Ortaçağ Batı Uygarlığı : Sinan Kayalıgil

https://www.google.com/search?q=orta%C3%A7a%C4%9F+bat%C4%B1+uygarl%C4%B1%C4%9F%C4%B1+pdf&rlz=1C9BKJA_enTR749TR749&hl=tr&prmd=ivn&source=lnms&tbm=isch&sa=X&ved=2ahUKEwj52tCpktvvAhUnxYUKHeOlDOIQ_AUoAXoECAEQAQ&biw=768&bih=909#imgrc=xGr8kK7f1JJDtM

Özgün ilk baskısı 60, yenilenmiş baskısı 40, Türkçe’ye çevirisinin 1. basımı 5 yıl önce yayımlanmış bir kitap. Bugüne dek okumadığım için hayıflanmam haksız değil yani. Ünlü Fransız tarihçi bizim 5-15. yüzyıl arasında ele aldığımız, karanlık oluşuyla kısaca tanımladığımız Ortaçağ’ın Batı dünyasını, 10. ile 13. yüzyıl aralığına odaklanarak inceliyor . Roma’nın yıkılışını izleyen barbar istilaları, bitmek tükenmek bilmez egemenlik alanı kavgaları ve el değiştirmeler, Germen dönemi ve onu izleyen kral ve imparatorluklar üzerinden geçerek 10. yüzyılın tarım ve yerleşim odaklarının geliştiği hızlı atılım dönemine giriliyor. Ama Batı orada mı kalıyor da kaptırıp durmaksızın yukarı tırmanıyor? Ne gezer! Yüz yüzelli yıllık nefes alınan dönemin ardından 12. yüzyıl yıkımlar, sefalet ve canilikle geliyor. Sonra yeniden bu defa dünyaya bambaşka bakılmaya başlanacak 13. yüzyıl. Ortaçağ Batı’nın çocukluğudur diyor Le Goff. Çocukluğu anlaşılmadan serpilip geliştiği ikinci Rönesans (bu bizim bildiğimiz Rönesans, ilkini 10. yüzyılda Karolenj dönemi diye tanıtıyor tarihçi yazar) boşlukta kalır diye vurguluyor.. Bu, öteden beri hak verdiğim bir bütünsel tarih anlayışı. Uyuştuğum için mutlu etti doğrusu. Batı öyle barbarlık, açlık yoksulluk ve salgın hastalıklar ile bağnazlığın en derininden geçip, cadı avları ve sapkınlıklara takılı kalmış iken hoop diye yalnız başına Haçlı seferlerinde, Endülüs’ün müslümanlardan arındırılmasından ve İstanbul’un fethinden sonra sızıntılarla ele geçirdiği Arap/İslam kültüründen aktarma klasiklerle bildiğimiz Rönesansı yaşamış olamazdı. Kitap çok vurgulamasa da bu basit aktarma gelişmişlik iddialarına da karşı duruyor, ama daha fazla yakındığı 16. yüzyıldan taa 19. yüzyıl ortalarına dek Batı’nın bizzat kendisinin, Ortaçağı neredeyse tamamıyla karanlıklarıyla kayda geçirdiği kanısı. 10-13. yüzyıl arası sanayi öncesi pek çok el sanatının geliştiği, toprak işlemede, inşaat ve mimaride, ölçme ve mekanik teknolojisinde ilerlemelerin kaydedildiği, üniversite kuruluşunun, skolastik eğitim anlayışının, ansiklopedi fikrinin, laik krallıklarla yönetilmenin, kölelikten feodalteye adım atılışının, sınıf yapılanmasının, sınıfsal hareketlenmenin, köy ve meslek birliklerinin, ticaret ve kredilendirmeyle finansın baş verdiği dönem. Belki Ortaçağı en iyi tanımlayan, geçimlik ekonomisinin yarattığı güvensizliktir, o devirde güçlü ve kurnaz olmayan hemen herkes ölmeye mahkumdur, bir yere bağlanmadan kurtulmak neredeyse olanaksızdır, evet ama bu içe kapanıklık, bu aranış önce zengin bir simgeler dünyasını, oradan kalkan büyük bir düşünüş, yorum çeşitliliği kökünü hep canlı tutar. Kilise-kralsenyör-vassal-çalışan kümelenmelerinin bollluğu, merkeziyetçiliğin zayıflığı yeni başlangıçların (o devrin modernlerinin) tomurcuklarını hep var eder. Müzik de vardır, meydan tiyatroları da, köylü şenlikleri, şan ve dans da. Kitap, el yazması da olsa, dini kutsal bir hazine olmaktan çıkıp dönemin sonunda insanların günlük aracı olmaya başlamıştır. Elbette Batı’nın bu Ortaçağı pespembe değildir, ama gelgitleriyle insanlık tarihinin özgün bir cildinin yazıldığını da ıskalamamak gerekir. 400 sayfayı aşkın okumanın içinde özgün baskısındaki görsel malzeme ve sözlükçe, çevirmenlerin anlatımına göre “okurlara araştırmanın zevkini bırakmak” amacıyla bir kıyıda bırakılmış. Hiç de iyi olmamış. Neredeyse her üç sayfada bir adını hiç duymadığım yerler ve hiçbir yerde karşılaşmadığım aziz, piskopos, hanedan, şövalye adları, doğrusu araştırma zevkini vermek bir yana okumamın başlarında ürkütücü geldi. Özellikle 10. yüzyılı temellendirmek için, 5. yüzyıldan başlayan anlatımda. Sonra sonra yer ve kişilerdense tarihler, olay ve olgular, bağlantılar, hatta dönem dili o ürküntüyü sildi attı. Okurken ha bire “Ya bizde? Ya Selçuklu’da, beyliklerde, sonradan Osmanlı’da?” deyip durdum. Geçtim 10-13. yüzyıl aralığını 7. yüzyıldan sonraki Abbasi, Emevi, Gazneli dönemleriyle bu “Ostrogotlar-Vİzigotlar-Vandallar” ezberi dönemlerinin karşılaştırmalı bir tarih yazını var mıdır ki? Onların tarihini okurken “Vay canına demek bugünün Batısında rastlanan görgü kuralının bir kökü şövalye döneminden, demek elmadan türeyen Latince kötü sözünün gerisinde ilk günah varmış..” gibi keyif veren sürprizlerle karşılaşıyorsa okur, bizim dünyamızın da bunlara karşılık gelecek ve ben gibiler için örtük kalmış kimbilir neleri vardır.
Bilen bi deyiversin özelden n’olur…
31 Mart 2020

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir