Hepimizin az çok çaresizce gözlediği büyük gerçeği kısaca ifade edecek sözcükleri nihayet ikigün önce buldum: Demokrasiyle Cumhuriyetin Altını Oymak.
Herkes için tehlike arz eden gidişin birkaç çarpıcı örneğini başlık koymadan anlatan kısa bir yazıyı facebook sayfamda görünce, onu bu başlıkla orada paylaştım. O yazıyı aşağıya aynen alacağım.
Bu satırların hemen altında paylaşacağım yazıyı ise sevgili dostum değerli bilim adamı Ali Yaşar Hoca yollamış. Daha ilk okuyuşumda, çatışma konusunu zihnimde çok daha berrak hale getirdi. Benzer konuları düşünmeyi seven birkaç arkadaşımla yazıyı paylaştım. Şirin Kardeşim muhtemelen birkaç kez okumakla kalmamış; deyim yerindeyse bir cerrah ustalığı ile meseleyi deşmiş, doğrudan ülkemizle ilgili bir dizi soru çıkarmış. Onun yazdıkları da aşağıda.
Aslında çok geniş kesimlerce her yönü ile tartışılması gereken sistemik ve bence hayati bir konu bu. Meselelere yol açan sebeplerden ziyade, onların gölgeleri ve duygusal izdüşümleri ile uğraşmayı tercih eden çağdaş Don Kişotlar gidişten yakınmakla yetinebilirler, bu sorunun kökenine inmek yerine günün görüntülerini ve aktörlerini lanetlemeyi tercih edebilirler. Eğer cumhuriyet değerleri ile demokrasi arasında dengeli bir toplum için er geç yeni ve sağlam bir çıkış olacaksa..
Mesele daha temel bir yaklaşımla ve elbette sağduyu ile tartışılmalı.
Meraklısı çıkarsa, karınca kararınca ilerleriz.
……..
CUMHURİYETÇİLİĞİN POLİTİK MANTIĞI ve DEMOKRASİ*
Prof. Dr. A.Yaşar SARIBAY
Bir “idea” olarak cumhuriyetin ve demokrasinin, “siyasi pratik” olarak yansımaları arasındaki boşluğun, özellikle Türkiye’de politik hayatın önemli bir problematiği olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, burada böyle bir konu üzerinde dururken, cumhuriyet kavramını odağa alacak ve daha çok bu kavram etrafında dönerek cumhuriyet-demokrasi diyalektiğine özellikle cumhuriyetçiliğin politik mantığı bağlamında eğileceğiz. Cumhuriyetçiliğin, hem bir idea hem bir politik pratik olarak uzun bir tarihi vardır. Söz konusu tarih birçok çalışmada enine boyuna ele alınıp incelenmiştir (Viroli, 2002; Tunçel, 2010). Bizim üzerinde duracağımız asıl mesele, tarihsel değil, polit(oloji)iktir: Cumhuriyet kavramından hareketle, bu kavramın politik pratiğe yansıyan mantığı üzerinden cumhuriyetçiliğin güncel politik izdüşümlerinin izinden gitmek. Roma geleneği ile başlarsak; Cicero’nun cumhuriyete ilişkin tanımı amacımız için bir kapı açabilir. Cicero, cumhuriyeti “res publica res populi” (“cumhuriyet halktır”) diye tanımlıyordu. Bu tanım, cumhuriyetin modern dar anlamındaki “monarşi karşıtı rejim” tasavvurunun çekirdeği mahiyetindedir: Yönetme iktidarının, dar bir grubun (monarşide bir hanedanın) tekelinde olamayacağının; o iktidarın yegâne “sahibinin”, dolayısıyla meşruiyet kaynağının halk olduğunun siyaseten ilân edilmesi. Bununla beraber, günümüzde, başta Quentin Skinner (2000) olmak üzere, neo-Roman cumhuriyetçi düşünürlerin Cicero’nun tanımını yeniden formüle edişlerinde ilâve bir husus vardır, o da halkın “yurttaş” mertebesinde kabulünü gerçekleştiren hukuki bir maksimdir: Yasalar önünde nüfusun eşit ve özgür sayılması. Bir başka deyişle, iktidarın sahibi sayılması ve meşruiyet kaynağı kabul edilmesinin olmazsa olmaz koşulu halkın, eşit ve özgür hukuki bir özneye dönüştürülmesidir. Fakat, bu