Kılıçdaroğlu’nun Adaylığı Meselesi

Birkaç aydır sisi her gün biraz daha dağılan adaylık yolu Kartal’da Maltepe Mitingi sonrasında biraz daha berrak hale gelmiş görünüyor. CHP’nin altılı veya beşli belki de zamanla dörtlü masaya getireceği aday adayı öyle görünüyor ki Kılıçdaroğlu olacak. Sayın Akşener, Kılıçdaroğlunun kendisi dahil, ‘partisinden’ kimi aday gösterirse desteklemeye hazır olduğunu birkaç ay önce açıklamıştı. Kılıçdaroğlu’na duyduğu güveni defalarca ve az rastlanır bir coşkuyla dile getiren Karamollaoğlu da onu sanırım destekleyecektir. Masadaki altı sandalyeden üçünde görünüm bu ise sonucun ne olacağı epeyce netleşti demek yanlış olmaz. Ana muhalefet partisi liderinin ortak adaylığı gayet olağan ve demokratik bir tercih olmasına karşılık, tartışmalar, tereddütler muhalif kesimin bir kısmında devam ediyor.

Aslında kabul etmek gerekiyor: Adaylık için kimin adı geçerse geçsin, en azından yadırgayacak, karşı çıkacak küçük veya büyük bir kesimin olması da gayet doğaldır; bu aşamada veya daha sonra bir isim üzerinde pürüzsüz bir mutabakat sağlamak eşyanın tabiatına aykırıdır. Ne var ki Kılıçdaroğlu’nun değerli bir politikacı olduğunu kabul edenler, hatta CHP üyesi veya sempatizanı olanlar içinde de adaylığına şehla bakanlar var. Yakın dostu ve sevgisi saygısı olanlardan da adaylık fikrinden uzak durması gerektiğini savunanlar bile çıkıyor. Bunu derken aklımda Soner Yalçın var. Garabeti Yüksel Işık kardeşim ‘Kemal Bey ile Olur mu? başlıklı yazısında şahane bir cümleyle belirlemiş. Şöyle diyor: ‘Buna rağmen Kılıçdaroğlu adı geçtikçe içinde CHP’lilerin de olduğu ve pek çoğu “toplumsal kanaat oluşturucusu” konumundakiler, kenarda, köşede, kısık sesle de olsa ve hatta bazı eli kalem tutan “kardeşler” hislerini yazıya dökerek, Kılıçdaroğlu ile kazanılamayacağını ifade ediyorlar.

Kemal Bey ile olur mu?


fbclid=IwAR2yGZHfdAMfAGFIOgwhM3tKZcWIg_x-p9noqHAfVkxNZtrKw8h2Y1pZIGI

Kısacası, onun göz kamaştıran bir aday olarak görülmemesi acaba neden, diye sormadan edemiyor insan. Aklıma gelen ilk ihtimallerden biri, dillerden düşmeyen malum İhsanoğlu vakası. Muharrem İnce olayını benzerliğine rağmen saymıyorum, çünkü o olay Kılıçdaroğlu için pek yıpratıcı olmadı. Yıpranan son tahlilde Sayın İnce oldu. Bir başka önemli sebep, Kılıçdaroğlu’nu yetersiz ve zayıf göstermeyi hedefleyen ve bazen edep sınırlarını bile zorlayan AKP’nin hiç bitmeyen linç kampanyalarının başarısıdır, sanırım.

Ona aynı imkanlarla ve ölçüsüzükle karşılık verememek, edepten ziyade gücü baş tacı eden kesimlerde Kılıçdaroğlu’nu sürekli zayıf düşürdü. Bunun mükemmel bir örneği, bir dava sonucu AKP başkanına adil mahkemenin uygun gördüğü yüklü tazminatı ödemek için Kılıçdaroğlu’nun yazlığını satmak zorunda kalmasıdır. Dava şahsi bir dava değildi, kuzu kuzu ödedi. Hepimiz seyrettik. Onun esnek liderlik anlayışı, siyasette çatışma yerine işbirliğine ve uzlaşmaya ağırlık vermesi de yazık ki nedenlerden biri. Onun saygılı yaklaşımı, karizmatik ve güçlü lider arayışındaki kitlede ‘liderlik kapasitesi yok’ algısı yarattı, bu bakış son zamanlarda biraz zayıfladı, yine de etkisini farklı çevrelerde sürdürüyor. Bu da başka bir etken. Önem sırasına göre saymadığım bu üç etken üstünde uzun uzadıya durmak yerine kısaca değinip bence asıl meseleye geçmek istiyorum. Çünkü o mesele, yaşanan duraksamada bu üç etkenin ve burada sayamadığım bir dizi başka sebebin toplamından daha büyük bir ağırlık taşıyor.
Önce bu etkenlere biraz bakalım:

1. 2013 seçiminde İhsanoğlu’nun aday yapılmasi, ancak seçilememesi konusunda Kılıçdaroğlu’nun eleştirilmesi büyük bir algı hatasına dayanıyor. Hatırlayınız: MHP’nin tam destek verdiği, dindar ama dinci olmayan bir adayla AKP adayının karşısına çıkmak neden yanlıştı? AKP seçmeninden oy alacak bir aday, hem de üçüncü büyük partinin desteğini sağlamış.. Karar akılcıydı. Akp seçmeninden oy almayan bir adayın seçilmesi ihtimali yoktu, sol kesimden birinin MHP’nin desteğini alma ihtimali de yoktu. Bence o tercih, hem siyasal hem de toplumsal planda gayet gerçekçiydi, aynı zamanda iyi niyetli bir uzlaşma çabasını yansıtıyordu. Peki noldu? O bile tutmadı. Kim aday olsa tutardı? Boşuna yanıt vermeye çalışmayın, önce anımsamanız gerek: İyi Parti yoktu henüz. Olsa bile ne değişirdi, emin değilim. AKP adayı yüzde 52, İhsanoğlu yüzde 38, HDP adayı ise yüzde 10 oy almıştı. Erdoğanın ilk turda seçilmesini sağlayan ise unutmuş olabilirsiniz, HDP’nin seçime kendi adayı ile girme kararı oldu. Hiç de sürpriz değildi. Bu kararın arka planında seçimden hemen sonra başlayan açılım sürecini görmek, siyasi deha değil, olsa olsa biraz feraset gerektirir. İki aday arasında örgüt gücü ve parasal kaynak açısından kapanması mümkün olmayan farkı da görmezlikten gelmeyelim artık. Medyanın durumunu, devletin imkanlarının kullanılmasını.. Muhalefete muhalefet etmekte uzmanlaşmış klavye silahşörlerinin bu boşluktaki payını da ekleyin isterseniz. Herkes muhalefetten bir şeyler ve haklı olarak yapabildiklerinden fazlasını bekliyor, ama onun değirmenine bir tas su getiren ise neredeyse yok. Oy vereceğiz daha napalım, derseniz iki rekat namazla cenneti isteyen kuldan farkınızı anlatın bana. HDP’nin kendi adayı ile seçime girmesi demiştim. Açılım sürecini anımsatmıştım. Yeri gelmişken eklemeli: Akp’nin son yirmi yıldaki seçim başarılarında kimi zaman İmralı’nın kimi zaman ilgili partilerin izini görmek zor değildir. Her seçim öncesinde terörde sağlanan yumuşama ortamı da dikkate alındığında AKP iktidarına o kesimden gelen katkı ilk bakışta göründüğünden çok fazladır. Evet, bu bütünüyle ayrı bir meseledir.

2. Kılıçdaroğlu’nun zayıf ve yetersiz görünmesini hedefleyen AKP propagandası yıllarca sürdü, onu gerçekten ve en çok da gözüyle düşünen kesimlerde yıprattı. Onun yumuşak kişiliğinden ve dönemin getirdiği denge arayışından kaynaklanan ve zaman zaman tutukluk noktasına varan ketum hatta çekinik iletişim üslubunun bu sonuçtaki payı bence hiç de az değildir. O üsluptan uzaklaştığı ve iç dünyasına uygun davrandığı ölçüde etkinliğini arttı, liderlik algısını pekiştirdi. Son aylar bu sürecin tanığı. Bu kez de, abartmalarla muhalefet yapmanın yanlışlığını söyleyerek eleştiriyoruz onu. Öbür tarafın başarısının bundan kaynaklandığını bilsek de. Kısacası, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamamak dedikleri bu olsa gerek.

