Modern Tarih Mitlerinin Psikolojisi

Modern Tarih Mitlerinin Psikolojisi.
Neden uydurmaları gerçekten çok severiz?

Alıntı:Daktilo Konçertoları

Bir milleti kandırmak, bazen onu avutmak demektir.
Tarih mitleri bu yüzden yaşar, çünkü gerçekle değil, yarayla ilgilenirler.
Her ulus, kendi yarasını kapatacak bir hikâyeye ihtiyaç duyar.
Bazısı Tanrı’yı çağırır, bazısı atalarını.
Bizde bu çağrı çoğu zaman şu cümlede yankılanır.

“Aslında biz her şeyin başındaydık.”

Ama bilim, “başlangıçta biz vardık” diyen her sesin ardına soğukkanlı bir soru koyar.
“Peki kanıt nerede?”

Mitin doğası nerede?
Gerçekte mi, ihtiyaçta mı?

Tarihsel mitler çoğu zaman bilinçli bir yalandan değil, psikolojik bir ihtiyaçtan doğar.
Bir toplum yenilgi, çöküş, yoksulluk ya da aşağılanma yaşadığında, kolektif benlik dağılır.
İşte o anda geçmiş, bir sığınak olur.
Arkeolojiye, dile, efsaneye sarılırız fakat bir “tarih” ararken aslında bir özsaygı ararız.

Psikolog Erich Fromm, “insan dayanamayacağı bir boşlukta kendini yeniden tanımlar” der.
Bu boşluk bazen ekonomik, bazen kültüreldir.
Dolayısıyla “biz ilkiz, biz kökeniz” diyen anlatılar, toplumsal terapinin bir biçimidir.
Ama sorun şurada.
Terapi, hakikatin yerine geçerse, iyileştirme değil uyutma başlar.

Ulusal kimlik ve “köken miti”

Modern ulus-devletler, 19. yüzyıldan itibaren kendi tarih anlatılarını üretmeye başladı.
Fransızlar Galya’ya, Almanlar Cermen ormanlarına, Ruslar Slav kökenine, biz ise Orta Asya bozkırına döndük.
Tarihçiler yerine ideologlar sahneye çıktı.
Arkeolojik sessizlik, politik bağırışlarla dolduruldu.

Bir Fransız arkeologun dediği gibi:

“Ulusal kimlik, arkeolojinin laboratuvarında değil, parlamentonun kürsüsünde icat edilir.”

Örneğin, “Etrüskler Türk’tür” veya “dünyanın ilk şehirlerini biz kurduk” gibi iddialar da bu modern mitlerin bir uzantısıdır.
Gerçek arayışı değil, varlık teyididir.
Çünkü bir millet ne kadar kendinden şüphe ederse, o kadar kadim olma arzusuna kapılır.

Bilimle mitin çatışması değil, sınırı..

Bilim, duygusuz değildir, ama tarafsızdır.
Bir veriyi “hoşumuza gidiyor mu?” diye değil, “kanıta dayanıyor mu?” diye sorar.
O yüzden tarih bilimi, millî gururun tam zıttı değil, vicdanıdır.
Mitler bizi büyütür, bilim bizi düzeltir.
Biri rüya görmeyi, diğeri uyanmayı öğretir.

Bir uygarlığın olgunluğu, rüya ile gerçek arasında denge kurabilmesinde yatar.
Bu dengeyi kaybeden toplumlar ya kendini kutsar ya da kendinden nefret eder.
Oysa hakikat, ikisinin de ötesindedir.
İnsanın ortak yolculuğu…

Neden inanıyoruz?

Modern çağda bilgiye erişim arttıkça, paradoksal biçimde yanlış bilgiye bağlılık da arttı.
Bunun sebebi yalnızca cehalet değil, aidiyet ihtiyacı.
Gerçek, kimlik kadar tat vermez.
Bir cümle yeter.
“Biz de oradaydık.”
Ve o cümle, bir arkeolojik kazıdan daha derin bir duygusal kazıdır.

Sosyolog Benedict Anderson, ulusları “hayali cemaatler” olarak tanımlar.
Yani bir milleti bir arada tutan, çoğu zaman gerçeğin kendisi değil, aynı hikâyeye inanma arzusudur.
Bu yüzden mitler kolay ölmez; çünkü onlar akıldan değil, kalpten beslenir.

Gerçeğe inananlar için.

Gerçeklik sabır ister, mit hız sunar.
Ama insanlık tarihi, mitleri değil kanıtları izleyerek ilerledi.
Uruk’un duvarları, Orhun Yazıtları’ndan altı bin yıl önce yükselmiş olabilir, ama bir uygarlığın büyüklüğü, ne kadar eski olduğu ile değil,
gerçeğe ne kadar sadık kaldığıyla ölçülür.

Tarihi bilmek, bir milleti küçültmez.
Onu, sahte gururlardan arındırır.
Çünkü bir halkın onuru, başkasının tarihini sahiplenmekte değil,
kendi gerçeğini onurlandırmakta yatar.

Kaynaklar…

1. Erich Fromm. Escape from Freedom. (1941) Özgürlükten kaçışın, kimlik krizleriyle nasıl bağlantılı olduğunu analiz eder.

2. Benedict Anderson. Imagined Communities. (1983) – Ulusal kimliğin “hayali cemaat” olarak nasıl üretildiğini açıklar.

3. Anthony D. Smith. The Ethnic Origins of Nations. (1986) – Modern ulusların etnik mitlerden nasıl beslendiğini gösterir.

4. Eric Hobsbawm & Terence Ranger (eds.).
The Invention of Tradition. (1983)
“Gelenek” denilen şeylerin çoğunun modern dönemde icat edildiğini ortaya koyar.

5. Mircea Eliade. Myth and Reality. (1963)
Mitlerin insan bilincindeki işlevini, varoluşsal anlam arayışıyla ilişkilendirir.

6. Jan Assmann. Cultural Memory and Early Civilization. (2011)
Kolektif hafızanın, mit ve tarih arasındaki ince çizgiyi nasıl şekillendirdiğini anlatır.

https://www.facebook.com/100001062050160/posts/pfbid0YdwLih67pPH1kmwqQoLNDxBU1PYQJBSATnGBRVgHd2PsJ5NKziwRkfEniJgR946ql/?

 

 

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir