Küresel Sistem

Terörün her yanda cirit attığı, şiddetin her biçimiyle boy attığı bir dönemde ekonomik krizden söz etmek, demokrasinin intiharından dem vurmak, bu arada küresel sistemin geleceğini irdelemek ilk bakışta çelişik, belki de anlamsız görünüyor. Oysa ekonomik düzenle siyasal yapılar arasındaki sıkı ve çoğu döngüsel bağlantıların farkında olarak olguya sistem yaklaşımından bakanlar açısından, siyasal çatışmaların tırmandığı bu dönemde küresel sistemi anlamak için öncelikle ekonomik sistemi incelemenin tam zamanı sayılır. Zengin ülkeler de bu görüşü paylaşıyor olmalılar ki son G20 zirvesinde bu konu gündemdeydi. Ne var ki, küresel sistemin hastalıklarını teşhis etmek ve gidermek, bugünkü ekonomik ve siyasal yapının hem ebesi, hem bebesi, hem de bekçisi durumundaki G20 ülkelerinin kapasitesini birçok nedenle ve fazlası ile aşar. Bunun nedenlerini açıklamak, bu kısa yazının çerçevesini aşar. Burada giriş babından, çok ayrıntıya girmeden konuyu özetlemeye çalışacağım. Aynı sebeple, devasa boyutlardaki küresel borçlanmanın yaratabileceği muhtemel, birçok yazara göre ise kaçınılmaz görünen küresel borç krizi üzerinde durmayacağım. Soğuk savaş rüzgarlarının her gün biraz daha ısınarak estiği kanlı terör sarmalındaki küresel ekonominin kısa dönemde aşmaya çalıştığı iki çıkmazdan biri büyümenin yavaşlaması ise diğeri uluslar ve sınıflar arasında gelir paylaşımın giderek daha adaletsiz hale gelmesidir. Geçenlerde Ali Koç’a bile ‘sorun kapitalizmdir’ dedirtip adeta feveran ettiren bu adaletsizlik bir zamanların vahşi kapitalizminin yeterince evcil hale gelmemiş olduğunu gösteriyor. Daha önemlisi, sistemde süregelen bunalımın kaynağını da ortaya koyuyor. Aynı adaletsizlikten hem de daha kapsamlı biçimde Papa Francise’in de her fırsatta ve özellikle noel konuşmalarında dem vurması rastlantı değil. Öyle görünüyor ki, 2008 yılında patlayan ekonomik kriz büyümeyi sınırlayarak, bu arada ücretlerle ham madde fiyatlarını baskı altında tutarak, kendisine karşı geçici bir ilaç olarak geliştirilen aşırı likidite yüzünden borçlanmanın ve varlık fiyatlarının tırmanması dışında pek bir işe yaramıyor. Kriz nerdeyse on yıldır, faizlerin negatife döndüğü zamanlarda olduğu gibi, halen ama görünürde biraz daha düşük yoğunluklu bir şekilde devam ediyor. Bu gidişten bir tek zenginlerin yararlandığını gelir dağılımının giderek daha ciddi bir şekilde bozuluyor olmasından biliyoruz. Ayrıca, Kuzey’in zenginleri ile Güney’in yoksulları arasındaki uçurum, sadece gelir dağılımı dengesizliği anlamında değil, teknolojik yapı, üretim gücü ve üretken insan kaynağı anlamında da tehlikeli biçimde hızla büyüyor. Dünyanın bir yanında Mars’ta yerleşme projeleri, sanal zeka uygulamaları, robotların yaygınlaşması, insan ömrünü uzatan sağlık uygulamalarını mümkün kılan teknolojik bir sıçrama başarılırken, aynı dünyanın Güney’inde işsizlik, hastalık ve yoksulluk hüküm sürmektedir. Yerküredeki bu bölünmenin uzun dönemde güvenlikle ve istikrarla ilgili muhtemel sonuçlarına girmek yerine, burada yeniden dünya ekonomisinin geleceğine bakmak daha doğru olacaktır. Kriz yorgunu bu dengesiz ekonomik yapıdan en çok zarar görenler, kanımızca, genelde gelişmekte olan ülkeler ile mavi yakalı ücretliler, işsizlerde; bir de, atalarından kirlenmiş bir dünyayı, çökmüş bir küresel sistemi ve ödenecek devasa borçları miras alacak olan gelecek kuşaklarıdır. Gelişmekte olan ülkeler işsizlikle ve onun kansız kardeşi yoksullukla boğuşurken ağır faturalar ödüyor. Durumun yoksullar için görünür bir gelecekte düzeleceği pek yok: Yeni teknolojiler üretmeleri söz konusu bile değil, üretim ve gelir pek artmıyor, piyasalar daralıyor, ekonomik ve politik suistimaller yayılıyor, son aylardaki kıpırdanış bir yana