Böylesi zamanlarda ‘eleştiri gırla, öneri ise yok’ denmesi adettendir. Her adet gibi, şaşırtıcı da değildir. İçinde debelendiğimiz çıkmazdan çıkış için çıkar yol arayanlar var, ama bunların etkili ya da geçerli olduğunu söylemek zor.
Seçimlerden sonra gelecek yeni iktidarla birlikte çıkışın başlayacağını umut edip buna içtenlikle inananlar gidişattan memnun olmayanların büyük çoğunluğunu oluşturuyor. O kesim için temel mesele ve belki de tek sorun, bugünkü iktidar ve onun yanlış politikalarıdır; ülkeyi felç eden tek adam yönetimine seçimle son verirsek ülke birkaç ayda rayına oturur, kriz aklı başında bir yönetimle birkaç senede çözülür, ülkede yeniden büyük bir çıkış başlar.
Bu toz pembe ve bize kalırsa ‘naif’ bakış açısı bizce birçok yönden sorunlu. Aklı başında bir yönetimin temel şartı, aklı başında toplumdur. Onun yokluğunda krizden çıkılmaz. Krizi yaratan paradigma ve onu aşamayan toplum dinamikleri değişmedikçe, acaba kriz aşılabilir mi?
Yazı bu büyük soruyu yanıtlamayı çalışırken günümüze odaklanıyor.
Bugünkü iktidara vücut veren temel siyasi ve sosyolojik gerçekler var, bu unsurlar yirmi yıldır tahkim edilip güçlendirildi. Toplumsal planda örgütlü güçler dengesi daha doğrusu dengesizliği yerli yerinde. İktidar lehine değişmeye ediyor. Ona kayıtsız şartız destek veren geleneksel içerikli paradigma son on yılda daha çok kemikleşti. Değişime büyük ölçüde kapalı hale geldi. Bu etkenlerin gelecekte doğru çözümleri engelleme gücünü görmezden gelerek, pembe umutlar besleyebilirsiniz. Seksen yıldır bence bunu başarı ile yapıyoruz.
Öte yandan, kapkara bir tablo çizmek yol değil. Yazının başlığı ‘bu krizden neden çıkılmaz,’ şeklinde de olabilirdi, sadece umutsuzluğu ima etmesi açısından değil, gerçeği çarpıtacak olması yüzünden de yanlış olurdu. Elbette bu krizden de er veya geç mutlaka çıkılır, çıkılmalıdır. Belki orta vadede, olmazsa uzun vadede mutlaka çıkılacaktır. Umut her zaman vardır. Ancak gerçeklerden kopmuş umut, özünde hayaldir ve boş hayaller er geç düş kırıklığına uğrar. gerçekçilik kendimiz ve toplumla ilgili konularda eleştirisel düşünmeyi gerektiriyor.
Öncelikle güçler dengesi konusuna bakalım, önümüzde taze ve canlı bir örnek var: Trump’ın gölgesi ABD’de iktidar değiştikten aylar sonra bile hem kendi partisininin hem Beyaz Saray’ın üstüne düşmeye devam ediyor. Bizim ülkede son on yılda yapılan tahribatın boyutları, Amerikada Trump dönemindeki nisbi tahribatla herhalde kıyaslanamaz. Amerikan demokrasisi ile bizimki için de aynı şey ve belki fazlası ile geçerli.
Söz demokrasiye gelmişken, paradigma konusuna değinme fırsatı vereceği için oradan devam edelim. Ülkemizdeki politik kültürün yapıcı çözümlere yatkın olmadığı herhalde sır değil. Ek olarak, muhalefet hattı alabildiğine çok parçalı, üstelik partiler bölünüp parçalanmaya çok müsait. Bunlara bir de uzlaşma kültüründen yoksunluğu ve siyasetteki çok yönlü yozlaşmayı ekleyelim. İstikrarlı bir yönetimin daha şimdiden yığınla engeli var.