doğrultudaki akıl yürütme veya politik mantık, halkın bir bütün olarak başka bir bütün (monarşi) karşısında konumlanışını esas almakta, halkın kendi içindeki ayrışmaya değinmemektedir. Sorun daha açık olarak şöyle ifade edilebilir: Halk, her şeyden önce, hukuki bir özne olarak iktidarın tek meşru sahibi ve kaynağı ise; bu hukuki öznenin uyabileceği tek yasa da kendi kendine koyduğu yasa olmak gerekir. Bu, aslında, Jean-Jacques Rousseau’nun, yukarıda bahsettiğimiz neo-Roman cumhuriyetçi düşünürlerin eşitlik ve özgürlük arasındaki ilişkiye dair bir sorunu çok önceleri gündeme getirmesini ifade eder ki; Rousseau’nun söz konusu sorunu çözmesi genel irade yoluyla olmuştur. Tabii, bu noktada, Simon Critchley’in (2013:69) değindiği gibi; genel iradenin ifadesi olan bir yasa, yani toplum üyelerinin tümü üzerinde bağlayıcı olan bir yasa söz konusu ise, böyle bir yasa otoritesini nereden alır gibi önemli bir soru gündeme gelmektedir. “Yasalara tâbi olan Halk onların yazarı olmalıdır” diyen Rousseau, kendi kendini tayin etmeye dönüşmüş bir otoritenin de “en sonunda kolektif bir narkissosa dönüşmesi”nin (Critchley, 2013: 70) yolunu açmış olmuyor mu? Rousseau, böyle bir yolun, muhtemelen döşeneceği sakıncaları sezerek, kendi kendisiyle çelişme pahasına şunları da ekler: “Kendisi için neyin iyi olduğunu nadiren bildiğinden neyi istediğini çoğu zaman bilmeyen kör bir çokluk, yasama sistemi gibi muazzam ve zor bir işi nasıl yürütecektir?” (Critchley, 2013: 70). Sorunun cevabını, “halkı özgür olmaya zorlayacak bir şeye ya da kişiye ihtiyacı olduğu” şeklinde veren Rousseau, “insanlara yasaların verilmesi için tanrılar gerekir” (Critchley, 2013: 73) gibi ironik bir sonuca varır. Böyle bir sonuca varırken, Rousseau’nun zihnindeki temel soru, “hangi halkın yasamaya uygun” olduğu yönündedir (Critchley, 2013: 74). Cumhuriyetçiliğin Rousseau’da vardığı nokta, hiç şüphesiz, son derece paradoksaldır: Halka olan güvenden, güvensizliğe yöneliş! Bu paradoksun, Rousseau’da imâ edilen bir başka boyutu, genel irade kavramına yüklenen anlamdır: Genel iradenin, tek tek bireysel iradelerin toplamı değil, son tahlilde, aydınlanmış kesimin oluşturduğu bir irade olması (Levine, 1993: Bölüm 1) Genel iradenin bu şekilde bir tanımında esasında iki özellik gizli gibidir: Halkın yekpâre (monolithic) bir varlık kabul edilmesi ve ancak bu varlığa kendi içinde aydınlanmış bir kesimin vücut verme misyonunun yüklenmiş olması. Bu iki özelliğin girebileceği diyalektik ilişkinin sonucu, halkın bir kesiminin diğeri üzerinde tahakküm kurma olasılığını gündeme getirecek bir mahiyet arz edebilir. Bu sebeple, cumhuriyetçiliğin halk kavramlaştırmasının sorunlu sonuçlar yaratabileceğine, halk kavramı üzerinde biraz daha durarak açıklık getirmek gerekir. Cumhuriyetçiliğin politik mantığının demokrasininkiyle karşılaşma noktasına da yönelmeye bu noktadan başlayabiliriz. Halkın iktidarı (egemenliği) kimin üzerinde uygulanacaktır? Giovanni Sartori’nin (1996:, 32) belirttiği gibi; “Halk egemenliğinin nesneleri, yöneldiği kimseler kimlerdir?” diye sorduğumuzda, formül tamamlandığı zaman, ondan şöyle bir anlam çıkar: “….Halkın halk üzerindeki iktidarı. Ama o zaman sorun tamamen farklı, ters bir yöne döner; çünkü bu formül iktidarın yalnızca yukarıya doğru çıkışını değil, aşağıya doğru inişini de içine almaktadır. Eğer, bu iki-yönlü süreç içinde, halk, denetimini yitirecek olursa, o vakit halk üzerindeki egemenliğin halkın egemenliği ile hiçbir ilgisinin kalmaması tehlikesi belirir.” (vurgular orijinal). Sartori’nin belirttiği bu hususun, aslında modern politikanın ontolojik boşluğu olduğunu söylememiz gerekir. Politik bir kategori olarak halkın tahayyülî (imaginative) bütünlüğü, onun çoğulluğunu, çeşitliliğini, farklılığını gizler; ama, paradoksal olarak, halkı hem parça, hem bütün olarak konumlandırır. Jacques Ranciere, bu durumun köklerinin eski Yunan’a kadar uzandığını belirtir ve Demos’un (halkın) “sayılabilir olmayanın sayımı” şeklindeki parça ve bütün özdeşliğinin öznesi olduğunu ve halkın bütünle özdeş görülmesinin aslında onun bir “taraf” olmaktan çıkardığını vurgular. Ranciere’ye göre, halkın bu anlamda “yanlış sayılması”, onu toplumsal ilişkilerde kendilerini tekil çıkarları ile tanımlayan “gerçek” taraflardan ayırır: Halkı “öteki sınıflar arasında bir sınıf olmaktan çıkararak; topluluğa zarar veren ve topluluğu âdil-olanların ve olmayanların bir ‘topluluğu’ olarak kuran yanlışın… sınıfı”na dönüştürür (2005, 63; 29) ; böylece halkı toplumsal tahayyülde bütünsel görünüme büründürür. Oysa, halk, pratikte politik bir özne olarak, değişik biçimlerde ve kısmî olarak belirir. Politika teorisyeni, Pierre Rosanvallon’un (2011) dikkatimizi çektiği üzere; seçimlerde oy sayısı olarak beliren halk (“aritmetik halk”) ile sosyal çekişmelerden kaynaklanan taleplerde ifadesini bulan (“sosyal halk”) aynı değildir; rastlantıların bir araya getirdiği kalabalık olarak halk (“rastlantısal halk”) ile hukuk, sosyal sözleşme ve anayasanın temsilî vücut bulmuş şekli olarak halkın (“prensip olarak halk”) aynı olmadığı gibi. Halkın, bu fenomenolojik tezahürünün bazıları, son tahlilde, cumhuriyet ile demokrasinin yer değiştirmesine (bazı durumlarda özdeş, bazı durumlarda karşıt konumlar kazanmasına) yol açabilecek bir husustur.“Oy sayısı” olarak halkın, iktidarın tek sahibi ve meşruiyet kaynağı sayılması cumhuriyetçiliğin ruhunu zedeleyen bir duruma ama demokrasinin gerçekleşmesi olarak algılanmasına yol açar ki bu, çoğunlukçuluk dediğimiz bir politik anlayışa karşılık gelir. Sosyal çatışmanın öznesi biçimdeki halk ise uzlaşma/müzakere olanağını zedeleyen bir işleyişle eş anlamlı görülme olasılığını barındırır ki bu da demokrasi gibi gözükerek neticede cumhuriyetçiliğin altını oyabilir. Kalabalık olarak halkın tezahür biçimi ise tekil bir olaydan hareketle kısmî olanı gene çoğunlukçuluğa açık bir genelleştirmeye imkân sağlar. Aslında, bütün bunların iki farklı politik mantık çatışması olduğu gayet açıktır ve temel mesele şudur: Demokrasi farklılığı/çeşitliliği teşvik ederken, yani sosyal entegrasyonun altını oyarken; cumhuriyetçilik, sosyal entegrasyonun ve siyasi birliğin sağlanmasını nasıl gerçekleştirecektir? Cumhuriyet ve demokrasinin farklı politik mantıklarını ortaya çıkaran nokta, tam da bu soruda gizlidir. Regis Debray’nin bir saptaması söz konusu politik mantıklar hakkında önemli bir açımlama olanağı sağlar. Debray’e göre (1997:19) ; “cumhuriyette devlet topluma hâkimdir, demokraside ise toplum devlete”. Cumhuriyetin dar anlamda (monarşi karşıtlığı) tanımı, dolayısıyla iktidarın halk olarak simgeleşmiş herkese ait