Dillere destan o pınarın kaynağına gidiyoruz. İlk durağımız bir kuzey ülkesi. Kısacık yazlarında, gece yarılarına kadar parlayan güneşiyle bilinir. Uzun kışları, dondurucu soğuklarla, karla, buzla ve aylarca sınan seniziyle ünlüdür. Burası güneş fakiri, sıcak yoksulu, yeşil yorgunu ama güzel bir ülkedir.
Gayet coşkulu, kuzeyden dört genç var karşımızda. Hoş bir rastlantı: İki çiftten oluşuyor. Bir çift evli, diğeri nişanlı. Hoş bir rastlantı daha var: Erkeklerin adları B harfiyle, kadınlarınki A harfiyle başlıyor. Ortak noktaları ise pop müzik.
Yola onlarla çıkacağız. Dört gençten biri olan Afrau’nun gülüşündeki gölgenin loş aydınlığı ile yaklaşacağımızı düşünüyoruz. Oraya varacak mıyız? O pınar gerçekten hayat pınarı mı? Evet. Biz öyle biliyoruz en azından. Nereden? Çünkü kaptanın seyir defteri öyle diyor.
Daha görür görmez, unuttuğum bir gerçeği anımsattı bana Afrau’nun gülüşü. İskenderiye Limanı’na demirlediğim günlerde tanıştığım bir matematikçinin gülüşü de beş yıl kadar önce aynı fikri getirmişti aklıma.
—Kadınlar anlatamaz kendilerini, demiştim. Kimilerinin gülüşü sızdırır içindekileri. Sen de öylesin.
Afrau da tam öyleydi.
Titrek gülüşü, bir çeşit öğrenilmiş çaresizlik iziydi. Uzaktan bakanlara, terbiye, olgunluk, hatta zarafet gibi görünebilirdi. Ama o gülüşü yüzünde taşıyan kadının sırla kaplı dünyasına girebilmek, ona rahmindeki bebeği kadar yakın olmak gerektiğini iyi bilirdim. Yol boyunca Afrau’yu kamarasında makyajını silerken çok gördüm. Bir turnedeki prova öncesinde, gözlüğünü takıp notalara eğilişini de sıkça hayal ettim. İster kamarasında makyajını silerken, ister giyinirken veya başka bir yerde başka bir şey yaparken, hatta belki sevişirken bile, onun içinde başka bir Afrau daha olduğunu düşündüm hep. Yüzündeki parıltının altında, içeride kapalı ve gizli bir gölge. Belki de kara, kapkara bir leke.
Yeşil gözlü, siyah sürmeli o Mısırlı kadın, bence Afrau kadar kapalı değildi. O gece, insan denen varlığın dramını –daha doğrusu, kimi zaman farkına bile varmadan bir ömür birlikte yaşadığı gizleri– uzunca konuştuk. Gece yarısına doğru evine gitmek üzere kalktığında, başını hafifçe eğerek şöyle dedi:
—İnsan içine doğduğu toplumda şekillenir. Tıpkı su gibi; bulunduğu kabın şeklini alır. Dünya kurulduğundan beri böyledir. Kadın, bu evrensel kuralın istisnası değildir, ama kurbanıdır.
Sözleri doğruydu. Yine de, sanki itiraz etmişim gibi, vedalaşırken birçdır verir gibi kulağıma fısıldamıştı:
—Apathia… İlk kadın matematikçilerden biri. Bu kentte yaşadı. Gözü dönmüş adamlar yüzünden, içinde yaşadığı toplumun kurbanı oldu.
Afrau ile bu türden şeyleri konuşmaya fırsat bulamadık. Şarkıların, turnelerin ve çocuklarının arasında örülmüş bir hayatı vardı. Dört genç, bir pop grubu kurmuşlardı. Her birinin adının baş harfini bir kez kullanarak akılda kalıcı bir bir isim seçmişlerdi. Birkaç şarkı ile ülkenin küçük şehirlerinde verdikleri konserlerle epey dikkat çekmeye başlamışlardı. Grubun içinde, tanıdık ama oldukça özgün tınılar taşıyan besteler yapan bir müzisyen vardı. Şarkıların sözleri sadeydi, derindi. Sahnede duruşları, kıyafetleri, hareketleri, bütün görsellikleri ölçülüp biçilmişti. Her şeylerinde kıvamı iyi tutturulmuş bir özgünlük vardı. Gözü de gönlü de okşayan ve içeriğiyle görünüşü tutarlı bir ciddiyetle taşıyan yeni bir soluk olarak tanındılar.
O yenilik, onlara büyük bir şöhretin yolunu açtı.
Geniş ve uzun bir yoldu. On yıl içinde dillerden düşmeyen yüze yakın şarkı yaptılar. 300 milyon civarında albüm sattılar. Avrupa’nın hemen her yerinde konserler verdiler, radyo ve televizyon programlarına çıktılar. Şöhretin en tepe noktasına ulaştıklarında ise birlikte müzik yapmaya ara verdiklerini açıkladılar. Pop dünyası bu haber bomba etkisi yaptı, dünyanın dört bir yanındaki milyonlar şaşırıp kaldı.
O ani kararın nedenini, aradan geçen netedeyse yarım yüzyıla rağmen hâlâ bilmiyoruz. Hayranlarını tesellisi ise grup üyelerinin hiçbiri müzikten tamamen kopmadı. Her biri kendi başına üretmeye, sahnelerde görünmeye devam etti. Zamanla hrıp adını taşıyan bir müze de açtılar. Anma törenleri, yarışmalar, özel projeler için zaman zaman bir araya geldikleri de oldu. Hep birlikte şarkı da söylediler.
Ama hepsi bu kadar. Başlangıçta geçici olduğu söylenen karar, zamanla kalıcı oldu. On yıllık olağan üstü başarı öyküsü, artık kuzeyin küçük ve şirin adalarından birinde grubun adını taşıyan o müzede yaşıyor. Eski hayranlar kadar genç müzikseverlerin de ilgisini çekiyor mekan. Müzede kostümlerden ödüllere, beste çalışmalarını gösteren notalardan fotoğraflara ve yığınla başka arşiv görüntülerine kadar pek çok nesne sergileniyor.
Müzedeki en önemli parça ise herhalde grubun Eurovizyon Şarkı Yarışması’nda aldığı birincilik ödülü. Önemli., çünkü gruba zirveye giden şöhret kapısını o ödül açıyor. Avrupa Yayın Birliği’nin her yıl düzenlediği o yarışmaya, bugünkü Avrupa Birliği üyelerinin yanı sıra başka Avrupa ülkeleri de katılıyor. Yerel jüriler, ülkelerinde canlı yayınlanan ön yarışmalarda, ülkeyi temsil edecek grubu canlı oylamalarla belirliyor. Tüm finalistlerin sahne aldığı büyük gecede de yöntem aynı: Kazanan ekip, uluslararası canlı yayındaki oylamayla seçiliyor. Hem anlık görüntü, hem canlı yayın, hem de gerçek zamanlı halk oylaması. Her yönüyle yeni ve eğlenceli bir deneyim.
Televizyonun yeni yeni yaygınlaştışı o dönemde Eurovision finalleri, her yıl milyonlarca genci ekran başına çekiyor. Her yaştan milyonlarca kişi tarafından izleniyor. Elbette her ülke, finalde kendi şarkısının kazanmasını istiyor.
Kuzeyli grubumuz, yarışmaya ilk katıldığı yıl dereceye bile giremiyor. Ama yılmıyorlar. Her yenilgiden zafer çıkaran dirençli insanların hikâyesini Waterloo metaforu üzerinden anlatan hareketli bir şarkıyla ikinci kez sahneye çıkıyorlar. Göz kamaştıran performansları onlara birinciliği getiriyor. Aynı gece, artık sadece kuzey ülkelerinde değil, tüm Avrupa’da grubun adı anılıyor, çalınıyor. Sadece Avrupa’da değil, Amerika’da da haftalarca listelerin zirvesinde kalıyor.
Sonrasında yeni bir şarkı daha, ardından bir başka şarkı derken başarı başarıyı izliyor. Yıllar yılları kovalıyor. Düzinelerce şarkı, sayısız konser, turne… Radyo ve televizyon yayınlarının zaten haddi hesabı yok. Sanatsal başarı, zamanla büyük bir finansal güce dönüşüyor. O dört genç, ilk yıllarda yoksulluğun kıyısında müzik yaparken, on yıl içinde hayallerinin ötesinde bir servete ve dünya çapında bir şöhrete kavuşuyor.
Müzik eleştirmenleri, grubun başarısındaki en önemli unsurun “özgünlük” olduğu konusunda hemfikir. Her bestede, her sahne sunumunda, her şarkı sözünde yeni bir şey denemeyi bilen bir grup vardır karşımızda.
Görselliğin sahnelerde tahta oturduğu televizyonun o ilk yıllarında, grubun iki kadın solistinin başarıya katkısı azımsanamayacak kadar büyük. Kuzeye özgü o sıra dışı güzelliğin yanı sıra, her iki solistin sesindeki derinlikle içtenlik, ölçülü çekicilik başarıyı kalıcı kılan nitelikler arasında sayılıyor.
Grubun dağılmasından uzun bir süre sonra, Avrupa Yayın Birliği, kuruluşunun ellinci yılı onuruna özel bir yarışma düzenliyor. Eurovision tarihindeki tüm birinciler arasından seçilen 14 şarkı yeniden yarışıyor. Katılımcı ülkelerin jürileri canlı yayında oylarını kullanıyor.
Ve sonuç ne oluyor dersiniz?
Yenilginin ve zaferin, hüznün ve yaşama sevincinin aynı yumurtada döllenmiş gibi birbirine ne çok benzediğini anlatan grubun o kıvrak parçası, tam otuz bir yıl sonra bir kez daha birinci oluyor. Dünya müzik tarihinin üstün başarı sayfaları arasında, o dört gençle birlikte yerini alıyor.
Xxx
Afrau grubun iki kadın solistinden biri. Asıl adı bu değil. Yol boyunca onu bu adla analım, diye yazmış kaptan seyir defterine. Sahnedeki mahcup ve doğal duruşu hayranlarının dikkatini çekiyor. Gölgeli gülüşünde insanın içine dokunan bir hüzün, hatta çekicilik bulanlar da az değil. Grubun sahne estetiğiyle uyumlu olması için görünüşüne uzmanlarca müdahale edilmiş midir, bilinmez. Ama onun gülüşü hep tutukludur, hatta tam gülecekken dondurulmuş gibi durur.
O gülüşün sırrına dair ipuçlarını onun kişisel hayatına yakından bakınca ister istemez buluyor insan. “Hayat Pınarı” gibi yaldızlı bir isimle anılması bile insanlık tarihinde eşine ender rastlanır o sapkınlığın onun gülüşüne düşürdüğü gölgeyi gizlemeye yetmiyor.
Afrau İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından doğar. Savaş sonrası yoksulluk ve mahalle baskısı nedeniyle ailesi Norveç’ten İsveç’e göç eder. Henüz yirmi bir yaşındaki annesi, göçten kısa bir süre sonra, böbrek yetmezliğinden ölür. Afrau’yu ninesi büyütür. Kısa sürede İsveç vatandaşı olur. Gençliğinde birçok işte çalışmak zorunda kalır, o arada amatör gruplarda vokal yapar, şarkı söyler, dans eder. On dokuz yaşında evlenir ve annesi gibi çok erken yaşta anne olur. Grubun kurulmasından birkaç yıl önce (B) ile ilişkisi başlar, o sırada iki çocuk annesidir, henüz 24 yaşındadır.
Müzik dünyasına yeni sesler kazandırmak amacıyla düzenlenen bir yarışmaya katıldığında henüz grup kurulmamıştır, o yarışmada dördüncü olur. O dereceyi alması ile birlikte yıldızı parlamaya başlar. İsveç’te trafiğin sağdan sola geçtiği o pazar günü, pek çok kişi dışarıda olmak yerine televizyon başında o yarışmayı izler. Afrau’nun içli ve boğuk sesi bir gecede ülke çapında tanınır. Kendi deyişi ile şöhretini biraz da trafik akışında yönün o gece değişmesine borçludur.
Aslında o geceki başarının asıl hediyesi ise (B) olur. Afrau’nun gruba girmesinde doğrudan etkisi olan (B) çok yetenekli bir bestecidir. Bir grup kurmaya karar veren iki (B) kendileri ile hayatlarını paylaşan iki (A)’yı solist olarak gruba alırlar. Afrau, (B) ile sekiz yıl süren bir ilişkiden sonra, otuz iki yaşında ikinci evliliğini yapar. Grubun müziğe ara verme kararıyla birlikte evlilik son bulur. Çiftin boşanma kararı ile grubun müzik kariyerindeki kırılma arasında bir bağ var mıdır, bilinmez. Belki ilişki çoktan bitmişti; belki de ara verme kararı, bu ayrılığın yankısıydı.
Olasılıklar çok. Az sonra yakından tanışacağımız Alman çavuşun hikâyesiyle bu kararlar arasında bağ kurmak da elbette mümkün, ama acele etmeyelim. Afrau’nun hayatında zaman zaman geriye dönüşler yapacağız ama şimdilik çizgiyi sürdürelim: Grubun dağılması ile Afrau da başka bir gruba girmez. Kendi solo şarkılarına ve albümlerine odaklanır. Elli yaşına yaklaşırken, eski bir kraliyet ailesinin prensi olan ve altı yıldır birlikte olduğu mimarla evlenir. Artık sahne hayatı geride kalmıştır. Şöhreti sönmüştür. Ninesinden kalan göçmen ruh, onu bu kez İsviçre dağlarına taşır. Evlilikle kazandığı “prenses” unvanıyla orada yaşar.
Peri masalını andıran bu hayatın bugün neresindeyiz? Onu İsviçre kırlarında, seksenine yaklaşmış olarak buluyoruz. Başarılı bir iş kadınıdır. Çevre, iklim ve hayvan hakları gibi toplumsal konulara destek verir. Giyim dünyasında üst sınıfa hitap eden tanınmış bir markanın da sahibidir.
Ve şimdi, bu parıltılı peri masalına dışarıdan bakarken, bir soru beliriyor zihinde: İsveç’e göç neden oldu? Peki, Afrau’nun babasının adı hiç anılmadı?
Yolculuğun başından beri bu soruları sormuş olun ya da olmayın, bu iki soru bir çeşit ahlaksızlığın hikâyeye giriş kapısıdır. Sapkınlık denen Hayat Pınarı da zaten orada karşılayacak bizi.
Kaptanın seyir defteri öyle diyor
..
Afrau’nun babasının onun dünyasında yarattığı duygu karmaşası çok derindi. Öyle katmanlıydı ki, büyük olasılıkla hayatı boyunca —belki ilk gençlik yıllarından itibaren— o çalkantı hep sürdü, sarsıntısı hiç dinmedi. Sonraki yıllarda da onunla ilgili pek bir şey anlatmaması muhtemelen bundandı. Bir tek buluşmadan sonra bir kez daha görüştükleri yönünde hiçbir bilgi yok. Sayısız röportajın birinde bile ne onunla buluşmasının, ne pırıltılı yaşandığı sorgusuz sualsiz benimsenmiş olan aşk hikayesinin ayrıntılarından söz etmiş değil; yıllarca babasından uzak kalmış olmak gibi sıra dışı bir gerçekle ile nasıl baş ettiği de konu olmamış.
Buluşmanın ardından yayınlanan bir gazete sohbeti ile manşetlerde görünen baba bir anda yok olmuş gibidir. Ne fotoğraf, ne televizyon veya radyo programı vardır onunla ilgili. Ne sözü edilir, ne hakkında soru sorulur. Bir kez sorulmuş olsa da yüzeysel bir yanıtla geçiştirir. İşin gayet ilginç bir başka yanı ise dergideki hikayenin kaynağı olan teyze de görünmez olmuştur, karanlıkta kalmıştır.
Karanlık deyince biraz duralım.
Belki de anne ve babası ile ilgili olayın kitlelere gösterilen yanı, bu arada kendisinin de görebildiği kısmı, gerçeğin ta kendisi değil makyajlanıp parlatılmış yüzüdür.
Hikayeyi böylece anlatıp aykırı soruların peşine düşmeden gezimizi burada noktalamak pek mümkündür elbette. Ama seyir defterimizdeki kayıt öyle demiyor, kaptan köşkünde yıllardır asılı bir yazı tek cümleden oluşmakta: Ay sadece görünen yüzünden ibaret değildir.
Bize gerçek gibi gösterilen şeyler de sıklıkla öyledir.
Şöhretlere gölge düşmesin, onurlar lekesiz kalsın, hayatın tatsız yanları duyulup da kimseyi utandırmasın, anıtsal markaların devasa değerleri eksilmesin, inançlar hiç zedelenmesin, kabuk tutmuş yaralar yeniden kanamasın diye çoğu insanın gerçekleri yüzlemek yerine, korkuları yüzünden onların karanlıkta kalmasına razı olması olağandır. Üstelik. insanın korkuları yüzünden ürkek davranmasını ahlak dışı saymak pek hakça sayılmaz.
Ne var ki, hakikate ışık tutmaktan daha ahlaklı bir tutum da yoktur. Öte yandan, bir gece yarısı köy mezarlığına veya bir evin avlusundaki incir ağacının altına gömülen yaşlı adamın cesedi gibi üstü örtülü her gerçek ve hele ahlaka aykırı ise merakımızı uyarır. Kaptan bunu iyi bilir. Gerçek şu ki, ayın karanlıkta kalan öbür yüzünü, bugüne kadar yaşamış yaklaşık yüz milyar insandan sadece birkaçı gördü. Bu ise elbette ‘merak’ sayesinde oldu.
Öykünün karanlıkta kalan yanını, en azından arka planını keşfetmek için merakın peşinden yüz yıl kadar öncesine gittiğimizde, karşımıza bir yeni yetme çıkıyor, adı Himmler. O sıralar epeyce ezik bu oğlanın o yıllarda çalıştığı tavuk çiftliği yeni durağımız. Çünkü Afrau’nun hayatına gölgesi değilse de en azından yansısı düşen Hayat Pınarı fikri onun zihnine, ilk kez o çiftlikte düşüyor.
…
Himmler, ev kadını bir anne ile öğretmen bir babadan Almanya’da, küçük bir kasabada doğduğunda, Afrau’nun ana rahmine düşmesine daha kırk dört yıl vardı. Himmler’in doğumundan on üç yıl sonra birinci dünya savaşı, o savaştan 27 yıl sonra ise ikinci dünya savaşı kopacaktı. Naziler için Almanları sonsuza dek dünya hakimi yapacak muhteşem bir buluş kabul edilen Hayat Pınarı projesi ise Himmler’in doğduğu günden otuz yıl kadar sonra ilk olarak Almanya’da ve onun girişimi sonucunda hayata geçirilecekti.
Okuma yazmayı disiplinli bir öğretmen olan babasından okula gitmeden öğrendi Himmler, on yaşında okula başladığında öğretmeni yine babasıydı. Çok da şanslı bir çocuk sayılmazdı. Meslek okuluna gitmeye hazırlandığı yazın sonunda ülkede seferberlik ilan edildi. Kıtlığın öz kardeşi pahalılık savaşla birlikte küçük ailenin sofrasını her gün biraz daha yoksullaştırıyordu. Bir avuç arpanın, bir çuval patatesin, yarım düzine yumurtanın bile altın değerinde olduğu zamanlardı. Ülke erkekleri çoğunlukla cephedeydi. Her gün başka bir cepheden kayıp haberleri geliyordu.
Himmler meslek okuluna yazılmıştı, ancak okula gitmesi imkansızdı. Herkes ya savaşmak ya çalışmak zorundaydı. Kasabanın girişindeki büyük çiftliğe gidip çalışmak istediğini söylediği anda işe başladı. İçinden büyücek bir dere geçen yemyeşil bir ovadaydı çiftlik. Her yanı insan boyunda çitle, bir de kestane ve armut ağaçları ile çevriliydi. Üç yüz dönümlük bir arazide otuz kadar kümes, birkaç düzine ahır vardı, bir de damızlık geliştirme bölümü. O bölüm odağımızda veya aklımızda olacak bir süre.
Çiftlikteki ilk gün fazlası ile çarpıcı gelmişti ona. Meyve ağaçları, sebze tarhları, ahırlarda otlanan hayvan sürülerini görünce gözlerine inanamamıştı. Yirmi kümeste on binlerce civciv ve tavuk.. Meyve, sebze, yumurta ve et bolluğu. Kimi kuluçkaya yatmış, kimi yemlenmekte olan binlerce tavuk. En çok da tavukların yumurtaları döllemesi ilgisini çekmişti. Damızlık bölümünde duyup gördükleri ise adeta büyülemişti onu.
Aynı gün bir düzine yumurta, bir yolunmuş tavuk ve koca bir somunla güneş batarken eve döndüğünde annesi kucakladı onu. Akşam sofrası küçük mutfağa yayılan yumurta kokusu sebebiyle biraz daha zengindi. Babası gergin, annesi sessiz olunca Himmler çiftliği anlatmaya başladı, onu önce kayıtsızca dinleyen babası hemen sertçe kesti sözünü.
-Orada gördüklerini sakın anlatma, dedi yüksek sesle.
Sonra bağırmaya başladı.
-Hiç kimseye. Ne bize, ne başkasına. Sırdır bunlar. Devlet sırrı. Savaştayız evlat biz, her yerde casus var. Anlatırsan, Almanya’nın düşmanlarına yarar.
Sustu Himmler. Çiftlikten ağaçlardan, sebzelerden söz etmenin, her tavuktan daha çok sayıda, daha büyük yumurta üretmeye çalışmanın, daha çok et veren tavuklar geliştirmenin neden evde bile konuşulamaz devlet sırlarından olduğunu izleyen günlerde kendi kendine sordu durdu, babasına ise bir türlü sormadı. Koyu bir korku ve nefret ikliminde, emre uymanın her zaman ve her durumda erdem olduğunu daha o yaşta iyi biliyordu. Emir emirdi. O akşam hemen sustu ve ne o gün, ne de o günden yıllarca sonra kimseye çiftlikte gördüklerinden söz etmedi.
Ne var ki onu ilk günden itibaren çarpan damızlık bölümünün büyüsü, ilk savaşın sona ermesinin ardından Teknik Ziraat Okuluna götürdü onu. Ziraat Mühendisi olmasında da aynı büyülü keşif etkili oldu. Okullarda öğrendiklerini bir tavuk veya besi çiftliğinde deneme imkanı bulamadan nazi partisine katıldı ve sınırsız hırsını içinde ustalıkla gizlediği koşulsuz itaati sayesinde partide herkesten hızlı yükseldi. Nazi kadrolarının en önde gelen komutanlarındandı. Führer’e en yakın yöneticilerden biri olduğu günlerde, çocukluğundan beri zihninde hep canlı kalmış damızlık çalışmalarından yola çıkarak Hayat Pınarı projesi fikrini geliştirdi.
Fikir çılgınlık derecesinde basitti:
Horozların farklı yumurtaları döllemesi ile tavuk ırkını iyileştirmek mümkün olduğuna göre, kaliteli genlerin ‘aşk evlerinde’ gözetim altında çiftleşmesi ile daha üstün bir Alman ırkı yaratmak neden mümkün olmasındı?
İnançlı bir nazi için hem mümkün, hem gerekliydi.
Irk olarak değerli, güçlü kuvvetli nazi gençlerini, aynı üstün özelliklere sahip kızlarla bu amaçla kurulan on binlerce özel tesiste çiftleştirlecekti. Doğacak bebekler gestaponun gelişmesi için hem de itibaren eğitim verilecek O ‘aşk evleri’ Himmler’in sorumluluğunda ilkin Almanya’da kuruldu, oraya sadece saf Alman ırkından gelen Alman gençleri alındı. uygulaması önce Almanya’da başladı. üstün nitelikli bebekleri özel kamplarda eğitimden geçirmek saf kan nazi ırkının sürekliliğini sağlayacaktı. O ‘aşk evleri’ On binlerce tesiste üretilip her bakımdan yetiştirilip geliştirilmiş yüzbinlerce genç nazizmi sonsuzluğa taşıyacak sürükleyici olacaktı. “Hayat pınarı” o gücü devamlı üretecek aşk evleriydi.
Aşk evleri savaştan önce Almanya’da kuruldu; aynı uygulama savaş sırasında işgal edilen ülkelerde de yapıldı.