Bu gerçekleri bilenler gayet iyi biliyor, ama desteksiz umuttan başka tutunacak dalı kalmadığı için muhalefet cenahı gibi çoğu kalem ve kelam erbabı da ne görmek ne göstermek istiyor. Neden? Çünkü politik kültürümüzün bir özelliği, seçmeni rahatsız eden gerçekler yerine, her şeyin kısa zamanda çok güzel olacağını tekrarlayarak bol keseden umut vaad etmek. Bu tutum derin köklerini geleneksek kültürde, onun uzantısı yerleşik paradigmada bulur. Benzeri bir gelenek ve kültür az gelişmiş demokrasilerde siyasetin şanındandır, son yıllarda bütün ülkelerde yaygınlaşıyor: tatlı dilli ve umut veren baba liderlere düşkünlük her ülkede siyasetçiyi az veya çok ama mutlaka biraz da umut taciri haline getiriyor.
Böylesi bir ortamda her alanda tasarrufu ve özveriyi öngören acı reçeteleri geçerli çözüm olarak önermenin, hele bunları kabul ettirmenin güçlüğünü anlamak ‘aklı başında’ bir çıkış sürecinin ilk şartı gibi geliyor bana.
Öyle ise akıntıya kürek çekmek yerine kitabın ortasından başlayalım: Güzide aydınlarımız ve sevgili muhalefetimiz ne derse desin, bu çöküş sürecinden çıkış ne kolay olacaktır, ne kısa zamanda. Lütfen açıkça görelim; bu çöküş sadece bir ekonomik kriz değil, var olan kriz salt ekonomik değil, bütün bir sistemin çöküşü ile karşı karşıyayız. Ekonomik sorunların ağırlığı ve gözlenebiliyor olması, ona yaslanan ve ona yol açan toplumsal paradigmanın iflasını görmemizi engelliyor. Bu çöküş ise hiç kuşkusuz, yıllardır süren çok yönlü dengesizliklerin eseridir. Bugünkü iktidarın o dengesizlikleri itina ile buhrana dönüştürdüğü ise aşikardır. İkinci olarak, toplumun bütün alt sistemleri bugün yirmi yol öncekinden farklı olarak hızlı bir çözülme halindedir, yangından sele, ekonomiden covid yönetimine, eğitimden güvenliğe, göçten banka sistemine ve özellikle hukuka kadar her alanda kurumlar ve organlar yetersiz, çözümler geçersizdir. Çoklu bi toplumsal ve siyasal organ yetmezliği yaşıyoruz. Öyle ki, işlevlerine misyonuna uygun çalışan bir tek organ, bir tek toplumsal kurum bile kalmamıştır. Hukuk, eğitim, sağlık, ekonomi, sosyal güvenlik, siyaset, aile, çevre, medya, iş hayatı, siyasi partiler, gönüllü kuruluşlar, yargı.. Toplumu ve devlet yönetimini oluşturan, saydığımız ve sayamadığımız bütün alt sistemlerin her biri kendini ve öteki alt sistemleri tüketir haldedir. Kurumsal bazdaki çürümenin birey düzeyinde oluşan ağır sonuçlarını da görüyoruz. Herkes ve her organ günü kurtarmak derdinde, her değeri ve gerektiğinde ülkenin geleceğini satmak değilse, önemli saymamak yarışında.
Peki, böyle temelli bir sistem buhranına karşı çare nedir?
Allahtan umut kesilmez, deyip geçen bilgelerden değilseniz kabul etmek zorundasınız: Kökü çok partili siyasal hayata geçişin öncesine kadar giden bugünkü buhran çok daha derin bir çöküntüye yol açıncaya kadar hiçbir çözüm geliştirilemez, geliştirilse bile yadsınır, yeterli
toplumsal destek bulamaz. Çünkü sorunları yaratanların onları çözme yetenekleri yoktur. Çünkü buhran, son tahlilde bir sistem buhranıdır, kesinlikle toplumsal paradigmanın eseridir. Buhranın oluşumunu besleyip ona yataklık eden paradigma, onun aşılmasını
sağlayacak çözümleri üretemez. Çünkü çözümün gerekli şartlarından en önemlisi var olan paradigmanın tasfiyesidir, yerine yeni paradigmanın kabulüdür. Bu ise ancak var olan paradigmaya güç veren toplumsal kesimlerin gücünü yitirmesi ile mümkündür. Ağdalı geldiyse, başka şekilde de söylemeli: Var olan ve bizi bu çöküşe sürükleyen tahripkâr paradigma, ancak büyük bir çöküşle birlikte yerini bir zaman sonra yeni paradigmaya bırakabilir. O zamana kadar olası çözümler geliştirilemez, tek tek ifade edilse de kolaylıkla dile gelmez, gelse duyulmaz, duyulsa onu hayata geçirecek örgütsel desteği bulamaz. Güncel bir örnek, yazının meramını daha berrak anlatmaya yarayabilir: Bundan üç ay önce Bozkurt’a giden bir gezginin halkı meydana toplayıp şunları söylediğini düşünün:
-Ey ahali, bu derenin tepesine baraj olmaz; hadi oldu, dere yatağına konut olmaz. Bunu neden yaptınız? Hadi siz yaptınız, etkili yetkililer neden izin verdi buna?
Bozkurtlular sevecen ve uysal insanlardır, aklı beş karış havada diyerek o gezgine burun kıvırmakla yetinirlerdi belki. Şimdi aynı gezgin eline borazan alsın, Taksim Meydanına çıksın:
Egemen siyasal sistemin, bu seçmen davranışının, bu benden sonra tufan ahlaksızlığının, bu utanç derecesine ulaşmış kapkaççılığın sonu yok, aklınızı başınıza alın, desin. Adamcağızın başına gelecekleri hayal edebilirsiniz. Bu minvaldeki bir köşe yazısına verilecek tepkileri
düşünün bir de. Hain damgasından deliliğe kadar her türlüsü yakışır. Kutsallar öfkelenince kurban ister, linç için her dem hazırdır kitleler.
Şu dizeler o gariban gezgine akıl vermek için yazılmış olmalıdır.
tek göz bile körler kentinde başa beladır.. öyle bir kentte tam kör olmak belki evladır..
….
Mesele yukarıdaki satırların ima ettiği gibi salt korkudan, gözlerin kör kulakların sağır olmasından da ibaret değil. Cehaletin ve çıkarcılığın zirve yaptığı, en çok güce ve onun temsilcisi paraya tapılan ve bir tek güçten devletten korkulan bir dönemde, herkesin
birbirinin gırtlağına her an yapışacak kadar ayrıştığı bir ülkede hangi toplumsal sözleşmeye dayalı hangi geçerli öneri getirilebilir, öyle bir sözleşmeden yoksun hangi öneri çoklu organ yetmezliğine gerçekten çare olabilir? Hiç kuşku yok ki insan hayatını, dayanışmayı hukuku, adaleti ve hakça üretimi ve paylaşımı önceleyen, bugünden çok yarını düşünen ve neredeyse her alanda şimdi kabul ettiklerimizden farklı kabullere ve buna uygun davranışa dayanan çağdaş bir paradigma gerekiyor bize. Akılcı ve dürüst bir devlet, dürüst ve üretken vatandaş olmadan olmaz.
Vergisini ödeyen, siyasetçisine hesap soran vatandaşların oluşturduğu siyasal birliğe millet diyoruz. Siyasetçisi ile ortaklaşıp herkesi ve devleti soyan bir yapıya hayat veren çarpık paradigma çağdışıdır. Biz çağdaş dünyada yıllardır çağdışı paradigmaların esiriyiz. Batışımız bundandır.
Bu buhrana yol açan temel dinamikler öncelikle zihinlerde, sonra toplumsal siyasal planda mahkum edilmeden yeni paradigma, o paradigmanın yokluğumda ise geçerli çözümler elbette filizlenemez. Toplumsal öğrenme ve gelişme sürecinin gereğidir bu, engebeli uzun bir yoldur ve kesinlikle zaman alır.
Sonuç: Gerçek ve kalıcı bir çıkış süreci için çok daha kötüsünü ve epeyce uzun süre yaşamaktan başka çare yok. Cumhuriyet devriminin kapamaya çalıştığı büyük bir tarihsel boşluk vardı, batıda rönesans ve reformu beş yüz yılda yaratan koşulların yokluğunun
yarattığı boşluktur bu. Açıkça söyleyelim: cumhuriyet döneminde kapanması İçin çaba harcanan bu boşluk özellikle son yirmi yılda kapanmak yerine her alanda çok büyüdü. Bana öyle geliyor ki şimdi art arda bir buhranlar silsilesi yaşanarak ve çok büyük bedeller
ödenerek doldurulmak zorunda. Çözüm ancak ondan sonra ama mutlaka gelecek.
Kötümser mi? Öyledir, çünkü çok gerçekçidir.
Gerçekler tatsızdır, verdiğimiz rahatsızlık için özür dileriz:)