bırakılırsa, ham madde fiyatları alabildiğine düşük düzeylerde. Böyle bir ortamda, söz konus ülkelerin ekonomik sorunlarının daha ağırlaşması ve yakın gelecekte artacak paylaşım sorunları yüzünden iyice siyasallaşması kaçınılmaz görünüyor. Bilişim ile onun çevresindeki yeni sektörler dışında çalışanların ücretleri çoğu ülkede reel olarak artmıyor. Robot teknolojisinden gelen sert rekabetin çok uzak olmayan bir gelecekte, zaten geleneksel olarak çok cılız olan işsizlikle mücadele programlarını büsbütün zayıflatacağını, bu arada düz işçileri bütünüyle gereksiz hale getireceğini öngörenlere kulak vermek gerekiyor. Tasarruf eğiliminin giderek zayıfladığı, FED başta olmak üzere bütün merkez bankalarının ağır bir güven krizi ile ve şişmiş borçalarla sakatlanmış finansal sistemleri yönetmekte çaresiz değilse bile yetersiz kaldığı, ülkeler arasında kur savaşlarının sürdüğü bir dönemde uygulanan aşırı likidite politikası kaynakların gelecek kuşaklardan, hadi çalınması demeyelim, kalıcı olarak esirgenmesi anlamına geliyor. Başta iklim değişikliği olmak üzere, dünyada yığınla alanda dengelerin şaşmış olmasını da, krizin derinliğini tahmin etmekte ölçü olması açısından not etmekte yarar var. Bu arada iç karartıcı bir gerçeği daha anımsamak zorundayız: Küresel iklimdeki bozulmayı bir nebze giderecek uluslar arası anlaşmalardan en önemlisini yani Kyoto sözleşmesini Trump geçen yol yok saymaya karar verdi. Bu kararla Amerika doğanın kirletilmesine, iklimin bozulmasına olan katkısını sürdürmeye devam edecek. Yerküreyi yarınki kuşaklardan çalmak anlamına gelen bu sorumsuz tercihe karşı ABD seçmeninin ve iş dünyasının kararlı tavır aldığını söylemek pek de mümkün değildir. Bu durum, demokrasinin kısa vadeli çıkarlara odaklanmasının sorunları çözen değil üreten mekanizmalara dayandığını ve meselenin kapitalizmin hastalığından kaynaklandığını ortaya koyan çarpıcı bir örnek olarak akılda tutulmalıdır. Hemen her ülke gerek piyasada, gerek sandıkta kendini yok edeceği aşikar olan sürdürülemez uygulamalara benimseyerek küresel sistemi çöküşe daha açık hale
gelmektedir. Son ekonomik krizin bu körlükteki ve aynı anlama gelmek üzere bu kör bencillikteki payı küçümsenemez. Mortgage krizi olarak adlandırılan ve artçıları halen süren ekonomik krizin yoğunlaşması halinde, gerek piyasalarda gerekse ulusal yönetimlerde benmerkezci uygulamaların şiddetlenerek artacağını beklemek gerekir. Bu arada, siyasal yapıların krizi körükleyecek uygulamaları yaygınlaştırma eğilimini sürdüreceği, kitlelerin bu eğilimleri milliyetçilik ve istihdamı koruma kaygıları ile desteklemekten uzak durmayacağı şimdiden rahatlıkla öngörülebilir. Bu teşhisin geçerli olması halinde şöyle bir sonuca ulaşmak herhalde hatalı değildir: Bugünkü küresel sistemin kurucusu, koruyucusu ve gözetleyicisi olan zengin ülkelerin sistemi dönüştürme niyetine, bu niyeti hayata geçirme gücüne sahiden sahip olduğunu sanmak düpedüz saflık değilse, en azından bu aşamada, temelsiz bir iyimserlik gibi görünüyor. Kapitalizm ile demokrasi arasında birbirini desteklediği varsayılan bağların özellikle haklar ve özgürlükler alanında giderek zayıflamakta olması, iktidar ve zenginlik peşindeki kitlelerle birlikte elit kesimlerin kısa vadeci değerlemelerinin hem siyasette, hem iş hayatında, hem piyasalarda yaygınlaşması, şirketlerin kısa vadeli kazanç hırslarının her şeyi mübah gösterdiği bir iş hayatı kültürünün sistem üzerinde artan egemenliği, krizin er veya geç derinleşerek yaygın hale geleceğinin işaretlerini veriyor. Toplumun her kesiminde bireysel çıkarların ve grup çıkarlarının öncelenmesi, bu uğurda her türlü tutarsız eylemin kabul edilebilir hale gelmesi de sözünü ettiğimiz derin krizin yansımaları olarak görülebilir.
Seçim hileleri, hukuksuzlukların olağan kabul edilmesi, gerçeklerin her düzeyde ters yüz edilmesinin yaygınlaşması, iktidar için özgürlüklerin feda edilmesine rıza gösterilmesi de sözünü ettiğimiz muhtemel bir genel krizin öncü göstergeleri arasındadır. Bu arada, yolsuzluk soruşturması yüzünden boşalan UEFA başkanlık seçimlerindeki adaylardan birinin seçim vaadi bizim memleket havalarına ve krizin analizine pek uygun, batta çarpıcı bir örnek teşkil ediyor. Söz konusu örnek, demokrasi ile ekonomik başarının yanısıra iktidar ilişkilerini ve bunların birbirleri için yarattıkları çarpımlı bozulmayı aşikar biçimde sergiliyor. Alt sistemlerin aralarındaki etkileşimler nedeniyle birbirleri için yarattıkları birikimli entropi giderek büyüyor ve tehlikeli bir hal alıyor. Aynı örnek, genel sistemdeki entropinin yarattığı güven krizinin aşılması daki güçlükleri de ortaya koyuyor. Geçen yıl yaşanan örnek olarak göstermeye çalıştığımız olay, UEFA başkanlık seçimleri sırasında yaşandı. Başarısız ülke takımlarını da ödüllendirmekte sakınca görmeyen gözü seçimdeki akıllı aday, seçilirse, dünya kupası finallerine katılacak takım sayısını artırmaya söz veriyor. Böylece seçmen desteğini artırarak seçilme imkanı elde ediyor, Kazanmak uğruna, her türlü kirliliği, mesela futboldan alınan hazzı yok etmeyi göze alıyor, bunu başkanlığı elde etmek için mübah görüyor.
Normal koşullarda şampiyonaya katılma olacağı bulamayacak üyeler de bu peşkeş çekme kampanyasını doğal buluyor. Sistem hakkın kötüye kullanımını önleyecek mekanizmalardan yoksun. Dünya kupası finallerini sulandıran bir UEFA’nın böylece kendi varlık sebebini ortadan kaldırma sürecine girecek olması, sayın adayın ve o süreçte yer alan yığınla saygın futbol adamının hiç derdi değil. Atı alan Üsküdar’ı geçiyor, bedeli kitleler ödüyor. Önemli olan seçilmek. Önemli olan kazanmak. Para ve iktidar hırsı, seçim meydanlarında, piyasalarda, kutsal bilinen mekanlarda baş döndürücü bir hızla ve dev ölçeklerde tırmanıyor. Bu hırs vahşi kapitalizmin fıtratında var. Onu insan fıtratına da ince ince dokumuş durumdadır. Yargı ve siyaset süregelen kapsamlı bozulmadan nasibini almakla kalmamış, değer sistemlerinin aşınmasının temel aktörleri haline gelmiştir. Bütün bu ahval ve şeraitten daha vahim olmak üzere, bu sorunların üstesinden gelmek sorumluluğu taşıyan siyasal liderler, büyük bir çoğunlukla var olan dengeli yapıdan beslenmekte, sistemdeki bozulmanın hızlanmasına katkıda bulunmaktadırlar. Bu yüzden sözünü ettiğimiz krizin kökü görebildiğimizden çok daha derinlerdedir. Açıkça ve cesaretle söylemek gerek: Aklını yitirmiş çaresizin kendini iyileştirmeye kalkışmasındaki güçlüğe benzeyen ağır bir sorunla karşı karşıyayız.
Bilgelik yüklü bir Anadolu deyişinde ifade edildiği gibi, et kokmasın diye geleneksel olarak ete bastığınız tuz bugün kokmuş durumdadır. Yanıtı beklenen yakıcı soru şudur: Kapitalizm hiç değilse kendini yok etmeyecek ölçüde akıl ve izana sahip midir? Sahipse, varlığını sürdürme ferasetini sisteme egemen kılacak düzeni nasıl oluşturacaktır? Belki de kargaşa dolu günümüz dünyasında, tarihin test ettiği budur.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir