16 Ekim 2026
AYKIRI BAKIŞ: İLK TÜRK ROMANI
AYKIRI BAKIŞ: İLK TÜRK ROMANI
Okulda çoğumuz aynı bilgiyi öğrendik: Türk edebiyatının ilk romanı Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat adlı eseridir.
Yanlış mı? Muhtemelen, evet.
Çünkü cevap, “ilk Türk romanı” derken tam olarak neyi kastettiğimize bağlı olarak değişiyor.
Yazarı Müslüman ve Türk kabul edilen ilk romanı mı?
Arap harfleriyle basılmış ilk Türkçe romanı mı?
Bugünkü ulusal edebiyat geleneğinin içine yerleştirilmiş ilk roman mı?
Yoksa hangi alfabeyle yazılmış olursa olsun, dili Türkçe olan ilk romanı mı?
……
Söylemek de gerekmezdi: Burada gerekli: Bir dil, yazıldığı alfabeden bağımsızdır. Alfabeler, dillerden çok sonra ortaya çıkan yazı sistemleri; bu yüzden alfabeyi milliyetin ya da dinin göstergesi saymak yanıltıcıdır.
Soruyu tıpkı sorulması gerektiği gibi, “hangi alfabeyle yazılmış olursa olsun ilk Türkçe roman” diye sorarsak ezberimizdeki cevap değişiyor.
Nedenini görelim.
Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnatı 1872’de yayımlanmaya başlar. Oysa, 1851’de İstanbul’da başka bir roman yayımlanmıştı: Akabi Hikâyesi. Yazarı, Vartan Paşa adıyla tanınan Osmanlı devlet adamı Hovsep Vartanyan’dı. Eser Türkçeydi, Ermeni harfleriyle basılmıştı.
Türkolog Andreas Tietze eseri 1991’de Latin harflerine aktararak yayımlarken kitabına Akabi Hikâyesi: İlk Türkçe Roman (1851) adını verdi. Gonca Gökalp de eseri 19. yüzyıl Osmanlı-Türk romanının başlangıç metinlerinden biri olarak değerlendiriyor ve Tietze’nin onu “Türkiye’de yazılmış ve basılmış hakiki ilk modern roman” olarak nitelediğini aktarıyor.
Mesele, Akabi Hikâyesinden ibaret değil.
Araştırmalar, Şemsettin Sami’nin malum romanının yayımlanmaya başladığı 1872’den önce İstanbul’da Ermeni harfleriyle Türkçe yayımlanmış en az beş roman bulunduğunu gösteriyor: Hovsep Vartanyan’ın Akabi Hikâyesi (1851) ve Boşboğaz Bir Adem: Lafazanlık ile Husule Gelen Fenalıkların Muhtasar Risalesi (1852); Hovhannes H. Balıkçıyan’ın Karnig, Gülünya ve Dikran’ın Dehşetlü Vefatleri (1863); Hovsep Maruş’un Bir Sefil Zevcesi (1868); Viçen Tilkiyan’ın Gülünya yahut Kendi Görünmeyerek Herkesi Gören Kızı (1868).
Bu beş eserin tamamı Namık Kemal’in İntibahından da önce yayımlanmıştı.O arada karşımıza, yazmaya çalıştığım roman sırasında rastladığım Evangelinos Misailidis çıkıyor.
Anadolu’nun Türkçe konuşan Ortodoks Hristiyanlarından, yani Karamanlılardan biri. İzmir’de Rum cemaatine ait okullarda Türkçe öğretmenliği yapmış; gazetecilik ve yayıncılıkla uğraşmış, Türkçe eserler yayımlamış. Onun 1871–1872 yıllarında dört cilt olarak yayımladığı Temaşa-i Dünya ve Cefakâr u Cefakeş adlı romanı da Türkçeydi. Ama bu kez harfler Grekti.
Temaşa-i Dünya uzun süre 1839 tarihli Yunanca O Polipathis adlı eserin bir uyarlaması, hatta zaman zaman basit bir taklidi gibi değerlendirilmiş. Yeni araştırmalar ise Misailidis’in kaynak metnin olay örgüsünden ve ayrıntılarından yararlanmakla birlikte onun dilini, üslubunu, bağlamını ve ideolojisini değiştirdiğini; yeni karakterler ve olaylar eklediğini gösteriyor. Bu yüzden eserin Osmanlı roman tarihinin önemli erken örneklerinden biri olarak yeniden ele alınması gerektiği savunuluyor.
Osmanlı roman tarihi mi dedim? Kulağa çok yabancı gelmesi nedensiz değil. Osmanlıyı bir Türk Müslüman devleti görmeye alıştığımızdan oluyor bu, aykırılık da burada bence.
İşte bu tablo, dil, din, alfabe ve milliyet arasında bugün sıkça kurduğumuz aceleci denklemlerin tarihsel gerçekle karşısında tutunamadığını gösteriyor. Misailidis yalnızca edebiyat tarihimizin ilginç bir dipnotu değildir. Türkçe yazıyor. Türkçe öğretiyor. Türkçe gazetecilik ve yayıncılık yapıyor. Ama dini farklı, Ortodoks Hristiyan, yani zorunlu göçe tabi tuttuğumuz çoğu Türkçeden başka dil bilmeyen bşnlerce insan gibi Karamanlı.
Bütün bunları tek bir insanın hayatında yan yana gördüğümüzde şu soru ister istemez ortaya çıkıyor: Bir insanın ya da bir eserin kültürel aidiyetini hangi unsur belirler? Dili mi? Dini mi? Alfabesi mi? Doğduğu yer mi? Kendisini nasıl gördüğü mü?
Bugün geçerli cevabı vermek içşn soruyu görelim: Yoksa daha sonra yapılandırılmış ulusal kategoriler mi?
İki yüz yıl önceki Osmanlı toplumunun farklarından biri tam da burada açıkça görülüyor. Kişilerin dini, dili, alfabesi ve siyasal aidiyeti her zaman aynı çizgide buluşmuyordu. Türkçe konuşan Osmanlı Ermenileri vardı. Türkçe konuşan Ortodoks Anadolulular vardı. Ermeni harfleriyle Türkçe gazeteler, kitaplar ve romanlar vardı. Grek harfleriyle Türkçe edebiyat vardı. Türkçe dışında konuşulan ve yazılan başka diller de elbette vardı.
Peki bütün bunlara rağmen Akabi Hikâyesi, Ermeni harfli diğer Türkçe romanlar ve Temaşa-i Dünya gibi eserler neden uzun süre genel edebiyat hafızamızın unutulmuş kıyısında kaldı?
Bu tercihin nedeni alfabe değildir.
Edebiyat tarihleri de büyük ölçüde ulus-devlet çağında ve o çağın kategorileriyle yazıldı. 19. yüzyılın çok dilli, çok dinli, çok alfabeli Osmanlı dünyasına daha sonra oluşmuş ulusal edebiyat kategorilerinden baktığımızda bazı eserler doğal olarak arada kaynıyor. Ama buharlaşmıyor. Aynı şey Kürt edebiyatının muhteşem sözlü edebiyatı içşn de söylenebilir, daha sık söylenmeli de.
Son yıllardaki araştırmalar tam da bu sınırı sorguluyor. Ermeni veya Grek alfabesiyle yazılmış Türkçe metinlerin inceleme alanına dâhil edilmesi, Türk edebiyatının tarihsel sınırlarını genişletiyor ve “ilk roman” kronolojisini de yeniden düşünmemizi gerektiriyor.
Buradan yola çıkarak milliyetçiliği suçlayan kolaycı bir hükme sıçramak kolaydır, dayanağımvardır ama hiç gerekmiyor. Çünkü millî edebiyat düşüncesi de kendi tarihinin ve kendi döneminin ürünüdür. Bir aşamadır sonunda,
19. ve 20. yüzyıllar, imparatorlukların parçalandığı, toplulukların siyasal egemenlik, güvenlik ve kendi kaderlerini tayin hakkı aradığı çalkantılı çağlardı. “Millî dil”, “millî tarih”, “millî kültür”, “millî edebiyat” kavramları o süreçte kaçınılmaz olarak olağanüstü güç kazandı. Bu süreç, ulusları yalnız devletlerinin değil, geçmişlerinin de sınırlarını çizmeye yöneltti.
Belki sorun millî bir edebiyat kurmakta değildi, asıl sorun kültürel geçmişi millî sınırların içine sığdırmamayı doğal saymakla başladı. O dönemin kurulları bunu masur göstermeye yetebilir. Çünkü geçmiş çoğu zaman daha karışıktı. Diller birbirinin içindeydi. İnsanlar birbirinin içindeydi. Kültürler birbirinden besleniyordu. Devletlerin ve milletlerin daha sonra çizeceği sınırlar henüz bugünkü kesinliğine de kavuşmuş değildi. Daha ‘pür’ çok daha katışıksız bir milli ruh yaratma özlemi bölünme ve iç savaş korkusuna çare sanıldı.
Türk edebiyatını ‘yabancı’ unsurlardan uzak tutmak eğilimi de o süreçte güç kazandı, Anadolu Türkçesi ile yazılmış da olsalar yazarı Müslüman olmadığı için ‘bizden’ olmayan eserler Türkçe de olsa yok sayıldı.
Yüz yıl önceki bu gğçlü ama bugünden bakıldığında fazlası ile naif bakışı sürdürmemek için, soruyu değiştirmemiz gerekiyor:
Türkçe romanın asıl başlangıcı nerede?
Sonuç şu: Türkçe romanın tarihi, bize okulda öğretilen 1872 başlangıcından kesinlikle daha geriye gidiyor. Başlangıç yıllarında yalnız Müslüman yazarlar yok. Yalnız Arap harfleri yok. Ermenilerin kullandığı harfler var. Grek harfleri var. Müslüman olmayan yazarlar da var.
Onları ‘öteki’ sayamayız. Dilimiz bizim öz vatanımız. En azından dilimizdeki eserleri öteki kategorsinde tutacak kadar kör olamayız.
Bana kalırsa belki asıl güzel olan Osmanlı Roman Sanatı diyebilmek. Onun içindeki Türkçe damarı saygı şle kucaklamak. Çünkü Türkçe, romanımız daha doğarken bile yazarlarının dinlerinden, alfabelerinden ve daha sonra çizilecek millî sınırlardan geniş bir dünyaya aitmiş. O dünyayı yok saymak yerine yeniden görmek ve kavramak ise çağdaşlığın ve dilimize saygının gereği.
“Biri Müslüman değilse zaten Türk de olamaz” bağnazlığı bir yana, aynı kaynaktan esinlenecek benzer gerekçeleri anıp eleştirmeyi burada gereksiz sayıyorum. Yazarının dininden ve eserin alfabesinden bağımsız olarak, Türkçe yazılmış her roman Türk edebiyatının bir parçası, dilimizin de kültürümüzün de bir unsurudur.
Ötesi cehalet ve gaflet değilse ayrıntıdır, Halsız mıyım?
Ekim 2026