Virüs Çağında Yaşamak

Üç yıl önce bugünlerde yazmışım, bu sabah FB önüme getirdi. Yeni virüs haberleri yeniden gelmeye başladığına göre… Üç sene önce ne demişiz, bir bakalım.

….

Corona ile uğraştığımız 2020 yılının sonuna yaklaşırken artık ilan etmenin zamanıdır: İnsanlık bir süre virüs çağında yaşayacak. Bir süre değil, virüslerle sürekli uğraşacağımızı iddia eden uzmanların sözleri hiç de yabana atılır gibi değil. Milyonlarca virüsten birinin her yıl veya en iyi ihtimalle birkaç yılda bir pandemi haline gelmesi ciddi bir olasılık. Bu da girdiğimiz virüs çağında milyonlarca insanın ölmesi demek. Bu korkunç olasılık gerçekleşince, insan çok daha ölümcül bir tonda bakacak hayata. Beklenen ölümlerin besleyeceği devasa korkuyu, bunun ateşleyeceği saldırganlık eğilimlerini bir düşünün.

Hele virüs belasının insan eliyle üretilip çoğaltıldığına veya en azından gelecekte öyle olacağına inanıyorsanız, dünyanın önemli bir biyolojik savaşlar silsilesi ile karşı karşıya kalacağını düşünmeden edemezsiniz. Savaş da ölüm demek.

Olasılık diyoruz, gelecekte diyoruz, illa olacak veya hemen yarın olacak diye bir şey yok. Ne var ki olasılıkların kısmen de olsa ve belirli bir zamanda gerçekleşmek gibi berbat bir huyları vardır, olasılık teorilerinden nasiplenmiş olanlar bu gerçeği gayet iyi bilir.

Böyle bakınca çarpıcı bir durum görüyoruz:
Teknolojide baş döndüren gelişmeler birbirini izliyor, uzayın fethinde insan soyu büyük atılımlar yapıyor, sağlık alanında öyle akıl almaz başarılara ulaşıyoruz ki ömürler uzuyor ve aynı zamanda virüs çağını yaşıyoruz.

Bu nasıl bir çelişkidir!

Uygarlığın tortusunun bu denli zehirli olduğunu görüyoruz. Son kertede uygar sayılan bir dünyanın, kendi varlığını topyekun tehdit eden virüsleri bilerek veya istemeyerek üretmesi, bunlarla bir türlü başa çıkamaması akla sığar gibi değil. Yer küreyi yaşanmayacak ölçüde tahrip etmesi de.

Uygarlığımızın sürdürülebilir barışçı bir dünya kurmaktan bu kadar uzak kalması, her ulusun kendini ötekine göre daha güçlü kılmak için isterik bir şekilde yanıp tutuşması ve ülkelerin egemenlik savaşını daha ince yöntemlerle de olsa orta çağdaki aynı yaban ruhla devam ettirmesi sizce de hazin değil mi?

Kuzey ile Güney arasında var olan ve her konuda giderek büyüyen dengesizliğin hatta uçurumların boyutlarını… Siyasal sistemlerin kapasitelerinin benmerkezci yaklaşımlar yüzünden her gün daha miyop ve daha yetersiz hale geldiğini.. Demokrasilerin her gün biraz daha otoriterleştiğini.. Hem siyasal hem ekonomik yapılarda entropilerin hızla arttığını…

Tüm bunları ve fazlasını görüp de düşününce.. Kabul edelim ki virüs çağında kirli uygarlığımızı büyük sorunlar bekliyor.

İnsan soyu her alanda bencilliğin pençesinde kıvranıp kendiyle ve birbiri ile didişirken, varoluş sorunları ile başa çıkacak genel bir felsefeden, o felsefeden yeşerecek dayanışmacı bir paradigmadan neredeyse tamamen yoksundur, küresel meseleleri çözmek için dar çıkarlarından kurtulmak basiretini bile henüz edinememiştir. Kıtlığa açlığa savaşa hastalığa karşı kesin zaferini ilan edip birlikte barış içinde yaşamak hedefinden ise çok uzaktayız. Uygar dünyanın zenginliği ve postmodernizmi bu anlamda modern hatta ilkel çağları aratıyor gibi.

İnsanın uygarlığı bir türlü nasihatten anlamıyor, akıl başta olmayınca insanlığı ancak musibet terbiye edebiliyor..

Hem de böyle bir çağda.. Garip değil mi?

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir