Fotoğrafa bakınca, kitapların raflarda pek de öyle sessiz sedasız durmadıklarını düşündüm. Bir hücreye tıkılmış tutkulu insanlar gibi birbirlerine içlerini döküyorlar gibi geldi bana. Onları iyi duymak için uzunca bir süre baktım. Her nasılsa kitaplarını dinlerken hayrete düşmüş görünen Eco gibi ben de konuşmalarını duyabilirdim.
Yok canım, olacak şey değil mi diyorsunuz?
Bence tam tersine, hiç de olmayacak bir şey değil.
Her ağacın dallarındaki yaprakların da, çiçeklerin de kendine özgü canı, ruhu ve elbette dili var. Baharda meyveye dururken bir telden, güz gelip de solup dökülmeye yüz tuttuklarında bambaşka bir telden gece gündüz söyleştiklerini düşünün. Bir de kitapların sürekli akmakta olan bir çeşme suyu gibi durmak nedir bilmeden konuştuklarını. İçlerinden geçenleri anlattıklarını.
Şaşırır mısınız duysanız?
Çiçekler, yapraklar, böcekler ve kitapların kim bilir ne kadar çok anlatacakları şey vardır. Belki de kaprisleri takıntıları acıları sevinçleri vardır bizler gibi? Yakınmak gibi, dedikodu yapmak gibi hemcinslerine üstten bakmak gibi huyları da var mıdır? Sahi.. Yuvasını yitirmiş karınca misali telaşla koşturan acınası halimize bakıp da var olmak şehvetiyle kıvrandığımızı gördükçe aşağılar gibi bize burun kıvırdıkları olur mu hiç? Olur mu olur valla.
Sağ olsa Umberto Eco’ya sorardım. Aşağıdaki resme bakarsanız, dillerinden anlamakla kalmıyor, kitapların konuşmalarını baştan sona anlıyor, duyduklarından hayrete de düşüyor üstelik.
Haksız mıyım?


