Az önce eski bir dosttan gelen kısa bir not ilham etti bana bu başlığı. Onun sorusunu bir kez de ben kendime sordum: Kendimiz dediğimiz nesnenin ne kadarı gerçekten bizimdir acaba?
Ama her birey için kendisi öznedir, neden nesne olsun ki ?
Doğru görünüyor. Tekrar düşündüm. Öbür ben de varsa hiç de öyle değil. Ana kucağından aile ocağından başlar, ilkokuldan mezara kadar hep çevreden gelen bilgi parçacıkları veya bilişlerle örülen değişik paradigmalarla oluşur benimiz, benliğimiz.
Süreç kendini yontan adamınkine benzer bir zaman sonra.
Ama birçok yönden yontucunun yaptığından çok öte bir şey bu. Oradaki yontu ile ondan eser yaratacak sanatçı kadar kolay gözlenebilir bir ilişki değil benler arası etkileşim meselesi. Oluşmak ve oluşurken oluşturmak birbiri içine geçmiş bir akış halinde birinde. Yontunun edilgenliği ise çok aşikar.
Bir başka örnek daha: Kendini tanı, dendiğinde tanınacak olan ben nesne, tanıyacak olan özne. Tanıyacak olan tanımak için ne gerekirse o eylemi yapıyor, düşünüyor; ama ana kucağından aile olacağından ve çevreden ne aldıysa onunla tanımaya çalışıyor kendini, buna karşın aktif olan o, tanınacak olan ben ise edilgen. Edilgen mi gerçekten? Çok kuşkulu bir durum.
Bu soru bir yana, özne saydığımız ben ne kadar tanır ki kendini? Peki, bir beni ötekinden ya da öteki benlerden nasıl ayırırız ki?
Başa dönelim. Çocukluktan da öncesine, bebekliğe..
Adımızdan soyumuz sopumuzdan, türkülerimiz şiirlerimiz masallarımız ve geleneklerimizden, efsanelerimizden ve destanlarımızdan, din dahil bütün inançlarımıza kadar her şeyi kimi zaman ana sütü kadar temiz, kimi zaman peynir ekmek gibi hazır buluruz. Bütün bunlar kendi eserimiz olmasalar da, bebeklikten itibaren ceste ceste gelir ve yapı taşları olarak beynimize bedenimize girerler. Benliğimizi örerler. Derken zamanla her birimizde, ‘bir ben oluşur benden içeri.’ Bunu söyleyen mi yabancıdır, içerdeki ben mi? Hangisi içerisi hangisi dışarısıdır? Biri özne ise o hangisidir? Bir kez özne olan hep özne mi kalır? Özneler nesneleşir mi sık sık veya her an? İki ya da daha çok beni böyle bir durumda birbirinden ayırmak mümkün müdür?
…
Benler arası etkileşimi tanımlayıp tariflemek imkansız denecek kadar zor görünüyor. Çünkü, çoğumuz tek bir benle yaşayıp öldüğümüze inanırız. Tek bedende veya beyinde yığınla ben fikri bize epeyce yabancıdır. Oysa ben meselesinde durum daha karmaşık görünse de beynimizin birden fazla ve birbirinden farklı parçalardan oluştuğunu biliyoruz. Aslına bakarsanız, birden fazla beyin, birden çok ben gerçekten de garip geliyor insana, tutarsızlık çağrıştırır. Dil hangi algıya göre kurulmuşsa, kendimize ve herkese öyle bakarız. Oysa benler de birçok durumda mutasyona veya metamorfoza uğurlar, değişir dönüşürler. O zaman bir yerine birkaç benden söz etmek gerekmez mi? Altı kişi yazarını arıyor, adlı sarsıcı bir oyun izlemiştim. Devlet tiyatrolarının gerçekten okul olduğu zamanlardı. Pirandello 1921 yılında yazdığı bu eserde, oyun yazarında altı karakterin etkileşimlerini ve her birinin gerçek kişi ve oyun kişisi olarak yazarla hesaplaşmasını anlatıyordu. Hoş değil mi? Bir benle baş edemeyen adamların onca beni algılayıp onlarla uğraşmaktan bilip istemeden kaçınması akıllıca bir iştir belki de. Herkes yaratıcı yazarlar kadar lanetli değil tabii ki.
Ama asıl akıllılık deliliği göze almakta, diyerek devam edelim.
….
İnsanı zorlasa da keyifli bir konu bence bende-bir ben-var-bana-yabancı meselesi. Büsbütün yabancı ise sende ne işi var öbür benin veya benlerin cancağızım, diye sorarlar adama. Meselenin benim için cazibesi işte muğlaklığından geliyor. Kavranası bir muğlaklık bu. Çamurdan heykel, hamurdan ekmek yapmak, bir başka bene aşık olmak gibi keyifli ve sevilesi. Bir de işlenmemiş verimli toprak benim için bu çoklu ben meselesi. Birileri bir yerlerde çoktan uğraşmış olmalı bununla, zamanla bulurum.
Muğlaklığına ve benim için yeniliğine karşın şu kadarı bana gayet somut görünüyor:
1.Tek benle yaşamıyoruz.
2. Yunusa selam yollayarak diyebiliriz ki, dışarıdan bakan yoksa içerisi de yok. İçerideki de.
3. İçindeki başka benin veya benlerin pek farkında olmadan kendini bir bütün olarak tanımakta zorlanır insan.
4. Tanımadıkça anlamak, anlamadıkça kabullenmek ise zordan öte imkansız belki.
…
Benler arasında her zaman bir kan kardeşliği bulunmaz sanırım, belki de her biri ötekine üvey kardeş muamelesi çeker; hem yabancı, hem kendinden bir parça; bana öyle geliyor ki diyaloğ ile kimi zaman besler, kimi zaman da kavga ederek yerler benler birbirlerini. Bir bedende farklı beyinler olduğunu Şafak Nakajima Eleştirel Düşünce başlıklı üç yazısında anlatıyor. Yazıları bu blogda bulabilirsiniz. Benzer durumun benler için de söz konusu olduğunu kabul etmek mantıklı olmalı. Belki her zaman her biri değişik -ama birbirine bazen komşu bazen de düşman- birer paradigmanın ürünüdürler; ya az çok uzlaşırlar veya iki veya daha çok ben aynı bedende var olur ve sıkça savaşırlar. Ne var ki yabancılanma korkusundan kendine bir ben daha inşa etmeye direnen gariban, inadı eninde sonunda galip gelirse tek benle güya huzur içinde yaşar gider. Veya öyle sanır. Zaman zaman beyni karıncalanır, yüreği sıkılır, kanı bilmediği nedenlerle ikide bir kaynar, gereksiz zamanlarda nabzı hızlanır, ikide bir tansiyonu yükselir, yerli yersiz öfkelenir, ikindi vakitleri hep bir baş ağrısı tutar kafasının bir yanını; bir süre sonra hepsi teker teker veya birdenbire geçer, o kadar. Akşamlar keramet değil kerahet vaktidir bazen. İçleri daralır gün batımlarında. Bunların birkaçı veya benzerleri, bir bende başka bir benin filizlenme sancıları olarak nadiren hissedilir. Onu kucaklayıp beslemeye hazır olmayan fark edemez doğumu. O yüzden onu kollayıp yeşertemez. Filizlenen ama sonunda bakımsızlıktan boy atamayıp kuruyan mini mini benlerin sahipleridir onlar. Filizler tümden kurur zamanla, sararır saman olur. Urfalılar ‘ot geldi, saman gitti’ derler, bir bakıma şanslıdırlar; yolu ne terapiste ne psikoloğa düşer öylelerinin. Onlar içlerindeki devinmeyi algılamaz. Kendilerinde sorun olduklarını da bilmezler. Başkaları için sorun olurlar hep. Ona ise aldırmazlar. Temel gereksinimlerden ibarettir dertleri. Etli ekmek eti ete dürtmek özlemi veya doygunluğu ile yaşar giderler. Elbette derinlikleri iki parmak, gülücükleri yüzeyseldir. Samanlıkları seyran olursa, kaç dakikalıktır, biliriz. Saman yığınlarında gül de açmaz. Ot gelerek ve olanla yetinerek var olmanın gururu ile onlar da zamanla sararır, bir gün ya yanarak ya çürüyerek karışırlar toprağa. Yani onlar için boş iştir şu ben meselesi.. Bizim için ise yaşamaktır ben meselesi ve elbette güç ama keyifli iştir.
20 Kasım 2020
Not: Yazıyı buraya alırken çoklu beyin meselesini ekledim.


