Vergi sistemimizin en önde gelen sorunu, sağlam otokontrol mekanizmalarından tamamen yoksun olmasıdır. Yaşadığımız bütün ekonomik arızaların, yığınla toplumsal dengesizliğin kaynağında vergi sistemsizliğinin ne kadar payı varsa, o meselenin odağında sistemin güçlü yaptırımlarla donatılmış otokontrol ve denetim süreçlerinden yoksun olmasının payı vardır. Servet beyanı uygulamasının
kırk sene kadar önce Özal döneminde sudan sebeplerle yok edilmiş olması, bu çerçevede özel bir yere ve öneme sahiptir. Daha sonraki koalisyon döneminde güç bela çıkarılan yasa, sisteme çeki düzen vermek için Servet beyanını da öngörüp yasalaştırdı; o günkü Erdoğan hükümeti ise İktidarı alır almaz ilk işlerden biri olarak yasayı iptal etti. Bu yirmi yıl kadar önceydi. Servet beyanının vergi sistemimiz, vergi sistemimizin ise ülke esenliğimiz için önemini vurgularken ileri sürdüğüm iddianın büyük olduğunun farkındayım. Uzun yıllardan beri, konuyu iyi bilenlerin bile bir tek cümle söylemediği, tek satır yazmadığı yazamadığı bir gerçeğin buradaki gibi epeyce köşeli biçimde ifade edilmesi elbette kulakları fena halde tırmalar. Zaten, güçlülerin kabullerine çıkarlarına uymayan gerçeklerin söylenmediği, her gerçeğin arzuya göre eğilip büküldüğü, hep endişeli ve çok çıkarcı bir toplumda, üstelik hiç ölmeyecek gibi yaşadığımızı düşünürseniz, servet beyanının gerekliliğini savunmak gayet netameli ve belki de tehlikeli bir konudur. Hatta müslüman mahallesinde salyangoz satmakla suçlanmanız yetmez, adınız servet düşmanına da çıkabilir.
Doğaldır.
‘Güne ve dengelere uyan’ güya gerçekler yaratıp onlarla mış gibi yaparak dilekle ve umutla yaşamak genel toplumsal tavrımız haline gelmiş durumda. Bu yaygın tutum ne ölçüde tutarlıdır, ne denli ve kimler için hoş görülür? Yazının çerçevesine sadık kalmak için o sorular yerine bu gerçeği vurgulayıp vergi meselesine devam edelim.
Ülkemizde kayıt dışılık ve onun ikiz kardeşi vergi kaçakçılığı artık inanılmaz boyutlara ulaşmıştır, yolsuzluklarla rantlarla edinilmiş büyük servetlerin haddi hesabı yoktur, bunların peşinde olan bunu dert edinen bir kamusal organ da mevcut değildir. Adı biraz da haklı olarak affa çıkmış vergi yapılandırmaları ile birlikte diğer yanlış işler ve özellikle haksız uzlaşma uygulamaları, teşvik ve muafiyetler zaten kör topal yürüyen sistemi delik deşik etmiştir. Denetim birimlerinin kaldırılması, ülkedeki denetim birimlerinin ise torba veya çuval mantığı ile birleştirilmesinin yanı sıra bir de denetime sürekli müdahale edilmesi yüzünden vergi denetimi etkisini büsbütün yitirmiştir. Kamu idarelerinin naylon fatura kullandığı yönünde ciddi iddiaların ve kanıtlarının bulunduğu noktaya gelmiş durumdayız. Servetlerin vergi cennetlerine sürekli kaçırıldığı ise bilinen bir olgu. Gelir ve servet dağılımındaki çarpıklıklar artık ekonominin sağlıksız işlemesine yol açacak düzeylere ulamıştır.
Kısacası, sadece vergi sistemi değil, zaten aksamakta olan dünkü ekonomik sistem bugün artık iyice tıkanmıştır. Kamu ekonomisine baktığımızda, bütçelerin büyük ölçüde dolaylı vergilere ve çok büyük açıklara mahkum hale geldiğini görüyoruz. Ülkede ne gelirler, ne servetler ne de tüketim doğru dürüst vergilenmektedir. Çünkü sistemin esasını oluşturan beyanlar artan kayıt dışılıkla ve keyfi uygulamalar sonucunda gerçekle bağını koparmıştır. Toplanamayan daha doğrusu kaçırılan vergiler, tek başına vergi adaleti boyutu ile dahi bir beka sorunu olarak görülebilir. Fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapan bir sistem alt sistemlerinden birini sürekli kemirip eritttiği ölçüde varlığını sürdürüremez olacaktır. Gelir dağılımı sorunu ve bunun sistem için yarattığı büyük risk, son yıllarda gelişmiş ekonomilerin de gündeminde. Etkisi uzun dönemde başa çıkılmaz şekilde ortaya çıkacak bu kötü gidişe çare bulmak için kapitalİst dünya
epeydir emek ve para harcıyor. Bizde aynı sorun çok daha şiddetli biçimde yaşanmakta. Ancak devletin ne gelir dağılımı adaletsizliğini, ne de işsizlere iş yaratma meselesini çözecek kaynağı yok.
Krizin ayyuka çıktığı bu dönemde vergi almak gibi bir derdi yok siyasetçilerimizin. Ne zaman oldu ki, diye sorsanız haklısınız. Ne var ki, İlsizliğin ve enflasyonun tırmandığı bir dönemde öncelikle kaynak sorununu çözmek zorundayız. Kaynak ve istikrar sorunun odağında ise elbette vergi sistemi var:
Toplanan vergi gelirleri, kamusal hizmetlere olan talebe ve harcamalara yetmiyor, borç faizleri vergi gelirlerinin ciddi bir kısmını götürüyor. Bu nedenle kamu borçları sürekli tırmanıyor. Ülkemizde çok sık yaşanan, zaman zaman siyasal buhrana dönüşen ekonomik krizlerde açık bütçe politikalarının payı azımsanamaz. Kaynak yetersizliği aşikarken, sorunu çözmesi gereken siyasal sistemin temel kaygısı ise kamu kaynaklarını harcayarak, hatta hoyratça israf ederek yeniden seçilmeye çalışmak. Sonuçta, bütçe ve cari açıklarla birlikte enflasyonist baskılara maruz kalan ekonomi derin krize giriyor. Düşük faiz eşliğinde düşük kur ve kaynak yokken tüketim hevesi krizin
ateşleyici faktörleri. Her kesime egemen olan yeterli vergi vermeden refah içinde yaşamak ve hızla büyüyüp kalkınmak rüyası adeta güçlü bir paradigma olarak toplumsal hayatımızın bünyesine çıkmamacasına yerleşmiş durumda. Artık gerçekçi bir paradigma oluşturmak gerekiyor. Ne yazık ki bu yalın gerçek görülmüyor, dillendirilmiyor, konuşulmuyor. Tatlı hayaller, acı gerçekleri bastırıyor. Bu paradigma, on sekizinci yüz yıl boyunca Osmanlı sarayına egemen olan gafleti hatırlatıyor insana. Çok uluslu bir imparatorluğu değişen şartlara rağmen sürdürme umudunu, en çok da hilafetin sağladığı iman gücü ile beslenen tarihsel gafleti.. Fetihlerin sona ermesiyle birlikte dışarıdan sağlanan artı değerden mahrum kalınacağını görememek elbette gafletti. O günkü paradigma, Düyun-u Umumiye rezaletine yol açan sebepleri de göremiyordu, görüp haykıranlar olursa ya hallediliyordu, ya da malum matbuat tarafından gelişi güzel kullanılan hain damgasını yememek için görmezlikten gelmeyi tercih ediyordu. Oysa bugün baktığımızda, Osmanlı’dan çok önce onun toprak düzeninin bozulduğunu görüyoruz. Fetihler dönemi bitince, devlet gelirleri azaldı ve toprak düzeninin ardından vergi sistemi çöktü. Kısacası, devlete kaynak yetmeyince gerileme ve yıkılış dönemi başladı. Eski paradigmaya takılıp kalmak çöküşü kaçınılmaz kıldı. Suyu kesilmiş değirmenin taşları dönmez, sistemin çarkları kaynak yetmeyince kendi kendini öğütür oldu. Yanlış anlaşılmasın, ülkemiz o talihsiz dönemin ağır koşullarını henüz tam olarak yaşıyor değil. Yıkılışa, çöküşe doğru tam gaz gittiğimizi de savunuyor değilim. Yeni şartların yeni bir paradigma gerektirdiğini vurgulamaya çalışıyorum. Yeterli gelir sağlayamayan bir devletin, varlığını ve işlevlerini borçlanarak sürdürebileceğini sanmanın, hele bağımsızlığını koruyup kalkınacağını hayal etmenin aşikar paradigma felci olduğunu savunuyorum.
Tıkanmış vergi sistemi yüzünden enflasyon ve tüketim vergileri ile herkesten çok yoksulu ve artan borç yükü ile gelecek kuşakları vergilendiren, bu arada tefeci faizi ile zar zor borçlanmayı bile başarı sayan müsrif bir devletin ve tüketim çılgınlığına kapılmış toplumun sürdürülebilir olmadığını görüp içselleştiren yepyeni bir paradigma geliştirmek zorundayız. Kanımca, bunun için öncelikle vergi sistemindeki tıkanmayı aşmalıyız. Tıkanmayı somut olarak gösteren veriler ve kanıtları sayfalarca yazmak mümkün. Sporculara tanınan imtiyazlardan gayrı menkullerin vergilendirilmesi konusundaki fiyaskoya kadar, teşvik sisteminin rezil edilmesi de dahil yığınla malzeme var. Vergi ödemeden kamu hizmeti talep etme konusundaki toplumsal kararlılığı siyaset kurumunun nasıl pekiştirip desteklediğini gösteren bir sürü örnek anlatılabilir. Vergi sisteminin ne toplum, ne siyaset ne devlet ne de meslek örgütlerince sahiplenilmediği çok rahatlıkla gösterilebilir. Talan kültürünün tarihten gelen izini, vergi ve devlet malı özelinde sürmek de elbette çok kolay ve mümkün. Başka bir zaman, burada veya başka bir yerde onu da yapmak gerek. Burada vergi sisteminin tıkandığını açıkça gösteren sadece iki oran vererek yorumlamakla yetineceğim. Adına dolaysız vergiler dediğimiz gelir ve servet üzerinden alınan vergiler ülkemizde toplam vergilerin sadece üçte birini oluşturuyor. Üçte ikisi ise tüketimden ve başka işlemlerden geliyor. Bizim gelir düzeyimizde olup böyle çarpık ve adaletsiz bir vergisel yapıya sahip başka ülke bulamazsınız. OECD ülkelerinde bu iki vergi grubunun ağırlığının birbirine yakın olduğu ülkeler varsa da çoğu ülkede dolaysız vergilerin yani servet ve gelir üzerinden alınan vergilerin payı daha yüksektir. Tersinden de söyleyelim: Tüketim üzerinden ülkemizde alınan dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki payı, tüm vergilerin üçte ikisine ulaşmıştır. Yakında yüzde yetmişlere çıkacağını
tahmin etmek güç değildir. Yani toplanan her 100 liralık verginin kabaca 66 lirası KDV ve ÖTV başta olmak üzere adaletsizliği herkesçe kabul edilen vergiler olarak toplumun ve elbette en çok da dar gelirlinin sırtındadır. Üstelik mesele sadece adalet meselesi de değildir. Bu çarpık yapı, yatırım, tasarruf ve tüketim başta olmak üzere bütün ekonomik kararların hatalı olmasına, kaynakların yanlış tahsis edilmesine, yani israfa ve böylece topyekun yoksullaşmamıza yol açıyor. Borçlanmayı, borçlanmanın yol açtığı bedeli on yılda bir krizle ödenen enflasyon ve kur sarmalını şimdilik bir yana bırakıyorum.
İkinci veriye gelince: Gelir vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde yirminin altındadır. Kurumlar vergisi çok daha düşük bşr orana sahiptir. Asıl mesele ise şuradadır: Beyannameli gelir vergisi mükellefleri toplam vergi gelirlerinin sadece yüzde biri kadarını ödemektedir. Her vergi sisteminin bel kemiği olması gereken gelir vergisi büyük ölçüde bir ücret vergisi haline dönüşmüştür. Gelir vergisinin tamamlayıcısı olan kurumlar vergisinde durum daha iyi değildir. Toplam vergi gelirleri içindeki payı onda bir civarında kalmıştır. Kurumlar vergisinde yıllardır zarar bildiren binlerce mükellef vardır. Bu veriler karşısında, kayıt dışılığın tüm sistemde ciddi boyutlarda olduğunu, bunun dolaylı dediğimiz vergilere de yayıldığını uzun uzun açıklamak bile gereksiz. O kadar yıl lafı edilen onca vergi reformundan sonra neden bu noktadayız? Sözümüzü sakınmayalım: En büyük sebep toplumu bir veba gibi en küçük hücrelerine kadar sarmış olan vergi kaçakçılığıdır. Yasalar ve sorumlular ne derse desin, beyan esasında alınan gelir ve kurumlar vergisinde artık isteyen istediği kadar vergi öder hale gelmiştir. En yüksek ücret alanların ücretleri bile kayıtlarda asgari ücret düzeyinde gösterilmektedir. Kayıt dışılık özellikle KDV’de aynı boyutlardadır. Ülkemizde her türlü vergide vergi kaçırmak, üstelik hileli yollarla vergi kaçırmak artık
hayatın olağan hallerindendir.
Kayıt dışılığın yarattığı haksız rekabet inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Çünkü, kayıtlarını doğru tutanların yani vergisini tam ödeyenlerin Haksız rekabet karşısında varlığını sürdürmesi pek kolay değildir. Yasla yaptırımlar son yıllardaki uygulamalarla çok aşınmıştır. Artık çok az kişi vergi alanında ahlaksal sorumluluk duymaktadır, duyanlar ise düpedüz enayi sayılmaktadır.
Zaten yetersiz olan yapı neden bu ölçüde bozuldu, diye sorarsanız.
devlet yönetimindeki genel örgütsel çöküşü anımsatarak, vergiye özel nedenlere ilişkin birkaç cümle yazmak yeterli olacak. Aflar bir nedense, bir başka geçerli neden vergi incelemelerinin etkisiz hale getirilmesidir. Özellikle son yıllarda ve kesinlikle bir siyasi tercih olarak vergi denetiminin yozlaştırılması başka bir etkendir. Bir gecede binlerce vergi müfettişi almak, onca yıllık denetim birimlerini bir gecede yok etmek, vergi incelemelerini siyasal gücün aracı haline getirmek, vergi kaçıranları yasal işlemden bağışık kılmak için yasalar çıkarmak bu sürecinin akla geliveren kilometre taşlarıdır. Geldiğimiz nokta, ayyuka çıkmış naylon faturacılıktır; denetimin keyfiliği ve etkisizliğidir;
yanlış muafiyet ve istisnalardır; teşvik sisteminin peşkeşe dönüşmesidir, yani zaten gecekondulaşmış vergi sisteminin çöküşüdür. En kötüsü ise devletin artık sadece dolaysız değil, dolaylı vergileri de tahsile edemeyişidir: ilk altı ayda beyan edilmesine karşılık tahsil edilebilen vergilerin oranı, yani tahsilatın tahakkuka oranı yüzde 25 civarındadır. Aynı dönem için yüzde iki olarak zaten yüksek hedeflenmiş bütçe açığı fiilen yüzde beşlere tırmanmaktadır. Bunda yaşanan krizin yanı sıra sistemin zaafiyetinin payı küçümsenemez.
Ülkemizde öteden beri toplanan vergiye eşit miktarda verginin kaçırıldığı kabul edilir. Verginin tabana yayılması teranesi elli yıldır her hükümet programında yer alır, ancak vergi kaçakçılığının önlenmesi yolunda 1960 ihtilalinden sonra getirilen önlemler dışında alınmış etkili tek bir önlemden söz etmek güçtür. Hükümetler vergi konusunda yasaları uygulamamayı, tıpkı kamu çıkarını peşkeş çekerken olduğu gibi seçmenlerine yandaşlarına karşı kutsal bir görev saymaktadır. Öte yandan vergi kaçakçılığı, israf ve yolsuzluk yüzünden devlet her yıl daha çok borçlanmaktadır. Kuşaklar arası adalet kaygısı toplumsal planda artık yok olmuştur. Var olan zihniyet kabaca şöyle anlatılabilir:
Biz harcarız, öderse çocuklarımız öder. Ödenmemesi bizim sorunumuz değildir. Bu anlayışın yıkıcı olduğunu görmek kolaydır.
Sorun sadece din ve millet şuurundan en çok söz edilen bir toplumda bozulan ahlak meselesinden ibaret değil. Borçlanmanın yığınla ekonomik ve sosyal soruna yol açtığı çok partili hayata geçtiğimiz 1950 yılından beri yaşanan on beşe yakın krize karşın kitlelerce ve siyasal çevrelerce hala anlaşılabilmiş değildir. Hayret edilecek konulardan biri de budur. Yazıyı sonuçlandırmak için tekrarlayalım: Aşikar bir gerçeği bir kez daha yüksek sesle dillendirmek gerekiyor:
Servet beyanı yeterli ve etkili yaptırımla hayata geçirilmeden vergi kaçakçılığı ile mücadele edilemez, bu mücadele yapılmayacaksa vergide reformdan söz etmek, kendimizi ve toplumu aldatmak çabasıdır.
Bugünkü toplumu bir süre için aldatmak ise ne yazık ki fazlası ile kolaydır.
Çöküş uyandırır. Deprem gibi.


