Virüs krizi kapımızı çalmadan en az üç yıl önce, ekonomi ağır hastaydı.
İki yıl kadar pek bir şey yapılmadı, yerel seçimler beklendi.
Seçim sonrası ciddi önlemlerle işler bir nebze yoluna konulur, diye umuluyordu.
Çünkü iktidar için de, ülke için de doğru yol buydu. Herkes böyle düşünüyordu.
Herkes yanıldı.
Doğru. Seçim sonrası yığınla paket açıldı.
Mesela milli tarım seferberliği ilan edildi, enflasyonla topyekün mücadele denildi.
Can suyu paketi dendi, yeniden dengelenme programlarından söz edildi.
Yağınla teşvik paketi açıklandı. Teşvikler verildi.
Ama derde deva olacak hiçbir şey yapılmadı, yapılamadı. Tek bir istisna var.
Neden yapılmadı, istisna ne?
Aşağıda açıklayacağım.
Bu arada enflasyon canavarı hem kurlardan, hem tarımdan beslendi.
Tutarlı olarak yükselmeye devam etti.
Kurlardaki hararet düşmedi, üretim yetersizlikleri giderilemedi.
Yeni bir denge kurulması zorunluydu.
Harcamaların kısılıp tasarrufun iyiden iyiye artırılması şarttı.
Bir de dövizin ateşini düşürmek için taze para yani kredi bulmak gerekiyordu.
Borçların daha uzun bir vadeye yayılması zorunluydu.
Bunlardan önce ve en önce yapılması gereken bir şey da vardı:
Ülkenin borç ödeme kapasitesini artıracak önlemleri almak zorunluydu.
Yani çift açığı kapamak yolumda ciddi adamlar atılmalıydı.
Bu da tasarrufu artırmakla neredeyse eş anlamlıydı.
Ama başta yüksek faiz olmak üzere, tasarrufu artıracak her uygulama savurganlıktan
beslenen seçmene ve ucuz krediye, yüksek kara alışmış iş hayatına çok acı gelecekti.
İşsizliği artıracaktı. İnşaat kesimini ise batıracaktı.
Neden yapılamadı?
Kısacası, o güne kadar yaptıklarının tersini yapmak iktidar için imkansızdı.
Hele yerel seçimler sonunda desteğinin hızla eridiği aşikar hale gelmişken.
İstanbul seçimleri şok yararmışken.
Bu yapılmadı, yapılamazdı. Yanlış yolda bence bu nedenle karar kılındı.
Zaman kazanmak gerekiyordu.
Doğrusu, elbette hem tasarrufu ve hem üretimi arttırmaktı.
İthalat talebini kısmaktı, döviz kazandırıcı uygulamaları desteklemekti.
Yani hem bütçe açığını hem cari açığı azaltmaya dört bir yandan çalışmaktı.
Büyük siyasi cesaret gerektiren bu yola geçtiğimiz üç yılda gidilemedi.
Üstelik sürdürülemeyeceği aşikar politikalara fazlası ile devam edildi.
Elbette kurlar ve enflasyon tırmandı.
Doğru yapılan en büyük iş, faizleri üç beş puan yükseltmekti.
Bence onca yanlış silsilesinde, elle tutulur tek doğru buydu.
Tek istisna dediğim bu önlem gerçekten de işe yaradı.
Kur dizginlendi, talep kısılınca cari açık azaldı. Fiyat artışları yavaşladı.
Ama doğruda kararlı olmak yerine yanlışta ısrar edildi.
Faizler hızla düşürüldü.
Mali disiplin, beş yıl kadar önce bunu ısrarla savunan bakan veya bakanlar gibi ustalıkla ve
incelikle kapı dışarı edildi.
Bu arada yeniden dengeleme unutuldu.
Çünkü ekonomi için doğru olan, iktidar için siyaseten yanlıştı.
Yüzbinlerle tamamlanmış konut donup kalmıştı.
Durgunluk kötüydü.
Faiz indirimi hızlanarak devam etti.
Her faiz indiriminin enflasyonu ve kuru tetikleyeceğini söyleyenlere kulak asılmadı.
Uzun dönem kısa döneme bir kez daha kurban ediliyordu.
Kimilerine göre, seçimli demokrasilerde böyle bir virüs hep olurdu.
Zayıf iktidarları bulunca, sadece o zaman o belalı virüs hükmünü icra ederdi.
Bir kez yayılınca olunca, ekonomi bu can alıcı virüsten nasıl kurtulurdu?
Bu tam bilinmiyor. Latin Amerika’dan dersler çıkarmak aslında pek mümkün ama net değil.
Büyük çıkmaz burda işte.
Eksiğimiz vardı sanki, bir de Covid 19 krizi çıktı başımıza..
Bizi nefes darlığı dahil ağırlaşmış bir dizi sorunlarla cebelleşen bir ekonomik ortamda
yakaladı. Hasta sağlığının bozulduğunu inkar ediyordu üstelik.
Doğru ilacın kendisi için zehir olduğuna inanıyordu.
İlaç olmayınca, ateş yükseliyordu.
Hastanın ateşi kırklara çıkmasın diye alnına devamlı buz koyuyorduk.
Ayaklarını soğuk suyla yakıyorduk. Ama takatsizlik sürüyordu.
Üstelik hastamız çalışamıyordu, üretemiyordu, doktor yasaklamıştı ama sigara da içiyordu.
Gizli gizli içkinin de dibine vurduğunu söyleyenler de vardı.
Hatta madde kullanımına başladı, diyenler de çıktı.
Belki haklıydılar. Çünkü doğru ile yanlışı birbirinden artık ayıramıyordu.
Fiyatlar, teşvikler, açıklar, öncelikler, ihaleler iç içe geçmişti.
Bugüne gelelim:
Bütçe zaten delik deşikti, virüs krizi bütçeyi darma duman etti.
Zorunlu olarak, destek paketleri açıklandı. Harcamalar tırmandı.
Vergiler ödenmez, ödenemez oldu. İş hayatı durmuştu zaten.
Bunlar yetmezmiş gibi bir de dünyadaki durgunluk vurdu ekonomiyi.
Döviz dar boğazı had safhada, enflasyon dört nala.
Üretim, turizm ve ihracat yok denecek düzeyde.
Yakın bir zamanda düzelmeyeceğim ise çok aşikar.
Bu arada, hastanın ateşi her gün biraz daha yükselmeye devam ediyor.
IMF ateş düşürücü ilaç veririm, dedi. Yüzde bir faizle 10 milyar dolar kadar.
Dişimizin kavuğuna bile yetmez ama, faizi çok iyi.
Bak veriyorum, ama nasıl ödeyeceksin derse?
Hayır, ben yüzde altı yedi hatta sekizle piyasadan alırım da ona avuç açmam diyor hasta.
Faiz ödemelerinin bütçede payı diyanetin payına eşitlendi.
Dünyada en pahalı borçlanan birkaç ülkeden biri olduk.
Uzun zamandır böyle.
Yatalak hasta ölürüm de gitmem diyor. Kendine bakmıyor, yerli doktorların ilacını içmem
diyor.
Düzelmesi için perhize başlaması gerek, tersini yapıyor.
IMF denince de vatan hainliği diyor.
Neden bu akılsızlık?
Hastanede yapılacak analizler hastanın kendi sağlığını nasıl rezil ettiğini gösterecek çünkü.
Utanıyor bundan.
Daha başka kötü alışkanlıkları da kanıtlı ispatlı ortaya çıkacak.
Korkuyor belki bundan.
Uzatmanın alemi yok, ekonomiyi hasta yatağından tam teşekkülü bir hastaneye
kaldırmamız gerekiyor.
Bundan kaçış yok. Er veya geç yapılmak zorunda.
Hasta bunu görmeyecek kadar hasta artık.
Yükselen ateş, düşen tansiyon, virüs belası beş yıldır giderek kırılganlaşan dengeyi büsbütün
bozmuş.
İşin sonu kötü, görenlerin gücü ekonomiyi tam teşekkülü hastaneye kaldırmaya yetmiyor.
Hasta da gitmiyor.
Üstelik doktorlar dünyanın her tarafında bangır bangır bağırıyor:
Bu virüs kronik hastalığı olanlarda daha kolay ölüme yol açıyor.
Ne kada erken. O kadar iyi.
Görmüyoruz, yapmıyoruz.
Çıkmaz budur.
16 Nisan 2020