olması/sayılması; bir hanedan, aile, grup dışında da devletin sahipliğini dışlayan bir mantığa dayanır. Dolayısıyla, demokratik süreçte yenilenmiş mekanizmaların ortaya çıkardığı süreli bir politik irade söz konusudur ve bu devlet iktidarının sahiplenilmesine engel bir etkiye sahiptir. Toplumun, beliren bu tür bir irade aracılığı ile devlete nüfuz ettiği oranda politik iktidar mutlak olmaktan çıkar. Aksi takdirde, demokrasiye indirgenmiş bir cumhuriyetten söz edilebilir ki bu da Debray’nin ifadesiyle “ölü bir cumhuriyet”tir. Bu sonuçtan kurtulmanın yolu ise cumhuriyet ve demokrasi kavramlarını birbirine indirgemek olmadığı gibi; birbirine karşıt konuma da sokmamaktır. Sonuç olarak, cumhuriyetçiliğin dayandığı politik mantık olan devletin topluma hâkim olması ile eş anlamlı bir politik irade oluşturması sürecini; toplum kesimleri arasındaki eşit haklı bir arada varoluşu hukuken garanti eden, kamusal iletişim süreci ile dengelemek (Habermas, 2002: 26) zorunluluğu vardır. Böylece, cumhuriyet ve demokrasi arasında bir karşıtlık ile ikisini birbirine indirgeme girişimi de anlamsızlaşır. *Bu yazı, daha önce “Suriçi’nde Bir Yaşam. Toktamış Ateş’e Armağan” (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayını, 2014) kitabında yayımlanmış olup buraya Cumhuriyetimizin 98. Yılını kutlama vesilesiyle kısaltılmış olarak alınmıştır.
Kaynakça:
Critchley, Simon (2013), İmansızların İmanı. Politik Teoloji Deneyleri, Metis
Debray, Regis (1997), “Cumhuriyetçi misiniz, Demokrat mı?”, Türkiye Günlüğü, 47
Habermas, Jürgen (2002), “Öteki” Olmak, “Öteki”yle Yaşamak, YKY
Levine, Andrew (1993), The General Will. Rousseau, Marx, Communism, Cambridge
UniversityPress
Ranciere, Jacques (2005), Uyuşmazlık, Ara-lık Yayınları
Rosanvallon, Pierre (2011), Democratic Legitimacy, Princeton University Press
Sartori, Giovanni (1996), Demokrasi Teorisine Geri Dönüş, Yetkin Yayınları
Skinner, Quentin (2000), Liberty Before Liberalism, Cambridge UniversityPress, Reprint Tunçel, Ahu (2010), Cumhuriyetçi Özgürlük, Bilgi Üniversitesi Yayınları
Viroli, Maurizio (2002) Republicanism, Hilland Wang
……
Demokrasiyle Cumhuriyetin Altını Oymak
Alıntıdır-Başlık benim.
“Yaklaşık 20 yıllık AKP dönemi, cumhuriyetin biriktirdiği her şeyin siyasi iktidar eliyle tarumar edildiği bir dönem oldu. Bu tahribatı öncesiyle kıyaslamak olası dahi değil. AKP, sıkça değiştirdiği müttefiklerinin yardımıyla ve sığındığı “milli irade” söylemiyle, hem Cumhuriyet’in kurucu paradigmasını hem de kurumlarını sabote etti. Meclis’in iradesi üzerine Saray’ı, yurttaş kimliğinin üstüne AKP’li olmayı, kamusal faydanın yerine bir avuç yandaşın çıkarını koydu. Devletin laik, sosyal bir hukuk devleti niteliği anayasada yazılı olmanın ötesinde iktidar için bir anlam taşımıyor. Kâğıt üstünde dahi kalmaması için “yoklama çekenler” de az değil. Aklına “demokrasi ve laiklik” şimdi gelen kimi egemen güçler ise tek adam rejimi kurulurken ulusal bayramlarda gösterişli reklamlar vermekle yetiniyor, iktidarın kurduğu sömürü düzeninden azami fayda sağlıyordu. Rantçısı, şeyhi, mafyası, “vakıfları” ile Saray patentli oligarşik bir “sistem” bildiğimiz cumhuriyeti dört bir taraftan kuşattı. Bugün muhafaza edilmesi gereken bir “cumhuriyet” yok; aksine devrimci-demokratik bir çizgide kurulması gereken bir Cumhuriyet var.”
Güven Gürkan Öztan
…..
Şirin Kardeşimin SorularıDemokrasi ile cumhuriyet meselesinde idea ile siyasal pratik arasındaki fark, bu konuda tecrübe sahibi bireyler ve toplumlar tarafından anlamlandırabilir. Bizim böyle bir tecrübemiz var mı? Mesele bizim için teorik değil mı? Bizim pratiğimizde cumhuriyet ile demokrasi arasında herhangi bir nedensel ilişki var mı? Çin Halk Cumhuriyeti ya da Demokratik Kongo Cumhuriyeti ne kadar demokratik olabilirse Türkiye Cumhuriyeti de o kadar olabilir denirse yanlış mı olur? Halkın cumhuriyeti, halkın demokrasisi kavramlarının Ortadoğu coğrafyasında bir mit olmaktan öte herhangi bir gerçek ilişkiye tekabül etme imkanı var mı? İktidarın meşru ve yegane sahibinin halk olduğu teorik iddiası, batı entelijansiyasındanödünç alınmış soyut ve mitik bir safsata değil midir? İktidar devletin hüküm-icra organıdır. İktidarın yönetilenlerin iktidarı olması için devlet örgütünün yönetilenlerin organize ettiği, biçimlendirdiği bir örgüt olması gerekir tezi doğru mu? Eğer doğruysa, Türkiye’de devleti halk yahut yönetilenler kurmadığına ve kurulan devlet hakkında zerrece bir fikri de olmadığına göre bu zümre devlet ve cumhuriyetin ne olduğu ve olacağı meselesine bir dahli olamaz demek yanlış mı olur? Devletin nasıl ve hangi esaslara göre bir devlet olacağı İttihat Terakkinin bir kanadının takdiri değil midir? Bu hususun teyidi için kurucu ideologların, yazarların, düşünürlerin planlarına ve hayal kırıklıklarına bakmak yeterli olmaz mı? Şevket Süreyya Aydemirler, Ziya Gökalpler, Şemsettin Günaltaylar, Yakup Kadriler, Doğan Avcıoğlular…. Önce devlet kurulmuş sonra da devletin ideolojisine uygun, yönetilecek bir zümre aranmış ve yoğrulup biçimlendirilmiştir dersek günaha girer miyiz? Dolayısıyla bizde halk, devleti inşa etmedi, devlet, halk ve millet inşa etti. Bu yüzden devlet ile yönetilen arasındaki ilişki yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkidir dersek küfre sapmış olur muyuz? Bence, batı devlet ve toplum düşüncelerinde ifadesini bulan “sosyal anlaşma” kavramının hiçbir pratik anlamı yoktur buralarda. 12 Eylül anayasasına “devlet kutsaldır” ifadesinin konmak istenmesindeki ısrarın sebebi bu yaratan ve yaratılan ilişkisiydi. Devletin millet yarattığı fikri benim değil. Resmi tarih ve kuruluş ideolojisi ekseni dışında kalarak devletin ve cumhuriyetin kuruluş sürecini inceleyen tarihçi ve siyaset bilimcisi şahsiyetlerin ekseriyetinin gözlemidir bu. Bu hakikati ıskalayıp, batıdaki devlet cumhuriyet demokrasi teori ve pratiklerinin açıklayıcı ve hatta mukayese edici misaller olarak alınması durumumuzu anlamamıza imkan vermesi bir tarafa daha da anlaşılmaz kılıyor. Çünkü yaratana kayıtsız şartsız teslimiyet temelinde terbiye edilmiş bir zümre, demokrasi yahut diktatörlük gibi bir kaygıya sahip değildir, olamaz. Demokrasi, hukuk, adalet tartışması halkın değil, okumuş yazmışların, aydınların entelektüel problemidir ve doğrusu yönetmeye talip olanların epey de işine yarıyor. Hayır, bu kavramları önemsediklerinden değil, birtakım icraatlarına örtü olarak kullanmak istediklerinden. Kaldı ki bildiğim kadarıyla Türkiye solunun ekseriyeti diktatörlüğü kucaklar (Stalin Rusya’sına çok azının itirazı ve eleştirisi vardır), Türkiye sağının ekseriyeti ise hanedanlığı ve sultanlığı kucaklamaya hazır. Liberal, demokrat bir avuç insan ise her dönemin günah keçisidir.
…