3. İşbirliğini, uzlaşmayı önceleyen, tahrikten kavgadan uzak duran ilkeli kişiliği, ülkemizin maço liderlere hayran kesiminde hiç heyecan yaratmıyor, kolay prim yapmıyor. Belki mesele asıl şurada düğümleniyor: Kılıçdaroğlu çarıklı çıkarcı kasaba politikacılarından biri değil. Zengin değil. Hukuku kendi hukukundan ş sert sayan hoyratlardan değil. Ülkeye egemen kirli siyaset anlayışı ile yoğrulmamış olsa da kaçınılmaz olarak içinde ve kimi zaman çelişkilerle yaşıyor. Müslüman mahallesinde salyangoz satan birine kendi mahallesinde bile ‘iyi ama..’ denedikten sonra dışlanması belki bundan. Burada ilginç bir nokta var: Millet ittifakını mümkün kılan ve onu kapsayıcı yapan da, ne kadar garip görünürse görünsün esasında iyi devlet adamlığı için olmazsa olmaz bu nadir nitelikler. Tam da o nitelikler sayesinde başımızdaki beladan kurtulma umudumuz diri ve taze bugün. En çok da o kaliteler bize krallık yetkilerinden normal bir parlamenter demokrasiye geçişin kapılarını aralamış durumda. Onun aday olmamasını şu veya bu nedenle önerenlere, savunanlara hep sordum: Kim aday olsa daha geniş bir mutabakat sağlar dersiniz? Geçtiğimiz yıllarda CHP’nin beceriksizliğini yetersizliğini yalnızca Kılıçdaroğlu bağlamında dile getiren herkese sordum: Neyi yanlış yaptı, ne yapması gerekir sizce? İki soru da benzer biçimde somut yanıtlardan her örnekte yoksun kaldı hanımlar beyler. En iyi niyetli ve akıllı olan arkadaşın yanıtı şuydu: Benim işim gücüm var. Sonucu alacak çözümü kendisi bulmalı, değilse gitsin. Kılıçdaroğlu için zaman zaman eleştiri yazıları yazmış biri olarak şehla bakışların kaynağını görmüyor değilim. Aöa şunu da görelim lütfen: Hepimiz gayet anlaşılır biçimde eşeği dövemeyince palanına abanmayı ve her zaman kolayı tercih ediyoruz. Muhalefete muhalefet emek de lidere karşı çıkmak da tabii ki haktır; eleştirelim ama büyük resmî görmeden yaptığımız şey duyduklarımızın bir bakıma ezberin tekrarından ibarettir. Bana öyle geliyor ki, her eksiklikte aksaklıkta kitlesi ve kaynakları sınırlı bir partinin genel başkanının kusurunu, yanlışını hatta kötü niyetini aramak ve bunu en keskin şekilde dillendirmek etrafa bir zeka ışıltısı salmak ve bilgelik sanılıyor. Bu denli çorak bir düşünce dünyasından doğru çözümler bulmak, ne denli mümkündür, siz hesap edin.
Şimdi esas konuya gelelim.

