Küldür sanırsınız ölüm, tertemiz yıkar ayıpları
….
Otuz sene kadar önceydi. Adına burada Ali diyeceğim aynı zamanda uzaktan akrabam olan yakın dostuma karşı geleneksel görevi yapmaya Göztepedeki evlerine giderken karışık duygularla yüklüydüm. Babasının ölümü sonrasında onun neler hissettiğini fazlası ile merak etmem sebepsiz değildi. Rahmetli inanılmayacak derecede zor bir adamdı çünkü. Oğluna çok çektirmişti. Zulüm
sözcüğünü biraz da Ali’ye saygımdan kullanamıyorum. Ama rahmetlinin sağlığında ona çektirdiği o kadar korkunçtu ki on dördünde evden, yani babasının baskısından kaçıp kayıplara karışmıştı Ali.
Ailesi ‘baban seni affetti, oğlum eve dön’ diye ülke gazetelere ilan vermişti. Daha onunla hiç karşılaşmadan resmini o gazete ilanlarında gördüğümde sanırım daha ilkokuldaydım. On veya on beş sene kadar sonra, Urfa’dan İstanbul’a okula geldiğimde gördüm Ali’yi. Babasını da, ama bir ölçüde. Fazla konuşmazdı benle. Ürkütücü bir duruşu, keskin bakışı, her zaman çarık kaşları ile anımsıyorum hep. Namazında niyazında, din ve tarikat ehli olmasına karşılık son kertede öfkeli, fevri bir adamdı. Dayak, hakaret, aşağılama gibi tutumları sadece tek oğlu Ali’ye değil onun ablalarına hatta tüm geniş aileye karşı sıklıkla sergilediğini başkalarından da duyuyor biliyordum.
Ali’ye karşı onaylanmaz davranışlarına yıllar boyunca zaman zaman tanık olmak sık sık da Ali’den duymak zorunda kaldım. Babasından yakınırken öfkeden ağladığına birkaç kez şahit de oldum, beddualar ettiğini de kaç kez kulaklarımla duydum. O kadar berbat bir geçmişi olan baba evlat ilişkisini bitiren ölümden sonra Ali’nin içinin karmakarışık olduğundan emindim. Bunu nasıl ifade edecekti, edecek miydi, gerçekten merak ediyordum.
Taziye evinde cemaatle selamlaşıp dualara katıldıktan sonra fırsatını bulup bir köşeye çektim, ona açıkça sordum. Olanlar hiç gelmedi aklıma Nuri, dedi. Ellerimle ben yıkadım. Sakalından öptüm, cesedini okşadım. İçimde ona karşı hiçbir olumsuz şey kalmadı.
Bu sözleri duyunca ne diyeceğimi bilemedim. O yıllarda çok sık duyduğumuz reklam spotu sayesinde durumu kurtardım: Ölüm insanın içindeki her kiri Tursil gibi tertemiz yıkıyor, desene diyerek karşılık verdim. O günden bugüne bir daha da konuşmadık bunu.
İkimiz de konuşmaktan kaçtık sanırım.
Reklamlara kanmaya dünden hazırsanız, sadece o zaman her şeyi tertemiz yıkardı çünkü Tursil. Daha doğrusu siz öyle sanırdınız. Kil de, kül de, tursil de görünür kirleri alır götürürdü aslında. Asıl kir dipte kalırdı. Dibe inmekse düşünmek ve cesaret gerektirir. Ölülerinizi (sadece) hayırla yad etmek hem din emri hem de yaygın bir gelenek olunca, yüzeyde kalmak kolaydı, aykırı olmaktansa etrafı taklit etmek güvenli ve konforlu olurdu.
….
Yakından tanıdığım bir makam sahibinin iki gün önce aldığım ölüm haberi bütün bunları ve daha fazlasını hatırlattı bana. Yığınla soru üşüştü. Ölümün üçüncü günü sabahın dördünde, hala sorularla uğraşıyorum. Çare yazmaktı. Yazıyorum işte.
