıllarımda ise İsveç diyordum.
—Keşke bilseydim Seher, ne güzel olurdu bilseydim.
—Keşke, dedi, iç geçirdi, Bir resmini bile görmüş değildim. Bir kez olsun sesini de işitmemiştim. Düşlerimde hayallerimde hep sen vardın. Şiirlerim sana dairdi. Günlüklerimde hep senle konuşurdum. Bir gün birkaç satırını benimle okusan dünyalar benim olur, deyince bir tuhaf oldum.
— Acıklı bir hikâye, dedi şeytan. Umutsuz aşkın daniskası. Hasta eder insanı. Keşke bulsaydı seni, hiç aramış mı sorsana.
—Soramam dedim. Anlatırsa o anlatacak. Değilse zamana kalacak. Bu adada yığınla şey çok tanıdık geliyor bana.
— Ve elbette zihninde Anitta’nın gölgesi düşüyor Seher’in üstüne, değil mi? Belki Seher’in gölgesi onun üstüne.
Haklıydı şeytan, bunu ona dememe fırsat kalmadı.
— Senin benden haberin bile yoktu. Bu gerçek. Ama sana sığınmam sayesinde babama karşı direnme gücü buldum nem. Babamın baskısına, dayağına, yığınla başka huysuzluğuna senin sayende dayandım. Hem umudumdun sen, hem de rehberim. Senin çizgini izler de okursam ancak o zaman kurtulurdum.
Duygulandım dinlerken, gözleri dolu doluydu.
—Daha ortaokula başladığım sıralarda isyan eder oldum ona. Ya yatılı okula yollarsınız beni ya da kaçarım buralardan diyordum. Annem gece gündüz ağlıyordu. Babam benim asiliğim yüzünden onu suçluyordu. ‘Kızın kaçarsa adı orospuya çıkar, yedi âlemin diline düşeriz, herkesin ağzında sakız oluruz’ diyor, uyuyamıyordu.
Evlat katili olamam demişti bir gün anneme. El âlem ne der diye kara kara düşünen korkuyla dolu bir insandı. Kararımı çoktan vermiştim. Onun gibi olmayacaktım. Ortaokula başladığımda bir karar daha verdim; senin gibi olacaktım ben.
O günlerdeki kararlılığını anlatırken gözleri irileşti, amcamın inatçı gözlerine benzedi.
— Az önce de söyledim ya. Ben kaçarım dediğimde, “bak, ben evlat katili olamam kadın,” demiş anneme. Kaçarsa kızın, anam avradım olsun, önce seni sonra kendimi öldürürüm, gözümü hiç kırpmadan hem de, demiş.
Umurumda bile değildi.
Ölmeye dünden hazırdım ben zaten, söyle ona demiştim anneme. Eğer şehirde yatılı okumazsam evlat katili olmaz belki. Bin türlü zulmü yüzünden kızı intihar etmiş bir baba olur. Öyle bilir herkes onu. Üstüne bir de namus hikâyesi uydururlar. Cesedim kalır ortada, namazımı kıldıracak hoca bile bulamaz. O zaman nasıl bakar el âlemin yüzüne. Asıl o düşünsün bunu.
Çektikleri ağırdı. Nefesim daralır gibi oldu. Suya uzandım, içtim. Onun da bardağını doldurdum.
— Emin, sen dayanamazsın bu hikâyeyi dinlemeye, dedi şeytan. Keşke sadede gelse artık.
Bardağını masaya koyduğunda boğuk bir sesle devam etti.
— Taşınalım buralardan diye üsteliyordum. Artık iyiden iyiye yıldırmıştım onu. Konya’da belediye başkanına iş için gitti bir gün. Bizim köydenmiş, iyi tanırmış babamı. Elinden tuttu. Bir fırın kiraladı ona. Taşındık Konya’ya. Çalışmaya verdi kendini. Para kazandıkça, yaşlandıkça yumuşadı. Başkan partiye yazdırdı bizi. Biz de başkalarını yazdırdık. TED sınavını kazanmıştım zaten. Aynı yaz oraya kaydettirdi beni.
O sonbaharda Ankara’ya geldim. Yoksa kaçmayı koymuştum kafama. Kaçıp her neredeysen sana gelecektim. Senden başka güvendiğim tek bir Allah’ın kulu yoktu. Bugün de yok.
Durdu, artık bitirecek sanmıştım.
— Ve bugün de yok, dediği sırada şef uzaktan seslendi.
— Bir arzunuz var mı efendim? Kasayı kapatıyoruz.
Saate bakmak ikimizin aklına da o zaman geldi. Kapanma saati geçmişti. Hemen kalktık. Elimi tuttu, başını omzuma koydu.
— Sana minnettarım beni dinlediğin için. Anlattım hafifledim ben, sana çok ağır gelmiştir, biliyorum.
Haklıydı, ne kadar ağır olduğunu çok geçmeden daha iyi anlayacaktım.
— Ben de sana minnettarım, diye karşılık verdim yine de. Böylesine önemsenmek müthiş bir şey.
— Önemsenmek, TED’e başlayıncaya kadar bildiğim bir şey değildi. Seni önemsemek ise çok iyi bildiğim bir şeydi. Gerçekten minnettarım sana. Dün, bugün, yarın ve daima.
‘Daima’ başlı başına ağırlık demekti benim için. İki saat kadar zamanımız kalmıştı, konuşulacak yığınla şey daha çıkmıştı.
— Tek bir fincan istemiştim, bir çift vermişler, dedim meydana doğru yürürken.
— Tek başına içilmez ki kahve. Muhabbet olmadan tadı olmaz. Ayrıca onu üretenlerin hatırı kalır, dedi.
Mercedes önümüzde durdu. Ne eskortu bekledim, ne şoförü, kapıyı ben açtım ona, araca binmeden fısıldadı:
—Teras Kafede sadece sen konuşacaksın. Ben sorduklarına cevap vereceğim. Anlatma hakkımı sonuna kadar kullandım ben. Sıra artık sende.
Bu şahane bir haberdi.
GÖKDELENİN KUZGUNU
Çullamadan ve Seher’in şaşırtıcı itirafının ardından kahve içmek üzere Zafer Anıtı’na doğru yürüyorduk. Son iki saat içinde üstüme binmiş yeni yüklerin ağırlığını tartmaktaydım kafamda. “Hiç de yük değil, yeni ve büyük imkânlar,” diyerek itiraz eden birileri de vardı içimde, onlarla da uğraşıyordum.
Siyah Mercedes yaklaşırken Seher fısıldadı.
—Gökdelen’de içelim kahvemizi, bu saatte Teras Kafe serin olur.
—Çok iyi fikir, dedim, Marmara Oteli uzak, Gökdelen zaman kazandırır bize.
Meğer tercihimizi değiştirmesinin zamanla alakası yokmuş.
—Ofiste Marmara Oteli demiştin, o arada açıklayamadım. Özür dilerim. On seneden çok oluyor, kapandı Marmara Oteli. O güzelim yapı da yığınla güzel şey gibi kirli hesaplara kurban edilip tarihe karıştı, dedi.
Gökdelen’e yakılmıştım, neden diye soramadım.
—Gökdelen daha kalın bir iz bırakmıştır hayatımda, kahveyi orada içmek çok güzel olur, dedim.
Araca bindik. İlk Meclis’in önünden geçerken öğrencilik yıllarım geldi aklıma. Gökdelen ise bana bizimkilerin buradaki yürüyüşlerine destek olmak için İstanbul’dan konvoy hâlinde gelişlerimizi hatırlattı. Üçüncü yılımdaki Haziran sınavlarından önceki gelişimizde birkaç dakikalığına görmüştüm orayı.
Ankara’ya her gelişimizde olduğu gibi, on beş belki de yirmi otobüslük bir konvoyla çıktık yola; en öndeki otobüste başkanlarımız, ağır abilerimiz, arkasında kıdemine göre daha az ağır olanlar, sondan beş ya da on otobüste ise bindirilmiş kıtalar. Ben ortalarda bir yerdeydim o zamanlar.
Güle eğlene gelirdik. O gelişimizde de otobüslerimizin üstünde bez pankartlar, pankartlarda sloganlarımız, ellerimizde bayraklarla çıktık yola. Yakınından geçtiğimiz her yerleşim yerinde konvoyla iki tur atar, marşlarımızı, sloganlarımızı haykırırdık. Bayrak gösterirdik, Halktan alkışlayanlar olurdu. Yuhalayan hatta taşlayanlar da çıkardı. Ateş edenler oldu birkaç kere. O zaman konvoy durur, ikinci otobüsteki ekip ellerinde sopalar, bellerinde kırk beşlikler inerdi otobüsten. Yol hızla temizlenir, itler ürüse de bizim kervan yürürdü.
O seferimiz vukuatsız geçti.
Ankara girişindeki son molada çayımı içiyordum, Turan Abi çağırttı beni.
—Sen üçüncü arabaya geç, dedi.
Neden diye sormak hareketli geleneğimizde yoktu. Bir öğrenci yurdunda kalmak yerine ağır abilerle birlikte otelde olmak zaten büyük bir ödüldü.
—Yarınki yürüyüşte yanımda olacaksın Emin, dedi. Elime bir de Kırıkkale tutuşturunca birkaç ödül birden almış gibi sevindim.
Ayağımda hâlâ duran kurşun yarasının o ödülün eseri olacağını ise o sırada tabii ki bilmiyordum.
Ertesi gün Kızılay’da Turan abinin yanında, ön sıralardaydım. Gökdelen’in önünde ateşli konuşmalar yapıldı, sloganlar atıldı, yürüyüş başladı. Konya yoluna kadar yürüdük. Yol üstünde, ağır abilerle birlikte Anıtkabir’de ATA’nın manevi huzurunda davamız için canımızı vereceğimize ant içtik. O yürüyüş de büyük bir vukuat olmadan geldi geçti.
Gökdelen’i ilk ve son kez gördüğüm günden birkaç ay sonra bir yurt baskınında Turan abinin yanında ayağımdan vurulduğum anı bir film gibi gözlerimin önünden geçirirken, Seher’le birlikte Bakanlıklardan Gökdelen’e doğru yürüyorduk. Mercedes bizi yine gideceğimiz yerden uzak bir noktada bırakmıştı, yine aynı noktadan alacaktı.
Kolumdan tutunca Seher’e döndüm.
—Yolda derin bir şeyler düşünüyordun sanırım, sesin çıkmadı.
—Merak mı ettin?
—Evet. Hem de çok. Seninle ilgili her şeyi merak etmek kanıma işlemiştir. Marmara Oteli kalsın, mahremdir belki. Ama Gökdelen’in sende bıraktığı iz nedir? Çok sevinirim anlatırsan, dedi.
—Dizine kadar çek pantolonunu, göster kurşun yarasını, dedi şeytan.
Uydum şeytana. Elinden usulca tuttum, kaldırımın loşluğuna çektim onu. Hiç şaşırmadı, dansta bu hareketimi bekliyormuş gibi. Sağ ayağımdaki kurşun izini görünce önce “aman Allah’ım” diye mırıldandı, yara izini okşarken sunturlu bir küfür etti.
Gökdelen’e çıkıp Teras Kafe’ye oturduğumuzda o küfrü ettiği ana döndü.
—Bir sürü sır paylaştın benimle, dedi. Borçlu kalmayayım, bir sır da ben vereyim sana.
Merakla baktım.
—Beni kaldırım kenarına doğru çektiğinde ne sandım, biliyor musun?
Hiçbir fikrim yoktu.
—Beni orada dudaklarımdan öpeceksin sandım. Onu bekledim.
— Aman dikkat, dedi şeytan. Böyle bir kışkırtıcı dürüstlüğü ne duydum ne gördüm.
…….
Yaramı gördükten sonra konuşmadan yürümüştük bir süre.
—Şimdi daha çok merak ettim, anlatsana.
—Tamam, olduğu gibi anlatacağım, dedim. Gökdelen’e geleceğimizi söylediğin andan beri o anılar geçiyordu aklımdan. Kurşun yarası işin başka bir aşaması.
—Olsun, anlat işte.
Başladım anlatmaya. Üniversite yıllarımda dava arkadaşlarımızın Ankarada düzenlediği eylemlere destek olmak üzere İstanbul’dan grup hâlinde her yıl birkaç kez geldiğimizi söyledim.
—Üçüncü yılımdaki ikinci gelişimde gördüm ilk ve son kez kez Gökdeleni. Timi yıldan çok oldu. Orayı bir kez daha göreceğimi düşününce çok heyecanlandım.
—Ne güzel bir rastlantı, heyecan güzeldir, anlatsana.
—Tam önünde ve hiçbir şey gizlemeden anlatacağım.
—Hadi hızlanalım o zaman, dedi.
Hızlandık. Gökdelen’in önüne geldiğimizde durdum. Koca binanın ilk katındaki o boşluğa baktım ve o yürüyüş günündeki Emin’i düşündüm.
—Sen de düşün Seher, dedim, çiçeği burnunda bir delikanlı. Şimdi durduğumuz noktanın sadece otuz kırk metre kadar gerisinde gencecik bir çocuk. O gün burada toplanmış binlerce kişiden biriydim. Her verilen sloganı bir an bile düşünmeden, herkesle birlikte kendinden geçmiş gibi bütün bedeniyle haykırıyordu . Hayal edebilir misin?
—Devam et, sonrasınI çok merak ettim.
—Davası vardı onun, o zamana göre devasa büyüklükte bir varlık yokluk meselesi. Karşımızda şimdi gördüğümüz boşluktaki güya değerli bir sanat eserinin oradan kaldırılmasını sağlamaktı davamız, dediğimde gözlerini ayırarak baktı bana.O sıralar bizimkiler aynı kişinin başka yerlerdeki eserlerinin kaldırılmasını da gündem yapmıştı, diye anlattım.
—Sonra ne oldu biliyor musun Seher? O büyük yürüyüşten ve birkaç benzeri eylemden sonra…
—Biliyorum, deyince şaşırdım tabi. O eseri bir vinçle söküp götürmüşler, bir hurdacıya üç otuz paraya satmışlar. Bilkent’te herkes bilir bunu, deken kızgındı.
—Doğru, dedim. Aynı kişinin başka eserleri de aynı kaderi paylaştı. Boy hedefi hâline getirdiğimiz adamın yüzünü, çenesine kadar sarkan Mao bıyığını çok iyi hatırlıyorum. O rölyefin oradan kaldırıldığı gün arkadaşlar telefon açtılar.
—Müjde niyetine vermişlerdir haberi herhalde, dedi Seher.
—Evet, aynı günün akşamında bir grup arkadaşla zaferimizi kutladık, dedim, bir anda gerildi.
Yüzü gerildi, ondan bekliyordum bunu, hiç şaşırmadım.
—Eser sahibinin adı Kuzgun gibi yırtıcı bir hayvan ya da benzer bir şeydi. Başka bir rölyef üstünde çalışırken merdivenden düşüp eceliyle öldü.
Asansöre doğru yürüdü, ben de arkasından.
Ankara’nın gece manzarasını seyrettik birkaç dakika, sonra oturduk. Ona soracağım önemli sorular vardı, ama anlatmak istediğim şeyler de çoktu. Bir yandan d zamanımız daralıyordu. Bu rölyef meselesine, kavgalı günlere dönememim ne gereği vardı ki diye geçti aklımdan. Nedendi?
—Ankara’da itiraf sıtmasına tutuldun sen Emin, dedi şeytan. Liz duysa fazilet madalyası takardı sana.
Nedeni ne olursa olsun, Seher’e geçmişimi anlatmak hoşuma gidiyordu.
—Amcan pişmanlığını itiraf etti, Seher sırlarını açıkladı, ölümsüz dediği aşkını itiraf etti sana. Başım amcanın başından daha mı kel? Sen de biraz döküldün işte, hem de hayatında ilk ve, derken kestim sözünü.
Seher’e baktım, dalmıştıgülümsemiyordu, düşüncelere dalmıştı. Birden canlandı.
—Ben de bir sır vereyim sana, dedi, yaranı göstermeden önce beni kenara çektiğinde, oradaki loşlukta beni öpeceğini sandım ben.
Kahvelerimiz gelmişti. Benim aklım yaramda, eski günlerdeydi.
—Deli, çılgın, aptal bir dönemdi, şizofrenik bir dünyada yaşıyorduk. Bizim keskin abilere kalırsa o rölyef ülkemizi paramparça, Anadolu’yu ise kurak gösteriyordu, bölücü propagandaya hizmet ediyordu. Sahibi heykeltıraş geçiniyordu, malum çevrelerce göklere çıkarılıyordu ama sonuçta bozguncu bir tipti o, meşhur solaklardan, sosyalist olduğunu gizlemiyordu, üstelik Rus uydusu militan sol sendikalarla çalışıyordu.
Hatırlatır gibi, biraz da kinaye tınısıyla araya girdi Seher.
—Rus uydusu ve Moskova yolcusuydu, değil mi?
— Kesinlikle. Hatta dış güçlerin aparatı. Öyle demeleri sebepsiz değildi. Bizim arkadaşlar Fransızlardan hem ödül hem de burs aldığını ispatlamışlardı. Köken olarak da Afrikalıydı.
Adeta kahvesinden bir yudum daha alır gibi sordu.
—Afrikalı olması kötü bir şey miydi yani?
Cevap vermek yerine bakanlık binalarına bakıyordum.
—Afrika kökenli olduğunu pek çok kişi bilmiyordu bence, diye devam etti.. Belki senin en üstteki abilerle kendini Hıra Dağı Kadar Türk Tanrı Dağı Kadar Müslüman sanan liderleri biliyordu.
O günleri bu kadar iyi bilmesine şaşırdım, ama bu işin içinde de keçi sakallı herifin parmağını arayamazdım.
—Aslında onun eserlerinin linç edilmesinin esas sebebi, sosyalist bir partinin üyesi olmasıydı, diye söyleyip yazan da çok olmuş.
Diyecek bir şey bulamadım, onlardan nefret ettiğimiz yalan değildi. Ama onlar da bizden nefret ederdi, hem de öldüresiye.
—Sonunda kaldırmışlar işte, dedim kırık bir sesle. Geçmişin şizofrenik kavgaları..
—Şizofrenik, evet. Birileri de sadece göz nuru ile yaptığı eserlerini değil, bir şekilde o sanatçıyı da lşnç ettiler, diyor şimdi. Kimse eserini almaz, iş bile vermez olunca balıkçılığa başlamış, öyle geçinmiş. Böyle yazıyor kitaplar.
—Çılgın zamanlardı, dedim ya. Şimdi kim delirtti hepimizi diye birbirimize sorup duruyoruz. Benim gençliğim de milyonlarca insanınki gibi linç edildi. Belki koca bir milletin geleceği de.
—O militan tavırdan bugüne na kaldı?
Şeytan sordu bunu.
İçimdeki dirilip duran bir karmaşayı tırmalayan anılar ve pişmanlığa karşı aptalca direnen bir inkar, diye geçirdim içimden.
İnsana kucaklayan bakışları olurmuş annelerin, Anitta sıkça öyle bakardı. Tam da rüzgar öyle bir güzellikle saçlarını hafifçe savururken Seher de tatsız vir konuyu konuşurken bile öyle sevecen bakıyordu bana.
—Sana sır borcumu fazlasıyla ödedim sanırım, değil mi?
—Hem de nasıl, Emin, derken elimden tutup kaldırdı beni.
Terasın loş bir köşesine çekti götürdü. Dudaklarımdan öptü beni. Masamıza döndüğümüzde bile başım dönüyordu.
—Şimdi de benim yüzüme su çarpmam gerekiyor, dedim.
—Gelip yardımcı olayım sana, diyerek kalkacak olduğunda durdum.
Az önceki fütursuz oyunu gözümü korkutmuştu.
—Sakın ha, derken azarlar gibi çıktı sesim.
Tuvalette epey su çarptım yüzüme, sonra aynaya baktım. Çok şaşkın, çok da yorgundum. Artık gitsen buralardan diyordum.
—Bir düğüm yetmezdi sana sanki, iki düğüm daha vurdular üstüne, Emin, dedi şeytan.
Yönetmenden kuşkulanıyordu şeytan.
Döndüğümde Seher gayet ölçülü göründü.
—Benimla bu kadar açık olabildiğin için çok sevindim, dedi. Ben babamla barıştım zamanla, zar zor ama tahammül edebiliyorum ona. Umarım sen de başarırsın bunu. Başka çaremiz yok
—Doğru, dedim. Sonunda senin baban benim amcam. Hiç kolay değil. denemek zorundayız. Tek yol da konuşmak, birlikte çalışmak. Kavga etmek yerine konuşmak. Bizim nesil için öyle olmadı. Sizin nesil için inşallah öyle olur.
—Hastalıklar, nesillerden nesillere geçiyor ama,
—Her zaman değil, dedim, belki aynı ölçüde de değil.
Büyülenmiş gibi bakıyordu bana.
—Biliyor musun, seninle bir gün bu noktaya geleceğimizi hayal bile edemezdim, derken elimi tuttu. Benim için çok değerlisin, bunu bilmeni isterim.
Karşılık verinceye kadar elimi bırakmayacak gibiydi. Çok dayanamadım.
—Sen de benim Seher, onca yıllık hayaline, umuduna kayıtsız kalmam mümkün değil. Açıkçası, babanın bana borcu varsa, sana da benim borcum var.
Gerçekten de öyle hissediyordum. Sağ elimi iki elinin arasına aldı. O anda kalbinin duracakmış gibi attığını hissettim.
—Sana minnettarım, dedi, elimi öptü, almına değdirdi.
Bayramlarda annem de babamın elini öperdi. Benim öptüğüm gibi.
Yapma Seher, dedim içimden. Bu kadarını yapma.
Yavaşça çektim elimi. Duyguları yoğundu, bakışları derin. Sırtını sıvazlayıp yanağını, saçlarını okşamak, çenesinden tutup gözlerinin içine bakarak içimi boşalmak geldi, çekindim. Çünkü bir kez daha ruhunu şeytan kaptırmış gibi öpmesini istemiyordum.
Gözünde iki damla yaş gördüğümde, sırtımdaki yük boğazıma indi sanki.
—Zamanımız daralıyor Seher, dedim.
—Allah kahretsin dar zamanı, dedi. Neden bu gece gitmek zorundasın ki? Bekleyenin varsa ara onu. Gelemiyorum de. Bir gece.
Çantasından cep telefonunu çıkarıp koydu masaya.
—Ararsın. Olur biter, diye ekledi.
Düpedüz yalan söyledim.
—İsterdim inan. Yarın toplantım var ama.
—Belki sensiz yaparlar. Çok çok önemliyse bir gün ertelerler.
Birkaç yıl sonra tüm dünyaya yayılacak iletişim devriminin gelişini o gece Seher toplantıya telefonla katılabileciğimi söylediğinde haber vermiş oldu bana.
Ne toplantı. Ne bekleyen. Sadece kendimle kalmaya ihtiyacım vardı. Ayrıca gitmez de kalırsam, hem onunla hem Amcabey’le geri dönülmez yolda daha fazla ilerlemek zorunda kalacaktım. Bunu henüz istemiyordum.
Şeytan girdi araya.
—Bu yoldan artık geri dönemezsin ki azizim. Para, makam, vatana millete hizmet. Seher de güzel Allah için. Sen de biliyorsun, senin onun gibi birine tuz biber gibi ihtiyacın var. Al sana yerli bir Liz işte. İtiraf et, onunla bu gece otelinde sanki İsveçli doktormuş gibi üç beş el tavla atmaya, diyordu ki kıstım sesini.
Saçmalıyordu çünkü.
—Çok üzgünüm ama bunu yapamam Seher, dedim. Kısmetse geniş zamanlarımız da olur, olacak, belki sen çıkar İsveçe gelirsin. Değil mi?
—Ah keşke, derken çocuk sevinci duydum sesinde. Yeminle dünyalar benim olur, kuş olur uçar, aynı gün orda olurum. Kovana kadar da kalmam, iki gün bile yeter bana.
Keşke öyle yapsak dedim içimden. Belfast’ı hale yola koyduktan sonra, güzel olurdu. Onu her yanıyla her yönüyle tanımayı istiyordum.
—Çok güzel olur, dedim ve umudunu körüklemiş olmamak için ekledim: Ama güzel şeyleri aceleye getirmek yanlış olur. Yaşanacaksa yaşanır ama her şeyin bir doğru zamanı var.
—Çok haklısın, dedi, deneyim bu demek sanırım. Bekleyeceğim.
Saat ilerliyordu.
—Yola çıkmalıyız. Uçağımı kaçırmak istemem, dedim.
—Bir yanım kaçırmandan yana açıkçası. Ama ben istemezsen ben de senin arzu etmediğin hiçbir şeyi istemem. Sözüm söz.
Anitta da sıkça böyle söylerdi.
—Bak bu çok güzel, diyerek konuya girdim. Hep ben konuşacaktım, olmadı. Beş dakikada aklımdan geçen soruları sorayım sana, sonra sen konuş ve kalkalım artık, dedim.
—Tamam, dedi.
Benim Stokholm ile ilişkimi kesmem zaman alırdı, yıl sonuna kadar ne Ankara’da ne Kıbrıs’ta sürekli kalamayacaktım.
—Arada bir Amkaraya gelmen, oraya da ayda bir kez uğraman yeter. Sorun olmaz bu, dedi, sevindim.
—Baban neden ulaştı yıllar sonra bana, neden aranızda bu kadar çok istiyor beni? Herhalde hepsi duyduğu suçluluktan değil, başka hesapları var gibi.
—Hakklısın, dedi gülümseyerek. Babamın kafasında kırk tilki dolaşır.
—Aynı soru senin için de geçerli Seher. Duygularını hissediyorum, tutkunu görüyorum, saygı duyuyorum. O tutkuyu yok saymam imkansız. Ama içimde birileri “Seherln beklentileri bu kadar değil” diyor.
Cevap vercek oldu, durdurdum.
—Şunu da söyleyeyim, bu kadar parayı nasıl kazandığınızı merak ediyorum. En azından birkaç cümleyle anlatmayı becerirsin sen. Sözünü kesmeden dinliyorum şimdi seni.
—Ben de rölyef olayında senin yaptığın gibi hepsini bir arada, açık açık anlatacağım. Önce şunu bilmen gerek: Babamın kalbi tekliyor, şekeri var, tansiyonu yüksek, nefes darlığı da cabası. İyi değil. İki yıldır bir ayağı hastanede sürüyor hayatımız. Kız başıma beni ardında yalnız bırakmak onun en büyğk korkusu. Benim sana olan duygularımı bütün derinliğiyle değil ama biliyor. Gerisini tahmin edecek kadar da cindir.
Beni bir milletvekilinin oğluyla evlendirmeye kalktığı günlerde “başkasını seviyorum ben” diye direnmiştim. Asını söylememiştim. Annem çıtlatmış ona. Beş yıldır, işiyle birlikte beni de sana emanet etme düşleri kuruyor. Bize ne kadar tuhaf gelirse gelsin, onun dünyası bu. Çok zor bir adam, ama baba sonunda.
Şeytan bu sözleri duyar da durur mu!
—Böyle bir mirası reddecek kadar aptal biri değilsindir canım sen, dedi.
—Belki haklısın, dedim ona. Ama sadece belki. Ben Emln değilim, sen de olma azizim.
—Hepsi tek pakette gelecektir, birini reddedersen öbürleri de yok olur.
Yine hızlı düşünüyordu. Aldırmadım. Seher devam etti.
—Ortasında yer aldığı iş dünyası da böyle davranmaya mecbur ediyor onu. Çünkü o gidince o sırtlanların beni paramparça edecekleri kesin.
—Sırtlanlar mı?
—Sırtlan, kurt, tilki, akbaba. Ne dersen de.
—İhale mafyası?
—Ne dersen de. Belki ondan çok daha fazlası. Havadan para kazanmak hırsı bir sürü adamın iştahını kabartıyor. Atmaca gibi bekliyorlar. Beyfendi ölse ya da babam gitse parça parça ederler beni, Emin. Bu çok kesin. Bana gelince…
Durdu, ağlayacak gibi baktı yüzüme.
—Garip bir takıntı olduğunu düşündüğüm oluyor, sen benim kimliğimin bir parçasısın. Seni seviyorum, seni yanımda istiyorum, yatağımda istiyorum, çocuğunu da istiyorum. Çocuğumun babası olmanı da istiyorum.
Hayallerin bir sınırı olmalı türünden, zaman ne gösterir bilinmez kabilinden bir şeyler söylemek gerek diye düşünerek ağzımı açtığımda durdurdu beni.
—Zorlama kendini. Dün doğmadım, kör de değilim, bilmez de değilim. Sen kendimi bildim bileli benim dünyamdaydın. Dünyamın merkezinde. Oysa benim var olduğumdan bugün haberin oldu senin. Zorlama kendini. Bambaşka bir dünyadasın, sınırların vardır, ve ben olanlara sonuna kadar saygılı kalacağım. Her zaman. Sen serbestsin.
—Ama sen, dedim.
Demeseydim keşke.
—Ben bağlı. Beni yok sayacak kadar uzak dursan da. Yok saymana bile dayanırım da yok olmana dayanamam çünkü. Sevmekten öre bir şey bu, adını koyamadığım bşr bar oluş sebebi de istersen.
Benim Anitta’ya olan duygularım de böyle derindi bir zamanlar, demeliydim ona.O eski bağlarına bağlı kalmayı tercih edince öğrenilmiş çaresizliğin kurbanı olmuştum ben, diye anlatmalıydım. O bu yaşta kendini kimseye, hiçbir şeye böyle adamamalıydı, diye düşünürken ağzımın kuruduğunu hissettim. Çaresizdim. Susmanın da konuşmak kadar zor olduğu anlardı.
—Merak etme. Yalnızca hayallerimde olman bile onca yıl yetti bana. Elini tuttum, soluğunu yüreğimde duydum, saçlarını okşadım ve karşımdasın. Burada karşı karşıya içtiğimiz bir fincan kahve bile kırk da değil, kırk bir yıl yeter bana.
Yüreğim titredi. Başım döndü. Teşekkür etmek üzereydim ki o arsız kız çıktı ortaya gene.
—Şu köşedeki anın bende bıraktığı duygu ölene kadar kalacak, derken sesi değişti, yutkundu, tuvalete koştu.
Döndüğünde iyiydi. Olağan bir tonda sordum.
—Su iyi gelmiş sana galiba, öyle mi?
—Sular kesik, dedi.
Duygularının benim için de değerli olduğunu söyledim.
—Bu kadarı yeter bana, dedi asansörün önünde. En azından şimdilik yeter, dedi asansörde.
Yüzüme baktım, gözlerinde umut kırıntısı, edasında aşikar bir işve. Dayanamadım, kucakladım. Soluğu kesilecekmiş gibi çırpındı kollarımın arasında.
—Sana minnettarım, diye fısıldadı.
Asansörden çıktık. Araç bizi Göldelenln önünden aldı bizi.
Kaza yapmadan uçağa yetişmemiz tam bir mucize oldu. Alanda birkaç kez yanağımdan öptü. Beni uçağa götürecek VİP aracı hareket ettiği sırada bağırışlar haykırışlar oldu arkamda. Durdu araç. Bir görevli telefonumu uzattı bana. Uçağa bindim, birkaç dakika sonra havalandık.
12a. ORUÇ SONU ÖFKE: Mesafe Meselesi
Anitta Dillons’dan erken çıkalım istedi. Çıktıktan on dakika kadar sonra Green Park’ta yan yana yürüyorduk, Anitta’ya öncec heyecanla Troli’yi anlatmıştım. O hâlâ suskundu, ama özetlediğimde de dinler görünüyordu. Öyküyü bitirir bitirmez, eski güzel sohbetlerimizden birine başlamak, böylece donukluğunu aşmak umuduyla sordum.
— Dahl neden böyle bitirmiş öyküsünü sence?
Sadece dudak büktü. Üstüne gitmedim, ben de sustum.
Park tenhaydı, arada bir duyduğumuz kuş sesleri, yaprak hışırtıları dışında her yana sessizlik hâkimdi.
— Ben kızgınım sana Emin, dedi epey zaman sonra. Varlığımın farkında bile değilsin. Nedenini iyi düşün bence.
— Dahl ve kitapları, onlar unutturdu bana her şeyi canım.
Duymadı bile beni. Her zamanki sevecenliğini bir yana bıraktı. Bizim Karamanlıların deyişiyle, yer misin yemez misin demeden sırtıma vurdu. Çok eskilerde kalmış ufak tefek yaralarımızı bile kaşıdı, bir öfke patlaması yaşar gibi aynı konuşmayı sürdürdü.
Kızgındı. Üzmüştüm onu, çok üzmüştüm. Ona göre ben görüşme tatili süresince de çok kayıtsız kaldım. Bu sabah da ona karşı duyarsız davrandım. Dahl’e duyduğu özlemin bu tavırla ilgisi yoktu, Dahl onun gözünde sadece bir bahaneydi. Öyle söyledi.çDüşün diyordu. Düşünmüyor değildim ki.
Mesela, şimdi kalkıp onu kucaklasam tartışma biterdi. Ama asıl o tavır meselenin üstünü örtmek olurdu. Elbette düşünmüyor değildim. Farklı açılardan bakıp değişik kaygıları ön plana alıp hele uzun vadeli düşününce, en akıllımız bile düşünmez sanıyordu beni. Ya da kaygısız, ya da tutarsız.?
Peki, boşuna mıydı?
Terapist kılığında cinden bozma bir gardiyanın divanında haftada üç kez maruz kaldığım düşmanlaştırma seansları. Şeyranlaştırma için Akıl Defterime yazdığım sayfalarca bencillik listesi. Odası küf, sakalı tütün kokan şeyh efendinin ağız kokusuna aylarca dayanmam boşuna mıydı?
Özel abdesthanesinin kapısına sırtımı verip eşiğinde onca zaman uyuklamam.. Dizinin dibinde bilmediğim dilde her söylediğini ardından üç kez tekrarlayarak harcadığım saatler… Ve mesafeye çare diye diye sarıldığım bir sürü başka dangalaklık. Boşuna mıydı bütün bunlar?
O beş yıllık dönemi bir sürüngen gibi ezik hatta rezilce yaşamamışım gibi davransam.. Böyle bir iki yüzlülüğün hesabını nasıl verecektim kendime? Diyelim kendime aldırmadım, bizim şeytan efendiye ne diyecektim peki o zaman?
İniş çıkışlarım hep oldu, evet zaman zaman pek çoktu, doğru. Ama Anitta’ya karşı keskin dönüşlerin adamı hiç olmadım ben. Bilmez miydi bunu? Elbet bilirdi. Bilirdi de bugün ona öfkesi unutturdu..
—Hepsi iyi hoş, kime anlatsan anlar seni. Bana anlatman da gerekmez, Amaçbu sabah onunla en az bir saat konuşmadan kendimi Dillons’a gitme hevesine kaptırmış olmam gerçekten hataydı. Bu saate kadar mısın gözlerine bir kez bile bakmadığının da farkında değilsin.
—Evet, dedim şeytana. Yapamadım. Buna kızmakta haklıydı. Öte yandan, ilişkimizin yoğunluğunu azaltmak için son beş yılda kafayı yemeden o kadar çileye mesafeye dayanmak kolay değildi. Şenimde yorma beni, biliyorsun her şeyi.
—-Biliyorum. Güya eşitler arasında çok uzakta bir ikinciliğin çilesini on beş yıl çekmek ne demek! Yer yüzünde çok az fani ile yaşamıştır bu zilleti Emin. Sen rızanla yaşadın bunu. Mecbur muydun?
—Anitta için üç eşit arasında Oğuz üçşmcğ olmaya da razı olsam canım yanmazdı azizim. Ama şu Gonja meselesi. Onumkaldoraöadım ben.
Kısacası, düşünmüyor değildim ben Anitta, dedim içimden. Ama bu kez, berbat geçen beş yıldan sonra ilk buluşmada taze aşıklar gibi davranmayı beceremedim.
Bu buluşmamızın tatsız başlamasını istemezdim elbette. Hata yaptım. Anitta’nın buluşmaya bir barut fıçısı olarak gelmesini de böyle şiddetli bir öfke patlaması ile tavır koyacağını hiç beklemezdim.
Meyse ki yime de hızlı toparladım. O bana saydırırken sesimi bşr kez bilet çıkarmadım. İçimden ‘boşunw mıydı, diye sordum durdum. O konuşsun da rahatlasın, ben kırıcı olmayayım diye dilimi dişlerimin arasında tuttum. Doksan dokuzluk bir tesbihi çeker gibi kendi kendime “sabır” dedim. Boşuna mıydı, dedim. O öfkesini sürdürdü, ben ak koyunlarla kara koyunları saymaya başladım kafamda. Onun öfkesi sürünce aklar karalara karıştı, sonunda hepsini çayıra saldım.
Hırçın bir yağmur yağar gibi ağzına geleni söylüyordu. Ne arıtmak ne yıkamaktı derdi. Her şeyi yıkmak istiyordu sanki. Devam ederse felaketin kapıda olduğunu hissettim. Çünkü bendeki Eyüp sabrı tükenince gençken tartışmalarda yaptığım şeyi yapacaktım: istiklal marşımızın melodisini arabesk makamında ıslıkla çalacaktım. Hiçbir şey söylemeden kalkıp gidecektim. Otelden bavulumu toplayıp ilk uçakla eve dönecektim.
Laf aramızda… Bunu gerçekten yapamazdım. Ama sabrım tükenince parlayıp onu kırmak yerine hiçbir şey demeden çıkıp gitmeyi hayal etmek bana iyi geldi. Biraz rahatladım.
İlişkimize verdiği emeği hatırlattı. Bana duyduğu güveni sorgulamaya başladı. O an dilimin dişlerim arasında acıdığını hissettim. Sızıdan değil, ağzımdaki tatsızlıktan.
Biliyordum, öfkesi ele geçirmişti onu. Söylediklerine kendisi de inanmıyordu. Ama onları duymak benim için dayanılır değildi. Hiç yaşamadığım bir işkenceyi Green Parkın sukünetinde yaşamak, dedim kendime, Ödül mi ceza mı acaba?
Yönetmene küfürler ettim. Şeytanın kahkahası sardı parkı, ne yapsam nafileydi.
— Beni çok incitiyorsun Anitta, dedim sonunda.
Burnumdan soluduğumu o zaman fark etti.
— O kadar zamandan sonra bizim ilk günümüz. Bütün sabahı aramıza kitapları koyarak geçirdin. Bu sana hiç yakışmadı Emin.
— Dillons, Dahl ve kitapları… Onlar gözümde tütüyordu. Oraya beraber gitmeyi de çok özlemiştim Anita. Önerdim, kabul ettin.
—Neden etmeyecektim ki, diye celallendi.
Beni iyi tanıyordu. Yumuşak atın çiftesi pektir sözünü bilirdi. Tersimin ne kadar sert olduğunu birkaç kez görmüştü. Yüzüm katılaştı, sol gözüm seğirdi. Bunu görür görmez sustu.
Mayıs başıydı. Green Parkta çayırlar henüz tam yeşermemişti. Çimlerde yumuşak bir bahar hissi vardı. On dakikadan uzun süren bir suskunluk oldu, mevsimi geçmiş olmasına rağmen iki dalında birkaç çiçek taşıyan bir beyaz manolya ağacının önüne geldik.
— Oturalım da konuşalım. Yoruldum, dedi.
Ağacın altındaki banka oturduk. O başını geriye atıp gözlerini yumdu. Düşünüyor olmalıydı. Gözlerini açıp bana doğru döndüğünde belli belirsiz gülümsedim, Sonra bildiğim Anitta sesine benzer bir tonla konuştu. Ben biraz daha gevşedim.
— Sorbondaki öğrenci lokantasında yemek yediğimiz akşamı geldi aklıma, sanırım on beş yıl oldu, değil mi?
—Belkş de 9dedim. düşğmdğm, dedi. Bazen düşünüyorum da, dedi yavaşça. On altı yıl, belki dedim. Henüz evlenmiş bile değildin.
—Doğru, dedi. Ama Gonja bebekle tanışmıştık.
Eh bu da epey bir zorlama ile doğru sayılırdı. Onun aracılığı ile tanışmıştım talihsiz bebekl, gerçekten tanışmak sayılırsa eğer.
—O akşam Eco pizzasını yerken gözleri ışıl parlıyordu. Her şeyi hem ciddiye alıyordu adam, hem de hiçbir şeyi önemsemez görünüyordu. Sanki dünyadaki her şey bir anlatının parçasıydı onun için..
Eco sayesinde konu birden değişmişti, ikimiz de rahatlamıştık.
— İstanbula onunla gitmek istemiştik, şu sıralar oradaymış, dedi.
—Biliyorum, dedim. On beş yıl kadar oldu ama ben hala iyi hatırlıyorum, Sen orada bir aşk romanı yazmasını önermiştin. Orta çağ muktedirleri arasındaki rekabeti anlatan bir roman yazarım olsa olsa demişti. Epey konuştuk bunu, hatırlıyor musun?
—Çok net değil kafamda ama, evet, konuştuk.
— Tam da öyle bir romanı çıktı üç beş ay önce. Adı Baudolino. İlginç değil mi?
— Garip, diye cevap verdi. Bazı şeyler sadece konuşulmakla bitmiyor, başka bir yerde kendine vücut buluyor gibi.
— O uzun sohbette hangi konuya girerse girsin aynı yere varıyordu Eco. İnsan anlattıkça kendi hikâyesini yeniden yazıyor, diyordu. Sonra gülüyordu. Sanki o da kendi yalanlarını keyifle anlatıyor ve gerçek diye inanıyordu.
—Buna şaşırmıyorum ben Anitta. İnsan en çok kendi anlattığı hikâyeye inanıyor. Geri kalanı arka plana düşüyor, zamanla siliniyor. Doğal geliyor bana bu. Hayal ya da gerçek. Çok da büyütmemek gerek.
Baktım. Yorgundu, zayıflamıştı, Gözlerinde yorgunluk ve tuhaf bir şefkat vardı.
— Sen de mi böyle yapıyorsun Emin? Kurgularını kuruntularını gerçek sanıp anlattığın.. Gerçekleri kurgu sandığın oluyor mu hiç? Bende sık oluyor. Yığınla gerçeği ne kadar uzun zamandan beri fark etmediğimin ayırdına varıyorum son zamanlarda.
Yüzüme baktımuzun uzun.
— Gerçeklerini görmezlikten geldiğin hiç olmuyor mu?
Soru doğrudan geldi. Hafifçe omuz silktim. Yüzümde kısa, çarpık bir gülümseme belirdi.
— Bilmiyorum, dedim. Oluyorsa açıkçası ben farkında değilim.
— Merak ettim, diyerek sordu: Eco’nun son romanında aşk var mı?
—Var, var ama bilim aşkı, bilme aşkı. Hypatia ile anlatmış onu.
—İyi etmiş, onu elde etmek için peşinden koşan azgın adamları da anlatsaydı keşkesaydı keşke, dedi ve elimi, iki elinin arasına aldı.
—Seni çok üzdüm bu sabah, biliyorum, dedi.
—Ben de seni üzmüşüm, inan ki hiç istemeden, ama Dahl…
—Aramızda onu bile istemiyorum şimdilik Emin, diye tekrar yükseldi. Her zamanki gibi duygularımı açıkça söylemek istedim. Ama bu kez fena halde raydan çıktım.
–Çok iyi ediyorsun, bize yakışanı yapıyorsun, dedim.
—Sen bu sabah bize yakışanı neden yapmadın peki? Dillons dedin, Dahl dedin durdun, neden?
—Açıkçası, düpedüz eşeklik ettim.
—Eşeklik deyip geçiştirme, sen ince bir insansın, düşün de nedenini bul lütfen.
-Haklısın, nedeni bulmak gerek. Üstünü örtünce pisliğin kokusu bitmiyor, dememle birlikte biraz daha rahatladı.
Düşün diyordu. Düşünmüyor değildim ki.
Mesela, şimdi kalkıp onu kucaklasam tartışma biterdi. Ama asıl o tavır meselenin üstünü örtmek olurdu. Elbette düşünmüyor değildim. Farklı açılardan bakıp değişik kaygıları ön plana alıp hele uzun vadeli düşününce, en akıllımız bile düşünmez sanıyordu beni. Ya da kaygısız, ya da tutarsız.?
Peki, boşuna mıydı?
Terapist kılığında cinden bozma bir gardiyanın divanında haftada üç kez maruz kaldığım düşmanlaştırma seansları. Şeyranlaştırma için Akıl Defterime yazdığım sayfalarca bencillik listesi. Odası küf, sakalı tütün kokan şeyh efendinin ağız kokusuna aylarca dayanmam boşuna mıydı?
Özel abdesthanesinin kapısına sırtımı verip eşiğinde onca zaman uyuklamam.. Dizinin dibinde bilmediğim dilde her söylediğini ardından üç kez tekrarlayarak harcadığım saatler… Ve mesafeye çare diye diye sarıldığım bir sürü başka dangalaklık. Boşuna mıydı bütün bunlar?
O beş yıllık dönemi rezilce yaşamamışım gibi davransam.. Böyle bir iki yüzlülüğün hesabını nasıl verecektim kendime. Kendimi hoş görsem, şeyamöefemdşye ne diyecektim peki?
İniş çıkışlarım hep oldu, evet çoktu, doğru. Ama Anitta’ya karşı keskin dönüşlerin adamı hiç olmadım ben. Bilmez miydi bunu? Elbet bilirdi. Bilirdi de ona öfkesi unutturdu..
–İki cümle yeterdi sana aslında, diyerek içini çekti. Ben az söylesem de sen hep çok anlarsın. Böyle tepkisel olmam gereksizdi.
Boşuna mıydı Oh çektim içimden.
–Olsun, dedim. Herkeste oluyor böyle patlamalar.
—Dillons’da molayı beklemekten bıktım, yoruldum Emin. İnsanın duyguları galiba öfkenin şehvetine kapılıyor bazan, bir yıldır sıkça oluyor bende bu, deyip sustu.
Neden diye sormam gerekiyordu. Bunu bekliyordu, biliyorum. Sormadım. Nedeni belliydi çünkü. Benzer dert bende de vardı. Bilmez değildim. Kendimden de, mızrağı çuvala sığmayan başkalarının hallerinden de biliyordum. Sormadım işte. Şakaya vurdum.
—Şehvetten zarar gelmez, bırak olsun dedim.
Eski günlerdeki gibi şen bir gülüşle karşılık verince, hinlik olsun diye:
—Hepsi dostumuz Dahl yüzünden, diye devam ettim.
Altta kalır soyundan değildi Anitta.
–Haklısın. Dahl denen herif şeytanın tekidir, bugün günah keçiliğine terfi etti sayende.
‘Sayemizde,’ diyerek gülüyordum, o hemen ciddileşti.
—Kinaye yarıştırmayalım bugün Emin. Şu gerçeği gör artık. Biz Stokholm’deki kış gecesinden beri hiç konuşamadık. Beş yıl iki ay on yedi gün oldu Emin, dile kolay. Bugün buluştuk, bu saate kadar da konuşamadık.
—Konuşalım. Neden buradayım ki?
–Şu gerçeği gör önce. Bu öfke patlamasını yaşamasam, yeni çıktığın bir kadın muamelesi yapacaktın bana. Sürekli küçük konular arasında dolanarak, küçük konuşmalarla yüzeyde kalarak. Yüzleşmeyi görgüsüzlük sayan bir tavırla…
Ağır konuşuyordu. Kesmedim.
—Kendinden söz etmeyi, içindekiler dökmeyi ayıp sanan naylon bir tavırla geçiştirecektin beni.
Sabır, deyip duruyordum kendi kendime, başka bir şey demiyordum.
–Sözünde duran, ince be kibar adamı oynayacaktın. O görüntü masıl yetecekti peki sana? Etrafımdaki, etrafımızdaki sürüyle iskeletin yaptığı gibi yüzleşmekten, kendin olmaktan kaçacaktın, şekli kurtarmış olmanın sahte huzurunu duyacaktın.
Düşünüyordum. Aynı şeyleri yaşayıp bu kadar farklı tepkiler neden veriyorduk biz? O yakıcı beş sene boşuna mıydı peki?
—Öfkem taşmasa, dedi yeniden, ‘bir beş sene daha’ deyip gidecektin evine. İçindeki içimdeki kemirgeni yok sayacaktın, meselemizi ortaya koymaktan kaçacaktın, kendi kendimizi mahkûm ettiğimiz bu sığlaşmanın suçunu kim bilir neye kime yükleyecektin.
–O kadar da kara bir resim çizmesen keşke, diyebildim ancak, duymamış gibi devam etti.
—Benim de yarın ayrılıp gitmemi bekleyecektin. Gitse de gidip rahat rahat Dillons’a sersem postu, Dahl şeyhimin dünyasında hayretten hayrete düşmekten kendimden geçsem, diyecektin…
—O kadar da değil Ani. Benim için ne denli değerli olduğunu unutmuş olamazsın.
Ağzını açtı, bir şey söyleyecekti, durdu. Etrafına bakındı.
–Keşke unutmuş olsaydım. Unutamadığım için aşırı öfkeliyim belki. O kadar da değil, diyorsun ya, demek ki sende bir azalma belki duyarsızlaşma var, ama o kadar derin değil. Öyle mi?
Şeytan çıktı sahneye, şımarık çocuklar gibi kıkır kıkır gülüyordu.
–Topuğundan vurdu seni, kaçabilirsen kaç bakalım şimdi Emin.
Kaçacak değildim: Haklıydı, haklı olmasına da… Aradan geçen meredeyse iki bin gün ve on binlerce saatten sonra nasıl başka türlü olurdu ki insan? Çekilmiş o kadar acıdan çileden, harcanmış onca emekten sonra nasıl şey kaldığı yerden ve yeniden başlardı ki?
Kafe kuyruğunda masa bekliyorduk. Kuyruk uzundu. Kafe üç beş masadan ibaret. Önümüzde arkamızda genç insanlar. Tartışırken bile sohbet eder gibi konuşuyorduk.
–İnkâr etmenin manası yok, dedim. Beş yıl bu, ondan önce bir beş yıl daha var. Demir olsa aşınır, Anitta. Sende de var yorgunluk. Yoksa nasıl dayanırdın şu koca beş yıla?
Gözlerime baktı, belli belirsiz gülümsedi.
–Sen istiyorsun diye Emin, sen üsteleyerek istedin diye. Buna inanmayabilir misin?
Yüreğim cız etti. Gerçeği söyledim.
–Ben de sizin hayatınız bir düzen tutsun artık, diye dayandım.
–Buna inanırım canım, dedi.
–Doğurmak istiyorsun ki hakkındır; hamile kalana dek kocana odaklan diye…
-Bunu da iyi anlıyorum.
–Ama şunu bilmiyorsundur belki: Senin bu oruca benden daha dayanıklı olduğuna inanarak dayanabildim ancak ben. Aynı zamanda, ayrılığa kolayca dayanmana da içerledim.
Terapistimin haftalar boyu yaptırdığı şeytanlaştırma alıştırmalarından söz etmenin yeri değildi. O kadarını söylemem yeterdi.
Birden başını çevirdi, hayretle baktı bana..
—Aklıma onca zaman en sık gelen ihtimal de buydu, dedi. Sen ancak Çarli ile benim için yapardın bunu. Ben dayanıyorsam sen zaten dayanırdın. Bilirim seni. Kimsenin bilemeyeceği kadar iyi bilirim.
—Belki benim kendimi bildiğimden çok daha derinlemesine hem de, derken kelimeler boğazımda düğümlendi.
Zorlandım ama yine de söyledim.
—Seni vaz geçilmez yapan yığınla şeyden biri buysa ötekisi ne biliyor musun Ani?
—Söyle Emin, en çok da bugün ihityacım var böyle şeyler duymaya. Söyle lütfen, bir daha söyle, diyerek tuttu elimi.
Sevgi duvarı geçti gözlerimin önünden. Kendiliğinden gelen düetimiz.
Bir anda sıcak basmıştı beni,
—Ben de seni bilirim Anitta, herkesten çok ve en çok. Bütün hayatımda en iyi seni.
–Sen de beni bilirsin canım, dedi. Sen de beni, dedi bir daha.
–Halen de bilirim Ani, dedi. Beş yıl neyi unutturur ki bize?
—Demesi kolay, Emin derken hıçkırıklarla bopulacakmış gibi sarsıldı.
Paris’teki o kır kahvesinde onca insanın gözü önünde beni ilk öpüşünde benim sarsıldığım gibi sarsıldı.
— İyi ki de gelmişsin, dedi şeytan.
Bütün terslikler keçi sakallının eseriydi, bir kes daha belalar okudum ona. Ve herkese hepimize ve en çok da kendime hem acır hem kahreder gibi başımı birkaç kez bir o yana bir bu yana sallamaya yeni başlamıştım ki çantasını açtı Anitta. Bir şişe su verdi bana.
Suyu içerken gözlerim doldu. Şişeyi çantasına koyarken özenle ütülenmiş olduğunu bildiğim o mendil demetinden bir mendil çekti çıkardı. Onun da gözlerinde yaş vardı.
—Bildiğim yığınla güzelliği hatırlamaya başlıyorum Emin, dedi, gözümdeki yaşı silerken..
—Gözlerine iyice bak da mucizeyi gör şimdi Emin, diye fısıldadı şeytan.
Evet. Yaşlıydı gözleri. Ve kelebek kanadı inceliğinde belli belirsiz birkaç gülücük gölgesi. Mucize buydu, Mendili bir arşivci titizliği ile katlayıp çantasına koyarken:
—Kahkaha yoldaşlığı göz yaşı kardeşliği ile el ele, dedi ve sarıldı ellerime.
Kalbim göğsümden fırlayacak gibi oldu yine.
—Bildiğim yığınla güzel şeyi tekrar hatırlamaya başlıyorum Emin, dedi,
Terapistimin bana yaptırdığı alıştırmaların tam tersiydi bu. Yüreğim kalktı.
—Yedi kere öp elini dedi şeytan, ben üç kere öptüm.
—Şimdi de başına koy.
Şaşırdım. Bu benim şeytanın lafı olamazdı. Yönetmen salağının oyunuydı besbelli.
Elini elimden çekmeden günün en büyük lafını etti.
—Özveri her zaman erdemli bir tutum değil galiba Emin. Artık bunu da öğrenmeliyiz.
12b. Özverinln Erdem Olmadığı Noktada ya da GREEN PARK’TAKI PATLAMANIN ARDINDAN
Parktaki öfke patlamasnı kazasız belasız atlattıktan sonra bir şeyler yemek üzere Dillons’ın yanındaki kafeteryaya gittik. Oturur otırmaz sordum.
—Özveriyle sorunun var galiba dedim, onu erdem sınıfından çıkarmak istiyorsun. Bencil mi olmalı insan, öyle mi diyorsun?
—Elbette hayır. Eco’nun formülünü anımsa canım: Ne kadar az bencilsek o kadar insanız. Bu çok doğru, Kendi olmalı insan aynı zamanda. Kendi özüne, benliğine sadık da kalmalı.
–Kendi özümüz var mı ki Ani? Kendini tanımak bilmek neyse de. Özünü kim bilebilir ki?
—Sonuçta belirli ihtiyaçlarla kısıtlı olanaklarla ve ön beynimiz boş olarak doğuyoruz. O özü yaratacak irade, akıl, güdü, yani her neyse onları kalıba döken mimar o boş beyinli yaratık mı ki?
Yüzü değişti birden. Önce etrafına sonra önüme baktı.
—Çok temelden bakma şimdi bu konuya, koskoca bir insan soyu sorununu bizim minnacık hayatımıza dayatma.
Güldüm, haklıydı. Yumurtalı sandviçlerimz geldi, elma suyu bu kez gerçekten şekersizdi.
—Savruluyoruz, hepimiz sürekli savruluyoruz Emin. Hem de bazen mikroskopla bazan teleskopla bakarak. Bazen bakar kör gibi yaparak. Savruluyoruz. Savruldukça kalıcı olur umudu ile başka bir denge arıyoruz. Çok geçmiyor, Yeniden savruluyoruz. Ama hep farklı bir düzeyde.
Ama bu da başka bir insanın sorunu Anitta, sen bizim hayatımızdan söz etmek istiyorsun. Lafı dolaştırmadan girsene konuya, diyesim vardı.
—Ama o gerçek bir akademisyen Emin. Senin kadar da pratik değil üstelik. Bırak konuşsun da ne konuşursa konuşsun dedi şeytan.
—Tıpkı bir aşağı bir yukarıya yönelen zincirin halkaları gibi, diye devam etti Anitta. Minik halkalarız biz. Savrulan o devasa zincirle bağımız kopmasın diye sallantılı yeni dengelerde süreklilik arıyoruz.
—Evet, süreklilik arıyoruz, diye destekledim onu ama ölümlü bir dünyada diye eklemedim.
Tamam da özveriye sınır koymakla süreklilik sağlamanın ilgisini kuramamıştım. O susup kalınca, merak ettiğim şeyi sordum.
—En sevdiği insanı bile üçüncü beşinci plana atıp, kendi arzularını öne almalı, böyle mi diyorsun sen?
–Tam olarak bu değil. Sürüyle insan taslağı var öyle yapan. Ömrü tüketirken yaşamamayı hayat sanıyorlar.
Kafası dağınık geldi bana, diye düşündüğüm sırada konuya girdi.
—Meselenin garip yanı şu: Bu kadar duyarlı özverili bir insan olmasan bu kadar değerli olamazdık biz birbirimiz için. Hayatımız da bu kadar sorunlu olmazdı belki. O zaman da asıl sorun, bence duraganlık olurdu.
—Elbette, her şeyin bir bedeli var sonuçta, dedim.
—Tabii ki var, bedeller ağırlaşınca yeni dengeler aradığımız da kesin. Bu da bir yana, asıl dşyeceğim şu. Senle ilişkimiz ilk büyük engelle karşılaştığında tıkanmış olsaydı, ilişki biterdi. Senln özverin bitmesini önledi ve biz yığınla güzellik yaşadık, paylaştık. Yaşamasak daha iyi mi olurdu?
-Aptallık olurdu, bence çok yazık olurdu. Sence de öyle olurdu, değil mi?
Karşılık vermek yerine başını arkaya atıp gözlerini yumdu. Ne düşündüğünü öğrenmek için bizim yönetmenin bir gözünü verebilirdim.
—Çarli’ye dönmemle birlikte ilişkimizi kesip atmadınsa, sebebi bendim, çok iyi biliyorum, diyerek yine benim özverime döndü. Sana ihtiyacım var, diye yapamadın. Ben de onun bana aşırı ihtiyacı var, diye dönmüştüm. Stockholm’de senle birlikte olduğum her gün telefonda dakikalarca ağladı. İntihardan da söz ediyordu, biliyor musun? Sana söylemedim bunu.
-Söylemedin, evet. İyi ki de söylemedin. Ama sanki biliyordum.
–Özveriyle, belki de bencilliğe dayanan bir özveriyle. Merhametle ama belki de rasyonel bir fayda duygusuna dayanan bir merhametle birbirine bağlı üçlü bir ilişki oluştu sonunda hayatımız. İmkânsız üçlü desen de olur. İşte milyonluk soru sana. Bu mimaride bu yapıda bir sakatlık yok mu sence?
Öfke patlamasından geldiğimiz yere bakınca, hayatın zenginliğine bir kez daha şapka çıkardım, ama ywpılaxaksa Anşttanın heykeli yapılmalıydı.
–Post modern bir mimaridir belki canım, dedim. Seçkin perspektifinin gerçekçiliğine, geleneksel kalıplara meydan okuyan bir mimari.
Garson kız masadan bardaklarla tabakları alırken:
—Post modern diye mırıldandı.
Tabaklardan birinde iğrenç bir böcek görmüş gibi bakıyordu bize.. Anitta gülğöseuerek sordu.
—Sorun nedir?
—Kuralsızlık, dağınıklık keşmekeş, dedi kız ve gitti.
Birbirimize baktık, kahkahalar geldi arkasından.
—Kız haklı, dedi Anitta. Evet, kurgusal olarak hoş. Ama gecekondular ne kadar postmodern mimari ise bizim hayatımız da o kadar. Benzer oldukları bence aşikâr, tek tek sayıp dökmek gereksiz. Mimariden yoksun oldukları zaten aşikar, değil mi?
–Sen de haklısın, dedim ona birkaç kez anlatmıştım o Nasreddin Hoca fıkrasını.
—Sen de haklısın, dedi fıkradaki gibi.
—Sorduğun soru muhteşem Anitta, dedim. Bu mimaride bir sakatlık yok mu? Cevap var. Çünkü mimari yok. Parça parça kaçak bir yöntemle şartların zorlaması ile oluşmuş.
—Hayret, uzun zamandır şkökea bir konuda yanı fikirdeyiz.
—Bence de öyle. Ama başka bir şey söyleyeceğim. Az önce benim duyarlılığımdan daha doğrusu özverimden söz ettin, hakça olmadı, senin Çarli’ye olan duyarlılığını da unutma. Yer yüzümde emsali zor bulunur. Onun özverisini küçümsemek de haksızlık olur. Bizim ilişkimizi anladığım kadarı ile bazen açıkça bazen görmezden gelerek kabul etti, yıllarca gürültüsüz patırtısız taşıdı. Onunki de çnrmliçbir özveri. Konuşmayız senle pek onu.
—Yine haklısın. Demiştim. Karşılıklı özveriye bir bir şekilde merhamete dayanan bir üçlü ilişki. Gecekondu, gibi.
Benzetmeler zihnimi açar benim, o da sever benzetmeleri. Ama perspektifi bozuk bir evde değer bulmak benim hayal gücümü fena zorluyordu. Mimarisiz yapı bir tercihim değil, mecburiyetim kısıtların sınırların eseriydi bir bakıma. Onun sorusunu biraz değiştirip sordum ona.
—Sence mimarisiz bu yapıda sorun yok mu?
—Elbette var, hem de aşikar olarak var. Benim görmem çok uzun zaman aldı. Sen bunu on sene önce sezdin, dedi. Çünkü sen o sıralar ikimize de muhtaç değildin. Son beş yılı benden farklı yaşaman da bundan.
Yine dürbünle bakacak o yıllarıma sandım.
—Yanlış anlama, güle oynaya hele sorunsuz yaşadın demiyorum. Daha farklı bir kabulle yaklaştın oruca, diyerek yanılttı beni.
Sonra da ustaca bir neşter attı yaraya.
—Bu yapıyı aşama aşama bitirmek için her gerekeni asaletle incelikle yapmayı tasarladın. Tam bir bilinçle değil ama belli belirsiz düşündün bunu.
Yanılıyordu. Beni usta bir mimar sanarak yanılıyordu. Yapmadım böyle bir şey. Ama çılgın terapistimin içime sinmeyen planı buydu. Beni her gün derinleşen bu dikenli çukurdan Çılaröayıökişiselömeseesiçhalşne getirmişti. Öyle diyordu. Sanırım sonrası için, Hurghada’dan Türkiye’ye taşınmak, benimle İstanbulda yaşamak gibi hayalleri de vardı. Üç yaşındaki çocuğuna benim gibi okmuş bir baba istiyordu. Bir yıl bile dolmadan kaçtım ondan.
–Bunu bilerek isteyerek tasarlamış olsan da kınamazdım seni Emin, deyince gerçekten şaşırdım.
—Neden?
—Taksitle ölmek yerine birden kesip atmak ve bedeni değilse bile ruhu kurtarmak. Acaba öylesi daha mı iyi olurdu diye kaç kez sordum ben kendime bu beş yıl içinde, biliyor musun? Sen de sormuşsan niye kınayacaktım ki seni. Çarli ile aramdaki bağı sana yük etmek ne kadar hakça, diye de kaç kez sorguladım kendimi. Kulağına iğrenç geliyor olsa da aylarca böyle şeylerle boğuştum.
Dondum kaldım. Aklıma hiç gelmedi böyle şeyler.
—Gecekondunun altında kalmak, derim ben buna. Senşn gibi bit mimara yakışır mı canım?
—Ölümü düşündüm, ölmeyi… löeyi yalıştırdım kendşme ben. Çok berbat değil mi?
Berbattan da öteydi. Ölmekten öldürmekten hiç söz etmezdik biz. Her koşulda yaşamak, güzellikler değerler yaratmak, ömre hayat katmak. Hep bunu yapardık biz.
—Ürperitci.. Evet, böyle savrulmak çok ürkütücü, dedim. O duygulara kapılmak sana göre değil canım. Ama bu oruç hakikaten tüketmiş bizi. Yeri gelmişken söylemeliyim sana: Ben istemediğim hiçbir şeyi uzun zaman yapmam Ani, hiç yapmadım. Bundan sonra da yapmayacağım.
‘Bilirim’ der gibi başını eğdi.
–Yapın bu senin, defalarca tanık oldum. Madem öyle, şunu ekle de, öyle düşün sen de o zaman. Neyi hangi nedenle ister insan, bunu pek bilemez. Bilse de unutmak gelir işine.
—Bunu birlıkte öğreneli yıllar oldu canım, bu arada, özveri k usunda şunu geldi aklıma az önce, Kendini kurban etmek başka, özverili düşünceli bir kişi olmak ve öyle kalmaya çalışmak başka.
—Tam da bunu demek istedim ben parkta Emin. Birine ya da bir şeye kendini kurban etmek erdem değil. O çizgiyi senden ziyade ben aştım sanırım. Benim o çizgiyi nerede çekeceğimi öğrenmem gerekirdi şimdiye kadar.
Bu sözünün altından çok şey çıkacağını tahmin ediyordum. Deşmek istemedim, o uygun bir bağlamda anlatırdı zaten. Birden kendimi Anittaya göre çok daha özverili sandığım zamanları düşündüm. Belki gerek yoktu ama döndüm ona, dedim ki:
—Ben yaptıklarımdan da yapamadıklarımdan da pişman değilim.. Bencil olmak, kesip atmak, ölümü düşünmek. Bildiğim şeyler değil bunlar Ani. Senin için de değildi. Dokunduğumuz her kişi, her bağ hep değerliydi. Hatırlasana.
—Ben de pişman değilim. Onları unutacak da temelden değiştirecek de değilim, ama gözden geçirmek gerek zamanla.
Neyi diye sordum kendi kendime. Neyi gözden geçirecektİ acaba?
—Galşba anlıyorum ne dediğini. Yerden göğe kadar da haklısın bence. On beş yıldır anneliği yaşamak istiyorsun, Çarliden olsun, senden olsun fark etmez, demiştin. Tercihimi sorarsan senden olsun isterim, demiştin. Allşıdaydı. Nihayet senin çocuğun olacaktı, sen taşıyıp sen doğuracaktın. Ama, dediğim ama, d dediğimde hemen kesti beni.
–Aması fakatı yok, diye adeta gürledi.
Yan masadakiler dönüp baktı, kahvede olağan uğurlular kesildi. Ypksek sesle özür diledikten sonra bana döndü. Bükmez fısıltı şle devaö etti.
—Hala da öyle diyorum, evet bugün de sekiz yıl önce olduğum noktadayım, derken gözleri irileşti.
Öfkeyle birlikte isyan doluydu.
—Kırkıma girmeye ne kaldı Emin. Anlasana, derken yine sarıldı ellerime.
—Haklısın, dedim. Yerden göğe kadar haklsın.
—Ama sen de istemedin. Çarli’yi belki hayatında ilk kez benden daha çok önemsedin. Özveri sınırını çekmen gereken yer orasıydı belki, kendine gücün yetmedi, çekemedin Emin. Oysa bencil olman gereken yer tam orasıydı.
Bence yanılıyordu. Çarli değil kendisiydi benim önceliğim, her zaman her durumda. Devam ettiğinde içim sızladı.
—Çarli’den olma Gonja bebeğin yasal babası olmayı göz almaktan hiç çekinmemiştin, sadece iki yıllık dostluğumuz varken hem de. Ama bağımız altı yıllık yoğun paylaşımla o kadar güçlenmişken onun doğal babası olmaktan kaçtın sen, bence korktun.
Korkuyu hayatım boyunca kendime yakıştırmış değildim, her zaman cesaretimi övdü dostlarım, abilerim. Karaman’dan buralara cesaretim getirdi beni. Ağzımda gümüş kaşıkla doğmadım. Elimden tutan sırtımı sıvazlayan olmadı. Kan kustum, kızılcık şerbeti içtim, sürüyle riski aldım. Direne direne, her zorluğu dişimle tırnağımla söke söke.. Kendi emeğimle bileğimle cesaretimle…
Korkaklık demesi, ağır geldi bana. Son on beş yıl hayatımın en yakın en dürüst tanığı korkak dedi bana. Sabır ve zaman. Pirimiz üstadımız EYÜP…
Fark edemiyordu. Ana rahmine zaten düşmüş Gonca bebeğin resmi babası olmakla, Çarli’ye kendi kanımdan bir evlat vermek arasında devasa bir fark vardı. Bunu nasıl göremiyordu Anitta?
—Eco ne derdi buna sence Emin?
—Ne derdi?
Soran şeytandı. Cevabını da kendisi verdi.
—Al sana bir perspektif hatası daha, derdi. Gonca bebeğe kavuşmak hasretiyle içine büyüteçle bakıyorsun, Eminin kaygılarına ise tahta gözlükle..
Evet, teleskopla bile bakmıyordu, baksa da göremiyordu. Hiç ayrıntıya girmeden tek bir kılıç darbesi ile kördüğüm çözer gibi söyledim itirazımı:
–Gecekonduda çocuk mu yapılır ilahi Anitta, dedim.
Hemen anladı, çökğköduruöda şiken bile kahkaha ile güldü. Sarılıp yanağından öperken:
—Kahve kokusu geliyor Emin, dedi ve dudağımdan ıslak öptü beni.
Sıcak basınca terlediğimi fark ettim. el kaldırdım, garson geldi, su istedim.
—Eco bu sohbetteki göstergeleri duysa bizi ayakta alkışlardı. Dahl çıkmak için uğraştığımız çukurun derinliğini engebelerini görse şaşkınlıktan felç olurdu.
Evet, bizim üçgenin savrulup çarpıklaştığı yer tam burasıydı, yani Gonja bebek meselesi. Her şey yoluna girecekse oradan başlamak gerekecekti. Anadoluda ‘zurnanın zart dediği yer,’ denirdi buna.
Gecekonduda çocuk mu yapılır, çıkışıma gülmekten başka bir şey dememişti önce. Az sonra:
–Anlıyorum seni, elbette anlıyorum, dedi.
— Emin ol ki ben anlıyorum Anitta. Gonca bebeğin acısına o kadar yakından tanık olup da nasıl anlamaz ki insan seni?
Düzeltir bir tonda başını kaldırarak itiraz etti.
—Sen o acıya tanık olmakla kalmadın Emin, o acinşn kölesi de oldun. Stockholm’deki son buluşmamızı anımsa. O kış tatil köyündekİ villada şömine başında saatlerce konuştuk bunu. Hatırlıyorsun, değil mi?
–Elbette hatırlıyorum, unutulur gibi değil ki. Ben sana bebeğimin babası ol diyordum, sen uzaklaşmamız gerek birbirimizden, diyordun. Özü özeti buydu.
—Başka bir şeyler daha dedim Anitta, onları hatırlıyor musun?
—Çarli’ye açık bir kötülük yapmış oluruz yoksa, demiştin Ondan da hamile kalmış olsan, benle yaptığını sanırdı, Gonja bebeğin öcünü almak istediğini düşünür, darma duman olur adamcağız, öyle diyordun.
—Ve sen bana haklısın diyordun.
—Evet, öyle dedim, çünkü onun kayırırken benim Gonja bebeği sayıklamaktan her gün biraz daha kahrolduğumu fark edemiyordun. Dediğim gibi, beni ve bebeği değil Çarliyi önceliyordun sen.
—Senln baktığın yerden sana neden öyle göründü, bunu düşünceğim. Sen de düşün.
—Sennedne başka türlü gördüm onu da düşünelim istersen.
Suyumuniçerken etrafıma bakındım. Birkaç müşteri biz bakıyordu.
—Evet, delirirdi adam. Zavallı Çarli taşıyamazdı bu ağırlığı,. Çökerdi, onum sorumluluğunu alamazdım Anitta. Halen de alamam. Bencilliktir bu desen de ilkinde Çarli şimdi de sen, hep kaçıyorsunuz desen de, üzgünüm ama kaldıramam bunu.
Başını ‘zaten biliyorum’ der gibi salladı.
—Korkuyorsun işte, ilk kez korkuyorsun Emin.
—Korku değil bu. Özveriyi erdem sınıfından çıkarmaktan söz ettin ya az önce, yaptığım buydu o zaman, o kadar fedakarlık yapmayacaktım. Sahi, sence de kendin olmak tam olarak bu değil mi?
–Yüzeysel olarak, elbette. Peki ya tam empati? O nerede kaldı? Eski çamlar bardak mı oldu şimdi?
Kendimle tam empati yapmaya neden hakkım yoktu ki benim, ilahi Anitta!
Bana sözümde durmadığımı söylemekteydi ince ince. Ama verdiğimiz söz hangi sözcü, bu denli bir garipliği kabul etmemi gerektirir miydi? Emşn değildim.
İş hayatında, akademide edindiği birikim her zaman işe yarardı. Tartışmayı hızlı bir toparlama ile ylne o güzel bir noktaya bağladı.
—Bak Emin. Anlıyorum. Seni anlamadığım olmadı, iyi anlayamadığım ise çok oldu. Bu da onlardan biri, tarihimize bunu seni iyi anlamadığım örneklerden biri diye not düşüp geçelim mi? Ne dersin?
–Yarabbi şükür derim, canım. Minnettar kalırım. Yüzünü kirece bulanmış gibi görmektense, derken kesti sözümü.
-Belki kana bulanmış görmeyi tercih ederdin, öyle mi?
Sesi buz gibiydi. Şakası yok diyordu yüzü. FKÖ ile İsrail arasındaki görüşmelerden öğrenmiş olabilir miydi bu taktiği diye sormadan edemedim kendime. O arada, yüzüme bulanmayan kan beynime sıçradı sanki. Suratım asıldı. Etrafıma baktım. İnsanları sıkça rahatsız ediyorduk. Baş işaretiyle özür diledim.
—Şu garsonlar hangi cehennemde yahu, su istemiştim ben. Kalksak mı yoksa?
—Kalk gidelim, dedi. Çantamda su var, ama ılımıştır biraz. Razıysan çıkalım. Dışarıda içersin.
Kalktım. Kafeden çıktık. Suyu verdi bana, birkaç yudum yetti. Su epey ılıktı.
—Nereye gidiyoruz? Dillons’a mı?
Nasıl da boş bulundum tanrım.
—Muhteşem bir fikir, aklınla bin yaşa Ani, dedim. Bodrum katında bir kafeterya var, serin suyumu içerim orada. Biraz otururuz. Sonra da dördüncü kat ve Dahl dememle gözlerinin fal taşı gibi açılması bir oldu.
–Kaçacak delik görmüş fareler gibisin Emin, diye hışımla bağırdı.
Benden kaçar gibi hızla yürüdü gitti.
Koştum yetiştim ardından. Durmadı. Yanında nefese nefese koşarken şakaydı, diyordum duymuyor, koşuyordu, yarım döndü bana.
— Dillons’a git sen. Belfasta dönüyorum ben, diyerek hızını arttırdı.
—Gitme, dedim ardından, duymadı, durmadı.
Yetmiş beş kilo ile yüz metre yarışına çıkmıştım, nefesim tıkanmıştı.
Parkın ucundaki, bir Londra çınarına yaslandım. Orada dönmesini bekleyecektim.
Ne zamana kadar?
Sabır, diyordu şeytan. Yine de sabır.
Ardından yetiştim.
—Noldu gene?
–Dayanamıyorum Emin, Dillons deyince afakanlar basıyor beni. Ama senln aklın orda.
—Tamam, demem artık, diyerek koluna girdim.
Biraz yürüdük, parktan yola çıkarken sakinleşti biraz.
—Yapmayalım böyle canım, çözecek meselemiz var. Çözelim. Dönüp dönüp aynı şeyleri konuşmanın bir yararı yok, dedi.
—Yararı yok, çok doğru dedim.
—Anladık birbirimizi. Son bir sorum var sana. Benim öfkem nedendi, farkında mısın?
-Beni tamamen kaybettiğini sandın da ondan.
-Güzel, bunu tarihimize not düşüp geçelim. Bu kadar hesaplaşma yeter, bugüne gelelim, şimdiye gelelim, önümüze ileriye bakalım.
-Hiç itirazım yok, dedim. Benim aklımda da bir büyük soru var, sormayacağım. Günü kurtarmak hatırına…
—Yalnızca senin aklında kalacağına ikimizin aklında olsun. Sor, canım dedi. Ama cevap bekleme.
-Cevap verecek durumda olduğunu sanmam. Olsa verirsin. Sorayım: Sen beş yıldır neden hamile kalamadın sence?
Yine şeytan karıştı meseleye.
—Belki senden istiyor bebeği kadın? Vücut başkasından hamile kalmayı reddediyor belki, olamaz mı? Olur mu olur valla.
—Sen, dedim şeytana, yorgunu yokuşa sürüyorsun. Yokuşta çıkmaz da yaratıyorsun. Pislikte kimse yarışama seninle. Bizim keçi sakallının uşağısın sen.
—O pislik senin uşağındır mirim, diyerek kahkaha attı.
—Hayır o hepimizin efendisi, dedim.
—Bize hepimize numara yapıyorsun Emin. Herkesin efendisi sensin. Anitta da Çarli de dahil.
Oha, diyecektim az kalsın, o kadar manasız konuşmuştu. Anittaya baktım, düşünüyordu. Beş yıldır neden hamile kalmamıştı sahi?
—Akıllısın. Zor soru gerçekten, yine de cevap veriyorum, dedi. Neden bir türlü olmuyor, bilmiyorum. Biyolojik bir engel en azından bende yok, bunu kesinlikle biliyorum.
—Sen kesinlikten nefret ederdin Anitta. Noldu?
—Belki Çarli biliyordur, dedi şeytan. Belki o istemiyordur, yoksa on beş yıl kadar oldu evleneli, değil mi?
Burnumu ikisinin arasına bu kadar sokmak olmazdı, dokundurmak yeterdi.
—Biyolojik bir engel yoksa… Yani psikolojik olabilir, diyorsun.
Yüzünü buruşturdu.
—Ne yeri ne zamanı şimdi bunların, dedi. Hadi, biz günü kurtaralım. Günü rezil ederek gelecek kurtarılmaz zaten.
Gerçekçiydi. Hayal dünyasında zinde olunca her şeye karşın güçlü kalıyordu insan. Bunu en iyi o bilirdi.
-Sabah sana gelirken çok tedirgindim ben. Paris’teki günlerimizde hissettiğim heyecanla doluydum. Evet, neredeyse her zamanki gibi. Ama bu kez korku da vardı. Aldırmadım pek.
—İyi etmişsin, dedim, korku sana yakışmaz.
—Kimseye yakışmaz da senin hücrelerine sinmiş korku.
Sert çıkmıştı, yumuşattım göğsümde.
—Riskler, dedim. Onları yok sayamam.
—Her neyse. Yendim korkumu, diyerek kesti sözümü. Çok özlemiştim seni, en çok da bir köpüklü kahve seansı istedi canım.
Neden aklıma hiç gelmemişti bu?
—Kahvenin ardından senle uzun uzun konuşmak vardı aklımda. Alışmıştık buna biz. Kahveyi mi sonrasındaki sohbeti mi daha çok özledim. Onu da bilmiyorum.
—Kahve sohbetsiz kalmaz ki canım.
O anda canlandı.
—En çok bunu özledim ben beş yıldır. Sarılıp sohbet etmeyi. Ben bunu hayal ediyordum otele girerken. Başka her şeyin, ama her şeyin canı cehenneme, diyordum.
Bense onu beklerken başka bir yerdeydim.
Eski günlerdeki gibi kucaklanmak arzusuyla gelmekte olacağı aklımın ucundan bile geçmemişti.. Dahl’i bana uygun gelen hikâyenin günah keçisi yapıp ona ardında sığındığımı söylerken de haklıydı..
Asıl neden kaçış, derken de.. Çözümsüzlükten kaçış, dese daha doğru olurdu. Aslımda aşikar olan bu ger,eği ancak onun gözüyle bakınca keşfetmiştim. Başımı kaldırdım, gözleri üstümdeydi. İçimden geçeni okuyor gibi baktı.
–Ben öyle dolu dolu geldim sana. Ama sen Dahl, dedin canım, Dillons dedin.
Evet, tam olarak öyle demiştim. Tamam da bir sor neden diye. Açılmış mesafeyi ancak onlar kısaltırdı çünkü. Sen kestin yolu, diyebilirdim, demedim, gereksizdi.
—Uzun zamandan beri, bir ihtimal diye düşündüğüm felaketin başıma çoktan gelmiş olduğuna ‘Dillons’ lafını ilk ettiğinde inandım. Bağımızı beslemez olmuştun artık. Yüzüme bakmakta da bana dokunmakta da zorlanıyordun. Farkında değilsin belki, bugün bana sarılmadın daha.
Sen istemedin ki, istesen sen sarılırdın, aramızda protokol mü var, diyecek oldum, demedim.
—Olur mu hiç? Mesafeler, sadece mesafeler canım. Hem zamanın hem uzaklığın, hem çözümsüzlüğün dayattığı mesafeler… Konuyu bitirelim artık, demiştik ama, değil mi?
Karşılık vermeyince devam ettim.
—Unutma ki, anlamsız değildi. İstersen sen sorumluluktan kaçış de, birilerine ağır gelmekten yorulmak, derim ben.
—Birileri dediğin ben miyim canım?
—Çarli daha çok, ama sana da ağır geliyorum bence.
Canı acımış gibi baktı.
—Bunu ayrıca konuşacağız. Ne dersen de abartılı bir kaçıştı seninki, beş yıl bu, dile kolay. On üç yıldır ilk kez, bu kadar uzun oldu. Bir kez olsun konuşamadık bile. İki satır yazmadın. Ben birkaç saat öncesine kadar o korkunç ihtimalin pençesinde çırpınıp kıvranıp durdum.
—Hangi korkudan söz ediyoruz şimdi?
—Kopuş korkusundan. Bağımızım prangaya dönmesinden… Kafalarımızın uzlaşamayacak kadar birbirinden uzaklaşmış olmasından… Çok korktum. Senin de onun gibi olmandan da…
İki koca bomba sığmıştı bu son cümlesine. Zavallı Çarli gibi olmak mı? Onun gibi olacaksam Allah canımı alsa, daha iyiydi. Birkaç kez yutkundum.
Zavalli Çarli için ilk kez böyle dışlayıcı yani olumsuz bir laf ediyordu Anita.. Yirmi yıldan beri ilk kez. İkşnci bomba buydu. İkimizi bir çuvala koyduğuna bakılırsa, dilinin altındaki bakla, benim için de ballı börekli tatlı veya baklava tadında olmayacaktı. O devam ediyordu.
—Görüşme tatilinden önce de öyle bir tavrın izleri vardı sende. Beş yıl boyunca, o izler bir ur gibi büyüdü durdu. Beş yıl bitti, aramadığın her gün daha irileşti, bu sabah Dillons aşkın sayesinde zirvesine ulaştı.
Beş yılın onda yarattığı hasarı, kendi derdine düşmüş adam pek düşünmüş değildi. Tam tersine, kadının ayrılığa dayanmasını ihanet diye görmeyi deneyip durmuş sonunda becermişti. Takıntılı terapistin başarısıydı bu.
…..
—Ona sığınmasan olmaz mı?
Şeytan sordu, devam etti.
—Ona yıkma bütün yükü. Sen Anitta ile baştan beri mesafeli olmadın mı zaten? Onu hayatının merkezi yapacak kadar, bırakmadın kendini hiç. Daima onun gidişine hazır yaşadın. İstersen Stockholm sendromu de buna.
—Ne alakası var yahu! Stockholm sendromuymuş. Sen celladına âşık olmaktan söz ediyorsan alakası yok, dedim, çünkü ortada cellat yok.
Kızmıştım yine, o kahkaha attı.
—Herkes herkesin celladı ama bundan söz etmedim ben. Çarli’yi arkada bırakıp senle yaşamaya Stockholm’e geldiği günleri hatırla..
—Anladım seni şimdi…
—Öyle geçiştirme. Kaçma gerçeklerden. Arabanı göle sürmeyi kaç kez düşündüğünü anımsa. Bir daha gelir de gene gitmek isterse, nemuaparsın sence? Hem de Gonja bebeğini de alıp giderse… Ya da bırakıp giderse?
Hiç düşünmemiştim bunları. Anitta öyle biri değildi, yapmazdı desem de.. Öyle bir ihtimal yok da diyemezdim.
—Haklısın, dedim.
—Onun gibi bir güzelliğe ulaşamayacak olduğunu öteden beri nasıl bir içtenlikle kabullenmiştin. O talihsiz Stockholm denemesinden sonra kavuşulacak bir sevgili olmaktan büsbütün çıktı senin için Anitta. O günden sonra eski bir sevgili oldu.
—Eskimedi ama, değil mi?
—Beş yıllık oruç, on yıllık eskitti belki, eskitmekle kalmadı. hatta fazlasını yaptı. Her durumda birlikte yaşayacağın biri olmaktan çıktı. O kasvetli günlerin acısını, o günlerin ardından yaşadığın sonu şmtşjar düşüncesine varan travmayı bir kere daha ne yaşamak istersin ne de ona yaşatmak. Değil mi?
Ağır çok ağır vuruyordu bu kez şeytan.
—Sen deve kuşu gibisin azizim. Başını kuma gömünce kıçının açıkta olduğunu unutuyorsun.
—Terbiyeni takın yahu, dediğimde bana tesellisini sundu.
—Ama kesinlikle aptal değilsin, deyince buna da şükür dedim.
Gözlerimin dolduğunu fark eder etmez hemen elimin tersiyle sildim.
……
Beş yılın omda yarattığı hasarın onun söylediği kadar büyük olması ihtimali dünyamda hiç olmamıştı benim. Sebeplerden birini ve belki en önemlisini de biliyordum artık.
–Çok haklısın Ani, dedim yine, bir başka ezik çıktı sesim.
—Haklı olmanın da canı cehenneme. Beni anla, yeter. Bence sen kaçıp durdun benden son yıllarda, bu çok net.
Belki de başka bir Stockholm sendromuydu bu, şeytan haksız değildi.
—Başka bir şey daha var aklımda Emin, onu da söyleyeyim: Gariptir, ben de ayrılığa senin benden daha dirençli olmana kızıp durdum. Bu beş yılda aklıma en sık gelen şey şuydu; Çarli için ya da başka biri için çıksam hayatından, sen kolayca katlanmayı da becerirsin.
—Nasıl yani?
—Kılın kıpırdamaz hayatından çıkacak olsam. Kafeden çıktığımızda ben kaçıp uzaklaşınca senin yerinde kalmandan da belli zaten.
Koşmuştum yetişememiştim. Biliyordu da bunu, neden unutuyordu? ‘Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk,’ şuh bir dans ezgisi İrlanda’da dillere düşmüş olabilir miydi acaba?
O kadarı aşırıydı, aşırıdan da fazlaydı. Üstüne gitmek istemedim ama susamazdım.
—Kılım kıpırdamaz, öyle mi? Bir gecede lüle lüle saçlarım dökülür, ertesi gün kel olurum, dedim. Erir biterim bir haftada, bir deri bir kemik olur, işlere dönerim.
—Bırak şakayı, dedi.
—Ya da Belfasta gider, adını haykırarak Lagan nehrine atarım kendimi.
—Güldürme Emin beni.
—Ama en iyisi galiba nehrin kıyısındaki Titanik Öeydanında kafama dört el sıkmak..
—Yeter lütfen. Bırak böyle kötü şakayı. Lütfen bırak, diye bağırmaya başladı.
—Şakayı sen başlattın, söylediğin lafa bakar mısın? Neymiş? Beni terk etsen kılım kıpırdamazmış. Ne dediğinin farkında mısın sen? Saçlarım dökülür yahu. Yolunmuş tavuğa dönerim bir gecede, belki pişmiş kelleye, belki kuru kafaya.
-Neler diyorsun şimdi sen, diye şaşkın bir halde bakıyordu bana.
-Sen ne diyorsun Anitta, senin sevgilim dediğin adamım ben. Bir de kılım kıpırdamazmış. Duvarda taş mıyım? Kale duvarı mı? Lağım artığı mıyım? Bırakıp gitsen beni, belki aylarca kendime gelemem. Terapist eline düşerim. Biri kesmez, öbürüne giderim. Belki hepsi bir olur delirtirler sonunda beni.
Gülmeye başlamıştı.
-Tamam, tamam kızma o kadar. Düzeltiyorum hemen: Kılın kıpırdar elbette. Ama itiraf et, sen hep hazır yaşadın yokluğuma.
Doğru olmasına doğru da bir sorsana nedendir, diye başlayıp şeytanın teşhisinden söz etmenin tam yeriydi. Acısının üstüne tuz biber olurdu. Onun da üstüne suçluluk eklemenin manası yoktu. En iyisi kıl lafına sarılmaktı.
—Sadece kılım kıpırdar diyorsun, değil mi? Bırak şakayı Anitta.
Durdum, sakin kalmaya daha dürüst olmaya çalışarak döktüm içimi.
—Zor olur, Anitta, çok zor. Her kadında her kitapta her tabloda, her filmde, Dahl’in, Marquez’in, Buzzatti’nin ve daha nicelerinin her öyküsünde, gezdiğimiz her yerde… Sevgi duvarının önünde., Paris’in kafelerinde, Lagan, Sein ve yığınla başka nehrin kıyılarında. Dalida şarkılarında. Dillons’da, dediğimde bağırdı.
—Unut şu kelepir kitapçısını adam, lütfen unut.
—Yani sen hayatımdan çıkıp gidersen eğer, kafayı yerim. Ve paylaştığımızı ya da bir türlü paylaşamadığımız her şeyde her yerde yani her güzellikte seni ararım.
Keyiflenmişti. Yalanlara yalandan kanmak kadar güzel bir saadet var var mıdır acep, demiş şair. Henüz dememişse bence er geç ama bir gün mutlaka demelidir, diyecektir.
—Bulamayacağımı bilsem de aramak merhem olur belki yarama diye bıkmadan usanmadan ararım, Ararken, acısıyla tatlısıyla inişiyle çıkışıyla her ne yaşadıksa senle, şu yarım saat çmcekş muhteşem dakikalar ve şu tatsız anlar da dahil her ne yaşadıksa hepsine birden, evet hepsine birden hamdederim. şükrederim…
Baktım yüzünde güller açacak nerdeyse.
—Deli divane gibi ararken bile, ölüm yolsa ucunda hayat onsuz da sürer derdim.
Yüzü karışmıştı. Ses tonumu normalleştirip sordum.
-Duygular sözün şehvetine sende de böyle mi kapılır Anitta?
Bu soru halletti her şeyi: Kahkahayla gülmeye başladık.
İyi ki de kimse kimseye kurban olmamalı demedim Son söz olarak.
—Bunları senden duymak çok iyi geldi canım, dedi. Hayat yine de devam eder dedin ya. Çok doğru, her koşulda devam eder, devam etmeli hayat.
Ne diyeceğimi bilemedim. Evet, hayat devam ederdi zaten. Bizsiz ya da bizimle.
Galiba anlıyordum. Her türden ayrılığa, her zaman çok daha hazırdım ben. Aramızdaki fark buydu. Mesele bencillikse, o öyle görmese de ondan daha bencildim ben aslında. Onun özveri alanı, tanıdığım bildiğim herkesinkinden fersahlarca genişti. O nedenle benden çok daha kırılgandı. Mantığına uymadığı, kendisine yetmediği, ilişkisi yürümediği halde Çarli ile koparamadığı bağ kanıttı buna. Merhameti belki bir tek Çarli için aklının mantığının hep önündeydi.
Bunları düşünürken bölmedi beni. Konuşmaya döndüm yeniden.
-Evet, her zaman öyle oldu. Varlığım ne sana ne ona yük olsun, varsın bana zor olsun, diye baştan kabul ettim ben Anitta. Baştan dediğim gibi Gonca bebeği doğurmak yerine aldırdığında benim konumum kesinleşti. Çarli en eski, en değerli bağındı, bense sonra gelen. O evde, ben konuk. Senede birkaç kez gittiği oteli evi sanıp üstüne bir kat daha çıkacak kadar sahiplenen adama gülerler Anitta.
Ben o adamdım. Hayalle gerçeği güneşle gölgeyi karıştırıyorum diye bana da gülenler oldu. Oysa ben her yoksul gibi ‘hiç olmamaktansa bari az olsun, razıyım,’ demeyi bilenlerdenim. Kanaatkar derler, böylelerine. Şimdi aşağılama yerlne geçer oldu.
—Yoksulluk da nereden çıktı şimdi, diye girdi sahneye şeytan.
—Mal mülk yokluğundan söz etmiyorum cahil herif, anla işte, dedim.
—Bana da çok zor geldi bu ayrılık Ani. Çok zordu. Aylarca terapi aldım. Aylarca kendimle yüzleşmeye katlandım ben. Senin derdini kendi derdi sayan, hayata küskün, doğduğuna pişman, öfkeli bir terapiste haftalarca iki gün iki saat katlanmak.. Öyle bir zulmü Allah’ım düşmanımın başına bile vermesin. Sekiz ay yedi bitirdi kadın beni. Bağırma çağırma hakaret… İki kere nefret muskası yazdırdı bana kadın yahu ve ben boynuma taktım onu, daha ne olsun.
—Stokholmde nasıl buldun öyle inançlı birini sen?
—Mısırda buldum. Okuldan ayrıldım üç yıl için. Oruç kafayla ders veremezdim. Şeleş beş görüyordum ben o aralar. Stokholmden Hurgada denen çöl ucunda bir vahaya sığındım. Bana hemen bşr şeyh buldular.
—Şaka yapıyorsun, dedi, inanmadı.
—İster inan, ister inanma, dedim.
—Beş yıl kesintisiz terapi aldım, halen de alıyorum, dediğinde içim cız etti, besbelli onunki şeytanlaştırma reçetesi vermemişti.
Yorulmuştum, susamıştım. Garsona bakındım. Yoktu ortalıkta. Merak edip neye baktığımı sorunca söyledim. Sırt çantasından çıkarıp verdi su şişesini. Bazilikada, mezarlıkta, Soho’da, Green Parkta, Stockholm’de, Kapalı Çarşıda, Ayasofya’nın önünde, Büyükadada, Heybelide, sıkıyönetim günlerinde nöbet tuttuğum üniversitemin yemyeşil bahçesinde, dört sene sonra el ele gezdiğimizde.
Suyunu içerken, onun dingin gülümsemesinde sevgiyi görürdüm hep. Emziren besleyen sevgiyi. Ankara’da Seher bana su verdiğinde de aynı anaç bakış vardı gözünde. Liz bir başka çeşit sevgiyle doluydu. Ve Hülya. Toprağa zamansız düşüp filizlenemeden kavrulan bir umut. Hepsi birden yan yana, kol kola, güle oynaya sardılar beni.
Anamdan el almışlar, bana el beriyorşar gibi.
Dört bir yandan çapraşık duygular sıkmıştı boğazımı. Yutkuna yutkuna birkaç yudum içebildim ancak.
Anitta dert ortağım, sakin dinliyordu. Anlattıkça içim karıştı. Az kalsın, göz yaşlarına boğulacaktım birazdan, o beyaz mendilini çıkaracaktı, büyük bir itina ile göz yaşımı silmak üzereyken o özendeki cömertle bakıp mutluluktan ağlayacaktım.
Ani bir kararla tuvalete diyerek kalktım. Ama o içimden beynimden geçeni anladı.
—Benimle de ağlayabilirsin Emin, dedi, gitme burada kal, ağlasan da olur. Çok da iyi olur.
13. EMİR KOMUTA ANİTTA’DA
Yorulmuş gibiydi, dudağını bükerek etrafına bakındı.
—Sen öyle bir insansın canım, biliyorum. Ama tatil dediğin, beş yıl süren görüşme orucu. O kadar uzun zaman o kadar uzak kalman yanlıştı, bunu anla. Ben kaçışını anladım, sebebini de. Kopuş değilmiş. Buna hem saygı hem hayranlık duydum.
—Öbür uca fazla hızla gitmek yanlışmış, bugün bunu anladım, dedim.
—Bir de açık açıl konuşmaktan kaçmanın yanlış olduğunu anlasan…
—Ben konuşmaktan hiç kaçmadım canım.
—Yapma, dedi. Ben seni tanırım. Aklından geçenle dilinden dökülen arasındaki farkı anlamakta benle kimse yarışamaz Emin, bilirsin. Bir kez olsun arasan, bu anlattıklarından birkaçını böyle gümbür gümbür de değil her zamanki üslubunda da söylesen…
Durdu, düşündü.
— Karşına böyle bir zibidi olarak çıkmazdım belki.
—Sen aramayınca, iki satır bile yazmayınca… Belki öylesi daha iyi senin için diye düşündüm. Hem oruç deyip hem nar gibi kızarmış piliçten söz etmek olmazdı. Olsa olsa tutarsızlık, derken sözümü kesti.
—İçinden taşan bir tutarsızlıktan daha aziz bir şey yoktur şu dünyada. Asıl günah kendine sağır olmak. Kendini duymamak, duyup da bastırmak, diye ışıldadı Anitta. Hayatındaki en değerli şey bence bu bu olmalı. Melamin bardaktan içtiğin bir yudum sudaki Arap sabunu kokusu kadar, belki ondan da aziz şeyler bunlar, dediğinde haşarı bir rüzgarla savruldum, ardından hırçın bir yağmur geldi.
Sarsılıp durdum bir süre. Kendime geldiğimde o başını geriye atmış, gözlerini yummuştu.
Köpüklü kahve seanslarından birini daha doyasıya yaşadıktan sonra bulutların üstündeydi sanki. Sustum.
—
Kem gözlerden uzak bir ağaç altında saatlerce oturup da ikisi de öpüşme arzusu ile yanarken bile edebini takınan yeni yetmelere döndürmüştü bizi beş yıllık oruç.
İçten taşabilen çelişkilerin kutsallığına tekrar döndük.
—İkimizin içinde de taşmadığı meydanda Ani. Ürkek yeni yetmelere döndük. Gerçeğimiz bu.
—Canı çıksın gerçeklerin, hayallerimi istiyorum ben, derken kalktı yerinden.
Kalkarken baştan çıkarıcı bir bakışla baktı. On üç yıl önce, Paris’teki bir kır kahvesindeki manzarayı getirdi gözümün önüne. Kendinden geçmiş gibi dizime oturup dudaklarımdan ilk kez öptüğü baş döndüren şahane dakikalar. İki kez üst üste hem de.
—Nasıl göremiyorsun benden kaçmanın yanlış olduğunu Emin, buna inanamıyorum, deyince yeniden başladık.
—Görmediğim belki doğru. Ama şunu net gördüm, halen de öyle görüyorum. İkinizi de çok yordum ben. Bebek gündeme gelince, sorun daha boyutlandı. Uzaklaşmamız farz oldu. Sen de kabul ettin bunu. Değil mi?
—Sorunun boyutlanması doğru, Bu bir gerçek. Ama bu gerçek beş yıl görüşmeme kararına meden götürdü ki seni?
—Bizi, diye düzelttim.
—Hatırla lütfen, sen ısrarla önerdin, kıramazdım seni. Yanlış mı hatırlıyorum?
—Ben önerdim, sen de hemen kabul ettin, başka yol yok mu diye konuşmadık hiç. Beş yıl olmasın üç yıl olsun da demedin. Hamile kalır kalmaz oruç bozulsun diye de önermedin. Öneriyi, kararı değiştirmek için hiçbir istek gelmedi senden. Ne karar verirken ne beş yıl boyunca. Ancak beş yıl dolunca…
İçini çekti, sonra güldü.
—Bunu ısrarla istemişsen, canım benim, seni rahatsız etmem hakça olmazdı ki. Senden bekledim ben.
—Ben de senden canım, dediğimde, anında salladı başını.
—Bunu da tahmin ettim Emin. Ama beş yıl geçti, yine ses çıkmadı senden. Deliriyordum az kalsın. Bendim dayanamayan. Arayan da bendim. İkinci arayışımda gelsene, diyebildim ancak. İkinci kez aramasam buluşmayı hiç düşünmeyecektin belki bir daha.
—Bunu istesem de başaramazdım canım.
—Ama deneyecektin, diye üsteledi.
—Denesem de yapamazdım Ani.
—Neden yapamazdın ki!
—Çünkü artık sana muhtacım. Stokholm’e geldiğinde bulduğun adam değilim artık ben. Hava gibi, su gibi muhtacım sana. Sadece ben değil ruhum da hayallerim de muhtaç sana be kadın. Yapamazdım. Sen söyler söylemez, ne zaman istersen, dedim. On gün geçmeden çıktım geldim, karşındayım. Ne dersen de. Yine de karşındayım işte.
Sorun hep vardı, artık katmerli hale geldi. Zorlanıyoruz, ilişkimiz ağaçkakan gibi kemiriyor beni, yine de karşındayım. Dayanıyorum. Bu her şeyden daha önemli değil mi Ani?
Gülümsedi, kararmış havada her yanı sele boğan bir yağmurdan sonra nazlı nazlı yükselen güneşin aydınlattığı pırıltılı gün yansıdı sanki yüzünde. Ve sarıldı bana, ıpıslak öptü. Ardından bir kez daha.
—Hadi gidelim, bize köpüklü kahve yaraşır artık, dedi buğulu bir sesle, sen de özlemiş olmalısın.
Her ne olursa, hepsine hazırdım.
—Tabii ki canım, dedim. Her şeyin hatta Dahl denen şeytanın da canı cehenneme.
—Olmaaaaz, dediğinde, günün ilk oyunbaz titreşimleri tınladı sesinde. Dante’ye haber yollayalım, komedyasında cennetin bakire huriler semtinde yer ayırsın Eminin günah keçisine, Kevser şarabını da eksik etmesin önünden.
—Yanına da Çarli’nin çikolata fabrikasını kurdursun, diyelim. Olunca tam olsun. O İskoç içer.
—Ohh zavallı Çarli, dedi bir kez daha.
Toparlandı sonra., şimdi onu konuşmayalım. Hadi gidiyoruz, deyip çantasını taktı koluna.
Yine boş bulundum, ‘hemen mi’ diye mırıldandım, iyi ki duymadı.
-Nasıl istersen, dedim ve kalktım, yürümeye başladık.
…..
Yürürken şeytan dikildi karşıma.
“Dahl’ın Çarlisi ile bizim Zavallı Çarli ne kadar benzerdi acaba?” diye sordu. Hiç fikrim yoktu.
Aklıma Algernon’un Çarli’si geldi; öğrenme engelliyken önce zekâ patlaması yaşar, ardından trajik düşüş gelir ve sürüyle soru ya da sorgulama doğar. Sonra Çarlinin Melekleri dizisindeki patron çıktı ortaya: telefondan emir veren, görünmez, kül yutmaz, keyifli herif.
Dahl’ın Çarli’si ise onların yanında masalsı kaldı.
Hangisine daha yakın bizimki diye düşündüm. Cevap gelmedi.
Anitta tuttu elimden, karşı kaldırıma geçtik. Bir taksi durdurdu, bindik, şoföre benim otelin adresini verince dönüp baktım. Ne oluyordu?
Otelde gerçekten kahve mi içecektik yoksa? Tedirgin oldum. Gülerek ensemi okşadı Ani.
— Merak etme, dedi kulağıma. Bu kez emir ve komuta bende. Ayrılıncaya kadar.
— Bak sen, dedim, kulağa fısıldanarak ilan edilen yeryüzündeki ilk askeri müdahale bu tatlım, diyecek oldum.
— Her neyse o, dedi, bir süre hiç itiraz etmeden her şeye uy, keyfet.
Şeytan kıkırdadı:
Biat et.
İtaat et.
Rahat et.
Döne döne bu sözleri tekrarladı birkaç kez.
Anitta’nın ‘emir komuta’ oyununun tümden yabancısı sayılmazdım.
Bir kez bir saat sürmüştü, bir kere de akşamın geç saatinden gece yarısına kadar. İkisinde de otelde değildik, bu kesin. Niyeti, neyi ne kadar ve nasıl isterse öyle yaparak kalıplarını kırmayı denemekti. Böylece koşulsuz sevgi ile şartlandırılıp uysal kılınmış içindeki özgür kadını kışkırtıp uyandıracaktı. Onu keşfedip benimle paylaşmak kendisine derin hazlara ulaşan çiçekli yollar açıyormuş, öyle diyordu.
Ne yadırgamıştım, ne da uymakta zorlanmıştım. Keşifti sonunda. Çakırleyf gelgitler arasında yüzerken onu izlemek değişik tatlar verdi. Hoştu, ama ona kendimi kısa süreliğine bırakmak bile, bende öteden beri yer etmiş kaygıyı çok daha fazla hissettirmişti.
—Beni kendi arzularına alet ettiğin duygusundan bir türlü kurtulamadım, dedim o gece duşta ona.
Ancak kez ‘emir komuta’ yatakta bir oyundan çok daha farklı görünüyordu.
—Lütfen direnme adam, dedi. Pişman olmayacaksın. Sana da iyi gelecek.
— Olsun, olsun da. Bana iyi geleceğinden nasıl emin olabiliyorsun?
— Kesinlikle eminim, deyince resmen kıkırdadım.
Kıkırdadım, çünkü sözcüklere aşırı bir saygısı vardı, kesinlik hiçbir şekliyle hiçbir durumda yoktu dilinde. Neden emir ve komutayı eline almayı istiyordu, aklında bu kez ne vardı, merak ediyordum. İtirazımı baştan önleyerek, beni edilgen kılıp yapmak veya yaptırmak isteyeceği ne vardı acaba?
Üstelik bana da çok iyi gelecekmiş. Öyle diyordu.
— Bebek meselesi, dedi şeytan. İpi koptuğu yerden bağlamak niyetinde. Olamaz mı? Gonca bebek doğsa, birkaç boyutu biterdi sorunların. Değil mi?
Yoo, Anitta istemediğim hiçbir şeye zorlamazdı beni. O konuya girmek bile gereksizdi.
— Kaçmak işine geliyor, düşün yahu, kadın evlendiğinden beri hamile kalamamış. Aklında bir beş yıllık oruç ilanı mı geçiyor yoksa?
— Böyle ölümcül şeyler getirmesene aklıma iblis diye çıktım şeytana.
— Ne kadar sürecek bu anlaşma Ani?
— Ayrılıncaya kadar demiştim, kabul ettin.
Dudaklarım büzüldü, bu kez o sordu.
— Peki, sen ne kadar sürsün istersin canım?
— Bence gece yarısına kadar olsun, yeter, dedim ve damarına basmak için ekledim: Sonra Dahl okumak istiyorum biraz.
— Avucunu yalarsın sen, diyerek tatlı tatlı güldü. Kendine gel lütfen.
Şoför aynada dikizliyordu bizi.
— Eve gideceğiz adam, diye fısıldadı. Oynamayı bırak, ben bu kadar ciddiyken bir başına oynaman hakça değil, hoş da değil. Oynayacaksak beraber oynayalım.
Önce elimi kolumu bağla, sonra beraber oynayalım de, ne kadar mantıklı. Kanatlarını kopardıkları kara sineklere uç uç böceğim diyerek uçurmaya çalışırlardı Mısırdaki bazı sofu abilerim. Dualarının gücünü öyle sınarlardı.
—Benimle ne sınacaksın canım, dedim, bilmek istiyorum. Yoksa oymamak gibi bir derdim yok canım benim, diye mırıldandım. Kahveyi otelde içeceksek buradan oralara bu saatte neden gidiyoruz? Söylesene.
Yüzü asıldı ama üstüne gitmeden edemedim.
— Bu gece odamda benle kalırsın… Sayıklasan da kabulümdür, deyince tepkisi yine sert oldu.
— Otele profesyoneller gider canım, kırmızı çizgimdir, bilirsin.
Sesi yüksek çıkınca, şoför bizi tekrar dikizledi.
— Bu arabada karı koca kavgası yasak beyim, dedi şakayla karışık.
— Biz sadece dostuz, diye karşılık verdi Anitta.
Benim ‘sadece dost’ dememe takılırdı, yaptığı kinayenin daha iki yudum aldımetkisini görmek için dönüp bana sitemle baktığı sırada, ben şeytanın fısıltısına kulak vermiştim: İçindeki kalıpları kırmaya çok istekli, bir de dışındakileri kırmayı denese ya, diyordu.
Bunu bir kere daha söyle ona, tam yeri geldi.
— Doğru sahiden, tam yeri ama hiç zamanı değil, dedim.
Onca yıllık korkunun ardından berbat bir sabah geçirmişti zaten. Üzmeyi istemezdim. Dönüp gülümsedim, bir güzel baktım ona. Yine anlamıştı içimden geçeni.
—Ayırım yapmam, yapamam. İçimde olsun, dışımda olsun. Son yıllarda en çok onlarla uğraştım ben, çatır çutur kırıyorum kalıplarımı.
Şaşırmadım. Anitta buydu. Hep devinirdi.
— Çok sevindim tatlım, dedim. Otel odasına benle çıkmayı yasaklayan on birinci emir hala geçerli ama, değil mi? O yerinde sapasağlam duruyor olmalı.
— Evet öyle. Öyle de, o kadar ikincil bir şey ki bu. Bin birinci emir bile değil, istersen takıntı de, belki geçmişten bir travma kalıntısı… Bu arada… Senle otelde kaldığımız da oldu bizim, değil mi?
— Unutur muyum canım, dedim. Kendimi tutamadım güldüm. Sadece bir kez oldu. Paris’te. Yan yana yattık soyunmadan, kardeşçe öpüşüp uyuduk. Sabaha kadar sayıklayıp durdun. Öğlen uyandın.
— Çok kötüsün adam sen, dedi gülerek. Uyku tutmamıştı işte.
—Belki küçük bir hareket yaparsın diye beklemiş olabilirim. Takılıp duruyorsun hala, hala oyun havasındasın, bense hayatımız için bir şeyler başarmaya çalışıyorum.
— Hayatımız için öyle mi? Şahane, yoksa boşanıyor musun?
— Yok, biliyorsun ki olmaz. Olamaz.
— Katolik olmak tam da öyle bir şey dedim, karşılığında bir yumruk daha yedim mideme.
Şoför ben ıııh deyince fark etti.
— Adam dövmek de yasak bu araçta hanımefendi, dedi, hele dostlar arasında, asla. Bir de şu trafik denen keşmekeşin ortasında.
Ben güldüm. Şoför güldü. O somurttu.
— Trafiği tıkayan biz değiliz ama, dedim.
— Haklısınız beyefendi, diye yanıtladı. Kaplumbağa gibiyiz.
— Sustum konuşmayacağım artık. Otelde konuşuruz, dedi Anitta.
Susmak bana yaradı.. Kafam karmakarışıktı. Düşündüm. Bana sürpriz yapıp bu kez odama çıkacak, sonra emir komuta müzakeresi son bulacak diye umuyordu bir yanım. Eli elimde lobiye geçtik. Arkalarda bir divana, koca bir palmiyenin altına oturduk. Kahveleri söyledik. Zafer bakışı vardı gözünde. Anlat der gibi baktım yüzüne.
— Kendimle çok uğraştım bu beş yıl boyunca. Erdem ve özveri meselesinde de yol kat ettim. Aştım bazı şeyleri. Sana bunu kutlamak yakışır. Sen muziplik edip duruyorsun, sanki yokuşa sürmek isteri gibisin beni.
—Seni daha iyi anlamaya çalışmaktan başka bir şey yaptımsa oyundur, şakadır, başka bir şey değil.
— Şakayı bırak, oyunun zamanı değil. Anla beni lütfen, buna ihtiyacımız var.
— Tamam. Seni dinliyorum, anlat. Neler var aklında? Neler oluyor? Haydi anlat o zaman.
— Elbette, anlatacağım. Yeni bir aşama bu benim için. En çok da senle Çarli’yi ilgilendiriyor.
— Bir dönüm noktasındayız yani.
— Evet ben ve siz yani üçümüz birden. Çok sürmez, her şey hepimiz için farklı olacak artık.
— Anlat o zaman, çatlayacağım meraktan.
—Tabii ki anlatacağım, ama evdeki ilk kahveden sonra, sabaha kadar…
— Haydaaaa, diye haykırdı bu kez şeytan.
— Sabır, diyerek susturdum.
Demek ki yine Suzan’ın şehrin öte yakasındaki yarı çıplak evi ağırşayacaktı bizi bu gece, sabaha kadar. Varsın olsun, diye düşündüm. İyi de, o zaman otele neden geldik şimdi biz? Sormadım. Makul olmalıydım.
— Sen nasıl istersen öyle yapalım. Sonunda uzlaşacağımız besbelli. Değil mi? Bu kez ne kadar sürsün patronluğun? Onu söyle bari, yeter bana…
— Patron demesene, bal gibi bilirsin öyle bir şey olmadığını. Liderlik de önderlik de ne bileyim.
— Peki, öyle derim. Süre?
— Ayrılıncaya kadar demiştim, kabul ettin, hatırlıyor musun?
— Tamam da ben Susan’ın evinde olacağız sandım. Otele gelince de odamda oluruz, diye düşündüm. Ama on birinci emrin hükmü sende hala sürüyorsa…
— Yine oynuyorsun be adam, yine yan çizmeye çalışıyorsun. Numara yaptığın o kadar belli ki. Öfke damarım kabarsın istiyorsun…
— Hiç de değil. Tamam. Ciddiyim artık, tamamen ciddi. Ne zamana kadar? Bunu bilmeye hakkım olmalı değil mi, sevgili liderim?
— Yesinler sevgili liderini, o zaman iyi dinle. Hemen başlayacak, sen dönüş uçağına bininceye kadar sürecek.
— Ama neden?
— Çünkü, öyle gerekiyor. Bana beş yıllık ayrılığın faturasını ödetmek yerine güvensen, hiç dert etmezdin. Bende korktuğun, kaldıramadığın her ne varsa tanıyıp tanımlasan da yüzüme söylesen… Beş dakikada çözeriz.
Yalan da değildi hani. Bir şeyler rahatsız ediyordu. Belki terapistin zırvaları. Belki şeytanın sorgulamaları, belki yönetmen. Belki hepsi birden. Anitta beş yıl ayrılığa dayanmıştı, bir kez bile konuşma ihtiyacı duymadan. Ayrılık ki ölümün kan kardeşi. Belki de bu. Sadece buydu sebep.
—Terapisti anımsa Emin, dedi şeytan. O ne dedi, sen ne yaptın Hatırla.
Bu ayrılığa dayanıp sürdürmenin belki bir tek etkili yolu var Emin Bey, demişti. Aranızda geçen bütün tatsız şeyleri, seni rahatsız eden en minik şeyleri bile hatırla, onun sana aykırı gelen huylarını alışkanlıklarını düşün. Hep egoist, çıkarcı, düşüncesiz yanlarını ara ve bul. Mutlaka bul, kendi Akıl Defterime yaz, yazdıklarını her gün oku. Kendi kendine oku, kulağın da duysun diye yüksek sesle de oku.
— O bir melek değil, normal bir insan, hatta çok akıllı. Sen de her fırsatta söylüyorsun bunu. Artık sana verdiklerini unut, senden aldıklarını gör, katlandığın bedellere odaklan, demişti birkaç kez.
— Melek gibi görmen, senin saflığından. Melek olsa senden ayrılmaya üç hafta bile dayanamazdı. Arardı, sorardı. Ölsen haberi olmazdı, ölümünü kimden duyardı dersin? Duyunca, bir bağ eksilirdi hayatında, yeni bağlar kurardı. Belki kurmuştur bile.
Bunlar neyseydi de onun, gözlerini ayıra ayıra:
—Bu bir savaş Emin, demesini unutmak çok zor. Acıyarak, anlayarak, savaşamazsın. Merhamet yerine nefret edersen, savaşırsın, şeytan ya da düşman edersen, yenmek için savaşırsın. Başka yolu yok.
Adı geçince kahkahasını duydum şeytanın.
— Şeytanlaştıracaksın da demedi mi defalarca?
Demişti, evet.
— Ölümcül hastanın yokluğuna o ölmeden alıştır kendini, o zaman onunla birlikte acıdan ölmezsin. Yoksa her gidenle biraz gider insan, her ölenle eksilir de demişti.
Yaşar’ın ölümünü hatırlatıp durmuştu bana.
— Nerde şimdi o düzenbaz, biliyorsun değil mi? Diploması sahteymiş, sekiz yıl hüküm giydi.
Anşttaya döndüm,
— Senin dayanamadığını görsem, ben hiç dayanamazdım Ani, dedim. Sende büyük bir korku yaratmış mesafe, bende ise en hafifinden derin bir gücenme.
— İkimizin de itirafıdır diye kayda geçelim bunu.
— itiraf demesek, dedim, güldi.
— Ve ikimiz de korumuşuz dengemizi. Hasarlı da olsak, yine de buradayız işte, dedi, o arada ensemi okşayınca, şoför aynadan gördü, ona aldıracak değildim, yine de usulca çektim kendimi.
— Yapma lütfen dedim, fena oluyorum. Delra’daki maymun hikayesi geliyor aklıma.
Anlamamış gibi baktı.
—O hikâyeyi biliyorum muyum ben?
—Biliyorsun, iki kere daha anlattırmıştın daha önce bana.
—O zaman bir daha anlat, diye fısıldadı kulağıma, sevgi duvarının önünde benim seslendirdiğim ‘bir daha söyle’ nakaratını taklit ederek.
—Burada olmaz, dedim hikayedeki maymuncu gibi.
—Ama neden?
— Müstehcen, dedim. Şoför baştan çıkar bakarsın, arabayı devirir.
—Çok merak ettim Emin, lütfen anlat derken bir yumruk daha yiyince anlattım.
Delhara’nın harikalar dünyasında büyülenmiş gibi dolaşmakta olan bizim hacı amcaya omzunda küçük maymunla birlikte bir fakir yaklaşır.
Hayal bile edemeyeceği bir numarası var bizim Çitanın. Onu görmek ister misin, beyim? Sadece bir dolar.
Hacı amca merak eder tabi…
“Nedir o? Göreyim.”
“Burada olmaz. Otelinde, odanda.”
Doları verir hacı amca. Fakir maymunu yatağın karşısına oturtur, yatağın üstüne birkaç tane uygunsuz resim koyar. Ensesini okşamaya başlar başlamaz, maymuncuk öyle bir heyecana kapılır ki üç beş dakika içinde kendinden geçer, bağırışı çağırıcı ortalığı inletir. Amcanın odasının önü içerideki güya kadını kurtarma heveslisi bir sürü adamla dolar.
Bu kez daha çok güldü Anitta. Şoför takıldı;
—Barış zamanı, öyle mi
— Neyse ki ne maymuncu ne de maymun kadar çaresiziz. Buradayız, konuşuyoruz. Hem de birbirimizin gözünden görmeye çalışarak konuşuyoruz.
Yürümek istedi canım o anda. Onunla birlikte o parka Selanikliye gitmek istedim. Loş dehlizlerde yolumuzu el yordamı ile bulmaya uğraşırken boğuşup durmak yerine ele ele yürümek…
Bu saçmalığı gerzekçe sürdürmektense gürül gürül inen ya da kendi halinde çiseleyen bir yağmur altında ıslanırken, el ele yürümek.
Veya güneşi iliklerimizde hissederken kuş sesleri arasında,
bir fincan köpüklü kahve diye içmek düşünüyordum ki…
— Konuya dönelim hadi, diyerek böldü Anitta beni. Emir komuta meselesinde, diye devam edecekken…
— Sımsıcak güneş ya da yağmur altında kuş sesleri arasında bir fincan kahve, diyerek ben de onu böldüm.
Afallamış gibi baktı bana.
—Yürümek istiyorum senle, ele ele yürümek. Yağmur ya da güneş altında bir fincan kahve içmek, dedim.
Tamamlamam gerekmedi, nasıl baktıysam ona, hemen anladı.
— Sağda bırakın bizi, dedi şoföre.
İndik. On dakika sonra büfedeydik.
Ve ben tatlı tatlı başlıyoruz, diye geçirdim.
…..
……
Zorlayacak değilim seni. Hiçbir zaman zorlamadım. Vermiş olduğun sözden şu anda da cayma hakkın var.
-Dönmem sözümden de söz verirken bu kadar uzun olacağını düşünmemiştim. Sen kuzeninde kalıyorsun, bu gece de onun evinde kalırız diye sandım, olsun dedim.
-Takma kafanı. Yine de akşamdan sonra günaydın sana. Susan okulu bitireli üç yıl oldu. Kaliforniya’da şimdi. Ben sabah ilk uçakla geldim Londra’ya.
-Anladım, dedim. Bu kez ne kadar sürsün patronluğun?
-Patron deme demiştim. Sen de müşterisin o zaman.
-Yok canım, ezilen sömürülen bir işçi parçasıyım ben…
-Bari köle deyiver de olsun bitsin.
-Emriniz her ne olur ise başım üstüne efendim, diye boynumu büktüm.
Karşılığında karnıma bir yumruk daha yedim, gardiyan kılıklı garson gördü, sırıttı.
-Cıvımasan da artık şu meseleyi halletsek, diyerek adeta dişini gıcırdattı.
-Tamam, sen ne kadar sürsün, diyorsun?
-Uçağın beş gün sonra, değil mi? Üç gün için olsun şimdilik, istersen uzatırız. Önderliği sen alırsın belki ondan sonra.
Yanlış mı duydum diye baktım, kaşlarımı çatmış gözlerimi kısmış buldum kendimi.
-Üç gün için. İstersen uzatırız, diye tekrarladı.
Uzatma ihtimali de varmış, demek ki?
Düşündüm. Bu bir ilkti. Ayrıldıktan sonra Londra’daki iki görüşmemiz de bir gecelikti, ikisi de Suzan’ın evinde. Stockholm’e beş kez geldi, ilkinde üç gün diğer ikisinde dörder gün. İstanbul’da adada ise bir arkadaşımın villasında kaldık, baş başa beş gün. Paris’te iki kez buluştuk. Bebeğini aldırmak zorunda kaldığı günlerin ertesindeydi ilki. Okulunu yeni bitirmişti. Otelime gelmesi gerekmedi. Tek gün. İkincisinde ben bir seminere gitmiştim. O Belfast’tan çıktı geldi, evlenmişti. O da tek gün. Belfast’a bir geceliğine gittiğimde de çıkmadı oteldeki odama, ‘çok istiyorum bunu’ diye üsteleyerek, evine götürdü beni. Gece yarısı döndüm otele.
Ancak bunları düşününce geldi aklıma. Eğer Çarli ile ilişkisi kopmuş değilse, nasıl üç gün birlikte olacaktık ki evlerinde biz? İkisi de Katolik değildi, ama hala boşanma yoktu gündemde. Bir de Belfast’taki üç günü uzatmak ihtimali vardı. Ve besbelli emir komutayı alması planının bir parçasıydı. Neydi planı tam olarak?
Zavallı Çarli oralarda hele evinde olduğumu keşfederse kalbine inerdi adamcağızın. Onu gerçek yüzüyle tanımış değildim daha. Kırmaktan üzmekten sakınıyordum. Huzursuz oldum düşündükçe. Uzunca bir iş seyahatine çıkmıştır belki. O zaman bile büyük riskti, kötü bir fikirdi bu.
-Ya Çarli, o nerede peki?
-Hallettim ben onu, o benim işim, diyerek kestirip attı. Kaygılanacak hiçbir şey yok, diye tekrarladı…
-Senin için de onun için de kaygılanırım ben, bilirsin.
-Bilmez miyim tatlım, dedi. Sen de seversin onu. Hep sevdin.
-Ama senin sevdiğin gibi değil, dedim.
-Hayır, bence sen onu tam da benim sevdiğim türde bir şekilde sevdin hep. Ve bence biliyorsun, ben söyleyeyim gene de: Ben o nedenle de seni çok daha sevdim. Farkında olmaman imkânsız bunun.
-Ona haksızlık edemem, hele senin için o kadar değerliyse, hiç edemem. Daha fazla incinsin de istemem.
Şeytan fırsatı kaçırmadı.
-Aslında onun kedisi Şirini sever gibi sevdin o adamı sen. Çarli yoldaşıydı, onu önemsiyordu, üstelik zavallının biriydi. Ondan sevdin.
Şeytan haklı diye geçirdim içinden.
-Seni ondan çalmış gibi hissettim ben sık sık. Ben hayatınıza girmesem, hep eskisi gibi birbirine saygılı iki dost olarak kalsak… Evliliğiniz tatlı tatlı sürer giderdi belki.
-Bırak şimdi bu saçma suçluluk triplerini yahu. Belki değil, büyük bir ihtimalle çoktan biterdi evliliğim sen olmasan. Ne zamanı ne yeri şimdi bunu konuşmanın. Bilmeni şimdiden istediğim şu: Bu buluşma bir ilk, öncekilerden farklı. Hiç kimse için risk yok, yalan da yok canım.
Diyecek bir şey bulamadım. Çarli orda üç gün kalacağımı biliyor mu yani, diye soracaktım.
-Beni lütfen yorma adam, diyerek susturdu beni. Zaman daraldı. On beş dakikada karar vermen gerek. İki seçeneğin var: Ya sözünden gerçek bir centilmen gibi hemen burada cayarsın. Hakkındır bu. Emin ol ki ne kırılırım ne de suçlarım.
-Suçlamazsın da anlarsın da sanırım.
-Hayır, sadece suçlamam. Ama senin anlamanı beklerim, bana hala güvendiğini görmek bilmek isterim. Olmuyorsa… O beş yıl yüzünden bir şeyler kopmuştur o zaman, belki paslanmış çürümüştür. Hayır dersen bana hayal kırıklığı olur, berbat üzülürüm.
-Peki sonra ne yaparsın… Tepkin ne olur yani?
-Sen anlaşmadan cayınca, çarem kalmaz. Tıpkı senden öğrendiğim gibi. Üzülürüm ama yıkılmam, dudaklarından bir güzel öperek kucaklarım seni…
-Bu çok güzel, ardından lobide kahve seansı mı gelir?
-Bırak şimdi şakayı be adam. Hayatımızın en önemli anlarında bana takılmaktasın, belki de çözümden kaçmaktasın… Yapma bunu, hiç değilse bugün. Yalvarırım şimdi yapma hiç değilse.
Ağlamaklı haline dayanamazdım. Zevzekliğin gereği gerçekten yoktu. Özür diledim. Sustum ve dikkatle dinledim.
-Hayır, dersen, üzülürüm, yine de seni bir güzel öperim, sonra da her buluşmamızın son karesinde yaptığın gibi ‘dostluk baki’ derim giderim.
Gözlerimi ayırarak başımı sallayarak baktım, durum o kadar ciddiydi demek.
-Nereye böyle Anitta diye arkamdan haykırmasan da emin ol ki o ses içimde yankılanmış gibi dönerim kapıdan. Bu kez de ömrümün sonuna kadar yetecek şekilde kucaklar koklarım seni. Sonra da her ayrılışımızda senin yaptığını yaparım yine.
Kaşlarım çatıldı meraktan.
-Alnından öper ‘dostluk baki’ derim önce. Sonuna ve başına birer sözcük ekler, sözünü tekrarlarım. Gerçekten dostluk baki artık.
Gözlerimin yuvasında dönüşünden açıklama istediğimi anladı.
-Yanisi şu. Madem bütün çabamıza rağmen birimiz bile kalıplarını kırıp çıkamadı bu çemberin dışına.
Çember değil üçgen, diye düzeltecektim. Yapmadım.
-Demek ki sadece dostluk baki Emin. Demek ki biz de mükemmel değiliz, deyince daraldım .
-Sence mükemmel olmaya yakın da mı değiliz Anitta?
-Bak canım. Yakın olmak yetmiyor. Hem, hayat her gün böyle tüketirken bizi, ölmeye böyle hızla yaklaşırken yakın mıyız uzak mı bunu ölçmeye neden zaman harcayalım ki biz?
-Ölmeye yaklaşmak da ne demek yahu, diye söylenerek yerimde doğruldum. Bilmediğim bir şey mi var?
-Benden daha hızlı yaşadığın için benim kadar düşünmeye vakit bulamadığın bir şeyler elbette var, diyelim.
-Yani şu veya bu nedenle ama artık hiç görüşmemek üzere, bu kapıdan çıkar gidersin? Öyle mi? Bunu bize yapabilir misin sen?
-Çok düşündüm Emin. Aylardır yıllardır bütün oruç boyunca düşündüm. Başka yol bulamadım canım. Bulduğum bu daracık geçidi el verip açmak yerine, bana güvenmez de tıkarsan… Umudum biter. Çaresiz kalırım. Seni odanla, okulunla, kitaplarınla, başına bizzat benim bela ettiğim güzelim Dahl ile baş başa bırakırım. Üçümüzü de tüketen bu cendereden çıkar giderim.
Yazık olur, diye mırıldandı bir yerlerde biri. Yönetmendi, şeytandı, belki de çiselemeye başlayan yağmur.
-Sana kalsa, ayrılsak da beraberiz nasılsa, dedi. Dayanıklısın ya sen.
Ne çektiğimi gel de bana sor, diye tutturacak zaman değildi. Aslında, o çok daha dayanıklı gelmişti bana. Son lafı hariç, otele girdiğimizden beri söylediği her şeyi ben de zaman zaman geçirmiştim içimden. Epeyce kahra bulanmış haliyle ondan duymak sert geldi, yine de doğruydu.
On beş yıla yakın bir zamandan beri hayat üçümüz için de zor oldu. Yalanlar, korkular, suçluluk duygusu, iç hesaplaşmaları ve tuhaf hayal kırıklıkları. Sürmesi, evet hepimizi tüketiyordu, bitmesi ise yok edici olurdu. Sanırım üçümüz de bunu görüyorduk. O benden daha cesurdu, daha açıktı. Kalıpları kırmakta belli ki geçen zamanla birlikte daha ustalaşmıştı. Çabasına hiç değilse bir şans verecek kadar saygı duymalıydım.
Ona dönüp gülümsedim, o da gülümsedi. Ayrılık pek kararlı yapmış seni sevgili önderim, bir o kadar da şirinleştirmiş, diye takılmak isteyen herifi durdurdum.
-İkinci seçenek… Onu anlatsana biraz daha, derken kısık çıktı sesim.
-Stockholm uçağına binmek için en geç 24 saat önce oteline dönersin. O gece burada dinlenir, ertesi gün uçarsın. Bunda sorun yok. Anlaşma şartlarını tekrar söylüyorum: Ayrılıncaya kadar bir kez bile mızıkçılık istemem. Tam teslimiyet. Hepsi bizim hayatımız için. Buna inan. İyi düşün, doğru karar ver. Koşulsuz aşk pazarlığı kaldırmaz, bilirsin.
-Cayma hakkı yoktur kölelerin, diye başladığımda, elini sertçe kaldırıp susturdu beni.
-Bırak şu köle-efendi, patron-işçi saçmalığını. Söz hakkı yoktur onların, bilmez misin? Emir komuta yetkisini her fırsatta sana bırakacağımı biliyorsun zaten. Bırak şu tedirginliği.
O dikenli meseleye geldik işte, diye düşünüp sordum.
-Neden tedirgin olabilirim sence?
-Tedirgin olacak hiçbir şey yok canım bence, tam tersine…
-Peki, neden hemen anlatmıyorsun planını da emir komutayı almak istiyorsun, derken yine kesti sözümü.
-Emin, lütfen takılmayı bırak artık. Lütfen güven bana, yorma beni. Bu şakacı hatta muzip halini öteden beri bilmesem ve normalde çok sevmesem her şey çoktan berbat olurdu. Hayatımıza bir boyut eklemeye veya bir yön vermeye, anla bunu canım, sensiz olmuyor çünkü.
Şeytandan önce benim içimden geçti bu kez: Besbelli Çarlisiz de olmuyor. Şeytan katıldı hemen,
-Çarli bademli çikolata fabrikası istiyor kendine Emin, dedi şeytan.
Neden Dahl’in en meşhur kitabını o bağlamda öyle andı şeytan? O sırada anlam veremedim. Belfast’ta ikinci gecede anlayacaktım.
-Yanılıyorsun, en çok da sensiz olmuyor be adam diyerek birden ayağa kalkınca kucaklayacak ve gidecek sandım bir an.
-On beş dakikan var, sen karar verirken kahvemi dışarıda içeyim dedi, fincanını alıp çıktı.
14. KALBİ KIRIK ADAM YANILIYOR
Bu kez de içimdeki kalbi kırık adamı dürttü şeytan, on yıl kadar önce ayrılığa giden hayal kırıklığı ile dolu günleri hatırlattı, onun ‘pazarlığı kaldırmaz aşk’ lafını ‘ne yaman çelişki’ diye etiketledi.
Haklıydı, evet çok haklı.
Çarli’ye dönmesi ile biten uykusuz geceler, soruna çözüm arayışı ile geçti gitti. Elbette çözüm ararken bir tür müzakere ve pazarlık da vardı. O yıldırıcı süreç haftalarca sürdü, en yakın tanığı şeytandı, bir de içimdeki kalbi kırık adam. Suskunluğu masumdu, haykırışı başkaldırış olurdu.
Şeytan bir ölçüde haklıydı haklı olmasına ama şeytanlığı her şeyi olduğu gibi görmesine engeldi. Kalbi kırk adama kalırsa, Anitta biraz da müzakere kokan o sürçte de son derece samimiydi. Dahası, o sürecin sonunda kocasına döndüyse, bu bizzat kendisinin önerdiği çözümdü.
Şeytan yüzledi:
-Seni o noktaya getiren kimdi peki?
Evet, evet elbette Anitaydı gerçekten. Ama desteğine fena halde ihtiyacı olan eski kocasının yıkık haline aldırmazlık edecek biri değildi Anitta. Öneri benimdi, çünkü ona ancak ben be öylece destek olabilirdim, olmalıydım. Ben daha dayanıklıydım çünkü..
-Neler yitirdiğinin farkında değilsin sen, diye yine araya girdi şeytan.
-Neler kazandığımı da sen fark edemezsin, diye karşılık verdim ona.
Anitta’nın içtenliğinden dürüstlüğünden habersiz olan herkes suçlar, çoğu ayıplardı onu. İki tarafın rızası ve kabulü ile imzalanan boşanma kâğıdını daha birkaç ay önce Çarli ile birlikte doldurmuşlardı, yedinci evlenme yıl dönümlerinin ertesi gün, bavuluna klasik müzik ve film cd lerinden onlarcasını, birkaç ilk gençlik giysisini ve yarısı Dahl’in eseri bir düzine kadar kitabını alıp kedisi ile birlikte Stockholm’e uçmuştu.
Noel’in ertesi gün, buz gibi soğuk bir Pazar akşamı.
Onu karşılama anını günler öncesinden defalarca hayal edip durmuştum. Sanki uçağı vaktinden çok önce gelecekmiş gibi epeyce erkenden gittim alana. Elimde tek bir mavi gül ve pembe bir zarf, içinde pembe kâğıtta gönlümden taşan birkaç cümle. Ömür boyu sürecek mutluluk yoluna çıkıyorduk, ilk adımı atıyorduk.
O gün bekleme salonu tenhaydı, oturmak bir yana yerimde duramaz haldeydim. Yaşayacağımız o an kaçıncı kez geçiyordu gözlerimin önünden, aynı zamanda kim bilir kaçıncı kez boydan boya arşınlıyordum salonu. Cüsseli bir adam yaklaştı yanıma, güvenlik görevlisiymiş, kibarca sordu.
-Yardıma ihtiyacınız mı var?
-Hayır, yok. Çok teşekkür ederim, neden kuşkulandınız ki?
-Gergin göründünüz bana. Belki destek gerekir, diye görev gereği ilgileniriz biz böyle durumlarda.
-Sorun yok, dedim. Belfast’tan geliyor, sevgilimi bekliyorum. Tabii ki büyük coşku var, heyecan var, daha yığınla şey.
-İlk kavuşma sanırım. Keyfini çıkarın. Rahatsız ettim, özür dilerim.
Tekrar teşekkür ettim, gidip yerine oturduktan sonra her göz göze gelişimizde gün görmüş adam, gıpta eder gibi imrenme dolu bir bakışla gülümsedi bana.
Uçağın indiği anons edildi, kalbim duracak sandım. Çırpınır gibi çarpmaya başlayınca oturup bekledim, babacan polis beni gözlüyordu. Kapıdan girdiğinde fırladım yerimden, bin yıllık bir özlemle kucakladım, boynuma sarıldığında cılız çıktı sesi.
-Çok yorgunum’ dedi.
Bitkindi aslında. İkinci kata asansörle çıktık, eve girer girmez divana yığıldı, hemen doktor çağırdım, ateşine, nabzına baktı, tansiyonunu ölçtü. Nasıl hissettiğini sordu:
-Yorgunum, hiç halim yok, dedi.
-Nabız düşük, tansiyon yerlerde, ateş de biraz yüksek, dedi… Ne oldu böyle size?
-Üç gündür uyuyamadım, son yirmi dört saatte her ne yedimse üstten alttan çıkardım.
-İki olasılık geliyor aklıma, dedi doktor ve bana döndü… Zehirlenme, psikolojik şok. İkisi de geçer birkaç gün içinde.
Ben küçük dilimi yutmuştum sanki, suskun ve son derece şaşkındım, ayağının ucundaki kedisi gibi gözlerimi dikmiş ona bakıyordum. Yüzü sapsarıydı, gözleri birer derin çukura düşmüş, sesi kısık çıkıyor. Kedisi Şirin ayak ucunda, ben yanı başında.
Çantasından seçtiği bir şurupla bir kutu hapı masaya bıraktı doktor. Haplardan ikisini hemen içmesini söyledi. İki saat içinde kusarsa, haber vermeliydim, iğne yapmak zorunda kalacaktı. Ertesi gün gelişmeleri öğrenmek için arayacaktı.
-Bol su içirin. Hap iyi uyutacaktır onu. Stres ve yorgunluk. Başka bir şey yok sanırım, merak etmeyin.
Onu uğurluyordum ki yattığı yerde hafifçe doğrulup mırıldandı.
-Çok zararı yoksa doktor, iğneyi hemen yapsanız. Uyumak istiyorum, hemen uyumak.
Karşılık vermeden döndü, çantasını açtı, iğneyi yaptı ve çıktı.
Başucuna oturdum. Saçlarını okşadım. Şirin ayak ucundan kalktı daha yaklaştı yanına.
-Neler oldu sana canım böyle?
-Merak etme, hepsi aşktan, dedi uyuklarken. Aşkın deli coşkusundan.
Sempatiyle gülümsedim. Zorlanarak devam etti.
-Yani yirmi dört saat içerisinde bir muhteşem adamdan ayrılıp bir başka muhteşem adama kavuşmak coşkusundan, dedi. Başka bir şey yok. Merak etme sakın.
-Sen iyi ol yeter Ani, dedim. Ötesi önemsiz.
Bir zaman sonra mırıldanır gibi konuştu bu kez.
-Sana haksızlık yaptığımı sakın düşünme, olur mu?
Bu sözüme anlam veremedim, uykuya geçiş sürecinde zayıflayan irade ürünü manasız bir cümle olarak düşündüm. Çok geçmeden manasız olmadığını görecektim. Az sonra uyudu. On altı saat sonra gözlerini açtığında çoktan öğlen olmuştu. Susamıştı. İki bardak ılık su verdim. Beyaz peynirli yumurtalı sandviç hazırlamıştım, bir bardak muzlu sütle yedi. Kahvesini içti. İki saat geçti. Çıkarmadığını görünce ikimiz de rahatladık. Hapını içti, kedisini okşarken:
-Şeriyi beslemeyi unutmayalım sakın, dedi.
Şirin demeye alışmıştı ona, Ferhat ile Şirin hikayesinden almıştı. Doktor ikinci gün de aradı, duyduklarından memnun oldu, ayağa tam kalkıncaya kadar hapa şuruba devam etmesi gerekiyordu.
-Su ve uyku. Mümkünse yürüsün, canı ne isterse yesin.
İki gün sonra yüzüne iyice renk geldi, gücünü topladığı sesinden de belliydi. İştahlıydı. Henüz yataktaydı, hafta sonu şehirde kısa bir yürüyüş yapmayı konuşur hale gelmiştik. Sanırım gelişinin beşinci günündeydik. Yatakta oturmuş kahvesini içiyordu, kedisine de Şirin diyordu artık, tatlı tatlı miyavlamaya başlayınca, geldiğinden beri ilk kez bir güzel güldü Anitta.
-İyileştiğimi doktordan önce haber veriyor bize Şirin, dedi.
Kedinin de gözleri parlamaya başlamıştı.
-Şimdi duş almak istiyorum. Sonra sana sarılarak biraz daha uyurum. Ha… Yaramazlık yapmak istersen, şimdiden söyleyeyim.
Olur mu hiç, her şeyin bir zamanı var türünden bir şeyler diyecektim.
-Açıkça söyleyeyim ki hiç itirazım olmaz. Senin vücudun da iyileştiğimi haber verirse bana, emin ol ki yarın turp gibi olurum.
Öyle de oldu. Turp gibi dediği için akşamki menüye turp salatası da ekledim.
O akşam ilk kez masamızda oturduk, etli kuru fasulye de yapmıştım ona, yanında nar ekşili semiz otu salatası, şehriyeli pirinç pilavı ile bol sarımsaklı cacık. Ardından kırmızı şarap.
Dışarıda diz boyu kar vardı, şöminenin karşısına oturduk. Şömineden yansıyan gölgelere ad takıyordu o sırada, Vivaldi çalıyordu, Şirin ya da Şeri divanda uyukluyordu. Anitta iyiydi artık. Yanağından öptüm onu.
-Çok mutluyum. Bir daha öpsene beni dedi, öptüm. Lambaları söndürsek, daha mı güzel olur dersin her şey?
Kapadım ışıkları. Birkaç mum yakıp masaya koydum. Oturdum yanına. Başını dizime koydu. Ben saçlarını okşuyordum. Şöminede oynaşan alevleri izleyerek, müziğe kulak vererek öylece kaldık, hayatın zamanı durduğumuz bir dilimini daha yaşıyorduk. Nihayet birlikteydik, her şey güzeldi, şaraplarımızı yudumladık uzunca bir süre.
-Sana öyle bitik gelmeyi hiç hayal etmemiştim canım ben, dedi. Seni hayal kırıklığına uğrattım. Geçti gitti ama çok üzgünüm.
-Onu da aştık, ona bak sen.
-En çok da bu yanına bayılıyorum ben, biliyor musun? Daima olumlu, daima sakin, hep güven veren, hep güvenen… Ve hep açık sözlü…
-Abartmasan olmaz mı?
-Çabalarsam başarırım, ama dürüstçe olmaz o zaman… İster misin?
-Sen hınzırın tekisin Ani. Dürüstlük olmazsa olmazımız bizim, dedim. Birilerinin cephanesi, birilerinin zırhı veya sığınağı, çoğu insanın ise peçesi ya da örtüsü. Birilerinin ise huzuru.
-Ben huzuru alayım, yeter bana, dedi.
-Al, dedim.
-Dürüstlük deyince… Sen sormadın ama anlatmak istiyorum. Böylece öyle bitkin bir hale gelmiş olmamın nedenini de anlatmış olurum.
Noel akşamını Çarli ile geçirmişti. Hem evliliklerinin yedinci yıl dönümünü hem Anitta’nın otuzuncu yaş gününü kutlamışlardı, bir de veda etmişlerdi. Baş başa. Sadece acı tatlı anılarını konuşarak, zaman zaman da ağlaşarak. Sabaha kadar uyumadan…
-Duygu yüklü… Çok uzun bir Noel gecesi… Ne içtiniz?
-Çarli yarım şişe Skoç ile getirdi sabahı. Çok sayılmaz. Tam bir şişeyi içtiği ve ayakta kaldığı çok olmuştur. İki cin ve tonikle başlamıştı. Ben bir şişe şarapla yetindim. Önden de bir cin tonik. İkimiz de sarhoş olmadık.
-Yine de zorlu bir gece olmuştur, içkiden ziyade, derken sözümü kesti.
-Çok zor oldu Emin, tahmin edemeyeceğin kadar zor.
-Doğru, ben tahmin edemem tabi.
-Ardımda öksüz ve yetim kalmış koca bir çocuk bıraktım sanki. O kadar zor.
Kalakaldım. Öksüz ve yetim olmak nedir, en iyi ben bilirdim. Gelecekte yaşayacağımız sorunların o gece uç vermiş olduğunu gördüm, onunla yüzleşmek yerine zamana bırakmak daha doğru geldi.
-Bilmeni istediğim bir şey daha var. Sabaha kadar aynı evde geçmiş yedi yılımız için birbirimize onlarca kez teşekkür ettik. Defalarca duygulandık, birkaç kez de sarıldık birbirimize. Ama bir kez olsun öpüşmedik bile, inan ki böyle, dedi.
-Şehvet hissetmeyecek kadar doluymuş demek ki yürekleriniz, dedim ve başının dizimde kıpırdadığını hissettim, onaylamıştı sanırım.
O geceyi o kadar uzun kutlamak, vedayı öyle içe işleyen hale getirmek kimin fikriydi acaba diye sordum kendi kendime. Öte yandan, kavgasız dövüşsüz ayrılan iki olgun insanın anılarına ve birbirine karşı saygıyı koruması çok güzeldi, çok uygarcaydı ama…
-Başka diyeceğin bir şeyler vardır, ne düşündün söylesene…
-Kaygılandım doğrusu. Yaşanmış bitmişse üstünde durmaya gerek yok. Tamam da güçlü duyguları yok saymak yanlış olur, diye de düşündüm.
-Çok doğru, dedi, başını dizimden kaldırdı. Senden bir şeyler çaldığımı düşünüp durdum gece boyunca, duygusal olarak çok yorucuydu… Beni öyle bitik hale getiren de dürüstçesi asıl buydu.
-Anlıyorum. Keşke çılgınlar gibi sevişseydiniz de birbirinizin içinde öyle saatlerce erimiş olmasaydınız… Bir itiraf da benden gelsin ortaya: Seni ondan çalmışım gibi hissettim az önce… İlk kez bu kadar tatsız şekilde.
-Yapma canım ya, lütfen sen abartma. Biz hata yapıp abartmışız, şimdi açıkça görüyorum. Duyarsız olamayız, tamam. Ama gerçek şu ki Emin, biz ikimiz birbirimizi hak ediyoruz.
-Evet, bunda kuşku yok. Bir gerçek daha var ama: Çarli için de çok önemlisin. Sana fena halde muhtaç olduğunu bugün çok daha iyi anladım ben.
-Bu da doğru, dedi, epeyce yorgun çıktı sesi.
-Sense aynı derecede ihtiyaç duymuyorsun ona. Duysaydın, boşanmayı göze almazdın, burada da olmazdın.
-Bu da çok doğru, dedi. Oysa sen ve ben. İkimiz de muhtacız birbirimize. Muhtaç derken bir eksiğin tamamlanması bir yoksulluğun giderilmesi için hiç değil… Boyutlanmaktan, coşkudan, derinlikten… devinmekten… Anla işte. Güzellik yaratmaktan söz ediyorum.
-Gayet güzel söyledin, anlıyorum. Birbirimizin hayatını güzellik ve huzurla zenginleştirmek genişletmek için diyelim istersen.
-Sonuç olarak, diye sordu başını tekrar dizime koyarken. Ne dersin?
-Bir sonuç çıkarmamız şimdi neden gereksin ki canım, dedim. Her şey nasıl gidecek, göreceğiz.
-Ben bir sonuç çıkardım ama, dedi biraz düşündükten sonra.
-Öyle mi, dedim, acelen ne yahu?
-Bu karmaşayı sen bu konuşmayla yeni algıladın belki, benim epeydir içimde. Acele etmiyorum sonuç çıkarmak için, bence geç bile kalmışım.
-Nedir çıkardığın sonuç, merak ettim ama sen söylemeden önce ışığı açabilir miyim?
Başını kaldırdı, kalktım, önce tuvalete gitmek geldi aklıma. Dönüp ışığı açtım, yine çok solgundu yüzü.
-Yorma kendini artık, dedim.
-Birazdan uyurum canım, şimdi biraz su ver bana lütfen.
Suyu içti. Öksürdü.
-Sonuç şu: Hem orda hem burada yaşayamam. Her ikinize haksızlık olur. Çarli defterini açılmamacasına kapatmam gerek benim. Ne kasar hızlı, o kadar iyi.
Akıllıydı, bunu duyunca aklımdan geçeni onun da düşünmüş olduğu ise kesindi: Demesi kolay, yapması zor.
-Zaman, dedim, yaşayıp göreceğiz. Hepsi bizim için, diyerek yatağa görürdüm onu. Üstünü örttüm. İyi geceler diledim. Yanağını okşayıp öptüm onu.
-Bana kardeşinmişim, kızınmışım gibi destek ol. Başaralım bunu.
Söz verdim. Teşekkür etti. Işığı kapadım. Az sonra uyudu.
Yatağıma girdiğimde düşündüm: Sahiden ona hiç muhtaç değil miydi? Ya ben, neden ve ne kadar muhtaçtım ona? Olmasam, ona kendimi bu kadar kaptırmazdım herhalde. Peki, tam olarak neydi onda olup da başkasında olmayan? Sahi, onun neyime ihtiyacı vardı ki, akşamdan sabaha kadar birlikte göz yaşı dökecek derecede yakını ve dostu olan adamcağızdan kopmuştu benim yüzümden?
Zamanla bulduk bu soruların çoğunun yanıtını. Kimisi, birçok kişinin ağzına alamayacağı kadar tatsız gerçeklerdi. Onca çaba ne işe yaradı peki, diye sorarsanız, son on yıldır ayrılıkla sürmesine karşın, arada bir fena halde tökezleyen, ama tükenmeyen çok boyutlu ve hep yeniden yeşeren bir dostluk yarattık biz. Bu çorak dünyada azımsanır gibi değil. Kendini gerçek manada aşık sanan, burun buruna yaşama lüksüne sahip görünen sürüyle çiftin bulduğundan çok daha fazla sevinç ve coşku yarattık, coşku yaşadık.
O kadar da değildi. Anitta sayesinde terapistimden de çok şey öğrendim ben.
-Kocasını ya da her ikisini birden mesela zehirle öldürmek hiç aklından geçti mi, diye sorduğu seanstan üç seans önceydi. Kalp kırılınca algılar mutlaka değişir, demişti. Başka türlü görür, başka türlü hisseder insan.
Terapistim gibi şeytanın da algısı bozuktu, o yüzden ikisi de Anitta ile aramızda hep var olan bir şeyi fark edememişti: Gerçek dostluğa olan sadakatimiz. Onun Çarli’ye olan sadakatini görüp yaşadıkça öğrendim ben bunu. Olan bitene ötekinin gözüyle bakmak yeteneği farklı kılıyordu her şeyi.
Sempati de empati de yetmez bunu anlamaya. Tam empati gerek. Ondan öğrendim bunu, bu adı verecek kadar da benimsedim…
15. OTEL ODASINDA BİR İLK ve KUZEYİN KARLI KIŞI
Şükür ki şeytanın kışkırtmasına bir ara kanan adamdaki kırgınlık o derinlikte kalmamıştı bende. O otelimin giriş kapısının önünde, elimde kahve kararımı beklerken içeride lobide ona tam empati ile bakmaya ve anlamaya çalışan, onum içtenliğine hiç toz kondurmamış bir adam vardı.
Ve son sözü daima o söylerdi.
O kadar çok şeyi düşündük çok berrak bir şekilde gördüm, Kahvemi bırakıp kalktım, resepsiyondaki oğlandan hesap istedim. Az sonra çantamla indiğimde, beni gözlediğinden emindim. Otel ücretini ödedim, Stockholm uçuşumun öncesindeki bir değil iki gece için yer ayırtmak istediğimi söylerken Anitta arkamdaydı. Döndüm, kusur işlerken yakalanmış bebek gibi gülümsedim ona. O kusuru görmedi, ya da fark etti, umursamadı; boynuma sarıldı arkamdan:
-Her şartta sana, senin sevgine yüreğine güvendim ben, diye fısıldadı ve birden hıçkırdı.
Dönüp sarıldım ona. Çenesi omuzumda, kısık sesle konuştu.
-Hiç yanıltmadın sen beni adam, biliyor musun? Teşekkürler ediyorum sana, her şey için sana ve tanrıma şükrediyorum.
-Ben de tatlım ben de, derken ilk zamanlarımızdaki gibi çarptı yüreğim.
Çantamı kaptı elimden, durdu beni. Resepsiyondaki oğlana sordu:
-Yola çıkmadan hızlı bir duş almamız gerek, mümkün müdür?
Oğlan boynunu eğip anahtarı uzattı, elinde çantayla asansöre doğru hızla yürüdü. Kendini profesyonel sanmasın diye geri durdum ben.
-Gel be adam, dedi asansörün önünden bana el ederek, odanda sensiz duş almak olur mu? Yardım edersin belki biraz.
Bendeki jeton odanın kapısını kapatır kapatmaz beni soyup bir anda çırılçıplak bıraktığında düştü ancak.
-Gel yanıma, dedi bizim filmlerdeki mesleğinin ustası hatunlar gibi yatağa uzandı. Tam bir saatimiz var tatlım. Uçağımız üç saat sonra. Anlaşma tam olarak geçerli. Yarım saat için, hiç kımıldamadan kendini bana bırakmanı istiyorum, dedi. Ellerin kıpırdamasın. Sesin de çıkmasın. Şimdilik kısa program, sadece on beş dakikalık. Bence dayanırsın. Değilse, ellerini bağlamak zorunda kalırım. Bilesin.
Dudaklarının ıslaklığını kulak memelerimde de hissetmemle birlikte çırpındım, az sonra da koptum her şeyden. Soluğum nasıl kesildi, kalbim kaç kez duracak gibi oldu, kaç kez dağlar ırmaklar geçti üstümden, nasıl yüzdüm o kaynar denizlerde ve nasıl dinlendim serin kuytuluklarda, bilmiyorum.
Bandolar mızıkalar kornalar yırtıcı hayvan haykırışları hatta makamla eşek anırışlarından sonra yağmur ormanları.
Rengarenk dalların fısıltısı eşliğinde dört mevsimi yaşarken ıslak bir el sildi terimi alnımdan. Dünyamı Vivaldi doldurdu, tatlı bir serinlik dolaştı dudaklarımda. Sızmışım. Çarli’nin şuh melekleri ile şeytan girdi rüyama. Var olsun sağ olsun diye mırıldanıyordum ki, nemli sıcak ve dost bir sesi:
-Haydi bakalım, şimdi sıra sende, dedi ve güçlükle açtım gözlerimi. Senin de on beş dakikan var. İstersen yirmi. Şimdi bana kıpırdamak yasak, dedi.
Kımıldayacak halim kalmamıştı ki benim.
-On dakika sonra başlasam, diye mırıldandım.
-İlk günlerimizdeki gibi sımsıkı sarıl, içinden geçen her ne varsa ninni söyler gibi söyle bana. Fazlası gereksiz, söz verdik, daha duş alacağız,
İçimdeki herkes birden rahatladı.
-Beni kimse böyle ağırlamadı. Nasıl yarattın bu kadını sen bunu Ani?
-Her buluş ihtiyaçtan doğarmış, o kadar zaman sensiz kalınca… İçimdeki özgür kadını saran engelleri bir bir kırınca, gerisi geldi.
-İnanılmazdın sen. Şimdi ulaşılmaz olmuşsun canım.
-Bu kadar övme lütfen beni. Güven, yeter. Şimdi duşa gireyim. Sen düşün ve dinlen. Sonra sen girersin.
Olağandan uzun sürdü duşu. Ben beş dakikada bitirdim. Otelden ele ele çıktık, taksi beklerken yanağından öptüm, taptaze bir bakışla baktı.
-Neler düşündün bakayım ben duştayken.
-Seni ne kadar özlemiş olduğumu.
-Onu biliyorum, yanındayken bile seni özlediğimi de sen biliyorsun. Bilmediğim şeyler söyle bana.
-Tamam, dedim. Değerlendirme istiyorsun. Kısaydı program, evet. Çok düşünülmüş iyi çalışılmış. Üstelik profesyonel işiydi canım, dedim gülerek ve karnıma sıkı bir yumrukla aldım karşılığını.
-Sen de sürekli öğrenirsin, dedi. Bilirim.
-Ben bu seviyeye nasıl sıçradığını çok merak ediyorum.
-Anlatırım. İlk basamağı çıkarken elimden tutan sendin, bunu unutma. ‘Eti senin kemiği benim’ bilgeliğini öğreten de…
-Teslimiyet, dedim sadece, adını bilgelik koyan sensin…
-Belki de öyledir. Dört koldan öyle bir saldırıya kıvransan da dayanmayı nasıl becerdin, sen de onu anlatmalısın bana.
-Söz verdim, tutmak zorundaydım.
-Sözünün eri… Şahanesin adamım, dedi ve o jokey ben yarış kazandırmış atıymışım gibi sıvazladı sırtımı.
“On numara beş yıldız yakışır sana koçum” demedi, ama demiş kadar oldu.
…
Onu kayıran bir dost olarak hem mutfakta sebzeli pilavın her çeşidini yaparken, hem yatakta eski günlerin üstünden hiç tadılmamış lezzetler yaratarak geçerken söz dinleyeceğimi bir kez daha ve bu kez ant içer gibi söylediğimde havaalanı yolundaydık. Başını omzuma koydu.
-Daha fazlasına hazırla kendini, dedi.
-Aklında tam olarak ne var, bir bilsem, dedim, parmağını dudağıma yapıştırdı, yanağımdan öptü.
-Bekle ve gör. Çok sorma. Malum, merak hep öldürmez kediyi, ama mutlaka sürprizin içine eder.
Boynumda hafif bir morluk, dudaklarımda tatlı bir sızı ile uçakta derin uyuyacaktım. Benden belki kırk kere duyduğu lafı bu kez de gülerek söyledim kulağına.
-Böyle birbirinizin iliğini söker gibi sevişmeseniz, bu kadar düşkün olmazdı bu kadın sana diyor şeytan.
Birkaç aylık kahkaha kotasını bir ağızda boşalttı bu kez…
-Yanılıyor senin şeytan, hem de ölümüne yanılıyor. Bilirsin günmesem sevmem, sevmesem sevişemem ben. En iyi bir sen bilirsin bunu, bir de Çarli tabii.
Hoppala, diye birlikte çemkirdiler bu kez, içimdeki şeytanla, onun koluna girmiş benim Karamanlı. Haklıydılar, Çarli’nin adı nadiren geçerdi çünkü Anitta ile aramızda. Kimsenin kahve geçmişini, hele onunkini pek konuşmazdık, Çarli bağlamında asla.
Onu daha sık anmak, acaba yeni gerçeğimiz mi olacaktı?
Hakçası, doğru söylüyordu Anitta. Yönetmen öyle demesini istemiş olsa da doğruydu. Nerden baksan, Çarli benden en az yedi belki de on sene önce tanımıştı çünkü onu.
Acaba dediğimde abarttım mı diye yeniden düşündüm, adını anmadan onun genel ve özel performansını ima eden birkaç konuşmamızı hatırladım. Ayrılışımızın üçüncü yılında, kışın ortasında İsveç’e gelmekte çok ısrarcı olmuştu Anitta. Mektuplarında, sık sık çocuk yapmaktan söz ediyordu; her ay test yaptırdığını, her olumsuz çıkan sonucun kendisini bezdirdiğini anlatıyordu. Bir süre üniversite ortamından, etraftaki tatsızlıklardan uzak kalmak da ona iyi gelecekmiş.
—Varsın kuzeyin kışı olsun, gelsem senle biraz soluk alırım, yanılıyor mıyım, diye yazınca sevindim tabii.
İsveç’in bir kış turizmi cennetinde, iki günlüğüne şömineli mutfaklı küçük bir villa kiralamıştım. Kar altımdaki ladin ve köknar ağaçları çevrili iki odalı villa, içinde çıtır çıtır yanmakta olan şömine, ince ince çalmakta olan Vivaldi’nin Dört Mevsimi, dolapta Türk kahvesi ve üç şişe Şili şarabı… Hepsini, daha yola çıkarken tesise haber verip ayarlamıştım. Beyaz örtü altındaki ormanı ve küçük yuvamızı görüp de Vivaldi’yi duyunca büyülenmişti. İlk dans ve ardından Noel köpüklü Türk kahvesinin ardından karda az soğuttuğumuz kırmızı şarap. Şaraptan değilse de keyiften sarhoş olmasak bir metreyi aşan karda yürümeye kalkışmazdık. Yıldızlar çok parlaktı o gece, kahkahalarımızı onlara ulaşmış olmalıydı.
Üçüncü günde de denedik. Güneşli bir gündü. Kar pırıltısı altındaki görüntü muhteşemdi.
—Çıkalım, dedi Anitta. Güneşin altında olmalıyız şimdi.
Kar elbiselerimizi çizmelerimizi çıkardım dolaptan. Çıktık. Anlatılması imkânsız bir güzelliğin içimde yürüyorduk, soluduğumuz havaya da sinmiş bir lezzet vardı her şeyde. Ama içine dönmüş olmalıydı ki sesi çıkmıyordu Anitta’nın. Besbelli düşüncelere dalmıştı, bölmedim onu. Gökyüzüne baktım, pürüzsüzdü, geceki yıldızları düşündüm. Bizden epeyce ileride tatil köyünün ana binasının tüten bacası, önünde ateş yakmış birkaç kişi görünüyordu. Yanından geçip gittiğimiz çınar ağaçlarından birkaçının resmini çektim. O durmadı, dalgın bir havada yürümeye devam etti.
Arkasından yetiştim. Yanında yürüyordum, önüne bakarak yürümeye devam etti. Düşüncelerinin arasına girmek istemedim ama tedirgin de oldum. Kafasını neyin meşgul ettiğini tahmin ediyordum. Dayanamadım:
— Birkaç fotoğrafını çekeyim istersen, dedim.
—Sonra çekeriz, diye karşılık verdi.
Yığınla güzellikten birkaç fotoğraf bile çekmemiştik daha. Kar altında kalmış köknar ağaçları istemişti beşinci albümümüz için. Çıkarken de öyle demişti. Biraz daha yürüdük. Birden hepsini unutmuş gibi eve doğru döndü.
—İçeri girsek artık, senle konuşmaya ihtiyacım var, dediğinde hemen meseleyi anladım.
Zor bir konuşma kalacaktı. Uzunca bir zamandan beri hamile kalmak istediğini biliyordum. O nedenle, kahve seanslarımızda, hamileliğe sebep olmamak için daha dikkatli olmaya çalışıyordum. Bu ikimiz için de sır değildi. Son iki günde önlemsiz birlikte olmayı tercih ettiğini de açık etmişti, ben çekinmiştim.
Eve döndük, şarap doldurup karşılıklı oturduk.
Bildiğimiz şeyleri tekrarlamadı, doğrudan girdi konuya.
—Geçtiğimiz beş yılda da hamile kalamadım Emin, diyerek girdi konuya. Her ay hayal kırıklığı yaşıyorum, çok hırçın, Umut kırıcı bir süreç. Tüketiyor beni. Çarli de ben de bir sürü muayeneden testten geçtik, görünürde bir sorun yok. Ama olmuyor. Çıldıracağım neredeyse. Bütün hücrelerim bebek diye çığlık atıyor ve ben hamile kalamıyorum.
İçim titredi, hiçbir şey diyemedim, sözüm bittiği yerdi. Onda daldı bir süre.
—Keşke aldırmasaymışım ben Gonja bebeği.
—Keşke, dedim. Şimdi on beş yaşını doldurmuş olacaktı.
Gözlerinin dolduğunu görüyordum. Şarabından bir yudum aldı.
—Belki başka yollar denemelisiniz, dedim.
—Suni dölleme, dedikleri şeyden söz ediyorsun, değil mi?
—Evet, iyi sonuç alıyorlar.
Her şeyi deneye hazırdı, ama tercihi doğallıktı.
Me dediğini anlıyor, ama anlamazdan gelmeyi içimiz için de daha akıllıca buluyordum.
Olaylar çok hızlı gelişti Belfast’ta.
—
Belfast’taki evlerinde Çarli ile sabaha kadar kilit altında kalıp konuşmaya çalıştığımız geceden onun istediği kadar hızlı bir uzlaşma yazık ki çıkmamıştı, ama çıkacağını biliyordum, o süreçte onun umudunu kırmamaya dikkat etmeliydim.
Çözüm var, dememe çok sevindi.
Ben de sevinsin istiyordum. Şimdi bütün gereken biraz daha zamandı, Çarli ile iletişimimiz sürecekti, herkese uygun bir çözüm uzak olmayan bir gelecekte bizi bekliyordu. O çözümü bulmakta Çarli de istekliydi, ben de Çarli’nin benden de istekli olduğunu söylesem yalan olmazdı. Her şeyi ona olduğu gibi yansıtmam ise büyük bir şoka yol açacağı için yanlış olacaktı.
Bu kadarı yetmişti onun umudunun solmamasına bir kez daha sımsıcak kucaklamış ıpıslak öpmüştü…
16. ŞEYTANIN İKİNCİ GECE SORGUSU
Ters günündeydi şeytan.
Anitta ve dükkandaki gün yüzlü kızla birlikte, hayal kurmaktan nasipsiz ahmaklara karşı kazandığımız büyük zaferden söz etmiştim ona. O zaferi kutlamak için içimde gururla dalgalanan bir bayrak olduğunu da anlattıktan sonra o bayrağın neden ıslandığını sormuştum.
Resmen sapıtmıştı. Şehit ve kurban kanından söz etmiş, birkaç başka safsatanın ardından imana geldiğini bile söylemişti. Kendi cenaze töreninde neler istediğini vebal vererek sıralamaya başlayınca adeta çıldırdım, onu kovmakla kalmadım; kulaklarımı tıkadım, gözlerimi yumdum, beynime saldığı eşek arılarından bir zaman öylece kurtuldum.
Epey zaman sonra gözümü kulağımı açtım, ama şeytan aynı şeytandı. Derdi besbelli beni iyiden iyiye hırpalamaktı.
— Bok yoluna gitti ya. Niyazi’nin kanı ıslatmıştır senin göndersiz bayrağı, diye başladı.
Öfkeyle karşılık verdim.
— Niyazi kim be adam?
— Çarli, diyeyim. Ha Niyazi ha Çarli. Niyazi gitti, şimdi Çarli’ye bak sen.
— Ne alaka? Çarlinin onca yıl zavallı görünüp ne haltlar yediğini bilmiyor musun? Belfast’taki ikinci gecede kendini…
—Bırak laf kalabalığını yahu. Kaç yıldır nasıl da kemirdin hayatını zavallının. Kıtır kıtır, çıtır çıtır yedin.. İşkence ede ede tükettin onu.
Buz kesildim. Yalanın ölçüsünü kaçırana şeytan derlermiş.
— Ben ona kötü bir şey yapmadım. Onlar incinmesin, birlikte mutlu olsunlar istedim. Her zaman fedakârlık yaptım. ‘Anitta ile birlikte yaşamalısın Paris’te’ diyen sen değil miydin, zibidi herif? Ben istedim mı bunu hiç?
— Onu dediğim zaman kız bekârdı. Sen o evlendikten sonra çıkardın onu baştan. İnkâr etme ey Müslüman.
Allahım, nasıl da çarpıtıyordu her şeyi.
— Ben hiç baştan çıkarmadım. İlişkisine saygılı oldum. Kendisine herkesten çok değer verdim.
— Saygıyı geç. Onları nasıl bir cin planı ile baş başa bıraktığını unuttun mu? İtiraf et: Elini hiç çekmedin kızın üstünden. Sahiplenmedin ama iyiliğinle, beyninle kendine köle yaptın.
— Hadi canım sen de. Kimse kimsenin kölesi değil. Kendi hallerine bırakalı on yıldan çok oldu. Tamamen bırakalı beş yıl bitti. Beş yıllık oruç…
— Haa, orucun sebebini biliyoruz. Hadi itiraf et. Korkup kaçtın sen. Bebek sana kuma olacak diye korktun. Çarli zayıf rakipti. Bebek Anitta’nın gerçek aşkı olurdu. Bebek doğsa onun da senin de pabucunuz dama atılırdı. Bunu gördün. Kaçtın.
Anitta daha öğrenciyken Gonja bebeğe hamile kaldığında onu doğursun diye elimi değil tüm varlığımı taşın altına koyduğumu nasıl unuturdu bu velet? İnanılır gibi değildi.
— Şeytansın sen. Keşke doğursaydı. Ben de çok severdim onun bebeğini. Kendi evladım gibi.
— Anitta senden çocuk yapmayı çok istedi. Beş yıl önce açık açık söyledi. “Ondan değil, senden olsun isterim” dedi. Sen yanaşmadın.
Sustum bir an.
— Çarli’den yapsa severdin tabii. Zahmet ona, keyif sana.
— İnsaf et be şeytan, diyebildim ancak..
Derken de kendi saflığıma güldüm. O da güldü katıla katıla.
— İşte böylesin. Her zevke sonuna kadar varsın. Onunla her şeyi dibine kadar yaşarsın. Sorumluluk olunca, anında kaçarsın. Korktun çocuk yapmaktan. Yalan de. İnanayım sana.
— Elbette yalan. Kırk kuyruklu yalan hem de. Korkmadım, korkmam. Senden bile korkmam. İçten pazarlıkçısın sen.
— Neden kaçtın o zaman? Söylesene.
— Çocuk benden olsa Çarli intihar ederdi. Onu incitmekten bile korktum yıllarca. Onun nasıl bir düzenbaz olduğunu bilmiyordum o zaman.
— İntihar etse kurtulurdu adam. Her gün taksitle ölmektense bir günde biterdi.
— O zaman Anitta akıl hastanesine düşerdi. Belki o da intihar ederdi.
— Sonra sen intihar ederdin. Kurgu biterdi. Ben senden kurtulurdum. İntihardan da korktun.
— Ölümden intihardan söz etme bana, duymak bile fena yapıyor beni. Bilirsin.
—Elbette bilirim. Çocukluk aşkın senin yüzünden öldü diye..
—Yapma bunu bana ey İblis, dedim. Hülya’nın ölümünde zerre kadar günahım yok benim, bal gibi biliyorsun bunu da neden böyle diyorsun.
Tanrım, bunu bile çarpıtacak kadar ne kötülük yapmıştım bu mendebur herife.
—Sen anlat bakalım nasıl yokmuş günahın?
—Bırak anlatmayı, hatırlamak bile acı verir bana, bilmez misin?
— Tamam anlatma. Şimdilik kalsın. Önce kendini sonra herkesi yalanlarına inandırmayı becermekte çok ustasın. Beni bile çok uzun zaman kandırdın. Şimdi söylesene.. Neden hep kaçtın Anitta’nın çocuğunu yapmaktan? Uydurma da asıl nedeni söyle bana.
—Felaketler ölümler nasıl korkutur, bilmez misin beni? Çarli berbat olurdu,
—O nedenle sessiz sedasız kanını kurutarak hani taksit taksit ölmesini sağlarsın insanların? Sen suçlu olmazsın o zaman.
—Ben kimseyi taksitle bile öldürmedin.
— Senin hüsnü kuruntun o Emin. İşine geliyor diye öyle diyorsun. Çarli geçen ay söyledi. “Her gün yerine bir gün ölmek daha iyi.”
Sırdaşın hainliği de, Brutus’unki gibi bir başka olurmuş meğer.
— Öyle dedi. Doğru. Ama kimin için? Kendisi için mi? Benim için mi? Anitta için mi?
— Acı çektiğini anlatırken dedi. Hem de Anitta duymasın diye kulağına fısıldadı. İnkâr et hadi.
— Sen delirmişsin. Her şeyi çarpıtıyorsun yine.
— Çarpıtan sensin. Az kalsın “Kadın ikimizin yüzünden acı çekti, her gün öleceğine birlikte öldürelim onu” diyecektin Çarliye. Demiyorsun ama.. Bana dedirtmeye çalıştığını da bunun içinden birkaç kez geçtiğini de iyi biliyorum..
— Deli saçması bu. Aklımdan bile geçmez öyle bir şey. Kimseyi öldürmem. Öldüremem. Hele Anitayı?
—Eve konmak için, hiç düşünmedin mi bunu sen, diye sorunca acı acı güldürdü beni.
–Evle hiçbir alakam yok. Olmaz. Biliyorsun. Çarli’nin hesabı bu desen anlarım. O demişti: “Eriyor kadın her gün üzüntüsünden. Bu ikimizin de yüzünden. Ama en çok benim yüzümden.”
— Bunlar yalan değil, Emin. Sonra da “Evli kadınla ilişki öldürür adamı” dedi. O anda anladım evli kadınla ilişkisi olduğunu..
— Sen şeytansın. Pislikleri kurmak senin mesleğin. Apaçık söylediğinde inanmakta zorlandım da oğluyla birlikte fotoğrafları gösterince inandım. Evlenmeden önce varmış ilişkisi. Kadının da ilk çocuğunu aldırmış. Sonra ikinci çocuk olmuş.
— Gonca bebeği aldırmaya zorladığında zaten bir yaşında bebeği varmış Çarli’nin, deyince onayladım,.
— Onun yatacak yeri yok, dedim.
O gün beni delirtmeye ant içmişti. Yine salladı.
— Senin yatacak yerin varsa onun Huriler Otelinde kral dairesi olur öte tarafta Emin. Sen derdine yan.
— Bırak safsatayı. Yalan yok. O lafı söyledi Çarli. Niyeti göz dağı vermekti. Anitta ile bitirmek için şartlarını sezdirdi bana. İstediklerini alırsa boşanıp çocuğunun annesiyle evlenecek. Ama aileyi nasıl geçindirecek? Onu düşünüyor.
— İyi bir nafaka verin. Boşansın. Destek olursanız mümkün, diyor. Değilse Anitta eriyip gidecek. Anla işte.
Evet, Çarli tam bunu diyordu. İstediğini alamazsa her şey eskisi gibi devam. Onu kurtarırsak o da biz de kurtulacaktık. O bunu diyor, intihardan ise söz etmiyordu.
— Anitta’nın acısına son vermek derdindeydi sanki. Bir yandan da fidye pazarlığı yapar gibi göründü bana. Çok çirkindi, dedim. Duyunca beynimden vurulmuşa döndüm, ama anlamazlıktan geldim. Çok sarhoştu zaten.
— Çarpıtmakta senden ustası yok Emin Hoca. Bütün Karaman bilir seni.
—Neresi çarpıtma bunun ey gafil?
—Adam çökmüş, eşi olacak o kadın onca zamandır ne haldedir acaba? Neler geldi başına? Düşünmüyorsun. O kadının kocası olacak adamcağız? Aklına bile gelmiyor. Çarli fidye pazarlığı ediyor, diyorsun. Süründüreceksin adamı gene.
Hiç öyle öyle bir niyetim yoktu. Belfasta gider gitmez, Seherden gelen parayı ona verip kapıyı açacaktım. Anittanın evi kendisine kalacaktı. Bunu söylediğimde:
—Yani size kalacak ev, Emin. Gizlemesene. Evleneceksiniz, orası sizin eviniz olacak. Bunu görmezlikten geliyorsun, söylemiyorsun. Gerçeğin işine gelen yüzü. Daima onu gösteriyorsun.
—Aklıma bir kez bile gelmedi böyle bir şey, diye bağırdım.
—Bak buna inanırım. Bukalemun gibi sen de farkında olmadan uyuyorsun ortama. Bir karar meselesi değil, duruma uyma ustalığı. Bunu yaptığının farkında bile değilsin, önce alıştın, sonra huy edindin.
—Nasıl da uyduruyorsun yahu?
—Bunu sende ilk gören kimdi hatırla.
—Olmayan bir şeyi ilk göreni mi soruyorsun sen bana? Manyak mısın sen?
—İlk gören Turan Abin oldu. Hani şu kendisini koruman için sana tabanca veren abin, gördü ama söyleme fırsatı bulamadan öte dünyaya gitti. Anitta daha ilk Montmartre seferinde farketti bu yanını. Yüzlemedi, söylemedi. Bağını korumak çok daha öncelikliydi. Faydasını da gördü zaten, onun hep yanında hep hayatında oldun. Sendeki marazı görüp de yüzüne vuran tek kişi var: Liz. Ona ikinci limonatayı Girne’de ısmarladığını eminim hatırlarsın, daha bir ay bile olmadı, aklındadır.
—Nerelerden neleri çıkardığını ibretle dinliyorum, dedim. O bir oyundu nihayet. Hoca yüzünden kız bozulmuştu, gönlünü aldım, bağımı korudum. Sen bundan neler de çıkarıyorsun. Garezle kalkıp maraz diyorsun. Hayret ediyorum.
—Hayret etmene şaşırmam. O huyunu yakından görüp de ima eden çok oldu aslında. Adlarını bilmediklerim de var. Ama sadece bir kişi ima etmekle kalmadı, yüzüne karşı birkaç bukalemun fıkrası ile anlattı bunu sana. Shayegandan yardım alarak hem de. Hatırlamazsın bunu belki. Anitanın ilk Açlık sunumunda hemen sonra..
O sustu, ben onun neden bu kadar büyük bir öfkeyle dolu olduğunu soruyordum kendi kendime. O yemeği hatırlıyordum. Anitta ile ışıklı yıllarımız, Yıldızımızın hep parlak olduğu zamanlardı. Anitta’yı kutlama yemeğinden, Eco’dan söz ediyordu şeytan. Tamam da, o masada hiçbir zaman konu ben değildim ki, bunu çok net olarak hatırlıyorum. Sadece ülkeleri, insanları, tarihi, Osmanlıyı konuştuk.
Sakinleşmiştim biraz. Onun da sesi çıkmıyordu,
—Biliyor musun? İyi ki de hatırlattın Eco’yu, Bana her kötülüğü yakıştırmaya yaftalamaya çalıştığın için her göstergeyi bu amaçla kullanır olmuşsun sen. Farkında mısın?
Sadece güldü. Ben yüklendim,
— Bana haksız olarak yüklemeye çalıştığın suçu işlerken suç üstü yakalanmış durumdasın şu anda. Farkında mısın?
—Senle uğraşmayacağım artık, dedi. Anlamak istemezsen anlamazsın. Senin birkaç haftadır yaptığın gibi kör ve sağır olurum sana karşı. Ben de kafamı dinlerim.
Öfkesinin sebebi aşikardı artık. Şimdi de yokluğu ile tehdit ederek kapris yapıyordu bana.
Sahi şeytanlar ölür müydü? Küsmedi ile ölmesi aynı şeydi bence. Alttan alan bir sesle sordum.
—Bana küsecek misin şimdi yani?
—Benden de senden de her şey beklenir Emin. Küsmek ne kelime, ölmek de öldürmek de dahil her şey beklenir. Bunu iyi biliyorum artık.
Afallamıştım, şeytanı öldürmek ya da şeytanın beni öldürmesi. Nereden çıkıyordu bunlar, nelerden söz ediyordu ki? Sustum kaldım,
— O kadar da tedirgin olma Emin. Senin içinden geçmeyen hiçbir şey benden yansımaz sana. Biz bize benzeriz azizim, başka kime benzeyeceğiz? Şeytan ve şeytana pabucunu ters giydiren adam. İçine dehşet ve şehvet katsınlar, film yapsınlar.
İkimiz de güldük. Rahatlamıştım sonunda. Yataktan kalktım, bir bardak su aldım musluktan, hırçın bir kıştan sonra bol karlı bir baharın ardından yaza nihayet kavuşan benim sahile baktım. Doğum sevinci her yerde, dedim kendi kendime. Derin bir soluk aldım, odama dönünce sormak geldi aklıma.
—Evleneceğimizi nereden çıkarıyorsun? Zaten evli olduğumu nasıl unutmuşsun sen?
—Sen yıllardır hatırlamamışsan ben nasıl hatırlarım ki!
—Hadi bunu kabul ettik. Seher’i neden yok sayıyorsun?
—Yok saymıyorum, onun evlenmene diyeceği olmaz ki. Ankara’da açıkça söyledi. Hayatına karışmayacak o. Tıpkı senin Anitta’ya karışmadığın gibi. Konuk sevgili rolü.
—O yönden değil, Kıbrıstaki Ankara’daki görevlere engel değil midir evlenmek? O yeni bağları kesip atabilir miyim?
—İkimiz de biliyoruz, istersen kesip atarsın. Riskli ama istersen yaparsın. Ama yapmak istemediğini, en azından köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceğini ikimiz de biliyoruz. Ayırca amcanı da öfkelendirmek istemezsin.
—İkimiz dediğinde sana canım diyesim geliyor şeytan.
—Bir daha söyle de bana.. Hemen söylerim. Bin kere söyle de, zevkle söylerim. İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız şarkısını söyle, desen de hemen söylerim. Ama neyi doğru bildiğimi sormasan da söylerim.
—Çok iyi anladım seni. Şimdi sıra bende. Dinle. Nefretten başka bir şey yok sende, insanlarla oynamaktan başka bir becerin de yok, ama kurnazsın. Ve en önemlisi sevgin yok, inancın yok, diyerek boşalttım bütün öfkemi.
İyice gevşemiştim artık.
—Çok haklısın Emin, diyerek karşılık verdi. Bunca zamandır sana şah damarından yakın ortağınım, beni elbette herkesten çok sen bilirsin. Ama bana bile her şeyi çarpıtarak söylersin.
—Aynen öyle, dedim. İstanbul yıllarımda hocalarımdan aldığım terbiye ile seni usulca dizginlememiş olsam seri katil yapardın sen beni.
—Seri katilden ne farkın var ki şimdi senin?
Tuzağına düşmeyecektim, üç kez derin nefes alıp birkaç lâhavle çektikten sonra cevap verdim.
—Beni zıvanadan çıkarmak için böyle söylüyorsun, sen de biliyorsun katillikte hiçbir alakam olmadığını.
—Haklısın ama, bundan çok da emin değilim. Hele bir de etrafındakilere kulak verirsem… onlar belki nesne iyi bilirler seni.
— Yanılıyorsun. Onlar birbirlerine anlattıkları kadar bilirler beni. Hiç bilmezler aslında.. Kasaba kapanına tıkılıp kalmış bir ahaliden ne beklersin? Birkaç tavuk, birkaç horoz. Her gün yumurta. Unla bulgur. Doldur babam doldur. Bir de her lafın başı, hepsi birden “Karaman’ın koyunu” diye tutturur.
—Yani?
— Bırak çarpıtmayı şimdi. Çarli on dört şişe bira içip gelmişti o gece. Üç bardak viskinin üstüne. Dili dolanıyordu, gözleri gidip geliyordu. Ettiği laflara bakıp katili yapacaksın beni.
— İşine geleni duyan, gelmeyeni keyfince yoran soyundansın sen Emin. Az önce de söyledim,
— Hangi soydanım ben?
— İnsan soyundan.
— Felsefe yapma. Niyazi kim onu söyle. Sonra defol git başımdan.
— Söylerim. Önce şunu söyle: Neden Çarli’nin itiraflarını gizledin Anitta’dan? Şeffaflık sözü vermiştin ya Emin Bey?
— Kadın kalpten giderdi söylesem. Nasıl söyleseydim? Senin zavallı dediğin Çarli, acıyıp kayırdığın adam. Sen Gonja bebeğe hamileyken evli kadından bir oğlu varmış. Bir de onun gibi futbolcu olacakmış. Boşanmaya hazır ama koşulları var mı deseydim? Olacak şey mi?
—İncelik, nezaket, merhamet., Bunlar senin sayısız maskelerinden birkaçı azizim. İkimizin de bildiği sebeple Kıbrıs işi netleşin diye beklettin onu, umut verdin ona. “İki aya çözeriz” diye kandırdın.
— Çözeriz, çözeceğim. Kandırmadım hiç. Tam tersine korudum onu.. Herife yığınla emek vermiş, o kadar değer vermiş. Düzenbazın tekiymiş aslında. Hiç denir mi? Denmez. Nokta.
— Peki. Nokta değil ama bu. Virgül.
— Uzlaşalım. Noktalı virgül olsun. Şimdi söyle, şu Niyazi kim? Söyle de defol.
—Ben onu söylerim de sen kendini Hülya meselesinde nasıl temize çıkarıyorsun? Önce onu anlat bana.
—Tamam anlatayım, diyerek başladım.
—Hülya orta sonda bizim sınıftaki üç beş kızdan biriydi. En ön sırada otururdu, Tam o sıralarda bizim öksüz yetim yurdunda bir moda var: Elçiliklere mektuplar yazıp ülkeleri hakkında bilgi göndermelerini istiyoruz. Bize rengarenk kitapçıklar haritalar broşürler gönderiyorlar. Manzara, şehir, sahil fotoğrafları ve her yerde tertemiz yüzlü güzel güleç insanlar. Başka bir dünya. Koca zarfların içinden kartpostallar çıkıyordu bazen, onları bayramlarda uzaktaki dost ve akrabalarına gönderiyorlardı abiler.
Hangi ülkeydi, aklımda kalmamış. Ağzıyla ayağıyla resim yapan sakat sanatçıların resimlerini de kartpostal halinde göndermişti. Onları birilerine gösterirken, Hülya gördü, bakmak istedi. Verdim birkaç tanesini. Ertesi gün, diğer resimlere de bakmak istedi. Konuştuk biraz. Bir gün Doğan Kardeş Çocuk Dergisi getirdi bana. Bir kısmı çizgi romandı. Tarzan, Tenten. Kimileri de kısa hikayeler. Okuduklarımızı sadece birkaç kez birbirimize anlattık. Yolda bir kez gördüğümde korka korka yanına yaklaştım. Gazeteciye babasına gazete almaya gidiyordu beraber yürürken bile hem heyecandan hem korkudan yüreğim çarpıyordu.
—Elin namusuna yan bakmak hikayesi değil mi?
—Hepsi hepsi konuşmak, yan bakmak falan yok da gel sen bunu ahaliye anlat o zamanlar.
—Sonrasını da anlat bakalım.
—Evde iki abisiyle babası, resimleri görünce kıyamet koparmışlar. Büyük abisi okula geldi, bir köşeye çekti beni, yakama sarıldı.
Öfkeden gözleri dönmüştü.
—Aranızda ne var? Doğruyu söyle, deyip duruyordu.
Olduğu gibi anlattım inanmadı.
—Bacımdan uzak dur, bir daha hiç konuşmayacaksın onunla. Görürsem ikinizi de yaşatmam, dedi. Tamam mı?
Söz verdim. Yetmedi. Dinim üstüne yemin ettirdi, gitti.
—Daha sonra işlediğim bir günah var tabi, eğer günahsa dünyada günahsız insan yok, demektir.
Hülya benden uzak duruyordu. Bir kez olsun konuşmadık bir daha. Ertesi yıl babası onu İstanbulda bir liseye yolladı, çok geçmeden orada avukatlık bürosu açtığını duyduk, sonra evini de taşıdı. Hülya aracılarla mektuplar yollamaya, abileri ile babasının kendisine benim yüzümden ettiklerini anlatmaya başladı. Ahmet abinin camide yediği dayağı unutmuş değildim, annemin o günkü öğüdü de aklımdaydı. Bir mektubuna bile karşılık vermedim. Veremedim. Ama çok da merak ediyordum.
—Ama bir günahım var, diyordun.
—Haydarpaşa’da okuyan bir abi haber verdi. Hülya tıp fakültesine girmişti. Ben de İstanbuldaydım. Aradan beş yıl geçmişti. Merak ediyordum onu. Beyazıt postanedeki koca telefon rehberlerinde buldum evlerinin telefon numarasını. Erkek sesi çıksa bir şey demeden kapacaktım. Annesi çıktı telefona.
—Hülya orta okuldan sınıf arkadaşım, dedim. Onunla konuşmak için aradım.
Sesimi duyunca nutku tutuldu kadının, bir zaman sonra toparladı kendini.
—İçinizde bir kötülük yok oğlum, biliyorum, dedi. Ama babası sizin onu aradığınızı duyarsa vallahi öldürür onu, deyince buz kesildim. Hemen kapadım telefonu. Benim bütün günahım yemin olsun ki budur, dedim ve o bir şey desin, diye bekledim.
İşkence eder gibi sustu herif. Sonra da pişkin pişkin sordu.
—İki gün sonra gazetelerde kızın intihar haberini okuyunca ne yaptın?
—O telefonu açtığıma da bin kere pişman oldum. Abileri beni ararlar diye hem de sınav döneminde terk ettim İstanbul’u.
—Yine kaçtın sonunda yani, dedi akaymeder gibi.
—Ne yapsaydım yahu? Kalkıp önce babasını, sonra abilerini, ardından kendimi mi öldürseydim yani? Beladan kaçmak ibadettir bence. Aynı zamanda cesaret.
—Yok canım. Mersin’de vatan kurtaran pos bıyıklı abilerine sığındın. Üç ay sonra da döndün İstanbula, eski tas eski hamam. Bir gün kızım olursa adı hazır deyip durdun, o kadar.
Hülyayı anmak, o günleri anımsamak yormuştu beni.
—Kızı araman genç yaşında ölümüne kapı açtı, değil mi?
—Kötüsün, dedim. Bazen berbat derecede kötüsün. Sahi, ihbar etsene sen beni, dedim. Mahkum olursam yeminle memnun olurum.
O olaydan sonra kızlardan köşe bucak kaçtmıştım yıllarca. Şeytan üstüme gelmeyi sürdürüyordu.
—Yine yiğitlik taslıyorsun. At bakalım, helal olsun. Niyazi de pisi pisine gitti, Hülya gibi. Öyle mi?
—Kim yahu! Tanımam, bilmem onu. Söyle artık.
— Öğrencindi. Unuttun mu? Üç yıl üst üste İngilizceden bırakıp hayatını kaydırdığın genç. Babası mahalle bekçisiydi. Babasının beylik tabancasıyla üç kurşun sıkmıştı oğlan beynine.
— Hiç hatırlamıyorum. Uyduruyorsun. Acemi romancılar gibi.
—Halt etmişsin sen. Adı Niyazı miydi? Bilemem ama. Bekçiyi hatırlar gibiyim. Kız kardeşinin defalarca ırzına geçen bir oğlanın babası. Bekar kız hamile kaldığında durumu fark eden adam beylik tabancasıyla öldürmüştü oğlunu.
—Gene yazıyorsun Emin, ilk defa duyuyorum bunu.
—Yazan sensin. Ben uydurmuyorum. Namus cinayeti diye küçük bir cezaya çarptırdılar onu, iki yıl sonra çıkınca asarak öldürdü kızını, sonra da Filistin’e kaçtı dedi bizim abiler. Başka bir şey hatırlamıyorum ben.
— Hahah. İlahi Emin. Unutmak sende her derde deva. Bak. Az önce kafanı yoran soruyu unutmadım. Ne ıslatmıştı sizin zafer bayrağınızı? İşte cevap: Onun kanı mı ıslattı yoksa senin bayrağı?
Bir daha bastım küfrü. Yetmiş yedi sülalesine birden..
Hemen yumdum gözlerimi, kulağımı tıkadım ona.
17. KARAMANIN KOYUNU
Adım gibi eminim.
Bir gün yolunuz bizim ellere düşer de bizim ahaliye benden sual edecek olsanız, söz birliği etmiş gibi üç aşağı beş yukarı hepsi aynı saçamalıkları söyleyecektir.
-Kim dedin? Hoca mı? Haa, şu bizim Emin Hoca’yı diyorsun, diyeceklerdir.
-Roman falan bilmez o, imkanı yok yazamaz. Yoksa şu gizli gizli yazıp da başı derde girmesin diye karısından köşe bucak sakladığı zırvalara siz roman mı dersiniz beyim?
—Çarşıda da köylü kahvesine gelir her gün. Etrafına topladığı üç beş kopuğa yazdıklarını sabahtan akşama okur da okur. Ne anladınız desen, heeeç, derler. Heeeç.
—Otuz beş yıldır, İngilizce öğretmeni diye geçindi burda, emekli oldu, ne yapacağını bilemedi. Sonra kafayı yedi, tuhaf tuhaf şeylere verdi kendini.
–Londra, Stockholm, Paris, Belfast? Oraların bilmez o. Hepsi uydurma. Otuz yıl önce bizim liseye verdiler onu, o gün bugün buradan Konya’ya bile gitmedi.
—Yıllardır Anzilha Hanımla gül gibi geçinip giderler. Allah’ı var, sıcak sudan soğuk suya değdirmez hocanın elini. Kalbi tekler ikidi bir, tansiyonu fırlar, bi de şekeri var. İlacını verir, yunar onu. Bebek gibi bakar ona karısı, gak dese ekmek, guk dese su.
-O da karısının kadrini kıymetini çok bilir, yalanım yok. Çok korkar karısından, yeminle söylüyorum, gölgesinden bile korkar o.
Kahveden alıp liseye götüreceklerdir sizi. Benim yüzümü bile görmemiş öğretmenlerin bile atacak çok çamuru vardır.
-Hayatında kitaplık diye bir tek bizim kasaba kitaplığını bilir o. Öyle koca koca kitapçılar, kitaplıklar, nerede efendim? Baştan sona hikâyeymiş anlattıkları. Herkes böyle bilir bunu.
-Liz dediğiniz kimdir, bizim hocayla ilgisi alakası nedir? Bilemeyiz biz. Ama zil deseniz, o başka. Zil hayatıdır Emin Hocanın. Ömrü zille geçmiştir çünkü. Haftada beş gün, günde beş kez… Sekmeden, sektirmeden. Zile kolay!
Hayali hikayelerle de süslerler yalanlarını.
-Kitaplıkta çalışan o kısa saçlı, çocuk yüzlü, kitap delisi kızın müdürle İstanbul’a kaçması Emin Hoca’yı çok hırpaladı.
-“Kitaplık Müdürü yoz herifin tekiydi, ancak ayda bir tıraş olurdu, dişi fırça görmemişti,” diye kahvede camide çok atıp tuttu.
-Kızcağızın babası yaşındaki adamla kaçması ona o kadar koydu ki kitaplığın sokağından bile geçmez oldu artık.
Öğrenciler de katılır öğretmenlerin çamur kervanına.
-Belfast, Londra, Anitta, Karamanlı Liz, Karamanlis. Bunları da nereden çıkarıyor? Biz ne duyduk ne gördük. Onunla ilgisi, alakası yok bunların, hepsi baştan sona uydurma.
Son sınıf öğrencileri, işlenmemiş suça kanıt bulmuş yeni müfettişler gibi yerlerinde tepinerek bir ağızdan bağırırlar:
-O dersi işlemedik ama Dillons, üçüncü dersteki okuma parçasında geçiyor kitapta. Oradan göçürmüş Emin Hoca.
-Tersten okuyunca Atina sözcüğünün Anitta olduğunu geçen yıl birkaç kez söylemişti bize. İstanbul’a gidenlere hep kasetli İngilizce kitabı ısmarlardı. Evinde onlardan bir sürü varmış. Onca kaset o kadar kitap tamam da, üç beş cümleden fazlasını hiç öğrenemedi.
Birkaç öğrenci ise hınzırlık edecek:
-Onun manitası Anitta’ymış, diyerek gülecektir.
Hiçbir konuda anlaşamayan köylüsü esnafı, öğrencisi, öğretmeni, amiri, memuruyla bütün kasabalı tek ses, tek nefes, tek yürek, zevkle yineleyecektir:
—Onun bütün hayatı, hayal, rüya, yalan, uydurma.
Bu kadarla kalsalar iyi…
“Anitta Karamanliz-Atina” adresine her hafta aşk mektupları yazdığımı, Anitta ile aramızdaki aşkı Türk-Yunan dostluğuna benzetecek kadar ileri gittiğimi söyleyeceklerdir.
—Anitta’ya bilmeyiz. O karısından başkasına hele bir yabancıya aşık filan olamaz, olsa olsa birkaç cümle öğrenmek için mektup yazmıştır ona.
Bu arada Anitta’ya yazıp Atina’ya gönderdiğimi söyledikleri mektupların hep “adres yetersiz” diye açılmadan iade edildiğini iğdiş keyfiyle anlatanlara da rastlarsanız.
Onların uydurma sınırı olmadığını bilirim, anlarım da kendilerinden başkasının hayal gücünden yoksun olduğunu sanmalarına şaşarım ben.
Sevgili Okuyucu!
Kafanız karışmasın, burada açıkça söylüyorum:
O ada, o adada yaşadıklarım ne denli bizim yönetmenin kurgusu ise bizimkilerin anlattıkları da kendilerinin kurgusu değilse, kuruntusudur.
Son bir şey daha var: Bizimkiler, bir zamanların ele avuca sığmaz, şair ruhlu kızı diye tanıttıkları Hasip’in karısı Filiz diye bilinen kenar mahallede bir başına yaşayan dul bir kadına alıp götürebilirler sizi.
On yedi sene önce liseyi bitirdiğini, üniversiteye giremediğini, parmak ısırtan güzelliği sayesinde tez zamanda kısmet bulup, telli duvaklı gelin ve ardından biri erkek beş çocuk annesi olduğunu anlatacaklardır.
Kendi halinde yaşayan o kadının öğrencilik günlerinde tuttuğu şiir defterine yazmış olduğu şu satırları da bulup sizden okumanızı isteyeceklerdir.
Çekinmeyin, okuyun:
“Başkalarının gerçek diye gördükleri,
düşlerimize kavuşmak için
katlandığımız bir bedeldir bizim.
Bu bedeli ödemeyenlere deli diyorlar.
Sakın deli olma!”
Bizim ahali bununla da yetinmeyip herkesin bildiği bir şeyi devlet sırrı paylaşır gibi, Filiz’in ve çocuklarının ölümcül bir derde düşmüş olduğunu söyleyecekmiş gibi kulağınıza eğilecekler ve Filiz’in son beş yıldır günde beş kez ve her” vakit namazı” sonrasında, tespih duasından önce doksan dokuz kere şiir defterindeki o beş satırı okuyarak tespih çektiğini fısıldayacaklardır.
“Başkalarının gerçek diye gördükleri,
düşlerimize kavuşmak için
katlandığımız bir bedeldir bizim.
Bu bedeli ödemeyenlere deli diyorlar.
Sakın, deli olma!”
Yılların öncesinin Roja’sını bizimkilerin Filiz dedikleri andıran Roja’ya benzeyen yani Filiz’e bu sözleri benim yazdırdığıma, başını bağlatıp tespih çekmeyi benim öğrettiğime inanmaya başlarsanız, durum zelzele felakete gidiyor demektir.
O durumda size ancak şunu salık verebilirim:
Kulaklarınızı tıkayın, düştüğünüz bizim kasaba kapanından kurtulmak için KURGU’yu yeni baştan bir kez daha okuyun! Gerçeğe ancak o zaman biraz daha yaklaşırsınız.
Ve keşmekeş içinde gerçek deyince, köpüklü kahveniz.
Derin bir muhabbetle içtiğiniz kahvenin tadı, tartışmasız kuşkusuz bir tek o gerçektir.
Ötesi kasaba karmaşasıdır.
Küçük kasabaların yaman tuzaklarından kurtulmak güçtür, o kasabalar gibi kapana kısılmış engin gönüllerin sırrını çözmeye kalkışmanın bedeli ise hayatın kahrı kadar ağırdır.
Siz böyle bir bedele katlanabilir misiniz?
…..
Hayat boyu yığınla bedel ödedikten sonra artık huzura erdim.
İki fincan köpüklü kahve yaptım, şükürler ederek doğan güne baktım penceremden.
Seher, Anitta, Liz ve hepimiz adını bilmediğimiz bir mekanda, aslını anladığımız bir çekime kapılmışız. Güya çok bilinen bir menzile akıyoruz. Gonca bebeğin kundağında, hepimiz kucak kucağa. Ayaklarımız yerden kesik, bir kaval sesi eşliğimde okul şarkıları söylüyoruz.
‘Bağımız dağ olmamış ama tam bağ da değil artık işte,’ deyince şeytan lafı koyuyor gediğine. Onu en iyi Anitta anlıyor artık ama bazen yanlış anlıyor. Kahve köpüğünde sevişmenin nesi yanlış ki canlar, diye soruyor.
Amcabey ile Çarli de buluşmuşlar, el fallarına bakmışlar birbirlerinin, Huri Servisi beklerken hileli zarlarla tavla oynuyorlar kebser suyunun kenarında..
Şeytanınız bol olsun diyerek geçiyoruz yanlarından
Yönetmen denen sefil herif bir iğde dalına tünemiş gelene geçene sırıtıyor. Meydanda dayak yerken makamla anıran beyaz eşeğin gölgesinden film yapacak. Hala başyapıt diye sayıkladığı suratındaki abukluktan belli. Şapka yerine kokmuş ciğer rengi bir külah takmış başına, keçi sakalını da göbeğine kadar uzatmış.
Bilinmeyen bir mekanda çok bilinen menzile doğru, serbestçe sürünürken göz ucuyla bakıyorum hemşerilerime. Cehaletin hayretin konforunda ahkam kesiyorlar sabahtan akşama, akşamdan sabaha.
Hepsi var olsunlar, sağ olsunlar..
Onlar da amcam gibi benden uzak olsunlar.