Yukarıdaki sebepler bir yana, onun adaylığına kuşkulu yaklaşan ve aday olmamasını önerme noktasına kadar götüren somut sebep, bence onun hem Kürt kökenli, hem Alevi olmasıdır. Kürt kökeninden ziyade alevi olması ağırlıklı olarak sorun veya risk olarak görülüyor. Yabana atılır bir unsur değil. Levent Gültekin de yorum kısmında ulaşabileceğiniz bugünkü yazısını bu konuya ayırmış, seçim sürecine girildiğinde AKP Propagandasının Kılıçdaroğlu’nun Aleviliğini ne denli etkili şekilde istismar edeceğini elbette bir olasılık olarak ve elbette gayet iyi niyetle vurgulamaya çalışmış. İmi gün sonra Soner Yalçın yazdı. Onun sanırım aynı nedenle AKP propagandası ile çok hırpalanıp üzüleceğini, hatta kazanamazsa çeşitli yaptırımlarla fena hallere düşeceğini söyleyerek kendi iyiliği için aday olmamasını istedi. Fena hallere düşmeyi o değil bir başkası da ileri sürmüş olabilir, haksızlık etmiş olmayayım. Onu önemli bir değer gören muhaliflerdeki bu tedirginliği anlamak gayet kolay, dedikten sonra söylemek gerek: Kılıçdaroğlu’nun farklılıklardan beslenen bir siyasetçi olduğunu kimsenin ileri sürdüğü veya savunduğu yok. Tam tersine, ülkeyi her çeşit ayrışmadan uzak tutmaya gayret ettiğini yıllardır herkes görüyor. Muhalefet üslubunun hırçın olmaması da zaten bun7 ilgili ve doğru bir yaklaşımın sonucu. Kısacası, Kılıçdaroğlu toplumsal bütünlüğü savunan bir siyasetçidir, aklı başında hiç kimse herhalde bundan kuşku duymaz. Tersini ileri sürecek olanların motiflerini bir yana bıraksak bile, dayanacakları en küçük kanıt bile yok. Kaybetme korkusu ile aday olmamak üzerinde durmak bile istemiyorum. Peki, sadece kökeni yüzünden ona oy vermeyecek olanlar var mıdır? Olabilir hatta mutlaka vardır; ama bu kesimin ciddi bir seviyede olduğunu gösteren herhangi bir araştırmadan haberdar değilim. Kaldı ki, başka bir adaya da başka bir nedenle oy vermeyecek bir kitle daima vardır veya her zaman olabilir. Örneğin, en güçlü muhalif aday adayı olarak görünen Mansur Yavaş’a kürtlerin en azından bir bölümünün sıcak bakmaması haklı bir tavır olmasa da gayet mümkündür. Benzer bir şey farklı bir nedenle İmamoğlu için de sozkonusu olabilir. Ben kendi adıma Kılıçdaroğlu’nun ayırımcılığa ve ayrılıkçı tutumlara tamamen karşı olmakla birlikte kendi kökenine saygı duyan bir aydın olmasını bir risk veya eksiklik olarak değil tam tersine toplumumuz için gayet önemli bir kazanç ve zenginlik olarak görüyorum. Gerek Kürtlerle gerekse Alevilerle ciddi sorunlar yaşamış ve onlara ağır sorunlar yaşatmış bir ülkenin insanlarıyiz. O sorunları anlayıp çözmek için onun gibi duyarlı bir liderin varlığını tarihsel bir şans olarak kabul etmeliyiz. Çatışmaktan, bölünmekten bıkmış yorulmuş sağduyulu seçmen de bunu böyle görecektir. ‘Doğru ama bizim seçmenin sağduyusu tartışılır,’ derseniz.. Seçmeni sağduyudan yoksun ülke demokrasiyi nasıl hak eder ki? Seçmeni bilinçli kılmak siyasetin ve aydınların görevidir. Onun suyuna gitmek ise eyyamcıların işidir. Adayı sağduyu yoksunu seçmenin nabzına göre belirlemek ülkeye ve demokrasiye daha başlangıçta çok şey kaybettiriyor. Seçmene doğru tercihi yapma şansıni vermek gerek. Lafı uzatmadan son diyeceğim şu: Dinsel veya kültürel taassubun pençesinde olanların tercihi her zaman ve bu seçimde de zaten çoktan bellidir. O seçmenden başka samimi adayların oy alma ihtimali da çok sınırlıdır. Adayı o dar kalıplara uygun olsun diye belirlemek ülke çıkarlarına fazlası ile ters düşer. Yenilgiyi baştan kabul etmek olur. Hayranlık duymakla saygı duymak farklı şeyler, eleştiri hayranlığı nefrete dönüştürebilir, oysa akıllı insanlar mükemmelliğin ne de hakikati bulmanın kimseye tek balına nasip olmadığını bilir. Bu nedenle eksikleri, kusurları da saygı ile karşılar. Hayranlık ve nefret ekseninde değil, liyakat ve saygı ekseninde düşünür. Duygusallıktan uzak durur, çok faktörlü ve uzun dönemli düşünür. Düşünce ürünü olmayan yargılarla yapılmış seçimler getirdi buraya. Öfkeler nefretler ve benzer safsatalar. Buradan dönmek için DÜŞÜNMEK zorundayız. Ön yargısız ve çok yönlü düşünmek zorundayız. Bu gerçeği ne kadar erken görsek bu deli gömleğini giymekten o kadar çabuk kurtuluruz.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir