Nuri Aslan

17 Ekim 2026

İoanna Diye Bir Öteki

İoanna Diye Bir Öteki

Trakya’dan genç bir kız ile Sakız Adası’ndan göçmüş bir ailenin oğlu, İstanbul’da Beyoğlu’nda tanışıp evlendiler. Törenin yapıldığı kiliseye Birinci Cihan Harbi’nin gölgesi düşmüş olmalıydı. Ardından imparatorlukların çöküşü geldi; İstanbul’un, İzmir’in işgali ve bir dizi savaş. Çok dilli, çok kültürlü Osmanlı toprağında milli devlet kuruldu.

Genç ailenin 4 Ekim 1936’da bir kızı oldu. Adını İoanna koydular. İbranice “Tanrı’nın armağanı” demekti. Babasının Tepebaşı’ndaki eczanesinin gölgesinde, endişelerin umutlara sığındığı küçük bir evde doğdu, büyüdü. Ailesi İkinci Cihan Harbi’nin ardından Varlık Vergisi’nin hışmına da dayandı.

1955’in 6 Eylül gecesi Beyoğlu’nda patlayan yabancılara düşmanlık kasırgası kırk sekiz saat sürdü. Binlerce kişi gayrimüslim dükkânları yakıp yıkıp yağmaladı; ölenler, yaralananlar oldu. İoanna o sırada on dokuz yaşındaydı. O gece annesiyle birlikte Kınalıada’daydı. Babası ise Beyoğlu’nda nöbetçi eczanedeydi.

Sessizliğin Kokusu

Yıllar sonra tam bir sükûnetle anlattı: O gece babasının eczanesi taş yağmuruna tutulmuş, doktor arkadaşı saldırganları bir şekilde püskürtmese çok daha kötüsü olabilirmiş. Bu kadarını söyledi, yaşadığı sarsıntıdan hiç söz etmedi.

Ertesi sabah vapura bindi, adadan şehre indi. Beyoğlu’nda uzun uzun yürüdü. Gözünün o gün gördüğü tahribattan ziyade hafızasında yağlara karışmış metrelerce kumaş ve o ağır yağ kokusu kaldı. “Ben sadece bir yağ kokusu hatırlıyorum, çok kötü bir yağ kokusu” dedi. Yetmiş yıl sonra bile o kokuyu unutmamıştı.

Anlatmadıkları var mıydı? Elbette vardı.

Özel hayatıyla ilgili soruları cevaplamadığı gibi o saldırı gecesinde adada neler olduğunu, annesiyle neler konuştuğunu, o ürkütücü atmosferi hiç anmadı. Belki adadakilerin çaresizliğini unutmayı başardı. Belki sokaklara saçılan o kumaşlardan yayılan kokunun, kendi cemaatinin bir kısmının gittiği, yerine başkalarının geldiği bir şehrin kokusu olduğunu da söylemek istemedi.

O kokunun ne o geceye, ne İstanbul’a, ne Anadolu’ya ne de kendi cemaatine özgü olmadığını bilenler elbette biliyor. Muhtemelen o, herkesten daha iyi biliyordu. İmparatorluklar yıkılmış, milli devletler kurulmuş, yeni bir cemaatleşme başlamıştı. Birçok yerde şahlanan milli heyecanla insan insanı doğruyordu. Ayrışmanın kokusu, berbat bir çirkef kokusu gibi sarmıştı her yanı. Onun gibilerin payına bir de mübadele trenleri, Varlık Vergisi faciası ve en çok da o Eylül’ün yağlı kumaş kokusu düşmüştü.

Uzun sözün kısası, çocukluğundan ölümüne kadar bu topraklarda İoanna hep bir “öteki” olarak yaşadı. Kadındı, Rum’du, yani Müslüman değildi. Yine de gitmedi. Bu toprakları yurdu saydı ve burada yaşadı. Öteki görünse de o, bu topraklarda yaşayan herkes kadar bizdendi, oysa.

Muhteşem Bir Kariyer

Çağdaş Türkiye’ye onun katkısı kariyerinden bellidir.

Doktorasını Mengüşoğlu’nun yanında yaptı; tezi Schopenhauer ve Nietzsche’de ‘insan problemi’ idi. Doktorasının hemen ardından Erzurum’a tayin edildi. Erzurum, genç İoanna için kolay bir yer değildi. Ama kendisi zorluklardan değil, öğrencilerinden söz ederdi. Yıllar sonra, o öğrencilerin çoluk çocuğunun doğumlarını müjdeleyen mektuplarından duyduğu mutluluğu anlatırdı. Oradaki bazı dostlarının, kendisine yönelik milliyetçi ya da muhafazakâr bir saldırı endişesi taşıdığı ise bilinen bir gerçekti.

“Ben orada yaşayınca tanıdım Türkiye’yi” dediği Erzurum’da üç yıl kaldı. Sonra İhsan Doğramacı’nın girişimi sayesinde Hacettepe Üniversitesi’ne geçti. Orada önce Felsefe Bölümü’nü, sonra Türkiye Felsefe Kurumu’nu, 1997’de de İnsan Hakları ve Felsefesi Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni kurdu. 1998’de aynı merkez bünyesinde UNESCO Felsefe ve İnsan Hakları Kürsüsü’nü açtı.

Meselesi insanın değeri, insan hakları felsefesiydi. Yetmiş yıl boyunca bu toprakta, bu dilde, bu kimlikle kaldı. Felsefeyi “insanın değeri”ne bağladı. Ahlak ile etik arasına, değer biçmek ile değerlendirmek arasına kalın bir çizgi çekti.

O çizgiyi bu ülkede bu kadar net çizebilen çok nadir düşünürlerden biri oldu.

Düşünenlerin ve düşüncelerin dünyasına çoğu zaman tankı ve topuyla girerdi devlet. O, devletle dalaşmadı. Onuruyla yaşadı, onuruyla çalıştı, ardında harcaşı emeğe sımsıcak bir saygı bırakarak göçtü.

Ölümü, yaşamından daha çok ses getirdi. Onlarca yazı yazıldı, anma toplantıları düzenlendi. Birileri onu “bir ışık” diye abartarak yüceltti; birileri “soyut kaldı, yereli görmedi, felsefeyi kurumlara hapsedip öldürdü” diye eleştirdi.

Aktivist olmamasını tespit etmekle yetinmeyip bu yüzden değersizleştirenler de oldu.

Bu ülkede felsefe için toprak her zaman çoraktı. Üniversiteler tasfiye edilir, düşünce sınırlanır, dil sürekli yeniden inşa edilmek zorunda kalırdı. Böyle bir zeminde, azınlık kimliği taşıyan bir kadın için fazla görünür olmak, fazla ses çıkarmak, sadece fikirleri değil varlığı da riske atmak demekti.

İoanna’nın tercih ettiği yol —kurumlar kurmak, etik dilini evrensel tutmak, doğrudan çatışmanın içine girmemek— bu bağlamda okunmalıdır. Kendini koruma refleksi olarak da görülebilir, hayatta kalma ve alan açma çabası olarak da. Kınanamaz.

Bize öğütlediği gibi değer biçmeden bakıldığında, içinde hem sınırlılık hem direnç vardır.

Hatırlayalım: Onun en sade ve en ağır cümlesi şuydu:

"Değer biçmeyin, değerlendirin."

Bir insanı, bir eylemi, bir hayatı etiketlemeden, gruba göre yargılamadan, kendi öznel eğilimine ya da dar çıkarına göre kendince değer biçmeden; önce görmek, sonra anlamaya çalışmak, sonra da o şeyin kendi değerini kendi bağlamında bilmek.

Namuslu düşünme uğraşının ilk adımı bu olsa gerektir.

Kuçuradi’nin bu ülkede o gün sokaklara saçılan kumaşların kokusunu bir ömür burnunda taşıyarak yetmiş yıl felsefe okumuş, yazmış, öğretmiş olması anıtsal bir başarıdır. Onu dogmatik kalıplarla övmek ya da yermek yerine, kendi felsefesine sadık kalarak, bıraktığı mirası kendi bağlamında hakkıyla değerlendirmek gerekir. İnsan hakları düşüncesi yolunda verdiği onca emek bu topraklarda henüz tam meyve vermese de, filizlerin boy atmasına mutlaka katkı sağlamıştır.

En azından bu nedenle ona şükran ve minnet duymalı insan.