Yazıyorum ama rahmetliyi tamamen insani nedenlerle sevenleri üzmekten kaçınmak gibi ahlaki bir yükümlülük altında da hissediyorum, öte yandan hem onun kişilik haklarına hemde saf hakikate saygıdan hiç vazgeçmek niyetinde değilim. Yanlışların üstünü örtmek ve böylece onları gelecek nesiller için de geçerli yol yapmak yerine onları usulünce ve belli bir edeple ortaya koymak gerekiyor. Böyle bir sorumluluktan kaçmak savsaklamak bence ahlaki değil. Ahlaksıallığı savunurken ahlaklı olmak daha büyük bir sorumluluk oluyor.
Umarım kendime koyduğum bu sınırları aşağıdaki satırlarda aşmam. Gücünü, makamını kötüye kullananların, adalet ve liyakat yerine keyfilikten kayırmacılıktan çekinmeyenlerin öbür dünyaya gitmesi onları dokunulmaz kılmamalı, ona etik değeri hiçe sayanların hayatları bize anıtsal bir örnekmiş gibi sunulmamalı. Ölenin ardından hakaretler edilmesi elbette kabul edilemez, ama ölçüsüz övgüler dizilmesi de aynı şekilde hatadır, yanlıştır. Bence ahlaki değildir.
Bu ‘aşırı duygusal tutum’ ilkesizlik hatta yüzsüzlük sınırlarına ulaştığında hakikatı haykırmak kaçınılmaz bir sorumluluk haline gelir. Artık ‘kol karılır yen içinde’ ‘ibadet de gizli kabahat de’ deyip susamazsınız. Dilsiz şeytan olmak, hele dalkavukluk her mesleğe yakışmaz. Kendine ve kurumuna saygısı olan insan için zorunlu dilsiz şeytanlığın da bir sınırı vardır. Camiaların çıkarları, toplumsal çıkarın ve bu arada hukukun karşsınds anlam ifade etmez.
Açıkça söylenmeli: Kamusal makamlar kişisel mülk değildir. Kaldı ki mülkiyet hakkı bile hukuka aykırı veya kötüye kullanılmaz. O makamların verdiği gücün yani kamusal yetkinin adalet ve liyakat esasları ve hakkaniyet ilkelerine uygun şekilde kullanılması yerine keyfilikle, kayırmacıkla, güya daha yüksek başka makamlara atlamak için suistimal edilmesi hiçbir zaman kabul edilemez.
Ölüm bu tür ayıpları günahları yani hukuksuzluğu temizlemez. Çünkü kamunun hakları ana baba hakkına benzemez. İnsan unutur, insan fanidir, kurumsal ve kamusal hafıza unutmak gibi bir lükse sahip değildir. Kurumların sürekliliği esastır. Çünkü keyfilik ve hukuksuzluk kurumları yıkar.
Öte yandan şöyle bir gerçek de var: İnsanlar büyük gruplar haline gelince kendi kişisel iradelerini bir bakıma özgür bakışlarını yitirirler. Yüksek karakterli bireylerde bile bu tür sapmalar kaçınılmaz olur. Duygusallığın yoğun olduğu vefat gibi durumlarda ise bilinç büsbütün zayıflar, kitle ritüele teslim olur. Taziye evleri buna güzel örnektir. Yine de toplumsal sorumluluk, kişisel çıkarı veya grup çıkarını değil toplumsal faydayı öncelemeyi gerektirir. Bu yazının amacı da sadece bu ilkenin altını kalınca çizmektir.
Burada genel biçimde yazdığım o dönemdeki gerçeklerin ayrıntılarını bilen ve aynı zamanda meslektaşım olan bir dostumun bu vefat üzerine yazdığı duayı, yürekten katıldığım bir dilek olarak paylaşmak istiyorum: Bizi gerçekten yakından tanıyanların gıyabında iyi konuştuğu bir yaşam olsun yaşamımız.
Gelecek kuşaklara sorumluluk duymadan geçirilmiş bir hayat yanlış yaşanmıştır. Bu söz ölmüşlere değil doğru yaşamakta olduğunu sananlara gitsin.
…..
Blogda ‘Merhum Kuzu’nun Ardından’ başlıklı bit yazı var. Burada sözünü ettiğim merhum makam sahibinin vefatından çok önce yazdığım bir yazı da var. Aynı yaklaşımla yazılmış olmalarından ötürü, bu iki yazının birlikte okunmasını öneririm. (7 Kasım 2022)


