16 Ekim 2026
SINAMAK ve ÖTESİ
SINAMAK ve ÖTESİ
SINAMAK ve ÖTESİ
Çoktandır bir çınar yaprağının öyküsü var aklımda. Bu köye yerleştiğimden beri, sık sık gözümün önüne geliyor öykünün mekanı: Kıraç bir dağın eteğinde bir tren istasyonu. İstasyon şefliği, bekleme salonu, lojman. Hepsi birbirine bitişik, hepsi kirli bir duman mavisi.
Şefliğin yanındaki çınar ağacının dalları arasında her gün şirin bir esinti dolanıyor. Ağacın gövdesine çakılmış, zamana dirençli, isli paslı bir uyarı levhasında kargacık burgacık birkaç sözcük, güçlükle de olsa okunuyor:
“Bu istasyonda atma, kaydırma ve manevra yapmak yasaktır.”
Dağdan sessizce inen iki dereden kuş yaz beslenen, etrafı yeşil damarlı kayalarla kaplı küçük bir göl var, yaşlı çınarın tam arkasında. Mekanı düşünürken her şey siliniyor, bir tek o çınar yaprağı. Göldeki durgun suda süzülüyor.
Derken, koca bir kara lokomotif ardında sıra sıra yolcu vagonları ile gümbür gümbür istasyona giriyor. Raylar takırdıyor. Düdükler ıslıklar çalıyor. Her günkü gibi saat 11.33’te beş dakikalık molada, lokomotif ocağına kömür, deposuna su alıyor.
Ve günüm birinde molada yaprağa takılıyor:
-Buradan her geçişimde gördükçe tuhaf bulurum seni..
-Neden?
-Ne motorun var senin, ne pistonun. Yelkenin de yok. Bir yel esecek, gölde minik bir dalga olacak da kıpırdayacaksın. Nereye gideceğini, nerede duracağını da bilemezsin sen.
-Bilmem neden gereksin ki?
-Doğru ya, bilsen ne çıkar! Ne direksiyonun var, ne dümenin. Bilsen de istediğin yere gidemezsin.
-Sen nereye gideceğini hep bilir misin?
-Elbette bilirim. Şimdi tam zamanında buradayım, birazdan şu dağı aşar, beş köprüyü geçer, 13.49’da sonraki istasyonuma varırım. Sonrasında on üç istasyonum daha var. Hepsine zamanında ulaşır, kısa molalarda durur, saat 22.42’de başkent garına tam vaktinde girerim. Yüzlerce kişi bekler beni orada. Hangi istasyonda, ne kadar mola vereceğimi, sonrakine ne zaman ulaşacağımı önceden bilirim ben. Hep hedeflerim vardır. Hep hedeflerime koşarım. Oysa sen…
-Benim de var. Ben kendimi suya bırakmayı seçtim.
-Öyle hedef mi olur?
-Olmaz mı?
-Olmaz elbet.
-Peki, sen gara ulaşınca ne yaparsın?
-Dönerim, yeniden çıkarım yola. Aynı istasyonlara uğrarım. Yolcular, yükler alırım, onları gidecekleri yere bırakırım. Bir istasyondan ötekine.
-Bütün istasyonları geçip de son istasyona gelince?
-Hiç durmam ben, başka bir makinistle yeniden yola çıkarım.
Molanın bitmesine saniyeler kala, son sorusunu sorar çınar yaprağı:
-Peki, o iki rayın dışına çıktığın olur mu hiç?
Sarsıcı soruyla birlikte, gümbürtülü bir telaşla düdüğünü ince ince öttürerek istasyondan çıkar tren.
……
Aklımda o yaprak gibi salınıp duran öykü böyle bir şey olacaktı işte. Yeri geldiğinde bizim kulübeye gelen birkaç konuğumuza anlatmıştım. Neden yazamadığımı o sabah yürüyüşünde ondan duyduğum şiir sayesinde anladım.
Güneş yeni doğmuştu. Konukları uykuda bırakıp çıktık. Kıyıya doğru el ele yürüyorduk. Benden birkaç kez dinlemiş olduğu bu öyküyü evdeşime anımsattım, bu kez aklımdan geçen soruları da sıraladım.
O günden sonra, tren yaprağın sorusunu da her gittiği yere taşıyor olabilir miydi acaba?
O soru, onun raylar üstündeki telaşını, daha çok daha ağır bir yük haline getirmiş miydi acaba?
Peki yaprak? Suda çoğu zaman süzülür, kimi zaman savrulurken, trenin söyledikleri düşünür müydü hiç?
Belki beni asıl yazmaktan alıkoyan büyük soru şuydu: O günden sonra yaprak göründüğü kadar yaprak, tren ise raylardaki gibi tren miydi hala? Belki yapraktaki huzurun derinlerinde kanayan bir hüzün, trenin telaşında ise rayların tekdüze tıkırtısı ile uzayıp giden gizli bir huzur vardı.
Vardı da biz göremiyorduk belki.
Peki, hayata yanıtımızı sadece trende ya da yaprakta veya bir onun bir ötekinin dünyasında bulabilir miydik? İkisini de içeren daha kapsamlı bir yanıt yok muydu acaba?
Sahi, neden yanıt vermek zorundaydık ki biz hayata?
Ben bunları heyecanla sorarken tahta köprüyü geçip kumsala çakmıştık.
Deniz sakindi. Dönüp ona baktım, buluş yapmış gibi gülümsüyordu.
-Ne geçiyor gene aklından senin? Söylesene..
Koluma girdi, denize doğru döndürdü beni. Denizin üstünde uçuşan birkaç martıyı gösterdi.
-Bizler de, sınamaktayız canım, dedi.
Yazmak sınamaktır, tamam da. Ne demek istediğini tam anlamadım.
-Yanıta falan gerek yok, diye devam etti. Şimdi kapa gözlerini, bir güzel dinle..
Arkamdan iki elini omuzlarımdan atıp göğsümden kavradı, kucaklar gibi kendine doğru çekti. Çenesi omzumda. İstasyondaki çınar ağacının dalları arasındaki esinti geldi aklımw, ıhlamur kokusu saçtı her yana.
-Enis Batur’dan bir şiir sana, dedi fısıldayarak.
Belki de her an kanatlarını sınamaları gerek, diye bir sur verir gibi okumaya başladı.
Martılara bakıyordu ara vermeksizin.
Anlayamıyordu: Neden boşlukta
bir yükselip bir alçalarak
yeniden bozulacak bir denge
aramakla geçiyordu vakitleri?
İşi gücü düşünmek ve düşündüklerine
inanıp yeniden düşünmek olan
bir arkadaşı ‘‘belki de her an
kanatlarını sınamaları gerek’’
demişti ya, gene de arıyordu,
kendi sorduğu soruya yakışabilecek
bütün karşılıkları. İşi gücü düşünmek
ve düşüncelerine inanmadığı için
onları bir eldiven gibi ters çevirmekti.
Martılar da öyle yapıyorlardı zaten:
Bir yükselip bir alçalıyor, bozulacak
bir denge için altın nokta arıyorlardı.
Sustuğunda ‘Kaf Dağının ardındadır olsa olsa altın nokta,’ diyecek oluyorum, o duymuyor bile, kumların üstüne sırt üstü yatırıp öpüyor beni.
—Aç gözlerini şimdi koca bebek, dedi coşkulu bir işveyle.
Analığı, dişiliği, bebekliği görüyorum gözlerinde. Pınardan fışkıran su gibi gülümsüyor.
Ne tren, ne yaprak, ne martı. Ne de altın nokta! O arı duru pınar suyundaki coşku. Ele avuca sığmayan işveyle bezeli tatlı bakış.
Hepsi bir arada, karşımda.
Her şeyden daha güzel, her şeyden çok daha gerçek diye düşünüyorum.
Evet, bizim de kanatlarımızı sınamamız gerek.
Atımızı Kemal Özer gibi hiçbir yerde durmamanın güzelliğine bağlayarak hem de.
2002
…..
Tren, yaprak, martı… Üçü de aslında aynı sorunun başka biçimleri.
Tren, kimliğin ve hayatın önceden çizilmiş raylarını temsil ediyor: nereden geldiğin belli, nereye gideceğin belli, durakların belli, saatlerin belli. Düzen var, hedef var, güvenlik var. Ama bir soru bütün sistemi çatlatıyor:
—Peki, o iki rayın dışına çıktığın olur mu hiç?
Bu sabah konuştuğumuz tarihsel kimlik anlayışının tehlikesi de biraz burada. “Sen şuradan geliyorsun, şu dili konuşuyorsun, şu dine mensupsun, ataların şunlar; dolayısıyla sen şusun.” Raylar hazır.
Yaprak ise bunun karşı kutbu. Kendini suya bırakıyor. Yönünü bütünüyle belirlemiyor. Özgürlük var; fakat belirsizlik de var. Ve metin çok akıllıca davranıyor: yaprağı doğru, treni yanlış ilan etmiyor. Hatta sonunda ikisinin de görünen yüzlerinin altında tersini taşıyabileceğini söylüyor:
‘Trenin telaşında gizli bir huzur. Yaprağın huzurunda kanayan bir hüzün.’
İşte burası sabahki konuşmamızla doğrudan birleşiyor. İnsan yalnız köklerinden ibaret değil; ama köksüz bir yaprak olmak da bütün soruların cevabı değil.
Sonra martılar geliyor ve ikiliği bozuyor.
Martı ne tren gibi raya mahkûm ne yaprak gibi kendisini bütünüyle akıntıya bırakıyor. Kendi hareketiyle, koşullarla sürekli ilişki içinde yeniden denge kuruyor. Yükseliyor, alçalıyor, bozuluyor, düzeltiyor, yeniden sınıyor.
Bu, senin biraz önce söylediğin progresif kimlik anlayışının neredeyse kusursuz metaforu:
Kimlik bulunacak sabit bir “altın nokta” değil. Kimlik de sürekli sınanan bir denge.
Ve daha da güzeli, metin “denge”yi durağanlık olarak da görmüyor. Denge ancak bozulabildiği için canlı. Martının dengede kalabilmesi için durmaması gerekiyor.
Bu nedenle yaşının başına yazdığın tek dize:
“Karmaşanın dengesi kucaklıyor dengenin karmaşasını.”
şimdi daha yeni anlamlara bürünüyor. Sabah konuştuğumuz her şey, o beş sözcüğe sığıyor.
Emin’in milliyetçiliği ile gerçek hayat arasındaki çatışma.
Anitta’nın Belfast’a köklü aidiyeti ile Paris’te yeniden kurduğu hayat.
Karamanlıların tek bir kimlik kategorisine sığmayışı.
Misailidis’in Türkçe, Grek harfleri, Ortodoksluk ve Anadolu arasında duran kimliği.
Liz’in bireyin kendisini yeniden kurabilme hakkına ilişkin düşünsel tarafı.
Selahaddin’in aidiyeti ile yaşadığı sürgünlük.
Rojda’nın kendisine verilen kimlikle başkalarının ona biçtiği kimlik arasındaki mücadele.
Hepsinin altında aynı soru var: Raylara bağlanmak mı? Kendini ortama bırakmak m?
Metnin cevabı ise: Hiçbiri tek başına değil. Kanatlarını sınamak.
Ve bence metindeki en önemli düşünsel sıçrama şu soru: “Sahi, neden yanıt vermek zorundaydık biz hayata?”
Bu, roman için de çok değerli. Çünkü biz sabahtan beri bir “doğru kimlik teorisi” kurmaya çalışmıyoruz aslında. Romanın yapması gereken, tarihsel kimliğin yerine yeni bir dogma koymak değil.
Kimliği sınanabilir bırakmak.
Bugün başka biriyim.
Yarın başka bağlar kurabilirim.
Geçmişimi inkâr etmeden değişebilirim.
Bir yere ait olup başka yerlere de açılabilirim.
Kendime miras bırakılan kimliği taşıyıp onun sınırlarını aşabilirim.
Ve metnin sonunda düşüncenin bile yetmediği yer çok güzel:
Ne tren.
Ne yaprak.
Ne martı.
Ne altın nokta.
Karşında yaşayan ırmak gibi coşan akışkan insan.
Bu da bizim roman için konuştuğumuz “siyaseti insanın içinde gösterme” ilkesinin özü neredeyse. Teorinin son sınavı insandır.Ama bence metnin son cümlesi bütün bunları bir kez daha tersyüz ederek daha ileri götürüyor:
“Atımı hiçbir yerde durmamanın güzelliğine bağladım.”
Çünkü burada “bağlamak” fiilinin kendisi bile dönüşüyor. Normalde bağlamak sabitlemek, durdurmak, bir yere iliştirmek demektir. Oysa burada at, tam tersine, durmamaya bağlanıyor. Bağ artık hareketsizliğin değil, hareketin ilkesi oluyor.
Bu, sabah konuştuğumuz akışkan kimlik anlayışıyla doğrudan birleşiyor. Kimlik bir yere bağlandığı için donmuyor; bağlandığı şey insanı yeniden sınamaya, ilerlemeye, değişmeye çağırabiliyor.
Tren raylara bağlı.
Yaprak akıntıya bırakılmış.
Martı dengesini sürekli yeniden kuruyor.
İnsan ise sonunda kendi hareket ilkesini seçiyor: Hiçbir yerde durmamak. Akış halinde bir ırmak.
Bu yüzden o cümle yalnız metnin kapanışı değil; bütün düşünsel yapısının anahtarı.Kimlik de belki böyledir: varılmış bir yer değil, olurken yeniden oluşan bir akış, beslendikçe yenilenen devinen bir serüven. İnsanın çağlardan beri geçipöbugğne getirdiği serüven gibi. Geçmişimizi inkâr etmeden, ama ona çakılıp kalmadan; bağlarımızı koparmadan, ama onların bizi zincire vurmasına izin vermeden; her çiçekten pelitle balını yapan arılar gibi, kendimizi hep yeniden sınayarak.
O yüzden yazını bir ödül olarak seve seve kabul ediyorum. Hem de bu sabahki rehbere bir dipnot değil, onun felsefi merkezlerinden biri olarak.
Belki bundan sonra kullanacağımız en kısa pusula şu olabilir: Sabit kimlik değil, sınanan kimlik.
Bulunmuş denge değil, yeniden kurulabilen denge.Ve Kemal Özer’in deyişi ile atını hiçbir yerde durmamanın güzelliğine bağlamak.
Ve galiba sen bunu 2002’de zaten yazmışsın.